Dönem : 22
Yasama Yılı : 2
T.B.M.M. (S. Sayısı : 664)
Türk Ceza Kanunu Tasarısı ve
Adalet Komisyonu Raporu (1/593)
T.C.
Başbakanlık 12.5.2003
Genel Müdürlüğü
Sayı :
B.02.0.KKG.0.10/101-540/2092
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Adalet Bakanlığınca hazırlanan ve Başkanlığınıza arzı
Bakanlar Kurulunca 14.4.2003 tarihinde kararlaştırılan “Türk Ceza Kanunu
Tasarısı” ile gerekçesi ilişikte gönderilmiştir.
Gereğini arz ederim.
Recep Tayyip Erdoğan
Başbakan
GENEL GEREKÇE
1960'lardan bu yana ceza
hukukundaki yeni ve demokratik gelişmelere yer vermek amacı ile Adalet
Bakanlığınca, "Temel Kanunlarda Çalışmalar Yapmak Üzere Kurulacak
Komisyonların Kuruluş ve Çalışma Usullerine İlişkin Yönetmelik" gereğince,
Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'in Başkanlığında 14.1.1985 tarihinden itibaren
sivil ve askerî Yargıtay üyeleri, savcılar, hâkimler, avukatlar, öğretim
üyeleri ve Adalet Bakanlığı mensuplarının iştiraki ile üç komisyon
görevlendirilmiştir :
1. 1989 Türk Ceza Kanunu
Tasarısını hazırlayan ve 14.1.1985 tarihinde kurulan Komisyon;
2. 1997 Türk Ceza Kanunu
Tasarısını hazırlayan ve 6.6.1996 tarihinde kurulan Komisyon;
3. 2001 Türk Ceza Kanunu
Tasarısını hazırlayan ve 21.12.1999 tarihinde kurulan Komisyon.
İlk Tasarı 1987 yılında
gerekçesi ile birlikte yayınlandıktan sonra, çeşitli çevrelerden gelen
eleştiriler toplanmış ve bütün görüşler değerlendirildikten sonra 1989 Türk
Ceza Kanunu Tasarısı meydana getirilmiştir.
1989 Türk Ceza Kanunu
Tasarısından bazı hükümler 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa
21.11.1990 tarihli ve 3679 sayılı Kanunla nakledilerek kanunlaştırılmıştır.
İkinci Komisyondan metnin yeniden gözden geçirilmesi istenmiş ve Başkanlığına
Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'i seçen bu Komisyon bir yıl süren çalışmalar
sonunda metne yeni şeklini vermiştir. Bu metin, Kanun Tasarısı hâline
getirilerek Bakanlar Kurulunca Türkiye Büyük Millet Meclisine sevkolunmuş ve
Adalet Komisyonunun gündemine alınmış ve bir Alt Komisyon kurulmuştur. 1999
yılında seçimlerin yenilenmesi üzerine Tasarı, Hükûmet tarafından, yeniden
incelenmesi için geri çekilmiş ve yeni bir Komisyon kurulmuştur. Komisyon ilk
iş olarak 1997 metnini bütün barolara, üniversitelere, Devlet kuruluşlarına ve
başta Yargıtay olmak üzere adlî kuruluşların tümüne, Askerî Yargıtaya,
Danıştaya göndermiş ve metin hakkında görüşlerin yazılı olarak bildirilmesini
istemiştir. Gelen bütün görüşler değerlendirilmiş ve 11 çalışma toplantısında
24 gün çalışma yapılarak yeni bir metin meydana getirilmiştir. Bu metin Adalet
Bakanlığınca tekrar bütün bakanlıklara, üst yargı kuruluşlarına, bir kısım
Devlet teşkilâtına, üniversite ve barolara gönderilerek görüşleri istenmiş ve
bu görüşlerin tümü Komisyon tarafından incelenip değerlendirildikten sonra 2001
Türk Ceza Kanunu Tasarısı meydana getirilerek Adalet Bakanlığına sunulmuştur.
Bu genel gerekçe, 1989
metnine ilişkin genel gerekçenin gözden geçirilmiş ve 2001 metnine uydurulmuş
ve eklenen yeni hükümleri ayrıca içeren yeni bir metindir. Ceza hukuku
biliminde ve mukayeseli kanunlarda yer alan yeni ilke ve esaslar 2001
Tasarısına ve gerekçesine yansıtılmıştır. Bu arada 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanun ile 13/7/1965 tarihli ve 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında
Kanunda yapılan değişiklikler de 2001 Tasarısına aynen yansıtılmış ve Tasarıya
son şekli verilmiştir.
Avrupa ülkelerinde XVIII.
Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yeni ceza kanunları yapma hareketlerine
girişildiği ve XIX. Yüzyıl süresince bu hareketin yaygınlaşarak sürdürüldüğü
bilinmektedir. Bu dönemde meydana getirilen ceza kanunlarının ortak özellikleri
arasında en önemlileri, cezalarda şiddetin, ölüm cezasının uygulandığı hâllerin
azaltılması ve hürriyet ve haklara üstün yer verilmesi, işkence usullerinin
kaldırılmasıdır. Bununla birlikte XIX. Yüzyılın başından itibaren meydana
getirilen kanunlarda ağır cezalar yeniden itibar görmeye başlamış ise de XX.
Yüzyılın ikinci yarısından sonraki dönemde cezalarda yumuşama akımı kendisini
göstermiş ve bu hususta liberalizm ve hümanizm başlıca etkenleri oluşturmuştur.
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun kaynağını teşkil eden 1889 İtalyan
Zanardelli Kanunu, ilk şekli itibarıyla, bu akımların belirgin bir örneğini
oluşturmuştu.
XX. Yüzyıla gelindiğinde
Birinci Dünya Savaşından önceki dönemde gerçekleştirilen kanun değişikliklerinde
ve meydana getirilen yeni ceza kanunu tasarılarında, Pozitivist teorinin
etkileri açıkça görülmektedir. Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasındaki
dönemde ise, ceza kanunları değiştirilmekle birlikte, bunları tamamlayıcı
kanunlarla ikmal etme yolu da tutulmuş ve böylece genel ceza kanununun dışında
belirli sosyal ve ekonomik alanlara ilişkin ve ceza hükümlerini içeren çok
sayıda özel kanun meydana getirilmiştir. Bu tip kanunlara öğretide "ceza
hükümlerini içeren tamamlayıcı kanunlar" denilmektedir. Bir alanın,
çeşitli kısımları itibarıyla ve değişik hukuk dalları yönünden düzenlenmesi ve
yaptırımları oluşturan cezaların da aynı bünyede yer alması suretiyle
uygulayıcılara kolaylık sağlanması ihtiyacı ortaya çıktığından bu yol
tutulmaktadır. Söz gelimi, uyuşturucu maddeleri çeşitli yönlerden düzenlemek
söz konusu olduğunda, bunların doğal maddesini veren bitkilerin ekiminden
imaline, dağıtımına, tekellerin yürütülmesine, ticaretine, kanun dışı sevk,
nakil ve ithâline, satışına ve kullanılmasına ilişkin bütün hükümlerin ve
yaptırımların hatta zorunlu ceza hukuku kurallarının, ayrı bir kanun içerisinde
belirtilmesi, çeşitli yönlerden yarar sağlayacağından, bu hükümlere genel ceza
kanunları bünyesi içerisinde yer verilmemesi yeğlenmiştir. Türk mevzuatının
bazı konulardaki gelişmesi de bu yaklaşımı yansıtmaktadır.
XX. Yüzyılda İkinci Dünya
Savaşına kadar geçen dönemde, gerek genel ceza kanunlarındaki, gerek
tamamlayıcı özel ceza kanunlarındaki değişikliklerde kriminolojinin, suç ve
ceza siyasetinin çok açık etkileri görülmektedir.
Gerçekten de Batıda XX.
Yüzyıla ait ceza kanunu yapma ve değiştirme, tamamlayıcı ceza kanunlarını
meydana getirme hareketleri özellikle, kriminolojik araştırmaların sonuçlarını
göz önüne alan belirli bir suç ve ceza siyasetinin esaslarına dayandırılmıştır.
Bir ülkede suça karşı toplumun tepkisini yansıtan ceza mevzuatının, mutlaka
belirlenmiş, kısımları ve unsurları itibarıyla ahenkli bir yapıya sahip yeni
bir sistem oluşturan ve fakat aynı zamanda değişen sosyal koşullara
uydurulabilecek nitelikte esnek bir suç ve ceza siyasetine dayanması gerekir.
Hâl ve koşullara tâbi olunarak veya bir kısım kamuoyunun yahut baskıların
etkisi altında kalınarak meydana getirilmiş veya hükümleri değiştirilmiş bir
ceza mevzuatı, bazı yazarların deyimiyle "panik mevzuatı", çağın
müktesebatına uygun ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak hukukî bir araç
oluşturamaz. Sözü edilen panik mevzuatı, toplumların, bazı tarih dönemlerinde
suçu önlemekteki yetersizliklerinden, vatandaşların haklarını korumak
hususundaki başarısızlıklardan kaynaklanmaktadır.
Ceza mevzuatı, çağın
gereklerini ve yeniden oluşan millî ve insanlığın ortak değerlerini vurgulayan,
insan haklarını ve toplumsal güvenliği korumayı hedefleyen bir "suç ve
ceza siyasetine" dayandırılmalıdır.
Avrupa Konseyi Bakanlar
Komitesinin 23 Haziran 1983 tarihli 361 inci toplantısında alınmış tavsiye
kararı çerçevesinde kurulan özel komitenin meydana getirildiği ve 1984 yılında
yayınlanmış bulunan Raporda, suç siyaseti şu suretle tanımlanmaktadır:
"Suç siyaseti, suçlularla meşgul olarak ve suç mağdurlarının haklarını
güvence altına alarak, toplumu suça karşı korumayı hedef alan cezaî veya diğer
nitelikteki değişik tedbirler ve araçlardan oluşan politikayı ifade eder."
Bir cümleyle belirtilmesi gerekirse, genel ve özel önleme dahil, suça karşı
direnç ve mücadelede hedefleri belirlemek, araçları saptamak ve bunların ne
suretle kullanılacaklarını göstermek, bunu yaparken insan haklarına saygıyı
daima göz önünde bulundurmak üzere oluşturulan stratejiler ve bunların
uygulanmaları sanatı, suç ve ceza siyasetini oluşturur ve ceza kanunları ve
mevzuatı söz konusu siyasetin en başta gelen uygulama araçlarını
oluşturacağından mevzuatın, suç ve ceza siyasetinde saptanmış ilkelere ve
hedeflere göre düzenlenmesi gerekir.
İkinci Dünya Savaşına
kadar olan dönemde Batı ülkelerinde uygulanan suç siyaseti çerçevesinde suçlu
çocuklara, çocuk mahkemelerine, koşullu salıvermeye, tekerrüre, itiyadi
suçlulara, hafifletici nedenlere, özel hukuk tüzel kişilerinin sorumluluğuna,
denetimli serbestliğe, sosyal savunmaya, süresi kesin olmayan hükme ve diğer
benzeri kurumlara ilişkin hükümleri kapsayan ceza kanunlarını tamamlayıcı özel
kanunlar meydana getirilmiştir.
İkinci Dünya Savaşından
ve özellikle 1960'lardan itibaren çok sayıda ceza kanununun geniş ölçüde
değiştirildiği veya yerlerine yenilerinin konulduğu görülüyor: İtalyan Ceza
Kanunu geniş ölçüde değiştirilmiş, Alman, Avusturya, İspanyol, Japon, Sovyetler
Birliği, Doğu Bloku ülkeleri yeni ceza kanunları yapmışlardır. İsviçre yeni bir
Ceza Kanunu Tasarısı hazırlamış ve 1992 yılında bunu yayınlamış bulunmaktadır.
1994 yılında yürürlüğe giren yeni Fransız Ceza Kanunu çağımız ceza hukukunun en
gelişmiş bir eseri olmak özelliğini taşımaktadır.
Dağılan Sovyetler Birliği
ceza hukukunun Marksist ilkelere bağlı olduğu bilinmektedir. Birliğin
dağılmasından sonra Rusya Federasyonu tarafından hazırlanan Ceza Kanunu 1 Ocak
1997 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Tasarının 2 nci maddesinin (1) numaralı
bendinde hedefler şu suretle belirtiliyor: "Bu Kanunun ödevleri: Kişinin
ve yurttaşın hak ve hürriyetlerini, mülkiyeti, kamu düzeni ve kamu güvenliğini,
çevreyi, Rusya Federasyonunu anayasal düzenine yönelik suçlardan korumak, barış
ve insanlığın güvenliğini sağlamak ve suçları önlemektir."
Batı ülkelerinde görülen
ve yukarıda özetlenen kanunlaştırma hareketleri karşısında Ülkemizdeki durum
şöylece belirtilebilir;
Ülkemizdeki Ceza Kanunu
yapma hareketlerinin Tanzimattan kaynaklandığı bilinmektedir. Gülhane Hattı
Hümayunu ile "mahsusen bir ceza kanunnamesinin tanzimi" öngörülmüş,
1856 Islahat Fermanında ise, aynı konuya değinilmekle birlikte hapis cezasının
infazında insancıl esaslara uyulması gerektiği vurgulanmıştır. Bu esaslar
çerçevesinde yerli kanunlar olarak 1256 Ceza Kanunnamesi, sonra 1267 Kanunu
Cedit meydana getirilmiştir. Her iki kanun da çok basit, hükümleri çok noksan
metinlerden ibaret bulunduğu için bir işe yaramamış ve 1858 yılında, 1856
Islahat Fermanındaki emre uyularak 1810 Fransız Ceza Kanunu, Ceza Kanunnamei
Humayunu adı ile aynen tercüme edilmek suretiyle 28 Zilhicce 1274 (1858)
tarihinde yürürlüğe konulmuştur. Bu Kanun, Osmanlı İmparatorluğunun
dağılmasından sonra da, İmparatorluktan ayrılmış olan ve bağımsız devlet hâline
gelen bazı ülkelerde uygulanmaya devam etmiştir. Kanun değişik tarihlerde
değiştirilmiş ve bunlardan en önemlisi 1341 yılında gerçekleşmiştir.
1926 yılında yürürlükten
kaldırılan bu Kanunun yerine, 1889 İtalyan Zanardelli Kanunundan çok geniş
ölçüde iktibas edilmek suretiyle, hâlen yürürlükte bulunan 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanun getirildi. Kanun iktibas olunurken bir kısım hükümler 1274
Kanunundan yeni metne aktarılmış, bu yüzden hükümler arasında çelişkiler
meydana gelmiş ve bu hâl Kanunun sık sık değiştirilmesini zorunlu kılmıştır.
Bugün de 1274 Kanunundan iktibas olunan bazı hükümler yürürlüktedir. Kanunun
çeşitli maddeleri 62 defa değiştirilmiş ve bunların bazıları çok kapsamlı
olmuştur. Bu Kanunun yerini almak üzere yapılan çalışmalardan yukarıda söz
edilmişti.
Bir memleketin ceza
kanunu, diğer bir ülkeden iktibas suretiyle meydana getirilecek olursa, zaman
içinde hükümlerin değiştirilmesi ihtiyacının ortaya çıkması çok olağandır.
Özellikle devlet ve toplumun ana ilkelerini, yeni sosyal değerleri korumak
bakımından kaynak kanunda yeterli hüküm bulunmadığı için noksanların zaman
içinde ceza kanununa eklenen hükümlerle veya kanunlarla tamamlanmasına ve yeni
değerlerin böylece korunmasına çalışılacaktır. Ceza mevzuatında temel ihtiyaç,
insanları, değişen değerlere çabuk uydurabilmektir.
Kaldı ki, demokratik bir
ceza kanunu, ortaya çıkan ihtiyaçların baskısıyla veya gereği olarak gelecek
kuşaklar tarafından mutlaka değiştirilir. Toplumun değerler sıralamasında
meydana gelen gelişmelere göre, kanunun değişmesi, elbette ki, normal
sayılmalıdır. Suç ve ceza siyaseti bakımından en önemli husus değişen değerleri
fazla zaman geçirmeden ceza kanunlarına yansıtabilmektir. Ancak yukarıda da
değinildiği üzere, bütün bu değişikliklerin uygun şekilde tertiplenmiş bir suç
ve ceza siyasetine göre yapılması gerekmektedir. Oysa bizde, sözü edilen kanun
değişikliklerinin tümünün belirlenmiş bir suç ve ceza siyasetine dayanılarak
gerçekleştirilmiş bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Yapılan
değişikliklerin hiç olmazsa bir kısmının panik mevzuatı niteliğinde bulunduğu
da söylenebilir.
Yürürlükte bulunan
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun üzerinde kısa bir irdeleme ve
değerlendirme yapılacak olursa, özetle şu hususlar saptanabilir:
Her şeyden önce Kanunun
dili üzerinde durmak gereklidir. Dil o kadar eskidir ki, değil günümüzde hukuk
fakültelerinde okuyan gençler, hatta belirli bir deneyim kazanmış hukukçular
bile Kanunda geçen bazı sözcükleri, anlamak şöyle dursun, doğru olarak telaffuz
edememektedirler. Bir kısım hukukçuların artık anlayamadıkları bir dil ile
yazılmış bir Kanunu, vatandaşların anlayıp algılayarak, hükümlerine uygun
biçimde hareket etmesi, elbette ki, beklenemez.
Ayrıca şu hususa da
işaret edilmelidir ki, Kanunun değişik tarihlerde geçirdiği değişikliklerde de,
iktidarın anlayışına göre farklı bir dil kullanılmış, yerleşmiş hukuk
terimlerinde bile değişiklik yapıldığı görülmüştür. Yürürlükteki 230 ve 240
ıncı maddelerin Türkçesi bu hususta çok belirgin bir örnek olarak verilebilir.
Yine bu nedenle, Yargıtay kararlarında, yerleşmiş hukuk terimleri bile değiştirilmekte,
bu bakımdan değişik dairelerin kararlarında farklı terimler
kullanılabilmektedir. Bu hâl Ülkede hukuk birliği yönünden sakıncalar meydana
getirebilir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra çıkarılan özel kanunlarda, Kanunun
hükümlerini bazen vurgulayan, bazen bunlarla çelişen ve bazen sadece aynı
hükümleri kelime değişiklikleriyle tekrarlayan hükümler yer almış ve böylece
duraksamalar ortaya çıkmıştır. Bu hususta son yıllarda gerçekleşmiş iki örnek
ayrıca verilebilir:
Cezaların İnfazı Hakkında
Kanun, hiç şüphesiz Türk Ceza sisteminde çağdaş esasları vurgulayan büyük bir
reform hareketini yansıtmaktadır. Ancak teknik bakımdan bu Kanun cezaların
infaz tarzına ait esaslar dışında cezaların niteliğine ilişkin hükümler getirerek,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun bir kısım maddelerini örtülü olarak ilga
etmiş ve bu bakımdan uygulamada duraksamalara neden olmuştur. Aynı suretle
7/11/1979 tarihli ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun da, çocukların ceza sorumluluğuyla ilgili
esasa ilişkin hükümler getirmiş ve bu konuda 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanundaki hükümler bakımından bir kısım duraksamalara neden olmuştur.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunda yapılan değişikliklerin, hiç olmazsa bazılarının "panik
mevzuatı" karakterini taşıdığını da söylemek gerekir. Sözgelimi, 313 üncü
maddede gerçekleştirilen değişiklikler, bu maddenin korumak amacında bulunduğu
hukukî yarar ile 168 inci maddenin koruduğu değerlerin karışmasına neden
olabilecektir.
Kanunun genel
hükümlerinin önemli bir kısmının çağdaş gelişmelere uygun bulunmadığını
söylemek doğru olur; ilk maddelerinde yer alan ve yabancı memleketlerde işlenen
suçların Türkiye'de kovuşturulmasına ilişkin bulunan hükümler, "non bis in
idem" kuralına aykırı nitelikler taşıdığı ve adalete aykırı çok ağır
cezaların verilmesine götürdüğü için, zaman içinde, Yargıtay alışılmış olmayan
bir içtihat kurmak suretiyle adaletsizliği gidermeye çalışmış ve sonra 1989
Türk Ceza Kanunu Tasarısından alınan 10/a maddesi ile kısmen de olsa sakıncanın
giderilmesine girişilmiş bu kere de Kanunun 7 nci maddesinin örtülü olarak
kalkmış olup olmadığı problemi ortaya çıkmıştır.
Bugünün koşulları
içerisinde, ölüm cezasının zorunlu ve nadir hâllerde ve çok ağır suçlarda kabul
edilebilmesi olanaklı görüldüğünden 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun yine
1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısından esinlenerek 11/10/1992 tarihli ve 3679
sayılı Kanunla yapılan değişiklikle, belirtilen gereklere uymuş ve ancak çok ağır
bazı suçlar bakımından bu cezayı öngörmüş bulunmaktaydı. 3/10/2001 tarihli ve
4709 sayılı Kanunla, Anayasanın 38 inci maddesinde yapılan değişiklikle, savaş,
çok yakın savaş ve terör suçları hâlleri dışında ölüm cezası verilemeyeceği
hükmü getirilmiş olduğundan, bu değişikliğe uygulama yeteneği kazandırılması
amacıyla, 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, 7/1/1932 tarihli ve 1918 sayılı
Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı
Orman Kanununda yer alan idam cezaları savaş ve çok yakın savaş tehdidi
hâllerinde işlenmiş suçlar için öngörülenler hariç olmak üzere müebbet hapis
cezasına dönüştürülmüştür. Ancak Ülkemizde yıllardan beri uygulanmayan bir cezanın
hâla kanunlarda yer almakta devamı artık yerinde bir tutum sayılamayacağından
Tasarı bu cezayı hiçbir istisna gerektirmeksizin kaldırmıştır.
Kanunun cezalar sistemi,
13/7/1965 tarihli ve 647 sayılı Kanunla getirilen değişikliklerden sonra
mutlaka bir yeniden gözden geçirmeyi gerektirir hâle gelmiştir. Böylece
hürriyeti bağlayıcı cezalarda ağır hapis, hapis ve hafif hapis ayırımının bir
anlamı kalmamıştır. Hürriyeti bağlayıcı cezaların seçenekleri arasında bugün
artık uygar ülkelerin pek çoğunda başarı ile uygulanmakta bulunan "kamu
yararına çalıştırma" ve "uzlaşma" kurumuna yer verilmemiş olması
önemli noksanlıklar sayılmalıdır.
Mahkûmiyetin kanunî
neticeleri, müebbet fer'î cezalar, ceza ve güvenlik tedbirleri, günümüzün
geçerli insancıl görüşleri ile ceza sisteminde mutlaka göz önünde
bulundurulması zorunlu, suçlunun iyileştirilmesi, yeniden sosyalleştirilip
toplumla bütünleştirilmesi ve bu maksatla uygun bir iyileştirmeyi gerektirdiği,
bir yeniden sosyalleştirmeye tâbi tutulması hususundaki çağdaş ceza bilimlerinin
ortak esaslarıyla bağdaşabilir nitelikte değildir.
13/7/1965 tarihli ve 647
sayılı Kanunla yapılan reformlar sonucu, cezanın ertelenmesinin düzenlenmesine
ilişkin esasların, bir miktar düzeltilmiş bulunduğunu kabul etmek olanaklı ise
de, bugünün geçerli ceza görüşleri çerçevesinde bu kadarı yeterli sayılamaz.
Kanun hükümlerinin yeterince açık olmaması, erteleme konusunda, söz konusu
Kanundaki bazı hükümlerin bile uygulanamayacağını ifade eden Yargıtay
kararlarına neden olabilmiştir.
Teşebbüs konusunda failin
ne zaman icraya geçmiş bulunacağına ilişkin olmak üzere öğretide belirtilen ve
yabancı mevzuatta yer alan görüşlerden 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
uzak kalması, hükümlerin uygulanmasında hatalara neden olmuştur.
Teşebbüsten gönüllü vazgeçme
yanında bütün suçlarda etkin pişmanlık hâline genel hükümler arasında yer
verilmemiş olması, uygun suç ve ceza siyaseti bakımından önemli bir noksanlık
sayılmalıdır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunda yer alan iştirak hükümlerinin yazılış tarzı duraksamalara neden
olmakta ve ayrıca özel kısma konulmuş ve bazı suçlara ilişkin özel iştirak
hükümleri anlamsız sonuçların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Söz gelimi
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 168 inci maddesini ihlal edenler, 146
ncı maddenin üçüncü fıkrasındaki fer'î iştirake ilişkin özel hüküm nedeniyle
313 üncü maddeye göre mahkûm edilenlerden çok daha az cezaya uğramakta idiler;
kısmî bir değişiklik ile bu sakıncanın giderilmesine geçen yıllarda çalışılmış,
bu defa da 313 üncü maddenin cezası doyurucu olmaktan çıkmıştır.
Ceza sorumluluğunda isnat
yeteneğini etkileyen nedenler bakımından Kanun, gerekli bir kısım hükümleri
içermemektedir.
İsnat yeteneğini kaldıran
akıl hastalığı bakımından, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 46 ve 47 nci
maddeleri çok kere anlamsız ayırımlara ve adaletsizliklere neden olmaktadır.
Kusurun önemli bir
kısmını oluşturan taksir hakkında, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda genel
bir hüküm ve tanım bulunmadığından değişik maddelerde taksiri oluşturan hâller,
bazen noksan olarak, sürekli tekrarlanmaktadır.
Çocuk ve küçüklerin ceza
sorumluluğu, eğitimleri, toplum ile yeniden bütünleştirilmeleri bakımından
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan hükümler son derece geri
kalmıştır ve noksandır. Bu alanda uygar ülkelerdeki gelişmeler 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanuna yansıtılamamıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanundaki hukuka uygunluk nedenlerini belirten hükümler noksandır: Meşru
savunmadan yararlanma hususundaki koşullar çok kısıtlı olduğundan, suçlarla
mücadelede en etkin bir araç olan bu kurumun Türkiye'deki uygulaması sınırlı
hâllerde olanak kazanmakta ve insanlar, saldırı karşısında kendilerini savunma
bakımından duraksamalar içine düşmektedirler. Hukuka uygunluk nedenlerinde
sınırın aşılmasına ilişkin hükümler yanlış tercüme sonucu bir anlam taşımamakta
ve menfaatler durumuna aykırı kararlar verilmektedir. Son yıllarda Yargıtayın
yeni kararları bu sakıncaların, kısmen de giderilmesini sağlamıştır.
Hukuka uygunluk nedenleri
olup değişik Yargıtay kararlarında da kabul edilmiş bulunan rıza, hakkın,
meslekî hakların kullanılması gibi nedenlerin Kanunda yer almamış bulunması
önemli bir noksanlık sayılmalıdır.
Cezaların gerçek içtimaı
hâlinde, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun esas itibarıyla toplama sistemini
kabul ettiği hâlde, bazı hâllerde bu sistemden gereksiz olarak ayrılmakta ve
böylece sistemin mantığına aykırı sonuç ortaya çıkmakta idi. 1989 Türk Ceza
Kanunu Tasarısından, 11/10/1992 tarihli ve 3679 sayılı Kanun ile aktarılan
hükümler, bu sakıncaları belirli bir ölçüde olmak üzere gidermiştir.
Yıllardan beri yerleşmiş
ve tekerrürün oluşması için mahkumiyete ait cezanın infaz edilmiş bulunmasını
zorunlu sayan madde metninin yeterli derecede açık olmamasından kaynaklanan
Yargıtay içtihadı dolayısıyla, kurumun ceza hukukunda yararlı bir araç olmak
niteliği azalmakla kalmamış, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun bazı
hükümlerini de anlamsız söz (haşiv) saymak sonucu ortaya çıkmıştır. Ayrıca
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan özel tekerrür hâlleri, gereksiz
hukuk labirentleri yaratmakta ve verilen hükümlerin Yargıtayca bozulmasına ve
böylece davaların uzamasına neden olmaktadır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanun, "mağdurun ceza hükümleriyle korunmasını" ve olanak
ölçüsünde suçlunun suç yolundan caydırılmasını sağlamayı, bir suç ve ceza
siyaseti ilkesi olarak belirtmediği için suçların mağdurları yeterli derecede
korunamamaktadırlar. Özellikle cinsel özgürlüğe saldırı ve başta ırza geçme
cürümlerinde suça hedef olmuş bulunan kadın ve kızlar dava dolayısıyla bazen
bir defa daha mağdur hâline gelmektedirler.
Çağın en önemli suçluluk
şekillerinden birisi ekonomik ve örgütlü suçlardır. Bu konu ise özel hukuk
tüzel kişilerinin ceza sorumluluğunu güncel bir sorun olarak ortaya çıkarmıştır.
Bu konuda öteden beri sürdürülen çalışmalar bugün artık belirli ve yerleşmiş
bir düzeye gelmiş bulunmaktadır. Gerçekten Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 20
Ekim 1988 tarihli tavsiye kararları ve (R(88)18) sayılı eki ile tüzel kişiliği
haiz ekonomik teşebbüslerin, belirli koşullarla, ceza sorumluluklarının üye
devletlerce kabulü hususunda tavsiye kararı vermiş bulunmaktadır. (Council of
Europe, Liability of enterprises for offencer-Recommandation No.R(88)18-20
October 1988) Birleşmiş Milletlerin 9-17 Nisan 2000 tarihlerinde topladığı
"Suçların Önlenmesi ve Suçluların İyileştirilmesi" Büyük
Konferansında örgütlü suç ile mücadelede tüzel kişilerin ceza sorumluluğu
konusu vurgulanmıştır.
Birleşmiş Milletlerce
2000 Aralık tarihinde Palermo'da imzaya açılmış bulunan "Sınıraşan Örgütlü
Suça Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi"nin 10 uncu maddesi tüzel
kişilerin sorumluluğunu tesis etmekte ve Sözleşmeyi kabul eden ülkeleri,
belirtilen ciddî suçlar nedeniyle tüzel kişileri sorumlu tutarak cezalandırmak
taahhüdü altına sokmaktadır. Ülkemiz bu Sözleşmeyi hemen imzalamış ve 30/1/2003
tarihli ve 4800 sayılı Kanunla söz konusu Anlaşmanın onaylanması uygun
bulunmuştur. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun, tüm bu gelişmelerden de uzak
kalmıştır.
Anayasamızın açık hükümlerine
karşın, çağdaş ceza hukukunda önemli bir yaptırım türü ve suçlunun
iyileştirilmesi aracı olan güvenlik tedbirleri, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunda ayrıca ve ayrıntılı olarak düzenlenmiş değildir. Gerek suçluyu
iyileştirmek, gerek toplumu korumak bakımından çağdaş ceza hukukunun önemle
ortaya koyduğu güvenlik tedbirlerine 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda
sistematik olarak yer verilmemiş olması önemli bir noksan sayılmalıdır. Son
gelişmelerde özellikle üzerinde durulan ve Birleşmiş Milletler Konferansının
tavsiye ettiği "uzlaşma"ya yer verilmemiş olmasının bir noksanlık
oluşturduğu, yukarıda açıklanmıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun Özel Kısmına ait hükümlerin belki daha da fazla
eleştirilebilmesi olanağı vardır.
Bir defa 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunun Özel Kısmında olağanüstü vak'acı (casuistique) bir sistem
uygulanmış, birbirini izleyen, birbirinin istisnalarını oluşturan, istisnanın
istisnasını ifade eden madde ve fıkralar arasından olaya uygun bulunanı
belirlemek hususunda uygulamacılar duraksamalar içinde kalmışlardır. Uygulama
hataları dolayısıyla verilen kararlar, Yargıtayda bozulmakta ve davaların, sırf
Ceza Kanunu hükümlerinin düzenlenme biçimi nedeniyle bu yüzden uzadığı da
görülmektedir.
Ayrıca aynı konuyu düzenleyen
hükümler bakımından tekrarlar vardır. Bir suç, bir fasılda düzenlendikten sonra
bunun istisnasının başka bir kısımda ve fasılda yer alması gibi uygulamada
hatalara yönlendiren hükümlere rastlanmaktadır.
Özel Kısmın ayrı
bölümlerinde yer almış bulunan ve aynı nitelikte olan hükümlerin uygulama
alanlarını bulmak güçlükler çıkarmaktadır; bu hususta 419 ve 576 ncı maddeleri
örnek olarak vermek olanaklıdır.
Sonradan yürürlüğe giren
ve bir konuyu tümüyle düzenleyen kanunlarda yer alması gerekli hükümlerin, sırf
belirli suçlar bakımından Ceza Kanununda kalmış bulunduğu görülmektedir. Söz
gelimi 15/7/1950 tarihli ve 5680 sayılı Basın Kanununun 16 ve 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunun 427 nci maddeleri gibi.
Özel Kısmın
değişikliklerinde cezaları ağırlaştırmanın suçları engelleyeceği düşüncesi çok
defa etmen olmuş ve bu nedenle bazı suçlarda gerçekten algılanması güç cezalar
söz konusu olduğu hâlde diğer bir kısım suçların cezalarında şikâyetleri
çekecek derecede yumuşak tutum egemen bulunmuştur.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun "Kabahatler" Kısmında yer almış bir kısım hükümlerinin
belediye tedbirleri ile karşılanabilecek nitelikte olduğu, bir kısmının ise
artık suç olmaması gerektiği düşünülebilmektedir.
Buna karşılık 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alması gerekli olan ve çağdaş teknolojinin
insan hayatına getirdiği modern araçların küreselleşmenin (globalleşmenin) bir
ölçüde işlenmesine neden olduğu suçlara, uygulamaların ortaya çıkardığı yeni
suç şekillerine, işkenceye, jenosite, insanlık aleyhine fiillere yeni ekonomik
suçlara, özel hayata müdahâleye ilişkin fiillere, kişileri kanunsuz fişlemeye,
fikir ve düşünce hürriyetini koruyan hükümlere, ırkçılığı yasaklayan
yaptırımlara Kanunda yer verilmemiştir.
Aynı suretle ailenin
korunmasına ilişkin bir kısım hükümlerin bile 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunda yer almamış bulunması esaslı bir noksan sayılmalıdır.
İşte ancak bir kısmı
belirtilen bu ve benzeri nedenler dolayısıyla 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunun yerine bir yenisinin getirilmesi, değişik tarihlerde söz konusu olmuş,
hatta 1942'lerde 1931 İtalyan Ceza Kanunu iktibas olunarak bir tasarının ortaya
konulmasına çalışılmıştır. 8/11/1951 tarihinde, Adalet Bakanlığınca bir kısım
üniversite profesörlerinden, Yargıtay üyelerinden, Adalet Bakanlığı
ilgililerinden bir komisyon kurularak bir ceza kanunu tasarısı hazırlaması
istenilmiş ise de, sonradan bütçede bu maksatla yollukları karşılayacak ödenek
bulunmadığı açıklanarak komisyonun çalışmasına son verilmiştir.
Yukarıda bir kısmı
açıklanan 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna ilişkin eleştirileri göz önüne
almak suretiyle yürürlükteki Kanunu değiştirmek yerine, yeni bir ceza kanunu
tasarısının hazırlanması hususundaki çalışmalardan ve bunların sonuçlarından
söz edilmiştir.
1985'lerden itibaren Türk
Ceza Kanunu Tasarılarının hazırlanmasına girişilirken, her şeyden önce yukarıda
değinildiği üzere, çalışmalara temel olacak suç ve ceza siyasetinin esaslarının
saptanması uygun görülmüş ve bu hususta uyulacak suç ve ceza siyasetinin temel
hedefi; insan hak ve hürriyetlerini güvence altında bulundurmak, korumak, insan
kişiliğine saygıyı pekiştirmek; ancak toplum savunmasını ihmal etmemek ve kişi
hak ve hürriyetleriyle toplum savunmasını dengeli olarak korumak, kamu
düzeninin devamını sağlamak olarak tespit edilmiştir.
Bu hedeften hareket
olunarak toplum savunmasını hiç bir suretle tehlikeye sokmaksızın insancıl
yaklaşımı vurgulamak ve suçlunun toplumla barışık hâle getirilmesini cezanın
temel maksadı olarak göz önünde bulundurmak ilkesini tercih eden ve bu maksatla
suçlunun yeniden sosyalleştirilmesini ve uygun bir iyileştirmeye tâbi tutularak
toplumla yeniden bütünleştirilmesini uygun gören komisyonlar, bu hususların
gerçekleştirilmesini kolaylaştırıcı hükümlere tasarılarda yer vermişlerdir.
Böyle bir ilke esas
alınınca, doğal olarak, suçlunun iyileştirilmesini engelleyici hükümlerin
kaldırılması ve etkilerin giderilmesi gerekecektir. Bu nedenle hükümlülüklerin
otomatik olarak yasal neticeler doğurması sistemine son verilmiş, fer'î
cezalardan müebbet olanlara yer verilmemiş, müebbet kamu hizmetlerinden
yasaklanma ve meslek veya sanat veya ticaretten men olunma cezaları
kaldırılmıştır.
Maksadı aşar derecede
ağır olan cezaların, suçlunun yeniden sosyalleştirilmesini engelleyici etki
yaptığı muhakkak bulunduğundan, hürriyeti bağlayıcı cezaların genel alt ve üst
sınırlarında ve belirli suçların cezalarının alt ve üst sınırlarında, 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak indirimler yapılmış ve artık bir
anlamı kalmamış bulunan ağır hapis ve hapis farkı kaldırılmıştır. Böylece
aslında tek hürriyeti bağlayıcı ceza sistemi kabul edilmiştir. Hafif hapis
sadece cürüm ve kabahat ayırımı dolayısıyla kabahat derecesindeki suçun
tanısını sağlamak maksadıyla muhafaza olunmuştur. Ancak, koşullu salıverilmenin
bugünkü uygulama tarzı karşısında bu tutumun yarar yerine zarar getireceği
muhakkak olduğundan, cezanın fiilen çekileceği süre koşulları değiştirilmiş ve
çekilen ceza bakımından fazla saymalar kaldırılmıştır.
İyileştirme ve bunun
sonucu suçlunun yeniden sosyalleştirilmesi ilkeleri, doğal olarak, yaptırımın
bireyselleştirilmesini gerektirir. Bunu sağlamak üzere bir kere 79 uncu maddede
temel cezanın belirlenmesinde hâkimin hangi hususları göz önüne alacağı
hususundaki esaslar gösterilmiş ve böylece uygulamada, suç karşılığı konulmuş
cezaların alt sınırının otomatik olarak hükmedilmesi tarzında yerleşmiş bulunan
uygulama düzeltilmek istenilmiştir. Bu husus, 1989 Türk Ceza Kanunu
Tasarısından aktarılan hükümle 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda da
sağlanmıştır. Bunun dışında Tasarının getirdiği önemli yeniliklerden birisi,
güvenlik tedbirlerinin ayrıntılı biçimde düzenlenmiş olmasıdır.
Tasarıda, güvenlik
tedbirlerine ilişkin olarak altı madde yer almakta ve hâkimin bu tedbirlere ne
gibi hâllerde hükmedeceği ve cezaların güvenlik tedbirlerine çevrileceği
gösterilmektedir. Ayrıca kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine
hükmedilecek tedbirler arasına "kamuya yararlı bir işte çalıştırma"
da eklenmiş, bu suretle cezaların bireyselleştirilmesi hususundaki olanaklar
çoğaltılmıştır.
Ancak güvenlik
tedbirlerinin, Ceza Kanununa bir sistem hâlinde sokulması ile ciddiyetle
uygulanabilmesi konuları ayrı ayrı şeylerdir. Güvenlik tedbirlerinden bir
kısmının fiilen uygulanması, elbette ki, ciddî bir takım hazırlıkların yapılmış
ve teşkilâtın kurulmuş olmasına bağlıdır. Bu nedenle, Tasarının 99 uncu
maddesinde güvenlik tedbirlerinin infazında uygulanacak usul ve esasların
Tüzüğünde ayrıca gösterileceği açıklanmaktadır. Yeni bir Türk Ceza Kanunu,
elbette ki, uygulamaları gösterecek bir uyum kanununun meydana getirilmesini
zorunlu kılmaktadır. Kanunun çıkarılması için bir süre belirlenmiştir. Kanun
yayımından bir yıl sonra yürürlüğe girecektir.
Yukarıda açıklanan suç ve
ceza siyaseti hedef ve ilkesi, koşullu salıverilme, erteleme konularında
düzenleme bakımından 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna göre farklı hükümler
getirilmesini gerekli kılmıştır.
Tasarının getirdiği
önemli değişiklik ve yeniliklerin başında suç işleyen çocuk ve küçüklere ait
hükümlere Birinci Kitabının Beşinci Kısmında dört ayrı bölüm hâlinde yirmisekiz
maddenin tahsis edilmiş olmasıdır. Bilindiği üzere çağdaş akım, çocuk ve
küçüklerin genel ceza kanunu dışına alınması ve adı geçenlere özgü temel
esaslarının, yargılama mercilerinin ve usulünün kabulü ile bir çocuk ceza
kanununun meydana getirilmesi, böylece bir çocuk ceza hukukunun
oluşturulmasıdır. Almanya'da çocuk ve küçüklere özgü bir kanun 16 Şubat 1923
tarihinde meydana getirilmiştir ve 11 Aralık 1974 tarihli yeni şekli ile
yürürlüğünü sürdürmektedir. İsviçre'de de aynı yol tutulmak suretiyle
"Gençlerin Ceza Durumu Hakkında Federal Kanun Tasarısı" 1993 yılında
hazırlanmış bulunmaktadır. Fransa esas itibarıyla 9 Şubat 1945 tarihli Kanun ve
değişiklikleri ile yukarıda belirtilen eğilimi yansıtmaktadır.
Bizde 7/11/1979 tarihli
ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun ve değişiklikleri, yukarıda belirtilen yönde gösterilmiş bir
çabayı ifade etmekte ise de, sorumluluk esasları, yaptırımlar, yardımcı mevzuat
ve özellikle bir çocuk ceza hukukunun içermesi gereken ve değişik ceza
kurumlarına ilişkin kendisine özgü esaslardan çağdaş anlamda yoksun
bulunmaktadır.
Bu itibarla, ceza
hukukuna ilişkin olmak üzere yepyeni bir çocuk ceza hukukuna, Tasarının genel
kısmına ilişkin Birinci Kitap içinde ve Beşinci Kısım başlığı altında yer
verilmesi uygun görülmüştür. Böylece Tasarı yürürlüğe girdiğinde 7/11/1979
tarihli ve 2253 sayılı Kanunun yargılama mercilerine ve usulüne ilişkin
hükümleri yürürlükte kalacak, ceza hukuku ve yaptırımlar, ceza yaptırımlarını
tamamlayan kısımlar itibarıyla bu Kanunun hükümleri ilga edilmiş olacaktır.
Beşinci Kısımda yer alan yirmisekiz maddenin gerekçesinde konuya ilişkin olmak
üzere ayrıntılı açıklamalar yapılmış olduğundan burada kısa bilgiler
verilmesiyle yetinilmiştir.
1997 Türk Ceza Kanunu
Tasarısının yeniden gözden geçirilmesi suretiyle oluşturulan Tasarı, yukarıdan
beri belirtilen suç siyaseti ilkelerine ve bundan kaynaklanan yeni hükümlere,
bütünü ile sadık kalmakla birlikte, söz konusu ilke, esas ve siyasetin
uygulanmasına ilişkin maddelerde bir kısım değişiklikler yapılmış ve özel kısma
yeni hükümler eklemiştir. 1997 Tasarısı ile karşılaştırıldığında bu farklar
görülüp değerlendirilebilecektir.
Bütün bu esaslar göz önünde
bulundurulmak suretiyle Tasarıda yer alan maddelerin gerekçelerinin ayrıntılı
olarak kaleme alınmasına ve 1997 Tasarısına göre daha da geliştirilmesine
çalışılmıştır. Böylece ileride yorumda kolaylık sağlanacak ve uygulamada
duraksamaların ortadan kaldırılmasında, adaletin işlemesinde ve sür'atin elde
edilmesinde katkıda bulunulmuş olacaktır.
Genel Gerekçede, Tasarıda
yer alan maddelerin ayrıca açıklanmalarına gerek görülmemiştir; sadece
Tasarının yapısı, çatısı belirtilmekle ve uygulanan suç ve ceza siyasetinin
esaslarının açıklanmasıyla yetinilmiştir. Tasarının genel yapı ve çatısı
hakkında aşağıda gerekli ve özet bilgiler verilmiştir:
Tasarı "Genel
Hükümler" ve "Özel Hükümler" başlıklarını taşıyan iki kitaptan
oluşmaktadır. Kitaplar kısımlara, kısımlar da bölümlere ayrılmıştır.
Madde, fıkra, bent ve
paragraflar ayırımında kabul edilmiş yöntem şöyledir:
İlke olarak, madde
fıkralarını belirtmek üzere ayrıca numaralama ve harf kullanma usulü
uygulanmamış, anlamayı ve yollamaları kolaylaştırmak üzere numara veya harf
kullanıldığında ise sayıdan sonra nokta (3. gibi) konulmuştur; harf
kullanıldığında da aynı usul kullanılmıştır (A. gibi). Fıkra, sayı veya harfle
belirtildiğinde, yeni harfli veya sayılı fıkra gelinceye kadar geçen
satırbaşları "paragraf" olarak adlandırılmıştır. Fıkralar içinde yer
alan bent rakamları önüne paragraf işareti konulmuştur (2) gibi), yeni bent
rakamı veya harfi gelinceye kadar geçen satırbaşları, satırbaşına konan harf
veya rakamdan sonra çizgi (tire) konulmuş ise, bu hâl bendi değil ve fakat,
fıkra veya bent içerisinde bazı hususların sayılmış olmasını belirtir (6- veya
a- gibi).
Tasarının Genel Hükümler
başlığını taşıyan Birinci Kitabının "Ceza Kanunu" başlıklı Birinci
Kısmında şu bölümler yer almaktadır:
Birinci Bölüm : Kanunîlik
İkinci Bölüm : Kanunun
Uygulanması
Üçüncü Bölüm : Yabancı
Ülkede İşlenen Suçlar
Birinci Kitabın
"Suçlu ve Suç" başlığını taşıyan İkinci Kısmında şu bölümler yer
almıştır :
Birinci Bölüm : Ceza
Sorumluluğu
İkinci Bölüm : Tüzel
Kişiler
Üçüncü Bölüm : Hukuka
Uygunluk Nedenleri
Dördüncü Bölüm : Suça
Etki Eden Nedenler
Beşinci Bölüm : İsnat
Yeteneğini Etkileyen Nedenler
Altıncı Bölüm : Teşebbüs
Yedinci Bölüm : Suça
İştirak
Sekizinci Bölüm : Özel
Tehlike Hâlleri ve Tekerrür
Birinci Kitabın
"Cezaların ve Suçların İçtimaı" başlığını taşıyan Üçüncü Kısmında şu
bölümler yer almıştır :
Birinci Bölüm : Cezaların
İçtimaı
İkinci Bölüm : Suçların
İçtimaı
Birinci Kitabın
"Yaptırım" başlığını taşıyan Dördüncü Kısmında şu bölümler yer
almıştır :
Birinci Bölüm : Cezalar
İkinci Bölüm : Aslî
Cezalar
Üçüncü Bölüm : Fer'î
Cezalar
Dördüncü Bölüm :
Cezaların Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi
Beşinci Bölüm : Cezanın
Ertelenmesi
Altıncı Bölüm : Dava ve
Cezanın Ortadan Kaldırılması
Yedinci Bölüm : Güvenlik
Tedbirleri
Birinci Kitabın
"Çocuk ve Küçüklere İlişkin Hükümler" başlığını taşıyan Beşinci
Kısmında şu bölümler yer almış bulunmaktadır :
Birinci Bölüm : Genel
Hükümler
İkinci Bölüm : Çocuklar
Hakkında Uygulanabilecek Tedbirler ve Cezalar
Üçüncü Bölüm : Küçüklere
Özgü Ceza Düzeni
Dördüncü Bölüm : Çocuk ve
Küçükler Hakkında Müşterek Hükümler
Söz konusu bölümler
içerisinde yer almış olan maddeler arasında ilgili hükmün kolaylıkla
saptanabilmesini sağlamak ve yorumda yol göstermek, kanun değişikliklerinde
gereksiz tekrarları ve ek fıkraların yanlış maddelere konulmasını önlemek
amacıyla Tasarının bütün maddelerine içeriklerini belirleyici nitelikte
başlıklar konulmuştur. Bu başlıklar, Kanunun metnine dahil olmayıp sadece
ilgili maddelerin konusunu göstermektedir.
Kanunun İkinci Kitabında
yer alan Özel Hükümlerin temel yapısına geçmeden önce, Birinci Kitabın
içeriğini oluşturan hükümlerin temel maksatlarına ve 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanuna göre yenilik getiren bazı hükümlere ve böylece yapı özelliklerine
işaretle yetinilmesi uygun sayılmıştır. Esasen her maddeye ait gerekçe,
ayrıntılı olarak kaleme alınmış bulunduğundan, Genel Gerekçede ayrı ayrı
maddelere değinilmesi, bir tekrardan başka bir anlam taşımayacaktır. Özellikle,
Özel Kısım bakımından durum böyle olduğundan aşağıda sadece Özel Kısmın
yapısına ilişkin açıklamaların yapılmasıyla yetinilmiştir.
Genel Kısım bakımından
biraz daha farklı bir yöntemin uygulanmasının nedeni, genel hükümlerin tümüyle
bir suç teorisini yansıtmasıdır.
Tasarının 1 ve 18 inci
maddelerini içeren Birinci Kısmın birden üçe kadar olan bölümlerinde genel
olarak suç ve cezada kanunîlik, ceza kanunlarının zaman ve yer itibarıyla
uygulanmaları, Türkiye'de işlenen suç hakkında yabancı ülkede hüküm verilmesi,
yabancı memlekette işlenip de Türkiye'de soruşturulması ve kovuşturulması
gereken suçlar, cezanın mahsubu, yabancı memleketteki mahkûmiyetin Türkiye'de
etkisi ve siyasal suçlarla suçluların geri verilmesi hususundaki esaslar
gösterilmektedir.
Tasarı, belirtilen
konularda esaslı bir takım yenilikler getirmiş bulunmaktadır: Bir defa, 1 inci
maddede güvenlik tedbirlerinde de kanunîlik ilkesinin uygulanacağı açıkça
belirtilmiştir.
"Kanunu bilmemenin
mazeret sayılmayacağı" hakkındaki madde, 2 nci madde olarak Tasarının
başına alınmış ve böylece kanunun bağlayıcılığı ilkesi vurgulanmıştır. Bu
kural, sorumluluğa ait olmayıp kanunun bağlayıcılığı ilkesiyle ilişkilidir. Bu
maddeye, Batı ceza kanunlarında olduğu gibi ilkenin yumuşatılmasını sağlayan ve
subjektif sorumluluğu vurgulayan bir fıkra eklenmesi Komisyonun bazı üyeleri
tarafından önerilmiş ise de, Komisyon çoğunluğu Yargıtayın içtihatları ile bu
hususu sağladığını belirtmiş ve yanlış anlama ve uygulamalara neden olabilecek
böyle bir hükmün eklenmesini sakıncalı saymıştır.
3 üncü maddede, özel ceza
kanunlarıyla genel kanun arasındaki ilişkiler açıklanmaktadır. 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak, sadece Ceza Kanununa aykırı olan
hükümlerin değil, fakat ayrı hüküm bulunmayan bütün hâllerde genel kanundaki
esasların uygulanacağı belirtilmiştir.
4 üncü maddede, Kanunun
çeşitli maddelerinde geçen ortak terimlerin tanımı yapılmış ve böylece içerdiği
değişik suçların yargılanmasında ve anlamlandırılmasında hem birlik sağlanması
istenilmiş ve hem de farklı yorumlar yapılmasının önlenmesi arzulanmıştır.
1 inci maddede, güvenlik
tedbirlerinde de geçmişe yürürlü olmama kuralı vurgulanmış ve lehe kanunun
güvenlik tedbirleri bakımından da, evvelce işlenen suçlar hakkında uygulanacağı
açıklanmıştır.
5 inci maddede,
gerçekleştirilen çok önemli bir yenilik de geçici ve süreli kanunların
yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında, kanunun
süresi sona erdikten sonra da uygulanacağıdır. Bu suretle söz konusu
kanunların, toplum savunması bakımından etkili olmalarının sağlanması
amaçlanmıştır.
6 ncı maddede, önemli bir
yenilik olarak suçun ne zaman Türkiye'de işlenmiş sayılacağı açıklanmakta ve
uygulamada duraksamalara neden olan ve doktrinden yararlanılarak çözümlenmesine
çalışılan bir konu böylece Kanunda belirtilmektedir. Bu arada milletlerarası
sözleşme hükümleri de göz önüne alınarak kıt'a sahanlığında tesis edilmiş sabit
platformların da Türk ülkesinden sayılacağı açıklanmıştır.
7 ve 8 inci maddeler,
işlenen bir suçtan dolayı Türkiye'de mutlaka kovuşturma yapılması gereken
hâlleri belirlemektedir.
9 uncu madde, Türk
vatandaşı tarafından yabancı memlekette işlenmiş bulunan suçlardan dolayı,
Türkiye'de kovuşturma yapılması hususundaki koşulları göstermektedir. Bu
maddeyle getirilen çok önemli yenilik; mağdurun Türk olması hâlinde de Türk
vatandaşının, yabancı memlekette işlediği suçtan dolayı hakkında yabancı
memlekette hüküm verilmiş ise, artık Türkiye'de kovuşturma açılmayacağıdır.
Böylece "non bis in idem" kuralına uyulmaktadır. Yabancı memlekette
hüküm verilmemiş olması hâlinde, Türkiye'de kovuşturma yapıldığında ise, suçun
işlendiği ülke kanunuyla Türk kanunundan hangisi uygulamada failin lehine sonuç
verebilecek ise, o kanunun uygulamada göz önünde bulundurulması 18 inci
maddenin gereğidir; uyulacak esaslar maddede gösterilmiştir. Ancak suçun
işlendiği ülke kanununda mevcut esaslar, Türkiye'nin kamu düzenine veya
milletlerarası taahhütlerine aykırı ise, o ülke kanununa itibar edilmeyecektir.
10 uncu maddede
yabancıların Türk Ülkesi dışında işledikleri suçlar dolayısıyla Türkiye'de
soruşturma ve kovuşturma koşulları gösterilmiştir.
11 inci maddede vatandaş
veya yabancının, gerçeklik kuralına göre Türkiye'de soruşturma ve
kovuşturulması olanaklı suçlar ve bu husustaki koşullar gösterilmiştir.
12 nci madde, yabancı
memlekette işlenen suçların Türkiye'de kovuşturulması bakımından konulmuş
koşular itibarıyla hürriyeti bağlayıcı cezaya itibar olunacağını, seçimlik ceza
söz konusu ise, kovuşturma şartının gerçekleşmemiş bulunduğunun kabul
edileceğini belirtmektedir.
13 üncü madde, soruşturma
koşulunu oluşturan cezanın nasıl saptanacağını göstermektedir.
14 üncü maddenin
mevzuatımız bakımından getirdiği yenilik, nerede işlenmiş olursa olsun bir
suçtan dolayı yabancı memlekette göz altında, tutuklulukta geçirilen sürelerin
de cezadan mahsup edileceğidir.
15 inci madde, yabancı
ülkede Türkiye aleyhine cürüm işleyen yabancının, Türkiye'de mutlaka yeniden
yargılanacağı esasını getirmektedir. Ancak yabancı memlekette verilmiş ve
çekilmiş olan ceza, Türkiye'de verilecek cezadan mahsup edilecektir.
17 nci madde, yabancı
ülkede işlenmiş siyasal veya buna bağlı suçlardan dolayı, fiiller Türkiye aleyhine işlenmiş bulunmamak koşulu ile,
Türkiye'de soruşturma ve kovuşturma yapılamayacağını açık olarak belirtmekte ve
böylece bu husustaki duraksamaların ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır.
"Suçlu ve Suç"
başlığını taşıyan İkinci Kısmın "Ceza Sorumluluğu" başlığını taşıyan
Birinci Bölümünün 19 uncu maddesinde suçun oluşması için eylem kusurunu
açıklayan hükümlere yer verilmiştir. 20 nci maddede ise kast ilkesi ve objektif
sorumluluk hâlleri belirtilmektedir. Maddenin birinci fıkrasının ikinci
cümlesinde kast tanımlanmaktadır. Üçüncü fıkrada, bir cezalandırılabilme
koşuluna tâbi tutulmuş cürümlerde, kast, söz konusu koşulu kapsamasa da, failin
cezalandırılacağı belirtilmektedir. Maddenin dördüncü fıkrasında, önemli bir
yenilik olarak, genel bir hafifletici neden getirilmiştir.
21 inci maddede, taksirin
genel tanımı yapılmış ve böylece Tasarının diğer maddelerinde, tanımın sürekli
tekrarlanmaması sağlanmıştır.
Aynı maddenin üçüncü
fıkrasında "bilinçli taksir"in tanımı yapılmış ve bu hâlde faile
verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür.
Maddenin dördüncü
fıkrasında ise, önemli bir yenilik getirilmekte ve Tasarının insancıl değerlere
yer verici karakteri vurgulanmaktadır. Söz konusu hükme göre taksirli hareket
sonucu neden olunan netice münhasıran failin, kişisel ve aile durumu
bakımlarından ağır derecede mağdur olmasına neden olmuş ise ceza
verilmeyecektir. Ancak bilinçli taksir hâlinde indirilmiş bir ceza verilebilecektir.
Böylece özellikle kırsal bölgelerde, hem çocuklarına bakmak ve hem de
tarlalarda çalışmak durumunda olan kadınların, çocuklarının uğradıkları, failin
taksirine bağlı neticelerden dolayı cezalandırılmasının neden olduğu toplumsal
yararlara aykırı sonuçların giderilmesi sağlanmıştır.
23 ve 24 üncü maddeler
mevzuatımız bakımından önemli birer yenilik olarak kabul edilmelidir. Bu
maddeler çerçevesinde fiili hata ve cebir, ikrah ve tehdit hâllerinin
kusurluluğu kaldırabilmesi için gerekli koşullar ve etkileri gösterilmektedir.
Bu hükümler, Türk ceza hukukunda büyük bir yenilik oluşturmaktadır.
İkinci Bölümde özel hukuk
tüzel kişilerinin ceza sorumluluğuna ilişkin 25 ve 26 ncı maddeler yer
almaktadır. 25 inci madde ancak belirli hâllerde ve kanunun ayrıca belirttiği
suçlarda özel hukuk tüzel kişilerinin ceza sorumluluğu bulunduğunu belirtmiş ve
26 ncı maddede cezaların ne suretle hükmolunacağı gösterilmiştir. Böylece
çağımız suçluluğunda geniş ve önemli bir yer tutan ekonomik suçluluk konusunda
etkin bir mücadele aracı getirilmiş olmaktadır.
Ancak, dikkat edilmelidir
ki, tüzel kişiler, Tasarının çok özenli olarak koyduğu koşullar çerçevesinde ve
sadece belirli suçlardan dolayı cezaen sorumlu tutulmaktadırlar; mutlak ve
genel bir sorumluluk söz konusu değildir. Böylece Avrupa Konseyi Bakanlar
Konseyinin tavsiye kararına da uyulmuş olmaktadır.
İkinci Kısmın Üçüncü
Bölümünde, hukuka uygunluk nedenleri gösterilmiştir. "Hukuka Uygunluk
Nedenleri" başlıklı bu Bölümün 27 nci maddesi Anayasanın 137 nci maddesine
dayanılarak yeniden düzenlenmiştir.
28 inci madde, meşru
savunmanın koşulları bakımından çok önemli bir yenilik getirmekte ve 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak, yalnız nefse ve ırza karşı
saldırılarda değil ve fakat genel olarak bir hakka karşı yöneltilmiş haksız
saldırılar hâlinde de doğal olarak diğer koşulları da varsa, meşru savunma
kabul edilmekte ve böylece Tasarının uyguladığı suç ve ceza siyasetinin
hedeflerinden birisini oluşturan toplumun savunması güçlendirilmektedir. Doğal
olarak bu hüküm değişikliği halen 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 461
inci maddesini karşılayan Tasarının 231 inci maddesinde de değişiklikler
yapılmasını gerektirmiştir. Bu hususta söz konusu maddenin gerekçesinde gerekli
bilgiler verilmiştir.
Orantılılık koşulu
maddenin (1) ve (2) numaralı fıkralarında yer alan meşru savunma ve zorunluluk
hâlleri bakımından açıkça belirtilmiştir.
29 uncu madde 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak, belirttiği koşullarla hakkın
kullanılmasını ve mağdurun rızasını bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul
etmiş bulunmaktadır. Böylece Kanunda yer almamış bulunmakla beraber, öğretide
ve Yargıtay içtihatlarında uygulama yeri bulan iki hâl, bu defa Tasarıda açıkça
hukuka uygunluk nedenleri olarak belirtilmiş bulunmaktadır.
30 uncu madde, hukuka
uygunluk nedenlerinde sınırın "kast olmaksızın" aşılması hâlinde ne
suretle işlem yapılacağını açık ve seçik olarak göstermekte ve böylece 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun 50 nci maddesinde yer alıp, yanlış çeviriden
kaynaklanan metin yerine hukuk esaslarına uyulmaktadır.
Maddenin son fıkrası ise
sınırın, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaş nedeni ile
aşılmasını bir cezasızlık nedeni saymaktadır. Bu hükümlerden anlaşılacağı üzere
sınır kasten aşılacak olursa faile işlediği suçun cezası verilecek yani fail
hukuka uygunluk nedeninden yararlanamayacaktır.
İkinci Kısmın "Suça
Etki Eden Nedenler" başlığını taşıyan Dördüncü Bölümünde yer alan 32 nci
maddesi, taksirle işlenen suçlarda hareketin netice bakımından nedensellik
değerine göre cezanın sekizde bire kadar indirilebileceğini belirtmektedir.
Böylece 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 455 ve 459 uncu maddelerinin son
fıkralarında yer alan ve sadece taksir ile adam öldürme ve etkili eylem
suçlarını kapsayan hüküm yerine, bileşik kusur hâlini bütün taksirli suçlarda
bir hafifletici neden kabul eden yeni bir hüküm meydana getirilmiştir.
"İsnat Yeteneğini
Etkileyen Nedenler" başlığını taşıyan Beşinci Bölümde, 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanuna göre önemli değişiklikler yapılmıştır.
34 üncü maddede
açıklandığı üzere, bir defa bilinç ve hareket serbestliğini tamamen kaldıran
veya önemli derecede azaltan aklî malûliyet hâlinde bulunan kimsenin isnat
yeteneğine sahip olmadığı kabul edilmiştir; böyle bir kimseye ceza
verilemeyeceği esası benimsenmiştir. Aklî malûliyeti nedeniyle bilinç ve
hareket serbestliği kalkmamış veya önemli derecede azalmamış olmakla beraber,
faildeki bu hâlin veya diğer bir ruhsal zaaf veya sakatlığın, cezanın
indirilmesine neden olabileceği 34 üncü maddenin (2) numaralı fıkrasında
belirtilmiştir; hatta ceza süresinin bir sağlık kurumunda geçirilmesine de
karar verilebilecektir. Aklî ve ruhsal hâlin takdiri hafifletici neden sayılmış
olması nedeniyle cezası indirilmiş olan suçlunun, bir sağlık kurumunda tedavi
altına alınmasını belirleyen bir güvenlik tedbirine, hâkimin takdirine göre
tâbi tutulabileceği, Tasarının 94 ve izleyen maddelerinde kabul edilmiştir. Bu
hususta ayrıca 94 üncü maddenin (5) numaralı ve 97 nci maddenin (6) numaralı
bentlerine ilişkin gerekçelere bakılmalıdır.
Bilinç ve hareketlerinin
serbestliğine sahip bulunmaması nedeniyle muhafaza ve tedavi altına alınma, bu
amaçla kurulmuş özel kurumlarda sürdürülecektir. Ancak, bu tür müesseseler
kuruluncaya kadar söz konusu tedbirin, akıl hastalarına özgü hastanelerde
uygulanacağı, Tasarı kanunlaştığında meydana getirilmesi zorunlu geçici
hükümleri gösterecek uygulama kanununda ayrıca açıklanmalıdır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanundan farklı olarak, akıl hastası "salâh" bulduğu yani
toplumsal yönden artık suç işleme tehlikesi ortadan kalktığı takdirde, muhafaza
ve tedaviye son verilecektir. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 46 ncı
maddesinin üçüncü fıkrasında, muhafaza ve tedavi altında bulundurma süresinin
"şifaya" kadar devam edeceği belirtilmiştir. Oysa akıl hastalarının
bir çoğunda şifa olanağı yoktur. Ama hastalığın salâh bulması ve suçlu akıl
hastasının, nefsinde taşıdığı suç işlemeye ilişkin tehlike hâlinin ortadan
kalkması olanaklıdır. Bu nedenle uygulamada esas itibarıyla şifa bulduğu
beyanıyla muhafaza ve tedavisine son verilen hastaların büyük bir kısmı aslında
şifa bulmuş değildir ve metnin gerçeğe uydurulması çok daha yerinde
sayılmıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanundaki, muhafaza ve tedavi maksadıyla, suçlu akıl hastası şifaya
ulaşmış olsa bile, asgarî bir süreyle kurumda tutulmasını mecburî kılan hüküm
muhafaza edilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında suçu işlediği sırada aklî sağlık veya bilincinde bozukluk bulunan
failin cezasının ne gibi koşullarla indirileceği ve cezanın rejimi
gösterilmiştir.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasında ise geçici (arızî) nedenlerin sorumluluğa etkisi gösterilmiştir.
35 inci maddede yer alan,
sağır - dilsizler hakkındaki hükümler de, küçükler hakkındaki hükümlerle
dengeli hâle getirilmiş ve yirmibir yaşını doldurmuş bulunan sağır dilsizlerin,
temyiz yeteneğine sahip bulunmaları hâlinde, normal kişiler gibi işledikleri
suçlardan dolayı sorumlu olmaları kabul edilmiştir.
36 ncı madde, irade dışı
sarhoşluk ve uyuşturucu madde kullanma hâllerinde, bilinç ve hareket
serbestliği tamamen ortadan kalkmış bulunduğu takdirde, faile ceza
verilemeyeceği hükmünü getirmekte, bilinç ve irade serbestliği önemli derecede
azalmış ise indirilmiş ceza vermekte, iradî sarhoşluk ve uyuşturucu madde kullanma
hâlinde ise, faile tam ceza verilmektedir.
İkinci Kısmın Altıncı
Bölümünü oluşturan ve teşebbüse ilişkin bulunan hükümlerin mevzuatımıza
getirdiği yenilikler, özetle şöyle belirlenebilir:
Teşebbüste icra
hareketlerine geçme koşulunun doktrinde ne derecede tartışmalı bir konu olduğu
bilinmektedir. İşte bu konuda eksik teşebbüsten söz eden 37 nci madde,
kastedilen elverişli vasıta ile ve kastı şüpheye yer bırakmayacak şekilde
belirten hareketlerle icraya başlama ölçüsünü getirmiş ve bu hususta sübjektif
ve objektif teorileri birleştiren bir ölçü koymuştur.
39 uncu maddede etkin
pişmanlık hâlini, bütün suçlar bakımından genel hafifletici bir neden olarak
kabul etmiş ve böylece Tasarının benimsemiş bulunduğu mağduru koruma ilkesi,
etkin biçimde uygulama yeri bulmuştur. Etkin pişmanlık bakımından, Tasarının
belirli suçlar için ayrıca öngördüğü hükümler ise saklı tutulmuştur.
39 uncu maddenin (2)
numaralı fıkrasında, çağımız ceza adaletinde önemle geliştirilen "onarıcı
adalet" kavramının uygulanmasını sağlayan ve "uzlaşma" olarak
tanımlanan çok önemli bir yeni ceza hukuku kurumuna yer verilmiştir. Madde
gerekçesinde bu hususa ilişkin ayrıntılı bilgilere yer verilmiştir.
Aslî iştirak şekilleri 40
ıncı maddede gösterilmiştir.
42 nci maddede fer'î
iştirak hâlleri teker teker gösterilmiş ve son fıkrada fer'î iştirak hâllerinin
eklenmemesi hâlinde suçun işlenmesi olanaklı değilse bu takdirde, failin aslî
fail sayılacağı kabul edilmiştir.
"Özel Tehlike
Hâlleri ve Tekerrür" başlığını taşıyan Sekizinci Bölüm, 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanuna göre dikkat çekici yenilikleri ve özellikleri
içermektedir:
Bir defa 45, 46 ve 47 nci
maddelerde itiyadî suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt mensubu suçlu
kavramları tanımlanmış ve böylece suçlunun tehlike hâline hukukî bir kavram
olarak Tasarıda yer verilmiştir. Bu, Türk ceza mevzuatı bakımından önemli bir
yenilik sayılmalıdır. Söz konusu üç suçlu sınıfına işledikleri suçun cezasına
ek olarak Tasarının 94 üncü maddesinde gösterilmiş olan güvenlik tedbirlerinden
birisi uygulanabilecektir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanuna göre, yerleşmiş Yargıtay kararları gereğince tekerrür hâlinde,
birinci mahkûmiyetin cezasının çekilmiş olması koşulunun arandığı
bilinmektedir. Tasarı ise, 48 inci maddesinde mahkûmiyet hükmünün kesinleşmiş
olmasını veya cezanın düşmüş bulunmasını, diğer koşullarla birlikte tekerrür
hâlinin oluşması için yeterli saymıştır.
Böyle bir hâlde, maddede
gösterilen ölçülere göre ceza artırılmakla beraber, mahkeme tarafından uygun
görüldüğü takdirde, fail hakkında hürriyeti bağlayıcı olmayan güvenlik
tedbirlerine de (94 üncü maddenin (B) fıkrasında sayılanlar)
hükmedilebilecektir. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan ve
gereksiz olarak hukuk labirentleri kurmakta bulunan özel tekerrür hükümlerine
Tasarıda yer verilmemiştir.
48 inci maddede kabul
edilen esas çerçevesinde, sırf askerî suçlar arasında da tekerrür hükümleri
cereyan edecektir.
Tasarının "Cezaların
ve Suçların İçtimaı" başlığını taşıyan Üçüncü Kısmının "Cezaların
içtimaı" başlıklı Birinci Bölümünün 50 nci maddesinin (1) numaralı
fıkrasında iki müebbet hapse mahkûmiyet hâlinde fail hakkında altı aydan az ve
iki yıl altı aydan fazla olmamak üzere geceli gündüzlü hücreye koyma rejiminin
uygulanmasıyla yetinilecektir. Müebbet cezaların ağırlaştırılmış türüne
mahkumiyet hâlinde de aynı hüküm geçerlidir.
53 üncü maddede, içtima
hâlinde çeşitli cezalarda azamî sınırların neler olduğu gösterilmiş ve maddenin
(4) numaralı fıkrasında böylece yazılı sınırlara ulaşan cezalara, kesin
mahkûmiyetten sonra işlenen suçlardan dolayı verilecek cezaların aynen
uygulanacağı açıklanmıştır.
İkinci Bölümde 54 üncü
maddede bileşik suç (mürekkep suç), 55 inci maddede müteselsil suç hâlleri
tanımlanmıştır. 56 ncı maddede fikrî içtima tanımlanırken, en ağır cezayı
gerektiren hükmün, uygulama sonucunda en ağır neticeyi veren hüküm olduğu
ayrıca belirtilmiştir.
"Yaptırım"
başlığını taşıyan Dördüncü Kısmın "Cezalar" başlıklı Bölümünün 57 ve
58 inci maddelerinde, aslî ve fer'î cezalar gösterilmiştir.
Fer'î cezalar arasına,
işyerinin kapatılması, sürücü belgesinin geri alınması ve suç nedeniyle
mülkiyetin Devlete geçmesi yaptırımları da eklenmiştir.
Tasarı ölüm cezasını
kaldırmış ve bunun yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını koymuştur. 60
ıncı madde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını tanımlamaktadır. Bu konu
madde gerekçesinde ayrıntıları ile açıklanmıştır.
Ölüm cezasını kaldırmış
bulunan ülkelerde, bu ceza yerine özel bir hürriyeti bağlayıcı ceza koyma
hususundaki akımlar böylece Türk mevzuatına da yansımış olacaktır.
Tasarının "Aslî
cezalar" başlıklı İkinci Bölümünün 59 ve izleyen maddelerinde yer alan,
hürriyeti bağlayıcı cezalar, ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis,
hapis ve hafif hapis olarak saptanmış ve böylece 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunda yer alan ağır hapis cezası kaldırılmıştır. 13/7/1965 tarihli ve 647
sayılı Kanundan sonra esasen mevzuatımız gerçekte tek hürriyeti bağlayıcı ceza
sistemini kabul etmiş bulunmaktadır. Aslında hafif hapis cezasına da ihtiyaç
yoktur; zira infaz rejimi itibarıyla diğer hapis cezalarından herhangi bir fark
mevcut bulunmamaktadır. Ancak hafif hapsin Tasarıda muhafazası, kabul edilmiş
bulunan cürüm ve kabahat ayırımında kolaylık sağlamak maksadına dayanmaktadır.
59 uncu maddenin ikinci
fıkrasında çağdaş penolojinin esaslarını ve mahkûmu yeniden sosyalleştirmek
hususundaki temel suç ve ceza politikasını göz önünde bulundurmak suretiyle,
iki yıl ve daha az süreli hapis ve hafif hapis cezalarını kapsayan
mahkûmiyetler kısa süreli sayılmıştır. Böylece Tasarının 64 üncü maddesinde yer
alan kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine uygulanabilecek ceza ve
tedbirlerin listesi genişletilmiştir. Bu maddenin beşinci fıkrasında uygulamada
asıl mahkûmiyetin bu madde hükümlerine göre çevrilen para cezası veya tedbir
olacağı ve hükmün kanun yollarına başvuru hakkını kaldırmayacağı açıklanmıştır.
Böylece hürriyeti bağlayıcı ceza bu husustaki sınırın altında para cezasına
çevrilse de, kanun yoluna başvurma hakkı, hürriyeti bağlayıcı cezaya oranla
varlığını sürdürecektir.
62 ve 63 üncü maddelerde,
hapis ve hafif hapis cezalarının genel yukarı sınırları, kanunda aksi
belirtilmedikçe hapis cezasında bir aydan yirmi yıla ve hafif hapis cezası ise
yedi günden iki yıla kadardır.
Tasarının 64 üncü
maddesinde kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine uygulanabilecek ceza
ve tedbirler gösterilmiştir. 13/7/1965 tarihli ve 647 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinden farklı olarak, bu maddeye (6) numaralı bir bent eklenmiş ve altı
ayı geçmemek ve hükümlünün rızası bulunmak koşulu ile, mahkûmun kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı ceza yerine, kamuya yararlı bir işte çalıştırılmasına
hâkimin karar verebilmesi kabul edilmiştir. 64 üncü maddenin gerekçesinde bu
yeni kurum hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Hâlen Batı ülkelerinin bir
kısmında ve Amerika'da başarıyla uygulanmakta bulunan bu tedbirin Türk
mevzuatına girmesi gerçekten yararlı bir gelişmeyi oluşturacaktır.
Tasarının 96 ncı
maddesinin ikinci fıkrasında, iki yılı aşmayan bir hürriyeti bağlayıcı cezaya
mahkûm edilmiş suçlunun, birinci fıkrada belirtilen özellikler yani suçun
niteliği, fail ile mağdur arasındaki ilişkiler, failin kişilik özellikleri göz
önüne alınarak cezasının aynı süreyle 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (1) ve
(2) numaralı bentlerinde gösterilen bir güvenlik tedbirine çevrilmesine
mahkemece karar verilebileceği hükmü yer almış bulunmaktadır. Bu fıkrada söz
konusu olan hükümler ile 64 üncü maddede yer alan hükümler birbirine
karıştırılmamalıdır. Zira 96 ncı maddenin ikinci fıkrasında yer alan hüküm
bakımından mahkûmiyet vardır ve asıl ceza hürriyeti bağlayıcı cezadır. Fıkra,
âdeta hürriyeti bağlayıcı cezanın infazı bakımından belirli bir özellik
göstermiş olmaktadır ve bir bireyselleştirme hükmüdür.
Tasarının 66 ncı
maddesinde, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların özel infaz şekilleri
gösterilmiştir. Madde, 13/7/1965 tarihli ve 647 sayılı Kanun hükümlerini esasta
tekrarlamaktadır. Ancak maddenin (4) numaralı bendi kadınlar için hürriyeti
bağlayıcı cezanın belirli koşullarla elektronik alete bağlanmak suretiyle
oturulan yerde çekilmesi olanağını getirmiştir. Tedbirlere uymama hâlinde
mahkûm geri kalan cezasını aynen çekecektir.
67 nci maddede yer alan
koşullu salıverilme bakımından Tasarı cezalar hakkında kabul ettiği yenilikleri
itibarıyla bir kısım yeni hükümler getirmiştir. Bir defa bütün suç failleri
hakkında koşullu salıverilme olanağı kabul edilmiş; ancak fiilen çekilmesi
gerekli ceza süresi farklı olarak belirlenmiştir.
Ayrıca madde, koşullu
salıverilmeye hak kazanılabilmesi için çekilmesi gerekli ceza süresinin hesabında
tutukluluk süresinin de göz önüne alınacağını belirtmekte olduğu gibi, maddenin
gerekçesinde de bu süreye göz altında geçirilen müddetin de dahil bulunduğu
açıklanmıştır. Maddeye göre koşullu salıverilme mutlaka belirli bir süre
cezanın çekilmiş olmasını gerektirmektedir. En az üç ay süre ile hürriyeti
bağlayıcı cezayı çekmemiş bulunan hükümlü koşullu salıverilmeyecektir. Bunun
dışında maddenin dördüncü ve izleyen fıkralarında getirilen önemli hükümler
hakkında madde gerekçesinde gerekli açıklamalar yapılmıştır. Bu konuda asıl
problem, koşullu salıverilmeyi, gerçekten koşullarına uygun olarak, her olayda
bu hususu dikkatle yerine getirerek uygulamaktır. Fransız Ceza Usulü Kanununda
Haziran 2000'de yapılan değişiklikler bu konuda bazı ölçüler getirmiş ve ilkeleri
saptamıştır. Yeni 729 uncu maddeye göre, "Koşullu salıverilme, mahkûmların
topluma yeniden kazandırılmalarını, uyum sağlamalarını ve tekerrürün
önlenmesini hedefler. Bir veya birden çok hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm
edilmiş bulunan kimse gerek özellikle meslekî bir etkinliğin yerine
getirilmesinde, gerek bir eğitim görmek veya meslekî bir yetişkinlik kazanmak
veya bir stajı geçirmek yahut geçici bir işi yerine getirmek, aile hayatına
temelli olarak iştirak, bir tedaviye tâbi tutulmak zorunluluğunu kabul etmek,
mağdurların zararını karşılamak hususundaki tutumu ile sosyal uyum yönünden
ciddî çabalar gösteriyorsa koşullu salıverilmesine karar verilir."
Ağır para cezasına
ilişkin 68 inci maddeye göre, ağır para cezasının genel sınırları üçyüzellimilyon
liradan doksanmilyar liraya kadardır. Maddenin ikinci fıkrasıyla 647 sayılı
Kanunun 5 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve hâkimin her olayda para
cezasını ne suretle takdir ve belirleyeceğini gösteren hükmü tamamlanmış ve
suçlunun elde ettiği yararın ve suçun meydana getirdiği zararın ağırlık ve
hafiflik derecesinin cezanın sosyal etkisinin, uyarma amacı ve buna benzer
diğer hâllerin de, temel ceza belirlenirken göz önüne alınacağı açıklanmıştır.
Hâkimin bütün diğer cezalarda, temel cezayı belirlerken göz önüne alması
gerekli hususları belirten 79 uncu madde, elbette ki, para cezaları bakımından
da geçerlidir. Ancak para cezalarını ihdas ederken, Tasarının kabul ettiği ilke
yani bu cezanın esas itibarıyla yarar sağlama amacını güden suçlar karşılığı
bir yaptırım olarak kabulü dolayısıyla, bu maddeyle para cezalarının takdirinde
göz önünde bulundurulacak esasların ayrıca vurgulanması uygun sayılmıştır.
69 uncu maddeye göre,
hafif para cezasının genel sınırları yüzmilyon liradan onmilyar liraya kadardır.
Bu para cezasına ait temel cezanın saptanmasında da 68 inci maddenin ikinci
fıkrasında yer alan esaslara uyulacaktır.
70 nci madde, nispî para
cezalarını tanımlamaktadır: Madde metnine göre kanunda aşağı sınırı gösterilen
para cezaları da, tanıma uyuyorsa nispî para cezası olarak sayılacaktır.
Tasarının 71 inci maddesi para cezalarının infazı hakkındaki esasları
göstermektedir. Maddeyle hâkimin, para cezalarını takside bağlama yetkisine
yürürlükteki hükümlere göre daha fazla esneklik getirilmiş ve başvuru üzerine
takside ilişkin kararlarında değişiklik yapılabilmesi kabul edilmiştir. Ayrıca
para cezasının ödenmemesi hâlinde kırkmilyon liranın bir gün hapse karşılık
sayılacağı belirtilmiştir.
Tasarının 72 nci
maddesiyle, kamu hizmetlerinden yasaklanmanın sadece fer'î bir ceza olduğu,
mahkûmiyetin kanunî neticesi olarak hükmolunamayacağı ve en çok süresinin üç
yıldan ibaret bulunacağı kabul edilmiş ve böylece suçlunun iyileştirilmesi ve
yeniden sosyalleştirilmesi, topluma kazandırılması bakımlarından önemli bir
yenilik gerçekleştirilmiştir.
73 üncü maddede yer alan
"bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması" cezası
bakımından da, aynı nedenlerle aynı esaslar belirtilmiştir. Bu cezanın süresi
en çok iki yıldır. Maddeyle getirilen çok önemli bir yenilik, cezanın ancak
suça vasıta kılınan meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması
hakkında uygulanabileceğidir. Bu ceza meslek, sanat veya ticaretle ilgisi
bulunmayan bir suç dolayısıyla hükmedilemeyecektir.
74 üncü maddede yer alan
"işyerinin kapatılması" fer'î cezası ise, sadece belirli bir yerde
sanat veya mesleğin icra edilemeyeceğine ilişkin bir yasağı kapsamaktadır.
75 inci maddede
"sürücü belgesinin geri alınması" fer'î cezası yer almıştır.
76 ncı madde, fer'î
cezaların ne zamandan itibaren infazına başlanacağını göstermektedir. Bu
maddenin ikinci fıkrasında, erteleme ve özel af gibi nedenlerle aslî cezanın
infaz edilememesi hâlinde, hükümde veya af işleminde fer'î cezaların infaz
edileceği açıkça beyan edilmişse, kesinleştiği tarihten itibaren uygulanacağı
belirtilmiş ve son fıkrada aslî cezanın ertelenmesi hâlinde işyerini kapatma
cezasının da uygulanamayacağı açıklanmıştır.
77 nci maddenin birinci
fıkrasında, kamu hizmetlerinden yasaklanma, ikinci fıkrada, bir meslek veya sanat
veya ticaretin icrasının durdurulması cezalarının hükmedilebilecekleri hâller
gösterilmektedir. Memuriyet sıfatının suçun unsurunu veya ağırlatıcı nedenini
oluşturduğu fiillerde hâkim, takdirine göre, fail hakkında verilecek cezaya ek
olarak kamu hizmetlerinden yasaklanma cezasına da hükmedebilmesinin toplum
savunması bakımından gerekli olduğunu saptayacak olursa, aslî ceza süresini
geçmemek üzere bu cezaya hükmedebilecektir. Ancak ceza süresi hiç bir suretle
hükmedilen aslî cezanın süresini aşamayacaktır. Kanunun cezayı ayrıca koymuş
bulunduğu hâllerde bu maddedeki yetkinin ayrıca kullanılamayacağı doğaldır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, bir meslek veya sanat mensubu olmanın veya ticaretle meşgul
bulunmanın suçun unsurunu veya ağırlatıcı nedenini oluşturduğu hâllerde, bir
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasına üç günden iki
yıla kadar bir süreyle, hâkimin takdirine göre, aslî cezaya ek olarak
hükmedilebileceği ve fakat her hâlde sürenin aslî cezayı geçemeyeceği
belirtilmiştir. Böylece her iki fer'î cezanın fail hakkında otomatik olarak
uygulanmasının sakıncası, hâkime takdir hakkı verilmesi suretiyle
giderilmiştir. Madde, Tasarının kabul etmiş bulunduğu suç ve ceza siyasetinin
kovaladığı esas hedefi vurgulamış olmaktadır. Ancak toplum savunması zorunlu
kılmışsa ehliyetsizliğe hükmedilebilecektir. Madde, bu şekliyle uygun bir
bireyselleştirme aracı niteliğindedir.
Tasarının 78 inci maddesi
müsadere ve yeni bir kurum olarak, suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi
fer'î cezalarını baştan başa yepyeni bir şekilde düzenlemiş bulunmaktadır.
Gerekli ayrıntılara maddenin gerekçesinde yer verilmiştir.
Tasarının 81 inci
maddesinde, hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve hürriyeti sınırlama
sonucunu doğuran bütün hâller nedeni ile geçirilmiş sürelerin ceza
mahkûmiyetinden indirileceği açıklanarak mahsup kuralına adil bir genişlik
getirilmiştir. Mahkûmiyet para cezasına ilişkin ise, 64 üncü maddedeki
eşdeğerlilik (muadelet) kuralına uyularak indirim yapılacaktır.
82 nci madde, cezanın
ertelenmesini düzenlemektedir. Deneme süresi, hükmün verildiği tarihten
başlayacaktır. Ayrıca deneme süresi içinde suç işlenmesi hâlinde, ertelemenin
düşmesi kabul edilmekle beraber, hükmün kesinleşmesi koşulu aranmayacaktır.
Cezası ertelenen mahkûm, deneme süresi içinde uygun bir denetimli serbestlik
tedbirine tâbi tutulabilecektir. Hâkim bu hususu, suçlunun içinde bulunduğu
koşullara göre saptayabilecektir.
Maddenin dokuzuncu
fıkrasında denetimin niteliği ve maksadı ve bu dönemde hükümlüye ne gibi
yükümlülüklerin konulabileceği açıklanmaktadır.
Tasarının Altıncı Bölümü
"Dava ve Cezanın Ortadan Kaldırılması" başlığını taşımakta ve 83 ilâ
93 üncü maddelerde ölüm, af, dava zamanaşımı, durması, ceza zamanaşımı, fer'î
cezalarda zamanaşımı, ceza zamanaşımının kesilmesi, zamanaşımının hesabı ve
uygulanması, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete ve şahsî davaya bağlı
suçlar, dava ve cezanın düşmesinin etkisi, önödeme konuları düzenlenmektedir.
Bu konudaki önemli bir değişiklik, dava zamanaşımının kesilmesinin kaldırılmasıdır.
Bunun yerine zamanaşımı sürelerinin daha uzun olarak saptanması uygun
görülmüştür.
Tasarının Birinci
Kitabının Dördüncü Kısmının Yedinci Bölümünde yer alan, 94 ilâ 99 uncu
maddelerde Türk ceza mevzuatında reform niteliğinde bir yenilik gerçekleştirilmekte
ve Anayasanın 38 inci maddesinde sözü edilen güvenlik tedbirlerine Tasarıda
böylece ayrıntılı olarak yer verilmektedir:
Güvenlik tedbirleri,
suçludaki tehlike hâliyle orantılı olarak hükmedilen veya hükmedilebilen ve
esas itibarıyla sosyal savunma amacına yönelmiş bulunan bir yaptırım çeşididir.
Bu tedbirler, suçluyu iyileştirme yoluyla sosyal yararı sağlama amacını güder.
Ancak Tasarı, yukarıda açıklandığı üzere güvenlik tedbirlerinde de suçta ve
cezada kanunîlik esasını uygulamaktadır. Bu nedenle Tasarının kabul ettiği
sistemde, güvenlik tedbirleri ancak kanunun belirlediği veya hâkime yetki
verdiği hâllerde uygulanacaktır. Böylece güvenlik tedbirlerinin
hükmedilişlerinde yargı sistemi uygulanacaktır. Güvenlik tedbirleri failin bir
suç işlediği yargı usulleriyle saptandıktan sonra uygulanabilecektir. Ancak
güvenlik tedbirlerinin infazı da, cezalar gibi idarî niteliktedir. Bu nedenle,
güvenlik tedbirlerinin esas nitelik, amaç ve sonuçlayacakları yoksunluk ve
sağlayacakları olanaklar değişik maddelerde belirtilmektedir. Bu suretle
kanunîlik esasına sadık kalınmakla birlikte, Tasarının 99 uncu maddesi,
güvenlik tedbirlerinin infazında uygulanacak usul ve esasları Ceza ve
Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun ile özel tüzüğüne bırakmıştır.
Tasarı, 94 üncü maddesinde,
güvenlik tedbirlerinin "hürriyeti bağlayıcı olanlar", "haklardan
yoksunluğu gerektirenler" ve "önleyici kefalet" olmak üzere üçe
ayırmış, böylece diğer bazı kanunların tutumundan farklı olarak, mameleke
ilişkin güvenlik tedbirlerine yer vermemiştir. Maddenin değişik bentlerinde üç
grup hâlindeki güvenlik tedbirleri gösterilmiştir.
Tasarı, güvenlik
tedbirlerinin, esas itibarıyla, suçlular ve suçlar hakkında asıl cezaya ek
olarak uygulanması sistemini kabul etmiş bulunmaktadır. Ancak 96 ncı maddenin
ikinci fıkrasında da belirtildiği üzere, mahkûmiyet süresi iki yılı aşmayan bir
hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş suçlunun, kişilik özellikleri göz
önüne alınarak cezasının aynı süreyle bir "eğitim-iş evinde veya tarım
işletmesinde ıslah edilme" veya "denetimli serbestlik"
tedbirlerinden birine çevrilmesine mahkemece karar verilebilecektir. Böylece,
Anayasanın 38 inci maddesi çerçevesinde cezalar yerine, güvenlik tedbirlerine
hükmedilebilmesi olanağı elde edilmiş olmaktadır.
94 ilâ 99 uncu maddeler,
güvenlik tedbirlerini çeşitli yönlerden düzenlemiştir. Bu maddelerin
gerekçelerinde ayrıntılı açıklamalar yapıldığından burada ayrıca söz konusu
maddeler üzerinde durulması gerekli görülmemiştir.
Birinci Kitabın
"Çocuk ve Küçüklere İlişkin Hükümler" başlığını taşıyan Beşinci Kısmı
hakkında yukarıda gerekli açıklamalar yapılmıştır; asıl bilgiler için
maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Tasarının İkinci Kitabı,
özel hükümleri içermektedir. Bu Kitap içinde suçlar, ihlâl ettikleri hukukî
yararın niteliğine göre, üç büyük ayrı kısım hâlinde toplanmış ve tasnif
edilmişlerdir. Bilindiği üzere her suç, bir kısım hukukî yararları ihlâl eder
veya belirli yararları korumak amacıyla meydana getirilir. Tasarı bu yararları
üç büyük kısım hâlinde bir tasnife tâbi tutmaktadır: Başta kişilere ait
yararlar gelir. İkinci olarak toplumun, üçüncü olarak da, toplumun en büyük
örgütlenmesini oluşturan Devletin yararları söz konusu olur. Bu itibarla bir
defa suçların üç ana bölüm hâlinde tasnif edilmesi uygun görülmüştür. Her ana
bölüm içinde de yine esas karakteri kişilere, topluma ve Devlete yönelik
olmakla birlikte ayrıca müstakil kategori oluşturan suçlar ayrı bölümler içine
konulmuşlardır. Belirtilen esas çerçevesinde Özel Kısmın tasnifi şöyledir;
"Kişilere Karşı
Suçlar" başlığını taşıyan Birinci Kısım, ihlâl edilen insan haklarının
niteliğini göz önünde bulundurmak suretiyle on bölüme ayrılmıştır.
Birinci Bölüm : Jenosit
ve İnsanlığa Karşı Suçlar
İkinci Bölüm : Göçmen
Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti
Üçüncü Bölüm : Hayata Karşı
Suçlar
Dördüncü Bölüm : İşkence
Beşinci Bölüm : Beden
Bütünlüğüne Karşı Suçlar
Altıncı Bölüm : Çocuk
Düşürme ve Düşürtme Suçları
Yedinci Bölüm : Hürriyete
Karşı Suçlar
Sekizinci Bölüm : Şerefe
Karşı Suçlar
Dokuzuncu Bölüm : Hayatın
Gizli Alanına ve Özel Hayata Karşı Suçlar
Onuncu Bölüm :
Malvarlığına Karşı Suçlar
Onbirinci Bölüm: Müşterek
Hükümler
İkinci Kitabın
"Topluma Karşı Suçlar" başlığını taşıyan İkinci Kısmında şu bölümler
yer almaktadır :
Birinci Bölüm : Genel
Tehlike Yaratan Suçlar
İkinci Bölüm : Kamunun
Sağlığına Karşı Suçlar
Üçüncü Bölüm : Kamu
Güvenine Karşı Suçlar
Dördüncü Bölüm : Kamu
Düzenine Karşı Suçlar
Beşinci Bölüm : Ulaşım ve
Haberleşme Araçlarına Karşı Suçlar
Altıncı Bölüm : Cinsel
Bütünlüğe ve Edep Törelerine Karşı Suçlar
Yedinci Bölüm : Aileye
Karşı Suçlar
Sekizinci Bölüm :
Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar
Dokuzuncu Bölüm : Bilişim
Alanında Suçlar
Onuncu Bölüm : Müşterek
Hükümler
İkinci Kitabın
"Millete, Devlete ve Kamusal Barışa Karşı Suçlar ve Son Hükümler"
başlığını taşıyan Üçüncü Kısmında şu bölümler yer almıştır :
Birinci Bölüm : Devletin
Ülkesine, Egemenliğine ve Birliğine Karşı Suçlar
İkinci Bölüm : Anayasa
Düzenine ve Devlet Kuvvetlerine Karşı Suçlar
Üçüncü Bölüm : Millî
Savunmaya Karşı Suçlar
Dördüncü Bölüm : Devlet
Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk
Beşinci Bölüm : Kamu
Hizmeti ve Görevlerine Karşı Suçlar
Altıncı Bölüm : Devletin
Egemenlik Alametlerine, Organlarına ve Memurlarına Hakaret Suçları
Yedinci Bölüm : Adliyeye
Karşı Suçlar
Sekizinci Bölüm : Yabancı
Devletlerle Olan İlişkilere Karşı Suçlar
Dokuzuncu Bölüm :
Memurlar Tarafından İşlenen Suçlar
Onuncu Bölüm : Müşterek
Hükümler
Onbirinci Bölüm : Son
Hükümler
Yukarıya aktarılan
tasniften de anlaşılacağı üzere Tasarı, kişilere karşı suçlara özel hükümlerin
başında yer vermiş bulunmakta ve böylece, insanı ve insan haklarını koruma
ilkesine verdiği üstün değeri ifade etmek ve esasını oluşturan suç ve ceza
politikasının temel hedefini bir kere daha vurgulamak istemektedir. Tasarının
bu Kısmına "Jenosit ve İnsanlığa Karşı Suçlar", "Göçmen
Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti" bölümleri ile başlamış olması, Tasarının,
insancıl değerleri vurguladığını gösteren anlamlı bir işaret sayılmalıdır.
Üç ayrı kısım içinde yer
alan bölümlerin maddelerinde, korunmak istenen hukukî yarar göz önünde
bulundurulmak suretiyle sıralama yapılmış ve böylece aynı hak ve yararı ihlâl
eden suçlar aynı bir bölüm içerisinde toplanmıştır. Bilindiği gibi bazen aynı
bir suç, birden çok yararı aynı zamanda ihlâl edebilir ve değişik yararları
aynı zamanda koruma hedefini güdebilir. Bu gibi hâllerde, suça ilişkin değişik
hak ve yararlar arasında galip olan, üstün sayılan yarara göre maddenin yeri
saptanmıştır. Bu tasnif kanunun uygulanmasında, yorumda kolaylık sağlayacak ve
hukukçu olmayanlar için ilgili hükümleri bulmak kolaylaşacaktır.
Tasnif yönünden uygulanan
diğer bir esas da, aynı bir kısmın değişik bölümleri arasında ortak hükümlerin,
her kısmın sonundaki "müşterek hükümler" başlığını taşıyan bölüme
yerleştirilmiş olmasıdır. Aynı bir bölüm içinde yer alan değişik suçlar
bakımından müşterek olan hükümler ise, o bölümün sonuna konulmuştur.
Tasarının özel hükümlerin
tasnifi bakımından getirdiği diğer bir özellik de, kabahat derecesindeki suçlar
için, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak, ayrı bir kısım
tahsis edilmiş olmamasıdır. Kabahat derecesindeki suçlara da ihlâl eyledikleri
veya korumak amacında bulundukları hukukî yarar göz önüne alınmak suretiyle
ilgili bölüm içinde yer verilmiştir.
Bölümler içerisindeki
suçlara ise şu esasa göre yer verilmiştir.
Suçlara, işlenişlerindeki
yoğunluğa ve korunan hak ve yararın önemine göre bölüm içerisinde öncelik
verilmektedir. Bu sıra çerçevesinde önce suçun basit şekli yer almakta, sonra
nitelikli şekli gösterilmektedir. Bileşik suçlara ise, diğer suçlardan sonra
yer verilmektedir. Suçlar, ilke olarak bölümler içerisinde böylece yer almakla
birlikte, unsurlarının bir kısmı müşterek olan fiillerin karşılaştırmayı ve
uygulamada kolaylığı sağlamak üzere, birbirini izlemesine de dikkat edilmiştir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun esas sistemi itibarıyla her ihtimali ayrı ayrı göz önüne alarak
bunlara göre cezayı ayrı ayrı tertipleyen, hâkimin takdir hakkına fazla yer
vermeyen, vak'acı
"casuistique" nitelikte bulunduğu bilinmektedir. Bu hâlin
gerek bizdeki hukuk uygulamasının geleneksel özelliklerinden, gerek suçta
kanunîlik ilkesinin çok abartılı şekilde anlaşılmasından kaynaklandığı ayrıca
bilinmektedir. 1960'lardan sonra meydana getirilen çağdaş kanunlar, kanunîlik
ilkesine tam sadık kalmakla birlikte, bu sistemden bir ölçüde ayrılmış ve
değişik olasılıkları kapsayabilecek ibareleri içeren ve hâkime kanunu olaylara
uydurabilecek derecede takdir hakkı sağlayan bir tutumu yansıtmışlardır.
Tasarıda, bu iki akım arasında ortalama bir yolun tercihi uygun sayılmıştır.
Böylece yürürlükteki Kanunun abartılı "casuistique" karakteri,
Tasarıda yer almış değildir ve fakat suçta kanunîlik ilkesini zedeleyebilecek
derecede metinlere genişlik verilmesi de uygun sayılmamıştır.
Tasarının Özel Kısmında
yer alan suçları belirleyen maddelerine ilişkin gerekçeler ayrıntılı olarak
kaleme alınmış ve metinle birlikte sunulmuştur. Bu nedenle, Genel Gerekçede
uygulanan suç ve ceza siyaseti bakımından, gerekli sayılan yukarıdaki
açıklamalarla yetinilmesi ve maddeler hakkındaki gerekçelere tümüyle yollamada
bulunulması uygun sayılmıştır.
1960'lardan sonra insan
haklarına ve demokrasi ilkeleri ile uyumlu ceza hükümleri getirme akımına
Tasarıda özellikle yer verilmiş ve bununla orantılı olarak yeni hükümler
metinde yer almıştır. Bunların gerekçeleri her madde bakımından ayrı ayrı
sunulmuştur.
MADDE GEREKÇELERİ
Madde 1. - Anayasanın 38
inci maddesinde yer alan "suçta ve cezada kanunîlik", çağdaş kamu
hukukunun, insan haklarını güvence altında bulunduran temel ilkelerinden birini
oluşturur. Bu ilke günümüzde Türkiye tarafından onanmış bulunan milletlerarası
sözleşmelerde de ifade edilmiş bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve
bazı Avrupa Anayasa Mahkemesi kararlarında ilkenin içeriğini belirten
açıklamalara da yer verilmektedir: Suçun unsurlarının, kanun metinlerinde
müphem değil ve fakat açık seçik sözcüklerle, duraksamalara neden olmayacak
biçimde gösterilmesi, hangi ihlâllere suç olarak kanunlarda yer verilebileceği
gibi.
İlkenin 1 inci maddede
tekrarlanması, Tasarının temel insan haklarına gösterdiği saygının bir simgesi
olarak uygun sayılmıştır.
Yine, çağdaş ceza
hukukunda önemli bir yer işgal eden ve Anayasada ifadesini bulan güvenlik
tedbirleri, Tasarıda benimsenmiş ve bunlarda da kanunîlik ilkesinin geçerli
olacağı metinde açıkça belirtilmiştir.
Ülkemizde yıllardan beri
yerleşmiş ve çeşitli kanunlarda da uygulama yeri bulmuş olan cürüm ve kabahat
ayırımı bu Tasarıda da korunmuştur.
Madde 2. - Kanunu
bilmemenin mazeret sayılamayacağı, aslında ceza sorumluluğuna ve isnat yeteneğine
ilişkin bir konu olmayıp kanunun bağlayıcılığı ilkesi ile ilgili bulunduğundan,
söz konusu esasa Tasarının 2 nci maddesinde yer verilmesi uygun sayılmıştır.
Kanunu bilmemenin mazeret sayılmaması ilkesi ile ceza hukukunda kasta dayalı
sübjektif sorumluluk ilkesi arasında çelişki bulunduğunu ve uygulamada
çıkabilecek problemlerin çözümünü kast kavramına bırakarak artık böyle bir
hükme kanunda yer verilmemesini öne süren yazar ve hatta kanunlar vardır. Ancak
söz konusu ilkenin Ülkemizdeki uygulamada şimdiye kadar fazla bir güçlük
çıkarmadığı, öteden beri Yargıtay kararlarında kast ilkesine yollama yapılarak,
doktrin ve yabancı kanunlarda belirtilen eğilimi karşılayan kararların
verildiği ve uygulamaların yapıldığı, kaldırılmasının ise duraksamalara ve uygulama
zorluklarına neden olabileceği düşünüldüğünden ilke olarak muhafazasının daha
yerinde olacağı düşünülmüştür. Metinde geçen "kanun" deyimi usulü
üzere yayınlanmış ve ihlâli ceza uygulamasını gerektiren düzenleyici işlemleri
de kapsar.
Madde 3. - Madde, Türk
Ceza Kanunu ile özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlar arasındaki ilişkiyi
düzenlemektedir.
Maddenin kabul ettiği
sisteme göre Kanunda var olan hükümler çerçevesinde, özel kanunda veya ceza
içeren kanunda ayrıca hüküm bulunduğunda, Türk Ceza Kanununda benimsenen
esasları tekrarlasın veya buna aykırı olsun o hüküm uygulanacaktır. Böylece,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer almış olup, sadece Ceza Kanununa
aykırı hükümlerin uygulanacağını belirten esas genişletilmiştir.
Madde 4. - Bu maddede,
Tasarının değişik maddelerinde geçen bazı kavramlar tanımlanmaktadır. Tasarıda
yer alan kavramlardan önemlileri ve sık karşılaşılanları bu maddede yer
almıştır.
Böyle bir maddeye
Tasarıda yer verilmesinin amacı, tekrarlardan kaçınmak, önemli kavramlara açıklık
getirmek ve kanunun uygulanmasını ve yorumunu kolaylaştırmaktır; bu maksatla
bazen varsayımlar da meydana getirilmektedir.
Tasarı, maddedeki
tanımları yaparken, belirli varsayımlar kabul etmiştir. Bu bakımdan maddede yer
alan tanımları, Tasarının kabul ettiği varsayımlar çerçevesinde değerlendirmek
gerekir.
Bu maddede yer alan
tanımlar, sadece Kanunun uygulanmasında kolaylık sağlamak üzere tertiplenmiş
metinler olarak algılanmalıdır. Bu itibarla tanımlar üzerinde ayrıca
açıklamalar yapılması gerekli olmamakla birlikte; her türlü duraksamayı
gidermek için aşağıda bazı kavramlara değinilmiştir:
Tasarı, tekerrürün bir
türünü oluşturan özel tekerrür hâllerini kaldırmıştır. Bununla beraber
"aynı türden suç" kavramı bu maddede tanımlanmıştır. Örneğin suçla korunan
ve ihlâl edilen yarar göz önüne alınarak, 4 üncü maddenin (A) fıkrasının (a),
(b) ve (c) bentlerinde sayılan suçlar aynı türden suç olarak kabul edilmiştir.
Aynı türden suç kavramı sadece tekerrür bakımından değil ve fakat örneğin
"itiyadi suç" gibi diğer ceza hukuku kavramları bakımından da
önemlidir.
Örgüt kavramı Tasarının
değişik maddelerinde bazen müstakil suç, bazen suçun kurucu unsuru veya
ağırlaştırıcı nedeni olarak yer almaktadır. Örgüt, aslında birden fazla kişiler
arasında bir anlaşmadır. Ceza hukukunda eylemsiz anlaşma bazı hâllerde bir
tehlike suçu olarak yer almaktadır; aslında sadece anlaşma suç oluşturmaz. Bu
nedenle örgüte müstakil suç veya ağırlaştırıcı neden olarak kanunda yer
verildiğinde, anlaşmanın saptanması gereklidir. Ayrıca iştirak hâli ile örgütün
de birbirine karıştırılmaması gereklidir. Bu nedenle tanımda
"yapılanma" ve "birleşmenin dıştan gözlemi yapılabilecek biçimde
oluşturulması" gereklerine yer verilmiştir.
Kişinin vatandaşlığının
belirlenmesinde 11/2/1964 tarihli ve 403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun
esas alınacağını belirten tanım, ceza uygulaması itibarıyla önemli olan hususu
belirlemektedir. Böylece suçu işlediği sırada Türk vatandaşı iken sonradan
uyruğunu değiştiren kişi suçun unsuru veya kovuşturma koşulu bakımından Türk
sayılacağı gibi, suçu işlediği sırada Türk uyruğuna girmiş olan kişi de Türk
vatandaşı sayılacaktır. Çifte uyruğu olanlar da, Türk vatandaşı
sayılacaklardır.
"Yargı görevi
yapan" deyiminin, bu Kanunun uygulanmasında, yani suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı
nedeni veya mağdurunu oluşturduğu hâllerde savcıları da kapsayacağını açıklayan
Tasarı, bu suretle savcıları da ceza hukuku uygulaması bakımından hâkimler
hakkındaki hükümlere tâbi kılmak istemektedir. Maddede suç unsuru,
ağırlaştırıcı veya hafifletici neden olarak bu deyimin yer aldığı hâllerde,
böylece savcılar da deyimin kapsamı içinde kalmış olacaklardır. Dikkat
edilmelidir ki, burada hukukî ve bilimsel bakımdan "yargı görevi"nin
tarifini yapmak söz konusu olmayıp amaç, gereken yerlerde savcıları da belirli
hükümlerin kapsamı içine almaktır.
Bütün görsel ve işitsel
iletişim araçları "basın ve yayın yolu ile" deyiminin kapsamı içinde
bulunmaktadır. Buna internet de dahildir. Dolayısıyla internet marifetiyle
işlenen suçlarda da Türk Ceza Kanunu hükümleri uygulanacaktır.
Maddede yer alan ve Kanun
ve uygulamalarda anlamı duraksamasız belirtilmiş bulunan diğer hususlarda,
ayrıca açıklama yapılması gereksiz sayılmıştır.
Madde 5. - Madde, kanunun
zaman açısından uygulanmasına ilişkindir. Lehe olan kanunun uygulanacağı kuralı
muhafaza edilmiştir. Yürürlükteki usul hükümleri, kesinleşmiş hükümler hakkında
lehe olan yeni kanunun nasıl uygulanacağını göstermek bakımından yeterli
görülmüştür. İkiden çok kanunun değişmesi hâlinde bunlardan hangisi daha lehte
ise onun uygulanacağını belirtmek maksadıyla maddenin ikinci fıkrası kaleme
alınmıştır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında güvenlik tedbirleri hakkında, infaz usul ve uygulamaları yönünden
hüküm zamanında yürürlükte olan hükümlerin geçerli olacağı belirtilmiş ve
böylece, tedbirlerin "iyileştirme" işlevi vurgulanmıştır.
Süreli ve geçici
kanunların bu madde kapsamı içinde olmamasının, adalet, sosyal yarar ve kanunun
etkinliği gereği bulunduğu kabul edildiğinden, son fıkraya metinde yer verilmiş
ve böylece süreli ve geçici kanunların etkinliğinin ve adaletin sağlanması
istenilmiştir.
Bilindiği gibi bir kısım
ceza kanunları, olağanüstü hâlleri ve geçici durumları karşılamak amacıyla ve
dolayısıyla nitelikleri yönünden geçici olarak veya kanun metninde açıkça
belirtilen süre kadar yürürlükte kalmak üzere meydana getirilirler. Bu tür
kanunların, nitelikleri gereği, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş
bütün suçlar hakkında uygulanmaları zorunludur. Aksi takdirde söz konusu
kanunların caydırıcı etkileri kalmaz veya azalır. Oysa, çeşitli nedenlerle
suçların failleri ele geçirilememekte ve örneğin iştirak hâlinde işlenen bir
suçta kaçan fail, kanunun uygulama süresi geçtiğinde hiçbir yaptırım ile
karşılaşmamaktadır. Bu nedenle maddenin son fıkrasıyla, bu maddenin geçici ve
süreli kanunlar hakkında uygulanmayacağı hükmü getirilmiştir. Zamanaşımı
hükümleri ise, elbette ki, bu suçlar bakımından da geçerlidir.
Madde 6. - Mülkîlik
ilkesinden ve ceza kanunlarının millî egemenliğin bir sonucu oldukları
kuralından hareketle, Türkiye'de işlenen suçlar hakkında sanığın ve mağdurun
uyruklarına bakılmaksızın Türk Ceza Kanununun uygulanacağı maddede açıkca
belirtilmiştir.
Ayrıca Türk Ceza
Kanununun uygulanması bakımından Türk Ülkesinin anlamı açıklanmış ve Türk kara
ve hava sahaları ile karasularında işlenen suçların Türkiye'de işlenmiş
sayılacakları belirtilmiştir. Karasularının anlamı buna ilişkin Kanuna göre
belirlenecektir.
Bundan başka açık
denizlerde ve bu denizlerin üzerindeki hava sahasında her çeşit Türk deniz ve
hava araçlarında veya bu araçlarla işlenen suçlarla, askerî deniz ve hava
araçlarına özgü olmak kaydıyla, yabancı karasularında veya hava sahalarında
işlenen suçların Türkiye'de işlenmiş sayılacakları maddede belirtilmiştir.
1 ilâ l0 Mart 1988
tarihlerinde Roma'da toplanan "Denizde Seyrüsefer Güvenliğine Karşı
İşlenen Yasa Dışı Eylemlerin Önlenmesi Hususundaki Konferans" sonunda
Ülkemizin "Deniz Seyrüsefer Güvenliğine Karşı İşlenen Yasa Dışı Eylemlerin
Önlenmesi" ve "Kıta Sahanlığındaki Sabit Platformların Güvenliğine
Karşı İşlenen Kanuna Aykırı Eylemlerin Önlenmesi"ne ilişkin protokolü
imzalamış bulunması nedeniyle Türkiye'nin kıta sahanlığında veya münhasır
ekonomik bölgesinde tesis edilmiş sabit platformlarda veya bunlara karşı
işlenen suçların da Türk ülkesinde işlenmiş suç sayılacağına dair olan (d)
bendi kaleme alınmıştır.
Madde 7. - Türkiye'de suç
işleyen kişi, çeşitli nedenlerle yurt dışında yargılanmış ve hakkında hüküm
kurulmuş olabilir ve bu takdirde mülkîlik sistemi Türkiye'de yeniden yargılama
yapılmasını gerektirebilir. Ayrıca, Türkiye'de işlenen suç Türkiye'nin huzur ve
sükununu bozmuş olacağından, başka herhangi bir koşul aranmaksızın yani suçun
gerektirdiği cezanın ağırlığına veya türüne yahut mağdurun uyruğuna
bakılmaksızın Türkiye'de yargılanması bu huzur ve sükunun yeniden kurulması
açısından da gereklidir. Yabancı memlekette kurulmuş hükmün niteliği yani
mahkûmiyet veya beraat kararlarından birinin verilmiş bulunması, Türkiye'de
yeniden yargılama yapılmasına engel değildir. Ancak, verilen hüküm mahkûmiyet
şeklinde olup da verilen ceza kısmen veya tamamen yabancı memlekette infaz
edilmiş veya hürriyeti bağlayıcı bir tedbir uygulanmışsa, bunun Türkiye'de
verilecek ceza ve tedbirden ne suretle mahsup edileceği 14 üncü maddede
gösterilmiştir.
Sanığın yabancı olması
hâlinde Türkiye'de yeniden yapılacak yargılama, Adalet Bakanının istemine bağlı
olacaktır. Böylece Cumhuriyet savcılığınca re'sen kamu davası açılmasından
dolayı uluslararası alanda doğabilecek sakıncaların giderilmesi öngörülmüştür.
Kaldı ki, bu gibi hâllerde yabancı ülkede kurulmuş hüküm Türk kamu düzenine
aykırı olmadığında, Türkiye'de yeniden yargılama yapılması bir yarar da
sağlamayabilir. Bir yararın bulunup bulunmadığı şüphesiz Adalet Bakanı
tarafından takdir edilebilir. Ancak, burada Türkiye'nin taraf olduğu
uluslararası sözleşme hükümleri saklı olacaktır.
Madde 8. - Maddeyle,
yabancı ülkede Türkiye namına memuriyet veya görev yapan kişilerin, yabancı
memlekette bu memuriyet ve görevlerinden dolayı bir suç işlemeleri hâlinde
Türkiye'de yargılanacakları belirtilmiştir. Bu gibi memur ve görevliler
hakkında yabancı ülkede yargılama yapılmış ve hüküm kurulmuş olması Türkiye'de
suçun türüne, cezanın ağırlığına, suçtan zarar görenin uyruğuna ilişkin başkaca
bir koşul aranmaksızın yeniden yargılama yapılmasına engel değildir. 14 üncü
maddedeki mahsup işlemlerinin uygulanacağı hususunda şüphe yoktur. Memuriyet
veya görevin sürekli veya geçici olması, Devlet veya herhangi bir kamu kuruluşu
adına yapılmış bulunması arasında fark yoktur.
Madde 9. - Yabancı ülkede
hakkında hüküm verilmiş olan Türk'ün Türkiye'de aynı suçtan dolayı yeniden
yargılanmaması "non bis in idem" ilkesi gereğidir.
Ancak, yabancı ülkede
yargılanıp da hakkında hüküm kurulmuş olan Türk'ün aynı suçtan dolayı
Türkiye'de yeniden yargılanamayacağına dair görüşler ağırlık kazanmakla
birlikte, zaman zaman bu husus hukukî tartışmalara konu olmuş ve tekrar
yargılamanın olanaklı bulunduğunu belirten kararlara da rastlanmıştır. Bu
itibarla, uygulamada ahenk sağlanması ve herhangi bir duraksamaya yer kalmaması
için konuya Tasarı ile açıklık getirilmesinde yarar bulunacağı düşünülmüştür.
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun mehazının 7 nci maddesinde de
"sanık yabancı memlekette yargılanıp da kesin olarak beraat eylediği veya
mahkûm olduğu takdirde, cezasını çekmiş
veya mahkûmiyet ortadan kalkmış ise 5 ve 6 ncı maddelerde açıklanan
hâllerde davaya bakılmaz" denilmiştir. 765 sayılı Kanunun 7 nci maddesinde
6 ncı maddedeki hâli de içerecek şekilde, yeniden yargılama hususuna yer
verildiği ve bu suretle mehazdan ayrılındığı hâlde 5 inci madde kapsamına giren
hususlar 7 nci maddede öngörülmemiş idi. Bu tarzda bir düzenlemenin, 5 inci
madde kapsamına giren hâllerde Adalet Bakanının istemi aranmadan re'sen
kovuşturma yapılması arzusundan kaynaklandığı şeklindeki görüşlere de
rastlanmakla birlikte, yeniden yargılama yapılamayacağı hususundaki yargısal ve
bilimsel içtihatlar ağırlık kazanmıştı. Madde düzenlenirken bu gelişmeler de
göz önünde bulundurulmuş ve yabancı memlekette hüküm verilmemiş olması koşulu
konularak konuya açıklık getirilmiştir.
Maddeye göre suç işleyen
Türk hakkında da fiilin yabancı kanuna göre de suç olması ve kovuşturulabilmek
koşulunun varlığı araştırılacaktır.
Madde 10. - Maddeyle, bir
yabancının yabancı ülkede işlediği bazı suçlardan dolayı Türkiye'de ne gibi
koşullarla yargılanabileceğine ilişkin hükümler getirilmiştir.
Maddede, yabancının
yabancı ülkede işlediği suç bakımından iki durumu birbirinden ayırarak ayrı
esaslara bağlanmıştır: Yabancı, 11 inci maddede yazılı cürümler dışında Türk
kanunlarına göre aşağı sınırı bir yıldan az olmayan hürriyeti bağlayıcı bir
cezayı gerektiren bir cürmü, yabancı memlekette Türkiye'nin zararına işlediği
takdirde yabancı ülkede bu suçtan dolayı hakkında hüküm verilmiş olsa da Adalet
Bakanının istemi ile yargılanacak ve Türk kanunları gereğince ceza görecektir.
Fiil, bir Türk'ün zararına işlendiği takdirde Türkiye'de yargılama yapılması,
mağdurun şikâyetine ve yabancı ülkede hüküm verilmemiş olması koşuluna
bağlanmıştır. 14 üncü madde hükmü saklıdır.
Yabancının, yabancı
ülkede bir yabancıya karşı suç işlemesi hâlinde ise Türkiye'de yargılanması,
fiilin cezasının aşağı sınırının üç yıldan az olmayan hürriyeti bağlayıcı
cezayı gerektirmesi ve suçluların geri verilmesi işleminin gerçekleştirilmemesi
koşullarına bağlı tutulmuştur. Böylece yabancı ülkede yabancıya karşı suç
işlemiş bulunan yabancının Türkiye'de yargılanması, işlenen suçun daha vahim
olması koşuluna bağlanmıştır.
Madde 11. - Maddeyle,
"gerçekçilik ilkesi" düzenlenmiştir: Bazı suçların ulaştığı boyutlar,
zaman zaman devletleri bu suçların kovuşturulması bakımından ortak bir tavır
almaya zorlamaktadır. Yapılan anlaşmalarda, karşılıklılık koşulu ile bu tür
suçların soruşturulması ve kovuşturulması bakımından alınması gereken tedbirler
belirtilmekte, gerektiğinde yasal düzenlemelere gidilmesi hususuna da yer
verilmektedir: Örneğin 7/4/1975 tarihli ve 1883 sayılı Kanunla onaylanması
uygun bulunmuş "Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin
Önlenmesine İlişkin Sözleşmenin" 1 inci maddesinde, "kanuna aykırı ve
kasıtlı olarak, uçuş hâlindeki bir uçakta bulunan şahsa karşı uçağın emniyetini
tehlikeye düşürmesi muhtemel bir şiddet hareketinde bulunmak, servisteki bir
uçağı tahrip etmek, uçamayacak şekilde hasara uğratmak, uçuş emniyetini
tehlikeye düşürmek eylemleriyle bunlara teşebbüs ve iştirak hâllerinin suç
sayılacağı açıklandıktan sonra, 3 üncü maddede, her akit devletin 1 inci
maddede belirtilen suçları ağır cezalarla karşılanacak suçlar hâline getirmeyi
taahhüt etmesi" öngörülmüş, 7 nci maddede de "sanığın ülkesinde
yakalandığı akit devlet eğer onu iade etmezse herhangi bir istisna tanımadan ve
suç kendi ülkesinde işlenmiş olsun veya olmasın, ceza kovuşturması yapılması
maksadıyla olayı yetkili makamlarına intikal ettirmek zorunda kalacağı ve bu
makamların kararlarını, o devletin hukukuna göre ciddî nitelikteki herhangi bir
adi suç için öngörülen usuller uyarınca verecekleri"ne işaret edilmiştir.
"Uçakların Kanun
Dışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkındaki Sözleşme" (31 Mart
1973 tarihli ve 14493 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak 17 Mayıs 1973
tarihinde yürürlüğe giren La Haye Sözleşmesi) bu konuda açık hükümler getirmiş
olup, 1 inci maddede "uçuş hâlindeki bir uçakta bulunan herhangi bir şahıs
kanun dışı olarak zorla veya tehditle veya diğer herhangi bir korkutma yoluyla
uçağa el koyar veya uçağın kontrolünü ele geçirirse veya böyle bir harekete
teşebbüs ederse veya böyle bir hareketi yapan ve buna teşebbüs eden şahısla suç
ortağı olursa suç işlemiş sayılır. Bu hareket bundan böyle suç olarak
tanımlanacaktır." denilmiş, Sözleşmenin 2 nci maddesinde ise, "her
akit devletin suçu şiddetli cezalarla karşılamayı taahhüt ettiği"
açıklanmıştır.
8/12/1975 tarihli ve
15436 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan "Uçaklarda İşlenen Suçlar ve Bazı
Eylemlere İlişkin Tokyo Sözleşmesinde"de bu doğrultuda hükümler mevcuttur.
Bu itibarla, ulusal ve
uluslararası hava ulaşımını tehlikeye düşüren ve terör unsuru hâline gelen uçak
kaçırma ve tahrip eylemlerine ilişkin bulunan hükümler madde kapsamına
alınmıştır.
Maddenin birinci
fıkrasında, hangi suçlardan dolayı re'sen soruşturma ve kovuşturma yapılacağı
teker teker maddeleri gösterilmek suretiyle açıklanmış, üçüncü fıkrada ise
bunun istisnaları gösterilmiştir. Ayrıca, aynı hüküm yabancı memlekette işlenen
fuhşa teşvik, uyuşturucu madde imal, ticaret ve kullanılması suçlarında da
benimsenmiştir.
Bu suçlarda 18 inci
maddenin uygulanmaması, fiillerin vahameti nedeniyle daha etkin bir
caydırıcılık sağlamak içindir. 14 üncü madde hükmü ise elbette ki, uygulanacaktır.
Madde 12. - 9 ve 10 uncu
maddelerde suçun hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektirmesi bir soruşturma koşulu
olarak gösterilmiştir. Hapis ve para cezasından birinin uygulanması hâkimin
takdirine bağlı bulunan seçimlik cezalı fiiller, genellikle vehamet arzetmeyen
suçlardan olduklarından, yabancı ülkede işlenmeleri hâlinde soruşturma veya
kovuşturma koşulunun gerçekleşmemiş sayılacağı maddede belirtilmiştir.
Madde 13. - Ceza
miktarının soruşturma koşulunu oluşturduğu hâllerde, cürmün ilgili olduğu kanun
maddesindeki cezaya mı, yoksa iddia çerçevesinde kanunî ağırlaştırıcı ve
hafifletici nedenler de göz önüne alınmak suretiyle bulunacak olan cezaya mı
itibar edileceği hususuna açıklık getirilmesinde uygulama bakımından yarar
bulunduğu saptanmış ve bu gibi hâllerde, soruşturma aşamasında ileri sürülen
kanunî ağırlaştırıcı nedenlerin aşağı sınırı ile kanunî hafifletici nedenlerin
yukarı sınırı göz önüne alınmak suretiyle soruşturmaya esas oluşturacak cezanın
hesaplanacağı belirtilmiştir.
Madde 14. - Maddede, suç
nerede işlenmiş olursa olsun, yabancı ülkede gözaltında, tutuklulukta veya
hükümlülükte geçen sürelerin aynı suçtan dolayı Türkiye'de yapılacak yargılama
sonunda verilecek cezadan indirilmesi öngörülmüş, böylece adalet esaslarına
uyulması sağlanmıştır.
Madde 15. - Madde,
yabancı ülkede Türkiye aleyhine yabancının 11 inci maddede belirtilen suçlar
dışında suç işlemesi hâlini öngörmektedir. Kabul edilen ilke, yabancı ülkede
mahkûm edilen veya ne nedenle olursa olsun beraat ettirilen veya dava veya cezası
düşürülen kişi hakkında Adalet Bakanı istemde bulunduğunda Türkiye'de yeniden
yargılama yapılmasıdır. Oysa 11 inci maddede yazılı belirli suçlardan dolayı
re'sen soruşturma ve kovuşturma açılacaktır.
Yargılama sonunda,
hakkında yabancı memlekette hükmolunan ceza, Türkiye'de verilmesi gereken
cezadan az ise noksan tamamlattırılacaktır. Birinci fıkrada gösterilen
nedenlerle düşme veya beraat kararı verilmiş ya da suç kovuşturulabilir
olmaktan çıkmış ise bunların Türk kanunlarına uygun olup olmadığı araştırılacak,
değilse Türk kanununa göre cezaya hükmedilecektir.
Türkiye aleyhine işlenen
suçlarda 18 inci madde uygulanmamakla beraber 14 üncü madde hükmü saklıdır.
Madde 16. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun 8 inci maddesinde de yer almış bulunan bu hüküm,
bazı kelime değişiklikleriyle Tasarıya aktarılmıştır.
Maddeye göre, yabancı
ülkede verilen mahkûmiyet hükmünün içerdiği hak yoksunluklarının Türkiye'de de
geçerli olması aşağıdaki koşul ve kurallara bağlanmıştır:
- Yabancı ülkede verilen
hüküm bazı hak yoksunluklarını içerecektir.
- Bu yoksunluklar,
işlenen suç itibarıyla Türk kanununa göre de aynı yoksunlukları
gerektirecektir.
- Cumhuriyet savcısının
istemi üzerine mahkeme, bunların Türkiye'de de geçerli olmasına, takdirine göre
karar verebilecektir.
Ancak hükümlü, mahkemece
henüz bu hususta bir işlem yapılmasından önce, hükmün hak yoksunluğuna ilişkin
kısmının Türk mahkemelerince yeniden incelenmesini isteyebilecektir.
Madde 17. - Maddeyle,
yabancı ülkede işlenen siyasal suçların Türkiye'de tâbi olacağı rejim ile geri
verme hukukuna ilişkin temel ilkeler düzenlenmiştir. Bu açıdan yabancı ülkede
işlenen siyasal suç Türkiye'ye karşı işlenmiş ise failin uyruğu ne olursa olsun
Türkiye'de yargılanması öngörülmüştür. Şüphesizdir ki, aynı fiilden dolayı suçun
işlendiği ülkede infaz edilmiş olan ceza ile gözaltında ve tutuklulukta geçen
süreler Türkiye'de verilecek cezadan mahsup edilecektir.
Buna karşılık suçun
Türkiye'ye karşı olmaması hâlinde, Türkiye'de hem yargılama yapılmaması ve hem
de yabancı olan failin geri verilmemesi esası kabul edilmiştir. Böylece suçun
siyasal olması nedeniyle geri verilme istemi reddedilen kişinin Türkiye'de
yargılanması gibi çelişkili bir durumun ortaya çıkması önlenmiştir. Zira,
siyasal veya askerî suçtan dolayı bir kimsenin yabancı ülkeye geri
verilmemesinin esas nedeni, o ülkenin içişlerine karışmamak ve o ülkede geçerli
rejim hakkında bir değer hükmü vermemektir. Oysa, geri verilmeyen suçlu,
Türkiye'de suçtan dolayı yargılanacak olursa yabancı ülkenin içişlerine esaslı
surette müdahale edilmiş olacaktır. Anayasa hükmü gereği suçunun niteliği ne
olursa olsun Türk vatandaşının geri verilmesi esasen söz konusu olamaz.
Böyle bir suç failini
Türkiye'nin, sığınma hakkı konusundaki taahhütlerine sadık kalmak koşulu ile
sınır dışı edebilmesi olanağı da vardır.
Bunun yanında, askerî
suçlardan dolayı geri verme konusu, siyasal suçlar hakkında benimsenen sisteme
bağlanmıştır.
Maddede geri vermenin
siyasal ve ona bağlı suçlarda cereyan etmeyeceği belirtilmiş, böylece, hükmün
tam siyasal suçlara özgü bulunmadığı belirtilmiştir. Şüphesizdir ki,
Türkiye'nin taraf olduğu anlaşmalar ve uluslararası ceza hukukunda kabul
edilmiş olan ilkeler uyarınca siyasal maksatla işlenmiş olsalar da, siyasal suç
niteliğinde sayılmayan suçlardan dolayı iadenin cereyan etmeyeceği hâllerde
Türkiye'de yargılama yapılması olanaklıdır.
Maddede, geri verme usulü
konusunda karma sistem (idarî-yargısal) benimsenmiş önce mahkemece sonra da
Bakanlar Kurulunca geri verme isteminin görüşülmesi kabul edilmiştir. Geri
verme istemi üzerine işe el koyacak mahkeme, iadesi istenen kişinin bulunduğu
yer asliye ceza mahkemesidir. Bu mahkeme, sadece failin uyruğunu, suçunun
niteliğini ve cezasının miktarını inceleyecektir. Bu inceleme sonucunda mahkeme
geri verme istemini reddedecek olursa, Bakanlar Kurulu bununla bağlıdır. Buna
karşılık, mahkeme geri verilmesi istenen kişinin gerek uyruğu gerek isnat
edilen suçun niteliği bakımlarından geri verilmesine engel bir durum
bulunmadığına karar verecek olursa Bakanlar Kurulu bu kararla bağlı olmayıp,
siyasal, adlî ve diğer mülahazaları göz önünde tutarak geri verme istemini
kabul etmeyebilecektir. Mahkemenin her iki hâlde de vereceği karara karşı
temyiz yolu kabul edilerek hukukî denetleme olanağı sağlanmıştır. Ancak geri
verme gibi sür'atle sonuçlandırılması gereken bir kurumun maksadını
karşılayabilmesi için, temyiz incelemesinin öncelikle yapılması gerekecektir.
Suçluların geri
verilmesine ilişkin olan bu madde hükmünün, geri verme işlemlerinin ortaya
çıkardığı çeşitli meseleleri çözmek hususunda yeterli olmadığı ve esasa ve
usule ilişkin hususları içeren ayrı bir kanunun yapılması gerektiği
şüphesizdir. Nitekim Batı ülkeleri iade konusunu ayrı özel kanunlarla
düzenlemektedirler. Kaldı ki, Türkiye'nin taraf olduğu ikili veya uluslararası
sözleşmelerde de geri vermeye ilişkin hükümler vardır. Maddenin son fıkrası bu
hususa işaret etmektedir.
Madde 18. - Madde,
Türkiye dışında işlenip de ülkede soruşturulması ve kovuşturulması olanaklı
suçlarda ne suretle ceza verileceğini gösteren istisna niteliğinde bir hükmü
içermektedir. İzlenen amaçlardan en önemlisi, yabancı ülkelerde iştirak hâlinde
işlenmiş bulunan suçlar nedeniyle, Türkiye'de yapılan yargılamalarda adaleti
sağlamaktır. Gerçekten iştirak hâlinde işlenmiş suçlarda, şeriklerden bir kısmının
yabancı ülkede diğer bir kısmının ise Türkiye'de yargılanmaları hâllerinde,
yabancı kanunun suçtan dolayı ağırlıkları itibarıyla Türk kanununa göre farklı
ve hafif cezaları içermesi durumunda, Türkiye'de yargılanan, aynı suç
nedeniyle, yabancı ülkede yargılanana göre daha ağır cezalara mahkûm
edilebilecektir. Böyle bir uygulamaya Yargıtay'ın çeşitli kararlarında
değinilmiş ve fail hakkında lehte olan kanunun uygulanması gerektiği
vurgulanmıştı. 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısı, Yargıtay'ın kararlarından esinlenerek,
9 uncu maddenin son fıkrasına, böyle hüküm kurulmasına olanak veren bir hükmü
yerleştirmişti. Bu hüküm 1991 yılında Tasarıdan alınarak 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanuna 10a maddesi olarak eklenmiştir.
10a maddesinin Tasarıya
sokulması sırasında gerekli tartışmalar yapılarak metne bu maddedeki şekil
verilmiştir. Buna göre yurt dışında işlenmiş ve fakat failinin Türkiye'de
kovuşturulması gereken suçlarda, geçen dönemlerde uygulamada karşı karşıya
kalınan zorluk ve duraksamalar göz önüne alınmış ve ilke olarak suçun işlendiği
ülke kanunu ile Türk kanunundan hangisi sanık lehine sonuç verecek ise esasta o
kanuna göre ceza verilmesi kabul edilmekle beraber, uygulama aşağıdaki
koşullara bağlanmıştır:
1. Yurt dışında işlenen
suçun Türkiye aleyhine bir fiil oluşturmaması temel koşuldur. O hâlde terör
gibi suçlarda bu madde uygulanmayacağı gibi Tasarının 8 ve 11 inci maddelerinin
birinci fıkralarında belirtilen suçlar hakkında da uygulanmayacaktır.
2. Başta suçun işlendiği
ülke kanunu ile Türk kanunundan hangisinin uygulamada sanık lehine sonuç
vereceği ve o kanun gözetilerek saptama yapılırken aşağıdaki biçimde hareket
edilecektir:
a) Türk kanununa göre
verilecek ceza türü saptanır: Türk kanunu lehte ise veya Türk kanununa göre
verilebilecek sonuç ceza yabancı kanun uyarınca verilebilecek cezanın alt ve
üst sınırlarını aşmayacak ise Türk kanunu uygulanır.
b) Yabancı ülke kanunu
lehe ise o zaman yabancı kanun uyarınca verilebilecek, Türk Ceza Kanununda var
olan cezaya en yakın ceza esas alınır ve buna göre uygulama yapılır.
3. Herhâlde suçun
işlendiği ülke kanunu, Türkiye'nin kamu düzenine veya uluslararası yükümlerine
aykırı ise bu ülke kanunu, maddenin uygulanmasında yabancı kanun olarak göz
önüne alınmaz yani bu hâlde doğrudan Türk kanunu uygulanır.
Aslî cezalar hakkında
olduğu gibi fer'î cezalar hakkında da madde hükümleri, yukarıda açıklandığı
biçimde uygulanacaktır.
Dikkat edilmelidir ki,
madde dolayısıyla yabancı ceza kanunu uygulanmakta değildir. Sadece Türk
kanununun uygulanmasında yabancı kanun adalet gereği olarak gözetilmektedir.
Madde 19. - Maddenin
birinci fıkrasında, ceza sorumluluğu bakımından temel belirleyici ilkeye yer
vermektedir. Bir kere kişiye davranışından dolayı ceza verilebilmesi için icra
veya ihmal biçiminde bir eylemin (hareketin) zorunlu olduğu, soyut düşüncenin,
bir eylemle ortaya çıkamaması hâlinde cezalandırılamayacağı ilkesi
vurgulanmaktadır. İkinci olarak kişinin ancak kendi fiilinden dolayı ceza
sorumluluğuna tâbi bulunduğu belirtilmektedir. Bu hüküm, böylece suçtan dolayı
kişisel sorumluluk ilkesini vurgulamakta ve esasen ilke anayasalarda,
milletlerarası hukuk metinlerinde yer almaktadır. Yeni Fransız Ceza Kanunu da,
sorumluluk bölümüne bu madde ile başlamaktadır. Fıkrada yer alan temel ilke,
açıklandığı üzere suçun oluşması için kanaat, düşünce ve fikirlerin bir eylem
şeklinde ortaya çıkmadıkça, kanunun bunları cezalandırmadığıdır.
Maddenin ikinci fıkrası
bu düşünceyi daha güçlendirmekte ve vurgulamaktadır. Gerçekten bu fıkrada,
Tasarının birçok maddesinde geçen "suç faili" terimi tanımlanırken,
suç failinin eylemi gerçekleştiren veya buna teşebbüs eden olduğu belirtilmekte
ve böylece, suçun oluşmasında eylemin temel unsur olduğu bir kere daha
belirtilmiş olmaktadır.
Maddenin üçüncü fıkrası,
tüzel kişilerin ceza sorumluluğuna ilişkin hükümlerin saklı bulunduğunu
belirtiyor, tüzel kişiler adına eylemleri, organları veya diğer yetkililer yani
gerçek kişiler gerçekleştirdiklerinden böyle bir fıkraya yer verilmesi,
duraksamaları önlemek bakımından yerinde sayılmıştır.
Madde 20. - Cürümlerde
ceza sorumluluğunun temeli failin kasten hareket etmiş olmasıdır. Kastın ana
unsurlarının da gerek eylemin gerek bundan doğan neticenin bilinmesi ve
istenmesi olduğu bilinmektedir. Maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde
bu husus açıkça belirtilmiş ve kast tanımlanmıştır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, netice nedeniyle ağırlaşmış suçların ve kast kuralından ayrılmayı
gerektiren durumların yani istenmeyen neticeden sorumluluk hâllerinin varlığı
göz önünde tutularak kuralın istisnası
gösterilmiştir. Ancak, bu hâllerde de failin sorumlu tutulabilmesi için varlığı
gereken iki ana koşula yer verilmiştir. Bunlardan birincisi, icra ve ihmal
şeklinde olabilen eylemin failce bilinerek ve istenerek yapılmış olmasıdır.
Böylece fail eylemi bilerek ve isteyerek yani iradî olarak yapmamış ise bundan
doğan sonuçtan dolayı cezalandırılamayacaktır. İkinci koşul, failin yapmış veya
yapmamış olduğu bu hareketle meydana gelen netice arasında bir nedensellik
bağlantısının bulunmasıdır. Bu itibarla, meydana gelen, anormal, istisnaî,
önceden öngörülme olanağı bulunmayan bir netice ise, failin bundan dolayı
cezalandırılması mümkün olmayacaktır.
Böylece, kastın istisnası
olarak kabul edilen bu durumda medenî hukuktaki kusursuz sorumluluk arasındaki
farklar belirtilmiş bulunulmaktadır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, "cezalandırılabilme koşulunu" kapsayan suçlarda, failin
cezalandırılabilmesi için koşulun gerçekleşmesinin istenmiş bulunmasına
gereksinme olmadığı ifade edilmiştir. Örneğin gebe sanılan kadına araç
sağlayanın, kadının ölmesi hâlinde cezalandırılması durumunda olduğu gibi.
Maddenin son fıkrasında
ise, kasten işlenen suçlarda genel bir hafifletici neden yer almaktadır. Failin
çok hafif neticelerin meydana gelmesini istediği ve kusurunun da çok hafif
olduğu hâllerde hâkim, suçun işlenmesine neden olan hâl ve koşulları ve meydana
gelen neticeyi göz önüne almak suretiyle cezanın üçte ikisinden onda dokuzuna
kadarını indirecektir. Bu fıkra hükmü çağdaş kanunlarda yer almaktadır ve
böylece kusurun çok hafif olduğu hâllerde esaslı bir ceza indirimi
sağlanmaktadır.
Madde 21. - Maddede
cürümlerde istisnaî bir kusurluluk şekli olan taksir tanımlanmış ve varlığı
için aranan koşullar belirtilmiştir. Bunlardan birincisi kanunda açıklık
bulunmasıdır. Bu itibarla kastın varlığı için kanunda açıklık bulunmasına gerek
olmamasına karşılık, taksirde bu husus aranacaktır.
İkinci koşul failce
yapılan ve bir icra veya ihmal şeklinde gerçekleşebilen eylemin iradî
olmasıdır.
Üçüncü koşul neticenin
öngörülebilir bulunmasıdır. Gerçekten neticenin öngörülmesi olanaklı değilse
ortada kusurluluğu gerektiren bir husus var olmaz.
Dördüncü koşul hareket
ile öngörülmesi olanaklı bu netice arasında nedensellik bağlantısının
varlığıdır.
Maddede taksirin esasını
oluşturan başlıca şekillere de değinilmiş ve öngörülmesi olanaklı ve fakat
failce öngörülmemiş bir neticenin dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslek ve sanatta
acemilik, kanun, nizam ve emirlere riayetsizlik nedenlerinden birisiyle meydana
gelmesi gerekeceği de açıklanmıştır.
Böylece genel bir tanım
verilmiş olduğundan artık Özel Kısımda taksirli suçlara ait hükümlerde bu
şekillerin ayrıca belirtilmesine gerek görülmeyecek ve uygulamaya ışık tutulmuş
olacaktır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, kastın bir türü olan "gayrimuayyen kastla" bazen
karıştırılan ve kimi Fransız yazarlarının "olası kast" dedikleri
bilinçli taksirin tanımı verilmiştir. Bilinçli taksiri basit taksirden ayıran
özellik, eylemin neticesinin failce fiilen öngörülmüş ve fakat istenmemiş
olmasıdır. Bilinçli taksir hâlinde hükmedilecek ceza üçte birden yarısına kadar
artırılacaktır. Böylece bilinçli taksir, iş kazalarını, trafikte meydana gelen
taksirli suçları önlemek bakımından caydırıcı etki yapacak ve suçların
önlenmesinde yarar sağlayacaktır. Bilinçli taksire ilişkin hüküm, 8/1/2003 tarihli
ve 4785 sayılı Kanunla 765 sayılı Kanunun 45 inci maddesine de eklenmiştir.
Yeni Fransız Ceza Kanununda da benzerî yaptırımlara yer verilmiştir.
Örneğine Ülkemizde
özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere, taksirli suçlarda failin meydana
gelen netice itibarıyla bizzat kendisinin ve ailesi bireylerinin ağır derecede
mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi, köylü kadınların gündelik
uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla, sayısı çok kere üç-dörtten fazlasına
varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu,
çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana
gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır.
Bu gibi hâllerde ananın
taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi, esasen
suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle
kalmamakta, ayrıca, ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden
olmaktadır.
Benzer hususları gözeten
Avrupa Konseyi de, maddede belirtilen hafifletici veya cezayı kaldırıcı nedene
yer veren metinleri meydana getirmiş bulunmaktadır.
Maddeye göre, hâkim
suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette ki hâkim bu
husustaki takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini,
söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm
kuracaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için
fiilden dolayı sadece (münhasıran) failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla
zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır; böyle bir netice ile birlikte söz
konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra
uygulanmayacaktır. Fıkrada yazılı suç bilinçli taksir hâlinde işlenirse ceza
yarıdan üçte birine kadar indirilebilir.
Madde 22. - Kabahatlerde
kastın aranmayacağını ve herkesin kendi icra ve ihmalinden sorumlu bulunduğunu
açıklayan bu madde, bir bakıma kabahat derecesindeki suçun tanımını da yapmış
olmaktadır.
Madde 23. - Tümüyle
"hata"yı düzenleyen bu maddenin (1) numaralı fıkrası fiilî hatanın
bir kısmını oluşturan kişide hataya ve sapmaya (inhiraf) ilişkindir.
(1) numaralı bentte
düzenlenen kişide hata veya sapma hâllerinde failin kastına önem verilmiş ve
meydana gelen neticeden değil, kastettiği neticeden sorumlu tutulacağı, bu
itibarla, kastettiği neticede yer alan hafifletici nedenlerden yararlanıp,
gerçekleşen suçta var olup da mağdurun sıfatından doğan kişisel ağırlaştırıcı
nedenlerin ve kastettiği suçta var olup da gerçekleşmeyen ağırlaştırıcı
nedenlerin faile yüklenmeyeceği metinde açıklanmıştır.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında ise fiilî hata, genel olarak ele alınmış ve hukukî sonucu
belirlenmiştir. Olayların hatalı değerlendirilmesinin etkisi altında hareket
eden kişinin hatası, lehe sonuç verecek nitelikte ise, hatası göz önüne
alınacak ve ona göre hüküm verilecektir. Böylece suçun unsurlarına, neticesine
ilişkin bulunan hata, failin lehine olduğunda sorumluluk bakımından ona göre
hüküm verilecektir. Başkasının aldatması sonucunda hataya düşülmesi hâlinde de
aynı kural uygulanacaktır. Ancak kuralın uygulanması, fıkranın ikinci
paragrafında belirtildiği üzere yanılgının taksir sonucu meydana gelmemesine
bağlıdır. Fail alınması elinde olan tedbirlere başvurmak suretiyle hataya
düşmeyebilecek idi ise bakılacaktır: Fiil taksir ile işlendiğinde de
cezalandırılan bir suç oluşturmakta ise o hükümlere göre ceza verilecek, böyle
değilse yani suç sadece kast ile işlendiğinde cezalandırılıyorsa fail
yanılgısından tam olarak yararlanacak, cezalandırılmayacaktır.
Maddenin (3) numaralı
fıkrası hukuka uygunluk nedenlerinde hataya ilişkindir. Bu bende göre bir hata
nedeni ile hukuka uygunluk nedenlerine ait koşullar içinde bulunduğunu sanan ve
buna göre hareket eden kimseye, yanılgısı kendisine isnadı olanaklı bir kusura
dayanmadığında, ceza verilmeyecek, kişi hukuka uygunluk nedeninden tam olarak
yararlanacaktır.
Maddenin (4) numaralı
fıkrası "dolayısıyla faillik" kurumu ile ilgilidir. Bu fıkraya göre
hata başkasının bir suçun işlenmesini sağlamak için aldatması sonucu meydana
gelmişse, işlenen suçtan dolayı suçu işleyen fail değil, hataya düşüren kişi
sorumlu tutulacaktır.
Madde 24. - Madde, cebir
ve şiddet, ikrah ve tehdidin etkisi altında suç işlendiğinde, sorumluluğun
suçun işlenmesi ve şiddet kastıyla söz konusu cebir ve şiddet, ikrah ve tehdidi
kullanana ait olacağını belirlemek amacıyla kaleme alınmıştır.
Mücbir neden, kaza ve
tesadüf hâllerinde ise kast ilkesi çerçevesinde çözüm yollarına ulaşılabileceği
saptandığından ayrıca hüküm getirilmesine gerek görülmemiştir.
Madde 25. - Bilindiği
üzere, ceza hukuku sistemlerine özelliklerini veren belirleyici unsurlardan
birisi de özel hukuk tüzel kişilerinin sorumluluklarının kabul edilmiş olup
olmamasıdır. 10. Birleşmiş Milletler 2000 Viyana Kongresinde de belirtildiği
gibi, örgütlü suçlarla mücadelenin temel koşullarından birisi de tüzel
kişilerin ceza sorumluluğunun kabul edilmesidir.
Madde, Türk ceza hukukuna
reform niteliğinde çok önemli bir yenilik getirmiş bulunmaktadır. Bu yenilik,
özel hukuk tüzel kişilerinin ceza sorumluluğunun, 25 ve 26 ncı maddeleri içeren
Birinci Kitabın İkinci Kısmının Üçüncü Bölümünde ayrıca düzenlenmiş olmasıdır.
Bilindiği gibi mevzuatımızda tüzel kişilere ceza sorumluluğu tanıyan bazı
istisnaî hükümler vardır. Nitekim bu maddenin ikinci fıkrasında bu hükümlerin
saklı olduğu açıklanmaktadır.
Dikkat edilmelidir ki, 25
ve 26 ncı maddelerle tüzel kişilerin mutlak olarak cezaen sorumlu oldukları
ifade edilmiş değildir. Tasarı, mevzuatımızda var olan istisnalara daha geniş
bir yenisini eklemektedir.
Maddenin birinci
fıkrasında ise, tüzel kişilerin ne gibi hâllerde ve ne gibi koşullarla ceza
sorumluluğuna tâbi bulundukları gösterilmiştir:
a) Tüzel kişilerin cezaen
sorumlu olabilmeleri için öncelikle organ ve temsilcileri olan gerçek kişilerin
bir suç işlemeleri,
b) Bu suçun tüzel kişi
yararına işlenmesi,
c) İşlenen suçun, tüzel
kişiler tarafından da işlenebileceğinin kanunda açıkça belirtilmiş olması,
gereklidir.
Bu üç koşul gerçekleştiği
takdirde, gerçek kişi yani tüzel kişinin organı veya temsilcisinin işlenen
suçtan dolayı sorumluluğu sürecek ve fakat tüzel kişi de, 26 ncı maddede
gösterilen esaslar çerçevesinde cezaen sorumlu olacaktır.
Burada özellikle dikkat
edilmesi gerekli husus, bu maddenin suçu işleyen gerçek kişi ile iştiraki olan
diğer tüzel kişi mensuplarının sorumluluğunu kaldırmadığı ve fakat tüzel
kişinin de, bir kişilik olarak, sorumlu sayıldığıdır.
Çağımız suçluluğunun en
dikkat çekici görünümlerinden birisi de ekonomik ve örgütlü suçluluktur. Bu
çeşit suçluluğun gelişmesinde ise tüzel kişilerin büyük etkisi olmaktadır. Bu
nedenle Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi bir süreden beri ekonomik
suçluluk hakkında etkin tedbirler oluşturmaya çalışırlarken önemli bir
caydırıcı araç olarak tüzel kişilerin ceza sorumluluğu üzerinde de durmuşlardır.
1994 Fransız Ceza Kanununun 121-2 nci maddesinde, 25 inci maddedeki koşullara
uygun olarak, Devlet dışındaki tüzel kişilerin cezaen sorumlu oldukları hükmünü
getirmekte ve Kanunun değişik maddelerinde tüzel kişilerin de faili
olabilecekleri suçları göstermektedir. XIX. Yüzyılda (Societas delinquere non
potest) kuralına uygun olarak, tüzel kişilerin ceza sorumluluğu reddedilmişti.
Ancak XX. yüzyılın, özellikle ikinci yarısından itibaren iş hayatının aldığı
yeni ivme dolayısıyla fiyatlar, tüketim, iş ilişkileri, çevre konularında yeni
suçlar ortaya çıkmış ve bunların özellikle ekonomik teşebbüsler, sermaye
kuruluşları tarafından işlendiği tespit edilince, sadece kişilerin
cezalandırılması yeterli görülmemiş ve bizzat tüzel kişinin, belirli koşullarla
cezaen sorumlu olması gerekmiştir: Tüzel kişi, bazı suçları işleyebilen bir
sosyal gerçektir (sahtecilik, inancı kötüye kullanma, vergi suçları, malî
suçlar, doğrudan doğruya vücut hareketini gerektirmeyen suçlar gibi).
Bu nedenlerle tüzel
kişilerin ceza sorumluluğu 1929 Bükreş, 1959 Roma, 1978 Budapeşte, 1983 Kahire
ceza hukuku kongrelerince benimsenmiş ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi
ekonomik suçlarda bu sorumluluğu tavsiye etmiştir.
1994 Fransız Ceza Kanunu
yanında İngiltere, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Hollanda tarafından da
sorumluluk pozitif hukuka sokulmuştur.
Birleşmiş Milletler
Palermo Sözleşmesi, bu konuda tüzel kişilerin ceza sorumluluğunu kabul
etmektedir.
Tasarı böylece Avrupa
hukukunda gelişen yeni bir caydırıcı unsuru da Türk ceza mevzuatına eklemiş
bulunmaktadır.
Madde 26. - Madde, özel
hukuk tüzel kişilerinin 25 inci madde çerçevesinde gerçek kişi tarafından
işlenen suçtan dolayı sorumlu olduğu hâllerde hangi yaptırımların ne suretle
hükmedileceğini göstermektedir:
Bir kere fiili işleyen
gerçek kişi hakkında hükmedilen veya hükmedilmesi gereken para ve müsadere
cezaları tüzel kişi hakkında da ayrıca hükmedilecektir. Müsadere veya
mülkiyetin Devlete geçmesi gerçek kişi bakımından infaz edilmiş ise, elbette
ki, artık tüzel kişi hakkında da infazı mümkün olmaz.
Gerçek kişi hakkında
hükmedilen veya hükmedilmesi gereken hürriyeti bağlayıcı cezalar ile kamu
hizmetlerinden yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması cezaları ise, tüzel kişi hakkında "tüzel kişinin çalışmadan
yasaklanması" şeklinde infaz olunabilecektir. Bu bakımdan madde mahkemeye
geniş yetki tanımıştır. Bir kere mahkeme söz konusu cezaların tüzel kişi
hakkında "çalışmadan yasaklanma" biçiminde infaz edilip edilemeyeceği
hususunda takdirine göre bir karar verecek, infaza karar verdiğinde ise yasak
süresini de yine kendisi belirleyecektir. Ancak bu süre hiçbir zaman gerçek
kişi hakkında verilen ceza süresini aşamayacaktır.
Ayrıca mahkeme, tüzel
kişinin, atayacağı denetçilerin kontrolü veya yöneticiler eliyle belirleyeceği
süre içinde çalışmalarını sürdürmesine de karar verebilecektir.
Maddenin son fıkrasında,
kanunların tüzel kişinin feshini veya kapatılmasını ayrıca öngördüğü hükümlerin
saklı bulunduğu açıklanmış ve böylece hâlen tüzel kişilerin ceza sorumluluğuna
ilişkin kanunların aynen yürürlükte kaldığı vurgulanmıştır.
Madde 27. - Maddeyle
getirilen hukuka uygunluk nedeni aslında Anayasanın 137 nci maddesine
dayanmaktadır. Maddede, kanunun hükmünü icra edenin herhangi bir suçtan dolayı
sorumlu tutulamayacağı açıklanmıştır. Maddede yetkili bir merciden verilen ve
memurun görevi gereği yerine getirmek mecburiyetinde bulunduğu emrin icrası
hâlinde de sorumlu olmayacağı belirtilmiştir. Ancak, Anayasanın 137 nci
maddesinin ikinci fıkrasındaki hüküm gereği konusu suç teşkil eden emri verenin
de suçtan dolayı sorumlu olacağı şüphesizdir.
Verilen emrin konusunun
açıkça suç oluşturduğunun bilinmemesi ve anlaşılamaması hâlinde, memurun
işlenen suçtan dolayı, hata nedeniyle, sorumlu olmayacağı meydandadır. Bu takdirde
emri veren suçtan dolayı sorumlu olacaktır.
Anayasal ve kanunî
düzenlemeye göre, amirin emrini icra eden kişi, emrin "yetki",
"konu" ve "şekil" açısından kanuna uygunluğunu denetlemekle
yükümlüdür. Değinilen denetlemeyi yapmadan hukuka aykırı emrin yerine
getirilmesi, emri yerine getiren kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Buna karşılık,
belirli gereksinmeler nedeniyle, emri icra etmekle yükümlü kişinin, emri yerine
getirmek konusunda kanun denetimini yapmasını engelleyen ve her durumda emrin
uygulanmasını öngören kanun düzenlemeleri vardır.
Örneğin, 22/5/1930
tarihli ve 1632 sayılı Askerî Ceza Kanununda ve 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı
Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda, bu türden hükümler bulunmaktadır.
Bu durumda, emrin hukuka
aykırılığını denetleme olanağı bulunmayan bir kişinin, emri yerine getirmesi
irade dışı bir davranıştır. Buna karşın bu kişinin hukuka aykırı bir emri
yerine getirmesi nedeniyle sorumlu tutulması "ceza sorumluluğunun
kişiselliği" kuralına aykırı olur. Belirtilen durumda, suç oluşturan
hukuka aykırı eylemin işlenmesinden, sadece emri verenin sorumlu tutulması
yerinde görülerek, Tasarının bu maddesine, "Emrin, hukuka uygunluğunun
denetlenmesi, kanun tarafından engellendiği hâllerde, yerine getirilmesinden
sadece emri veren sorumlu olur." hükmü eklenmiştir.
Mevzuatta, söz gelimi
askerî kanunlarda, memurun kendisine verilen emri yerine getirmeye mecbur
tutulduğu hâllerdeki istisnalar, elbette ki saklıdır. Bu gibi hâllerde, 3 üncü
maddede yer alan özel kanunlarla Ceza Kanunu arasındaki ilişkiyi düzenleyici
hüküm dolayısıyla özel kanundaki hüküm uygulanacaktır. Bu bakımdan Anayasanın
137 nci maddesinin son fıkrasındaki istisna saklı kalacaktır.
Madde 28. - Madde (1)
numaralı fıkrasında meşru savunmayı (2) numaralı fıkrasında ise zorunluluk
(ızdırar, mecburiyet) hâlini düzenlemektedir.
Meşru savunma bakımından
Tasarı şu koşulları saptamıştır:
1. Bir kere her türlü
hakka yönelik haksız bir saldırıya karşı meşru savunmanın söz konusu olduğu
belirtilmiş ve böylece kurumun, bazen anlamsız ve sosyal gereklere aykırı
düşecek derecede dar tutulmasının önüne geçilmesi istenilmiştir.
Esasen, kanunlarımızda
mala karşı saldırılarda da meşru savunmayı kabul eden hükümlere yer verilmiş
olması kurumun bu şekilde düzenlenmesini gerekli kılmaktadır.
Ayrıca, şu husus da
belirtilmelidir ki, kişileri suç işlemekten caydıracak en etkin araçlardan
birisi, suç işlediklerinde karşılık görebilecekleri endişesi olduğundan, meşru
savunma hakkının böylece genişletilmesi, kriminolojik yönden caydırıcı etki de
yapabilecektir.
2. İkinci olarak meşru
savunmanın "haksız saldırı" koşulu bakımından, "gerçekleşen
haksız saldırı" ile "gerçekleşmesi muhakkak haksız saldırı" veya
"tekrarı muhakkak haksız saldırı" aynı sayılmıştır. Böylece kişilerin
haksız saldırılara karşı kendilerini korumaları olanağı daha da genişletilmiş
olmaktadır.
3. Üçüncü olarak
savunmanın "saldırı ile orantılı biçimde" olması meşru savunmanın
temel koşullarından birisi olarak kabul edilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında zorunluluk hâli düzenlenmiştir: Bu hâlin bir hukuka uygunluk nedeni
oluşturması, meşru savunmadan farklı olarak, kişinin kendisine veya başkasına
ait bir hakka yönelik bir tehlikenin varolmasından dolayıdır. Bu hukuka
uygunluk nedeninden yararlanılabilmesi için, tehlikeye bilerek neden
olunmaması, tehlikeden suç olan bir harekete başvurmadan kurtulmanın olanaklı
bulunmaması ve tehlikenin ağır ve muhakkak olması da araştırılacaktır.
Ayrıca, tehlikenin
ağırlığı ile konu ve kullanılan araç arasında "orantılılık ilkesi"
kabul edilmiştir.
Mücbir neden (zorlayıcı
neden) ile zorunluluk hâli arasındaki farka da bu vesile ile değinmek uygun
olacaktır: Mücbir neden, faili, iradesine aykırı bir şekilde hareket etmeye
zorlayan, karşı koyamadığı, failin başka suretle hareket etmesine olanak vermeyen
bir kuvvettir ve fail bunu bilmektedir. Zorunluluk hâlinde bulunan kimse
kendisine veya başkasına ait haktan özveride bulunarak zarara bizzat
katlanabilir ve bir suç işlemeyebilir. Oysa mücbir neden hâlinde fail için
kanuna uymasını engelleyen mutlak bir olanaksızlık vardır.
Madde 29. - Madde ile
hakkın kullanmasına ve mağdurun rızasına ilişkin hukuka uygunluk nedenleri
düzenlenmiştir. Bir hakkı kullanan kimsenin hukuka aykırı bir şekilde hareket
etmiş sayılamayacağı öteden beri kabul edilmekte ve bu husus çağdaş ceza
kanunlarında yer almaktadır. Esasen, Yargıtayın özellikle basın yoluyla
işlenmiş suçlarda haber verme ve eleştirme haklarını göz önünde tutarak bir
süreden beri ceza sorumluluğunu kabul etmemiş olması da bu hukuka uygunluk
nedeninin Türk uygulamasına girdiğini göstermektedir.
Bir hak, kanun, tüzük,
yönetmelik, genelge gibi nizamlara dayanabilir ve hukuken tanınmış ve
düzenlenmiş olmak kaydıyla, bir mesleğin icrasından da doğabilir.
Burada hakkın doğrudan
doğruya kullanılabilir olması aranacaktır. Eğer hak, bir mercie başvurarak
kullanılabilecekse artık buradaki hak kapsamında kabul olunmayacaktır.
Maddede ayrıca sözü
edilen, "mağdurun rızasının", bir hukuka uygunluk nedeni
sayılabilmesi için hukuken geçerli olması şarttır.
Rızanın geçerliliği için
de mağdurun rıza açıklamaya ehil ve rızanın, kişinin üzerinde mutlak suretle
tasarrufa yetkili bulunduğu, bir hakka ilişkin olması gerekir. Bir kimsenin ne
gibi haklar üzerinde mutlak suretle tasarrufa yetkili olduğu hususu ile ehliyet
konusu, bütün mevzuat hükümleri göz önünde bulundurularak saptanacaktır.
Madde 30. - Madde ile
hukuka aykırılığı gideren nedenlerin hepsini kapsamına alacak surette sınırın
kast olmaksızın aşılması hâli düzenlenmiştir.
Gerçekten, hukuka
uygunluk nedeninin sınırı ya kasten ya taksirle veya mücbir nedenle aşılabilir.
Mücbir neden konusunda 28 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Sınır kasten aşıldığında,
örneğin, meşru savunmada bulunan kişi vaki saldırıyı defetmek için saldırganı
öldürmenin şart olmadığını bile bile ve sırf tecavüze uğramış olması
fırsatından yararlanarak saldırganı öldürdüğü takdirde hukuka aykırılığın
kalkmayacağı ve failin bu maddedeki herhangi bir ceza indiriminden
yararlanamayacağı şüphesizdir. Bu nedenle madde sınırın kast olmaksızın
aşılması hâlini kapsamaktadır.
Yukarıda verilen örnekte
fail, maruz kaldığı saldırı dolayısıyla ve içinde bulunduğu durum itibarıyla
esasta gerekli olandan fazla bir savunmada bulunmuş olabilir. Sınırın
aşılmasındaki bu taksir kendisinin cezalandırılmasına yol açabilirse de, bunun
için işlenen suçun taksirle işlendiği takdirde de cezalandırılabilen bir fiil
olması zorunludur. Demek oluyor ki, bu gibi hâllerde işlenen suçun niteliğine
bakılacak ve sadece kast bulunduğu takdirde cezalandırılabilen bir cürüm söz
konusu ise faile ceza verilmeyecek buna karşılık, suç taksirle işlendiği
takdirde de cezalandırılabilen fiillerden birini oluşturduğunda, maddede
öngörülen biçimde cezadan indirim yapılarak faile taksirli suçtan dolayı ceza
verilecektir.
Ancak son fıkra bu
hususta da bir istisna getirmektedir: Sınırın taksirle aşılması, fail
bakımından mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş
ise faile ceza verilmeyecektir.
Madde 31. - Maddede
hafifletici neden olarak haksız tahrik hâli düzenlenmiş ve 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanunda yer alan adi ve ağır tahrik ayırımı kaldırılmıştır. Böylece,
hâkimin bu iki tahrik şeklini birbirinden ayırırken yaptığı takdir hatası
nedeniyle Yargıtayca hükmün bozulması ve böylece davaların gecikmesi önlenmek
istenilmiştir.
Nitekim suçlarda sadece
yukarı sınırı gösterme metodunu uygulayan yeni Fransız Ceza Kanunu, tahriki
bütünüyle kanundan çıkarmıştır.
Haksız tahrikin ana
koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem
meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında
bulunması olduğundan, madde söz konusu psikolojik hâlleri belirtecek biçimde
kaleme alınmıştır. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 51 inci maddesinde
"gazap ve şedit bir elemin tesiri altında" ibaresi kullanılmıştır.
Gazap, aslında hiddetlenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik
bakımdan aslında hareketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de,
burada söz konusu olan hiddete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet
sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara
neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır.
Tahrik hâlinde verilecek
ceza bakımından aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın
özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim
tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir.
Madde 32. - Taksirle
işlenen suçlarda ve özellikle bileşik kusur hâlinde, kusurun derecesine göre
cezada indirim yapılması adaletin gereğidir. Madde ile taksirli suçun, kusurlu
birden çok eylemin birleşmesi sonucu, söz gelimi neticenin meydana gelişinde
mağdurun kusurlu eyleminin de etkili bulunduğunun saptandığı hâllerde, bir
araya gelen eylemlerin netice bakımından nedensel değerlerine göre cezada belli
oranda indirim yapılması öngörülmüştür.
Esasen, bu ilke
mevzuatımıza 16/7/1964 tarihli ve 501 sayılı Kanunla girmiştir. Söz konusu
adalet ilkesinin bütün taksirli suçları kapsar hâle getirilmesi maksadıyla
genel hükümler içine alınması uygun görülmüştür. Ancak 21 inci maddenin
dördüncü fıkrasına giren hâlde bu madde hükmü uygulanmayacaktır.
İkinci fıkrada, kusur
derecesinin çok hafif olduğu ve fiilin çok önemsiz neticeler meydana getirdiği
hâllerde kovuşturma yapılamayacağı ve faile ceza verilemeyeceği öngörülmüş ve
böylece taksirli suçlarda yeni bir cezasızlık hâli kabul edilmiştir.
Madde 33. - Yaşamın
karmaşık ve değişik koşulları ve hâlleri, durumları kapsaması ve dolayısıyla
suçların birbirine göre çok farklı neden, saik ve amaçlarla işlenebilmesi
dolayısıyla hukuku, yaşamın zorunluluklarına uydurabilmek için takdiri
hafifletici nedenler kurumunun kabul edildiği bilinmektedir. Bunun, yukarıda
belirtilenler dışında, diğer bir takım işlevlerinin de varlığı nedeniyle
dünyanın bütün hukuk sistemleri, hâkime maddede belirtilen yetkiyi vermiştir.
Bu kurum kabul olunmadığında ceza adaleti sosyal gerçeklerden kopuk ve soyut
bir nitelik alır.
Hâkimin, maddede
belirtilen yetkisini, maddede belirtilen amacı doğrultusunda kullanması,
elbette ki, gereklidir ve bu gerekten ayrıldığı takdirde üst mahkemelerin
kontrol yetkisi, elbette ki, vardır.
Madde 34. - Akıl
hastalığı ve geçici hâllerin ceza sorumluluğuna etkisini düzenleyen bu madde
numaralandırılmış üç fıkradan oluşmaktadır.
(1) numaralı fıkrada tam
akıl hastalığı ile bilincin (şuurun) ve hareket serbestliğinin önemli derecede
azalmasına neden olan akıl hastalıkları ele alınmıştır.
Fıkranın öngördüğü
sistem, tam akıl hastaları ile bilinç ve hareket serbestliği önemli derecede
azalmış olan kısmî akıl hastaları arasında ceza sorumluluğu bakımından fark
gözetmemek şeklinde ifade olunabilir. Bu suretle sosyal savunma ilkelerinden,
akıl hastalığı hakkında çağımızda elde edilen bulgulardan esinlenen bir sistem
benimsenmiştir.
Bu hüküm getirilirken, tam
ve kısmî akıl hastalığının birbirinden ayrılmasını sağlayan ölçünün
belirlenmesindeki büyük zorluk da göz önünde tutulmuş ve uygulamada bu nedenle
ortaya çıkan adaletsizliğin giderilmesi amaçlanmıştır.
Maddenin (1) numaralı
fıkrası bu görüşün ışığı altında düzenlenmiş ve fiili işlediği zaman bilincini
veya hareket serbestliğini önemli derecede azaltacak veya tamamen kaldıracak
surette akıl hastası olduğu tıbben saptanan kişiler aynı statü içine
alınmışlardır. Akıl hastalığının ceza sorumluluğuna etkisi bakımından ise
normatif ve biyolojik sistemler birlikte esas alınmıştır.
(1) numaralı fıkranın
ikinci paragrafında akıl hastalarının muhafaza ve tedavi altına alınmasına
karar verecek merci gösterilmektedir. Ayrıca muhafaza ve tedavi altına alınma
süresinin bir yıldan az olmaması öngörülmektedir.
Yukarıda da ifade
olunduğu gibi aranan husus, salâh bulma suretiyle veya diğer bir nedenle
tehlikelilik hâlinin ortadan kalkmış olmasıdır. Tehlikelilik hâli ortadan
kalksa da kişinin mutlaka belirli bir süreyle muhafaza ve tedavi altında
bulundurulmasının yararı olacağı düşüncesi baskın olmuş ve kurumda belirli süre
ile bulundurma zorunluluğu, toplumsal savunma yönünden muhafaza edilmiştir.
Fıkranın üçüncü
paragrafında, iki hususa önem verilmiştir: Birincisi, failin muhafaza ve
tedavisine son verilmesinde göz önünde tutulacak ölçünün "şifa bulma"
yerine "salâh bulma" olarak benimsenmesidir. Akıl hastalıklarında
önemli olan, kişinin tehlikelilik hâlinin sona ermesidir; zira bir kısım akıl
hastalıklarının tam şifaya kavuşması olanaksızdır. Bu nedenle akıl hastaları
için tehlikelilik hâlinin kalkması söz konusudur. Bu durum ise, "salâh
bulma" şeklinde ifade olunabilir. Bununla birlikte, tehlike hâlinin başka
nedenle, örneğin failinin yaşının fazla ilerlemesi veya bedensel bir malûliyete
uğraması dolayısıyla kimseye zarar verebilecek gücünün kalmaması suretiyle de
ortadan kalkabileceği göz önünde tutularak, bu hâlin "diğer bir
nedenle" de ortadan kalkabileceği belirtilmiştir.
Fıkranın dördüncü
paragrafında, suç işleyen akıl hastalarının bu amaçla kurulmuş olan
müesseselerde muhafaza ve tedavi edilmeleri kabul edilmiştir. Ancak bu çeşit
kurumlar kuruluncaya kadar tedavi ve muhafazasının akıl hastanelerinde
sürdürüleceği Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun
Tasarısında belirtilmiştir.
Fıkranın beşinci ilâ
sekizinci paragraflarında tedavi ve muhafaza altına alınan suçlu akıl
hastalarının ne gibi koşullarla tahliye edilecekleri hususundaki esaslar
gösterilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında, Türk ceza hukukunda önemli bir yenilik getirilmekte ve birinci
fıkranın birinci paragrafında yazılı derecede olmayan yani bilinci ve hareket
serbestliğini tamamen kaldırmayan veya bunları önemli derecede azaltmayan akıl
sağlığındaki ve bilinçteki bozukluk nedeniyle, işlediği fiilin haksız
niteliğini tam olarak değerlendiremeyen failin cezasını sekizde bire kadar
indirmek hususunda hâkime yetki verilmektedir. Böylece, köyde, mahallede,
halkın meczup olarak değerlendirdiği kişilerin ceza sorumluluklarının
derecelendirilmesinde hâkime yetki verilmiş olmaktadır. Hâkim akıl sağlığındaki
ve bilinçteki bozukluk nedeniyle belirtilen oranlar içinde cezayı saptarken,
bozukluğun derecesini elbette ki, göz önünde bulundurmakla yükümlüdür. Esasen
Tasarının 94 üncü maddesinin (A) fıkrasının (5) numaralı bendinde, akıl
malûliyeti veya diğer bir ruhsal zaaf veya sakatlık nedeniyle cezaları
indirilmiş olan suçluların bu husus için kurulmuş bir sağlık kurumunda tedavi
altına alınmaları hükmü de getirilmiştir.
Fıkranın ikinci
paragrafında belirtildiği üzere hâkim indirilmiş cezanın bir akıl sağlığı
kurumunda tedavi ve muhafaza suretiyle geçirilmesine de karar verebilecektir.
Bu hâlde salâh söz konusu olmazsa güvenlik tedbirinin uygulanmasına devam
olunabilecektir.
Maddenin (3) numaralı fıkrasında
"geçici hâller" söz konusu edilmiştir. Bilindiği üzere geçici hâller
ceza sorumluluğunu etkileyen akıl hastalığı dışındaki hâllerdir. Bu hâller
bilincin ve hareketlerin serbestliğine olan etkisine göre (1) numaralı fıkranın
birinci paragrafı çerçevesinde etki yapacaklardır.
Madde 35. - Madde,
onsekiz yaşını bitirmiş olup da yirmibir yaşını doldurmamış olan
sağır-dilsizlere ilişkin bulunmaktadır. Onsekiz yaşından küçük olanların durumu
ise 117 nci maddede düzenlenmiş bulunmaktadır.
Sağır-dilsizlik,
çağımızda eski niteliğini ve sağır dilsiz kişinin ehliyetleri bakımından
ölümüne kadar noksan sayılmasını gerektiren özelliğini kaybetmiştir.
Sağır-dilsizlerin de, diğer normal kişiler gibi eğitilmeleri ve ehliyetli
insanlar hâline getirilmeleri olanağı vardır.
Bu nedenle madde,
sağır-dilsizlerin sorumluluğunu yirmibir yaşına kadar sürecek bir devre
bakımından düzenlemiş ve bu yaştan sonra sağır-dilsizlerin de diğer normal
kimseler gibi ceza sorumluluğuna tâbi tutulmaları ilkesini kabul etmiştir.
Doğal olarak
sağır-dilsizlik hâlinin isnat yeteneğini etkilemesi veya diğer nedenlerle 34
üncü maddenin uygulanmasını gerektirdiği hâller saklıdır ve böyle durumlarda
sözü geçen maddeler uygulanacaktır.
Madde 36. - Madde ile ilk
olarak, isnat yeteneğine etkisi bakımından irade dışı ve iradî sarhoşluk
hâlinde işlenen fiiller birbirinden ayrılmıştır. İrade dışı sarhoşluk yani
bilmeden ve istemeden alkollü bir maddenin alınması nedeniyle meydana gelen
sarhoşluk hâlinde failin bilinci veya hareket serbestliği tamamen kalkmış ise
veya bilinç ve hareket serbestliği önemli derecede azalmış bulunduğunda faile
ceza verilmeyecektir.
Söz konusu hükümlerden
anlaşılacağı üzere iradî sarhoşluk hâlinde faile işlediği suçun cezasının
verilmesi doğaldır. Bununla birlikte uygulamada duraksamaları gidermek için
iradî sarhoşluk hâlinde, faile suçun cezasının verileceğinin maddede ikinci
fıkra hâlinde ayrıca açıklanması uygun sayılmıştır.
Uyuşturucu maddelerin
etkisi altında suç işlenmesi hâlinde de maddede sarhoşluk hâli bakımından yapılan
ayırımlara uyulmak suretiyle ceza belirlenecek veya ceza verilmeyecektir.
Uyuşturucu madde etkisi yapan sentetiklerin ve benzerî bir takım ilâçların da
söz konusu olduğu bilinmektedir. Bu maddelere ait listeler Türkiye'nin de
katılmış bulunduğu uyuşturucu maddelere dair 1961 TEK Sözleşmesi ve
değişikliklerinde ve Psikotroplar Sözleşmesinde yer almıştır. Bütün bu
maddelerin kullanılması suretiyle işlenen suçlar bakımından da, elbette, madde
hükümlerinin uygulanması gerekecektir. Ancak söz konusu maddeleri teker teker
saymanın güçlüğü karşısında öteden beri kullanılan uyuşturucu madde teriminin
muhafazası ve fakat kapsamının geniş olarak anlaşılması gerektiğinin gerekçede
belirtilmesi uygun sayılmıştır.
Esasen 255 inci maddenin
(1) numaralı fıkrasında uyuşturucu maddelerin Bakanlar Kurulunca belirlenip
ilân edilmesi esası benimsenmiştir. Böylece uygulamadaki duraksamalar ortadan
kalkmış olacaktır.
Madde 37. - Tasarı, 37 ve
38 inci maddeleriyle eksik, tam teşebbüse ve tamamlanmış suça birbirinden
farklı ceza verme sistemini benimsemiştir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunda kullanılmakta bulunan "nakıs teşebbüs" terimi yerine,
uygulamada artık yerleşmiş bulunan "eksik teşebbüs" terimine yer
verilmesi uygun görülmüştür.
Teşebbüste hazırlık ve
icra hareketleri ayırımının çeşitli duraksamalara ve tartışmalara neden olduğu
bilinmektedir. Uygulamada birliği sağlamak ve duraksamaları kaldırmak amacıyla
madde metninde "şüpheye yer bırakmayacak şekilde" sözcüklerinin
konulması suretiyle o suça yönelik kastı belirtmeye olanak verecek hareketlerin
işlenmesi hâlinde icraya başlanıldığının kabul edildiği belirtilmiştir.
Eksik teşebbüs hâlinde
cezanın ne suretle saptanacağına ait oranlar maddede gösterilmiştir. Teşebbüs
hâli cezanın indirilmesini gerektiren bir hafifletici neden olmayıp müstakil
suç teşkil ettiğinden, suça ait ceza belirlenir.
Önce temel ceza 79 uncu
maddede gösterilen esaslara göre saptanacak sonra derhal bu cezaya teşebbüse
ait hüküm uygulanacaktır. Bundan sonra Tasarının 80 inci maddesinde belirtilen
sıraya göre ağırlaştırıcı nedenlerin uygulanması yapılacaktır.
"Temel ceza"
dan maksadın, suçun basit şekline ait cezanın alt ve üst sınırları arasında
hâkimin takdirine göre belirleyeceği ceza olduğu bilinmektedir. Bu hususta 79
uncu maddeye ve gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin son fıkrasında
"kendiliğinden vazgeçme" hâlinde failin ceza sorumluluğu
düzenlenmiştir. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere, kendiliğinden vazgeçme
hâlinde faile teşebbüs ettiği suçtan dolayı ceza verilmeyeceği, ancak vazgeçme
anına kadar yaptığı icra hareketleri başlı başına suç teşkil ettiği takdirde,
bu suçun cezasıyla yetinileceği açıklanmıştır. Ancak teşebbüste engelleyici
nedenlerle icranın bitirilmemesiyle kendiliğinden vazgeçmeyi birbirinden
ayırmak her zaman kolaylıkla olanaklı değildir. Bu konuda şöyle bir ölçeği göz
önünde bulundurmak olanaklıdır: Şayet fail suçu işlemek hususunda daha önce
verdiği kararı yeniden gözden geçirmeye yönelmiş ve bu kararı sonuna kadar
götürebilecek durumda olduğu hâlde icrayı yarıda bırakmış, nedensellik
bağlantısını kendisi frenlemiş ise, vazgeçme kendiliğindendir; buna karşılık,
fail icraya başlarken göz önünde tuttuğu ve hesaba kattığı risklerin dışında
kalan bir etmen yüzünden, icrayı tehlikesizce sona vardıramayacağını anladığı
için, icra hareketlerine devam etmemişse, vazgeçme kendiliğinden değildir.
Demek oluyor ki, bakılacak husus şudur: Fail icra hareketlerini yarıda
bıraktığı zaman, bunları sonuna kadar götürebileceği kanaatinde ise ve buna
karşın icraya devam etmemişse, kendiliğinden vazgeçme vardır; buna karşılık
failin icraya devam etmemesinin nedeni, icra hareketlerini sonuna kadar
götüremeyeceği, "iter criminis"de daha fazla ilerlemek olanağının
artık kalmadığı kanaatinden kaynaklanmakta ise, vazgeçme kendiliğinden değildir,
icra hareketlerinin bitmesine failin elinde olmayan engelleyiciler neden
olmuştur. Ortada eksik teşebbüs hâli vardır.
Madde 38. - Bu maddenin
gerekçesi için, 37 nci ve 39 uncu maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Madde 39. - Madde, etkin
pişmanlık ve uzlaşma kurumunu düzenlemektedir. Etkin pişmanlık, tam teşebbüste
icra hareketlerinin tamamlanmış olmasına karşın neticenin meydana gelmemesinin
failin elinde olan bir nedene bağlanması veya suçun tamamlandığı hâllerde
gerçekleşmiş olan neticenin yine failin sarfettiği çabalar sonucunda tamamen
ortadan kaldırılması hâllerini kapsamaktadır. Böylece harekete geçerek etkili
bir surette neticeyi engelleyip veya bertaraf edip pişmanlığını etkin biçimde
ortaya koyan kişinin bu tutumunun semeresiz kalmaması ve netice olarak sosyal
savunmanın güçlendirilmesi öngörülmüştür. Uygun bir suç siyaseti, suçlunun
yaptığı kötülüğü gidermesi hususunda teşvik edici tedbirlerin getirilmesini
öğütler.
Şüphesizdir ki, bu
çabaların neticesiz kalması yani suçlunun harekete geçmesine karşın neticenin
bertaraf edilmemesi hâli sadece takdiri bir hafifletici neden sayılabilecektir.
Maddenin (1) numaralı
fıkrasının ikinci paragrafında, iştirak hâlinde etkin pişmanlıktan, sadece söz
konusu etkin pişmanlık hareketini gerçekleştirenin yararlandırılacağı
açıklanmış ve böylece söz konusu hareketin sırf şahsa bağlı bir hafifletici
neden oluşturacağı belirtilmiştir. Eyleme katılmayan şerikler fiilin sonucuna
göre cezalandırılacaklardır.
Tasarının Özel Kısma
ilişkin maddelerinde özel etkin pişmanlık hâlleri ayrıca öngörülmüştür. Bu
madde ile genel bir etkin pişmanlık hâli getirilmektedir. Böylece Türk ceza
hukukuna reform niteliğinde yeni bir kurum eklenmiş olmaktadır.
Maddenin (2) numaralı
fıkrası ile düzenlenen uzlaşma, esasında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda yer
alması gereken yeni bir kurumdur; ancak Ceza Kanununda esas hükmün yer alması
ve Usul Kanununda uygulamanın düzenlenmesi zorunludur. Bu nedenle maddenin (2)
numaralı fıkrasında kuruma yer verilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasıyla ceza adalet sisteminde reform sayılabilecek bir kurum olarak
"Uzlaşma" kurumu tanımlanmıştır.
Çağımızda suç
mağdurlarına karşı ceza adalet sisteminde, mağdurların yararları yönünde yeni
bir duyarlılığın ortaya çıktığı görülmektedir. Ülkemizde bugüne kadar
mağdurlara karşı gösterilen özel dikkat sadece bazı adam öldürme, terör ve
örgütlü suçlar bakımından söz konusu oluyordu. Bazı özel kanunlarda (örneğin
3/11/1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdî Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında
Kanunda olduğu gibi) suç mağdurlarına veya ailelerine Devletin tazminat ödemesi
öngörülmektedir.
Bununla beraber çağdaş
ceza kanunlarında diğer bir kısım suçlar bakımından da koruma ilkeleri meydana
çıkmaya başlamıştır. XXI. Yüzyıl adalet sistemi mağdurun tatmin edilmesini de
ön plâna çıkarmış bulunmaktadır. Bugün anlaşılmıştır ki, suça karşı salt ceza
yaptırımları yeterli değildir. Zararın giderilmesi ve onarım, hiç şüphesiz,
adaletin temel amacını oluşturmaktadır. Ancak bu, tek görünüm değildir.
Uzlaşmanın hedefi suçun
işlenmesinden sonra fail ve mağdur arasında meydana gelen çekişmeyi, bir
arabulucunun girişimini sağlayarak çözmek ve adaleti sağlamaktır. Failin neden
olduğu zararın giderilmesi, fail-mağdur arasındaki barış, uzlaşmanın asıl
unsurunu oluşturur. Fail-mağdur arasında uzlaşma dışında da, tazminatın
sağlanması olanaklıdır. Ancak uzlaşma kurumunda, zararın giderilmesi ve onarım
yanında ayrıca bir moral unsur da vardır. Bu nedenle fail-mağdur arasındaki
uzlaşma suçun faili bakımından cezanın "özel önleme" fonksiyonuna
yardım ettiği gibi mağdurun ve genel olarak kamunun da yararlarının korunmasını
sağlar. Fail, uzlaşma ile, işlediği suçun sorumluluğunu kabul edip üstlenerek
ve sonuçlarını da gidererek toplumla yeniden bütünleşme olanağını elde etmiş
olur. Böylece failin ceza sorumluluğunu tespit ve zararın giderilmesi için
gereken yapılmış bulunacağından, mağdur bakımından da adalet yerine getirilmiş
olur. Fail-mağdur arasındaki uzlaşma, bundan başka, kamuda da, fiille ihlâl
edilmiş olan hukuk kurallarının geçerliliğini vurgulamış ve dolayısıyla kamusal
barışın yeniden kurulmasına hizmet etmiş olur.
Tasarının kabul ettiği
sisteme göre, uzlaşma aşağıdaki esaslara göre gerçekleştirilmektedir.
a) Uzlaşma sadece
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar için geçerlidir. Böylece
sadece küçük ihtilâfları içeren suçlar bakımından (hakaret, sövme, tehdit,
basit nitelikli eylem gibi) bu yola gidilebilecektir. Bu ayırım ile,
hukukumuzda yargı organlarının daha ağır suçlara ayırabilecekleri zaman alanı
genişletilmekte ve küçük suçlarda tamamen yenileştirilmiş bir yaptırım sistemi
geliştirilmektedir. Tasarı, ceza adaletinde onarıcı bir sistemi böylece organik
olarak gerçekleştirmektedir.
b) Failin suçu ve
sorumluluğunu kabullenmesi gerekir. Fail fiilini inkâr etmemelidir. Fail,
kendisine isnat olunan suçları işlemediğini öne sürecek olursa o zaman ceza
yargılama kuralları uygulanarak durumun aydınlatılması gerekir ve uzlaşma
kurumu işletilmez.
c) Fail suçtan doğan
zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemeli ve gidermelidir. Zararın giderilmesi
failden dikkati çekecek surette büyük miktarda edimlerin yerine getirilmesini
veya kişisel bir takım özverilerde bulunmasını gerektirdiği durumlarda, failin
bütünüyle veya geniş bir kısmı itibarıyla mağdurun zararlarını tazmin etmeye
çalışması aranır.
d) Fail ve mağdur özgür
iradeleri ile uzlaşmalıdırlar. Uzlaşma yoluna gidecek olan fail ve mağdur, bu
yolu, gönüllü olarak kabul etmelidirler. Fiil, doğru olarak ve her iki tarafça
kabul edilebilecek şekilde saptanmalı ve bir çözüm yolu bulunmalıdır.
e) Fail veya mağdurun
uzlaştıkları Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından saptanmalıdır. Suçtan
doğan zararın onarımına veya zararın giderilmesine ilişkin taraf iradeleri ceza
yargılama hukuku kurallarına göre saptanacaktır.
f) Soruşturma evresinde
Cumhuriyet savcısı fail-mağdur arasındaki uzlaşmayı saptadığında kamu davası
açmayacaktır. Bu tespit kovuşturma evresinde hâkim tarafından yapıldığında fail
hakkında mahkûmiyet hükmü verilemeyecektir. Bunun anlamı şudur ki, failin suçun
zararlı sonuçlarını gidermek üzere yapacağı hareketler, ceza kovuşturmasının
başlamaması veya son verilmesi ile sonuçlanacaktır.
Madde 40. - Madde,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna göre farklı hükümler getirmiştir.
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 65 inci maddesinde yer alan
"doğrudan doğruya beraber işlemiş olan" ibaresine yeni maddede yer
verilmemiştir. Bilindiği üzere doğrudan doğruya beraber işlemekle suç irtikap
etmek ve muavenet ve müzaharet ile suçun icrasını kolaylaştırmak kavramları
birbirine öteden beri karıştırılmakta idi. Bu hâl, esas itibarıyla fer'î
iştirak hâllerinden sayılmakla birlikte irtikâp edenlerle doğrudan doğruya
işbirliği yapılmasını ifade etmekte idi. İşbirliğinin varlığı ve suçun
icrasında önemli rol oynaması hâlinde iştirak hareketi aslî iştirak sayılmakta
ve durumun takdiri hâkime bırakılmakta idi. İşte belirtilen nedenlerle doğrudan
doğruya beraber işleme hâlinin kanunlardan çıkarılması ve fer'î iştiraki
düzenleyen 42 nci maddenin sonuna bir fıkra eklenerek fer'î iştirak hâlleri
olmaksızın suçun işlenmesi olanağı yoksa söz konusu hareketi icra edenin aslî
şerik sayılacağına dair hüküm konulmuştur. Bu hüküm karşısında artık
"doğrudan doğruya beraber işleme" hâline gerek kalmamıştır.
Madde, aslî manevî
iştirak şekli olarak, öteden beri ifade edilen azmettirmeyi, azmettirmenin ne
olduğunu tanımlamak üzere "bir kimseye suç işlemesi için karar
verdiren" ibaresini kullanmıştır. Uygulamada bir kavramı ifade için uzunca
bir ibare kullanılmamasını sağlamak üzere, tanımlamak ile birlikte azmettirme
sözcüğü muhafaza edilmiştir.
Azmettirilenin yani karar
verdirilenin, fiilin icrasında, suçu işlemekte kişisel bir yararının
bulunmasının azmettiren için hafifletici neden sayılması kabul edilmemiştir.
Başkalarına suç işlemekte kolaylık sağlamanın hafifletici neden sayılması
ahlâkî kötülüğe prim verilmesi anlamını taşıyabilir.
Üstsoy-altsoy
ilişkisinden yararlanılarak bir kişiye suç işletilmesi durumunda da, aynı kural
uygulanmak gerekir. Kendisine suç işletilen kişi isnat yeteneğine sahip kişi
ise sadece suçun cezası ile cezalandırılacak; nüfuz kullanarak suçu işleten
kişinin cezası ise artırılacaktır.
İtalyan Ceza Kanununun
111 inci maddesinde yer alan benzerî hükümlerin, örgütlü suçlar "mafya
tipi örgüt" açısından da mücadele aracı olacağı kabul edilmektedir. Tasarının
41 inci maddesi hükümleri, örgütlü suçlar kapsamındaki cürümlerin, ceza
sorumluluğu olmayan, üzerinde nüfuz kullanılan kişilere işletilmesi durumunda
da uygulanabilecektir.
Madde 41. - Tasarıda
"dolayısıyla failliği" düzenleyen yeni hüküm ile "İsnat yeteneğine
sahip olmayan veya kişisel nedenlerle ceza sorumluluğu bulunmayan kişilere, her
ne şekilde olursa olsun suç işletenler, gerçekleşen suçtan sorumlu olurlar ve
suçun cezası üçte bire kadar artırılır." hükmüne şu gerekçelerle yer
verilmiştir:
Ülkemizde, özellikle
"kan gütme saikiyle" veya "aile şerefini korumak"
iddiasıyla adam öldürme suçlarının, gelenekten ve alt grup kültüründen
kaynaklanan nüfuz kullanılarak, isnat yeteneği olmayan kişilere işletilmesi
yerleşik sayılabilecek bir uygulamadır. İştirak sistemimiz kapsamında, isnat
yeteneği olmayan kişiler, cezalandırılamadıkları hâlde, aslî fail
sayılmaktadırlar. İsnat yeteneği olmayan kişi, gerçekte bir "suç
aracı" gibi kullanılmaktadır.
Konumu, kişisel
nitelikleri nedeniyle ceza sorumluluğu bulunmayan kişilere suç işletilmesi
durumunda da, ceza sorumluluğu olmayan kişiler "aslî maddî fail"
sayılmaktadırlar. Örneğin, aile ilişkisi açısından cezasızlıktan yararlanan bir
kimseye suç işletilmesi hâlinde de gerçekte aslî maddî fail, cezasızlık
nedeninden yararlanan kişiye suç işletendir.
Belirtilen nedenlerle,
suçu işleten kişinin aslî fail olarak cezalandırılması ve belirtilen
durumlardaki kişilerce suçun işlenmesinin kolayca sağlanabileceği öngörülmüş ve
getirilen madde ile cezanın artırılması kabul edilmiştir. Maddeye göre, eylemi
gerçekleştiren kişinin ceza sorumluluğu olmadığı için, sadece suçu işleten
"dolayısıyla fail" olarak cezalandırılacaktır.
Madde 42. - Maddede,
fer'î iştirak hâlleri gösterilmiştir. "Zorunlu fer'î iştirak" adı
verilen şekli ile aslî iştirakin "fiili doğrudan doğruya beraber
işlemek" şekli arasındaki farkın saptanmasında öteden beri duraksamalara
düşüldüğü bilinmektedir. Bunları ortadan kaldırmak ve aslında bu hâllerin aslî
iştirak niteliğinde bulunduğunu belirtmek amacıyla metne son fıkranın
eklendiği, 40 ıncı maddenin gerekçesinde açıklanmıştır.
Maddede, hangi fiillerin
suça fer'î iştirak sayıldığı ayrı ayrı belirtilmiş olup bunlar hakkında
verilecek cezanın indirilmesi oranları maddede gösterilmiştir.
Bu düzenleme biçimi aslî
ve fer'î iştirak ayırımının karakterine de uygun bulunmaktadır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanundaki müzaharet ve muavenet kelimeleri yerine yardım kelimesi
kullanılmış, iki hâli, birbirine karıştırmaya yer vermeyecek şekilde kapsayan
bu deyimin, gerek dil gerek anlam bakımından uygulamada kolaylık sağlayacağı
düşünülmüştür. Doktrinde, müzaharetin faili ilgilendirdiği muavenetin ise
icranın dışında kalan ve fiili ilgilendiren hareketler olduğu şeklinde görüşler
var ise de, iki hâlde fiilin madde kapsamına giren bir yardım niteliğinde olup
olmadığı uygulayıcı tarafından takdir edilebilecektir.
Failin, fer'î iştirak
sayılan ve maddenin (1), (2) ve (3) numaralı bentlerinde tanımlanan fiili ile
suça katılmaması hâlinde suçun işlenmesi olanağı ortadan kalkıyor ise, bu
takdirde aslî iştirak hükümleri geçerli olacak ve fer'î fail için uygulanan
indirimden yararlanılamayacaktır.
Madde 43. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun bu husustaki hükmü muhafaza edilmekle beraber
aslî ve fer'î iştirakın bütün şekillerinin madde kapsamına girdiği konusuna
açıklık getirilmesi bakımından "beraber işleyenler veya işlenmesini
kolaylaştıranlar" ibaresi yerine "iştirak hâlinde işlenen
suçlar" sözcükleri kullanılmış, gerek cezanın indirilmesinin, gerek diğer
bir cezaya çevrilmesinin zorunlu olmayıp takdire bağlı bulunduğu hususu,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda var olan ve duraksamalara yol açan yazı
hatasının da düzeltilmesi suretiyle, açıklanmıştır.
Madde 44. - Fiili
ağırlatıcı nedenlerin şerikler hakkında uygulanması için temel ilke, suçun
işlendiği sırada, şeriklerin bunları bilmiş olmasıdır. Söz konusu neden suçun
niteliğini değiştirecek nitelikte olsa da bilme esastır. Böylece sübjektif
sorumluluk ilkesi vurgulanmış olmaktadır.
Madde 45. - Madde, özel
tehlike hâli gösteren suçlular grubundan birini oluşturan itiyadî suçlunun
genel bir tanımının yapılması gerektiği görüşünden hareketle düzenlenmiş
bulunmaktadır.
Buna göre, itiyadî suçlu,
aynı türden birden fazla taksirli olmayan suçu farklı zamanlarda ancak bir yıl
içinde işleyen suç failidir.
Burada üzerinde durulması
gereken önemli konu itiyadî suç ile itiyadî suçlu kavramlarının birbirine
karıştırılmaması gerektiğidir.
İtiyadî suç, kanunun, bir
defa işlenmesi hâlinde suç saymadığı fiildir. Suçta itiyadın bazı hâllerde,
ağırlaştırıcı neden sayıldığı görülmektedir. Oysa, itiyadî suçlu daima kanuna
karşı sapıcı bir eylem içinde olan kişidir; toplum için tehlikeli bir tiptir.
Nitekim kriminolojik bakımından itiyadî suçlu bu şekilde tanımlanmaktadır.
Maddede itiyadî suçlu tanımı,
kriminolojik tanıma uygun biçimde yapılmış olup, hep aynı türden suç işleyen
kişileri ifade etmektedir.
Madde, itiyadî suçlu
hakkında, ceza ile birlikte 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (2) numaralı
bendine ve 97 nci maddenin (2) numaralı bendine göre denetimli serbestlik
tedbirine de başvurulacağını kabul etmiş bulunmaktadır.
Madde 46. - Madde, özel
tehlike hâli gösteren suçlular grubundan bir diğerini oluşturan suçu meslek
edinen kişinin tanımının yapılması gerektiği görüşünden esinlenerek düzenlenmiştir.
Buna göre, kısmen de olsa
suçtan elde ettiği kazançla geçimini sağlamaya alışmış kişi suçu meslek edinen
kimsedir. Başka bir deyişle suçu meslek edinen kişi, suçtan elde ettiği
kazançla hayatını sürdürme alışkanlığını (mutaden) elde etmiş bir kimsedir.
Başka kazanç kaynağı olsa da, ne olursa olsun her türlü suçu kazanç sağlamak
için işleyen kişi suçu meslek edinen kimsedir.
Maddede bu tür suçlulara
kanunda karşılığı olan cezanın verilmesi ve ayrıca haklarında güvenlik
tedbirlerinin uygulanması öngörülmüştür.
Madde 47. - Maddede, özel
tehlike hâli gösteren suçlular grubundan bir diğerini oluşturan örgüt mensubu
suçlu tanımı yer almaktadır. Bu tür suçlulara işledikleri fiilin cezası, ihlâl
eyledikleri kanun hükümlerine göre verilecek ve ayrıca haklarında güvenlik
tedbirlerinden birinin uygulanması hüküm altına alınacaktır.
Maddede belirtilen
tanımda suçlunun örgütü kurması, yönetmesi veya örgüte katılması veya örgüt
adına diğerleri ile birlikte veya tek başına suç işlemesi hâlinde kendisine
"örgüt mensubu suçlu" denileceği belirtilmiştir. Tanım bakımından ön
koşul örgütün varlığıdır. Örgüt mensubu suçlunun, suçu tek başına veya diğer
üyelerle birlikte işlemesi arasında bu maddenin uygulanması itibarıyla fark
gözetilmemiştir.
Tabiî olarak diğer
kanunlarda örgütlü suçlu hakkında yer almış bulunan hükümler saklıdır.
Madde 48. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun uygulanmasında tekerrür hükümlerinin
uygulanabilmesi için önceki suç nedeniyle verilen cezanın infaz edilmesi koşulu
aranmakta ve bu durum Yargıtay içtihatlarıyla da yerleşmiş bulunmaktadır.
Ancak, bu uygulama,
özellikle, infazdan kaçan kişi yönünden bir olanak sağlamakta, firar eden
suçluya ödül verilmesi gibi bir neticenin ortaya çıkmasını sonuçlamaktadır. Hâl
böyle olunca, suçta tekerrürle mücadele, etkisini büyük ölçüde kaybetmektedir.
Mükerrirlerle mücadele etmenin doğru yolunun infaz koşulunun aranmasından
vazgeçmek olduğu bir gerçektir. Bu sistem kendi içinde de çelişki
yaratmaktadır. Örneğin, müebbet ağır hapis cezasının hükmedildiği durumlarda,
ikinci bir suç işlenmesi hâlinde, infaz koşulunun gerçekleşmemesine karşın
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 82 nci maddesine göre, cezanın infazının
bir ölçüde ağırlaştırılması öngörülmüştür.
Ayrıca, 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunda ertelemenin uygulanmasında da tutarsızlıklar
görülmektedir: Cezası ertelenen kişiye, deneme süresi içinde bir suç daha
işlerse, cezanın tekerrür nedeniyle artırılacağı ihtarı hâkim tarafından
yapılmaktadır. Tekerrürde infaz esasının kabul edilmesi karşısında bu artırımın
yapılması ise mümkün olmamaktadır.
Bunlardan ayrı olarak da,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan özel tekerrürle ilgili
maddeler, ceza tertibinde de bir takım zorlukların doğmasına neden olmaktadır.
Bütün bu sakıncaların
giderilmesi ve tekerrüre ait hükümlerin bir sisteme bağlanması yani özel
tekerrür hâllerinin kaldırılması suretiyle yeni bir düzenleme getirilmiştir.
Buna göre; maddenin
birinci fıkrasında, bir kişi beş yıldan fazla bir süre ile bir mahkûmiyete
uğradıktan sonra, bu mahkûmiyet hükmünün kesinleştiği veya cezanın düştüğü
tarihten itibaren sekiz yıl içinde; diğer cezalarda ise dört yıl içinde başka
bir suç işlerse yeni suça verilecek cezanın altıda birden dörtte bire kadar
artırılması ve ayrıca hakkında hürriyeti bağlayıcı olmayan bir güvenlik
tedbirinin uygulanabilmesi hükmü öngörülmüştür.
Görüldüğü gibi bu
düzenlemeyle, tekerrür hükümlerinin uygulanması için hükmün kesinleşmesi,
tekerrür nedeniyle ikinci suça verilecek cezanın altıda birden dörtte bire
kadar artırılması ve mükerrirler hakkında, hâkimin uygun bulması hâlinde,
ayrıca hürriyeti bağlayıcı olmayan güvenlik tedbirinden birine hükmedilmesi
gibi üç yeni ilke getirilmektedir. Fıkranın son cümlesinde 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanunun 81 inci maddesinin üçüncü fıkrasına yer verilmekte ve ikinci
cürüm için belirlenecek cezaya tekerrürden dolayı eklenecek miktarın, evvelki
cürüm için hükmedilen miktardan fazla olmayacağı hükme bağlanmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında ağırlaştırılmış müebbet hapis ve müebbet hapis cezalarına mahkûm
edilen kimselerin tekerrür hâlinde ne suretle cezalandırılacakları
gösterilmiştir. Tekerrür bakımından müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezaları aynı hükümlere tâbidir.
Müebbet hapis cezalarına
mahkûm edilmiş olan kişi yeniden müebbet hapis cezasına hüküm giydiğinde ise
hücreye konulma süresi hâkimin takdirine göre iki yıl ile üç yıl arasında
olacaktır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında da 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 81 inci maddesinin
dördüncü fıkrasındaki esas kabul edilmekte, önceki veya sonraki suçlardan
birinin para cezası diğerinin başka bir ceza olması hâlinde, çevirme işleminin
ne şekilde yapılacağı gösterilmektedir.
Maddenin dördüncü
fıkrasında, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 84 üncü maddesindeki ilkeye
yer verilmiş olup, tekerrür hâlinde hükmedilecek para cezasının hapse
çevrilmesi durumunda sürenin dört yılı geçmeyeceği belirtilmektedir.
Madde ile sadece
cürümlerden dolayı verilen hükümlerin tekerrüre esas teşkil etmesi kabul
edilmiştir. Bundan böyle kabahatlerle kabahatler ve kabahatlerle cürümler,
taksirli cürümlerle kasıtlı cürümler, kasıtlı cürümlerle taksirli cürümler
arasında tekerrür hükümleri uygulanmayacaktır. Sırf askerî suçlardan dolayı
verilen cezalar da tekerrür nedeniyle artırılmayacaktır.
Tekerrür hükümleri
uygulanırken yabancı ülke mahkemelerinden verilen mahkûmiyet hükümlerinin,
Türkiye'nin taraf olduğu bazı uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükler
nedeniyle sadece uyuşturucu madde imal
ve ticareti, uyuşturucu kullanılmasını kolaylaştırma ve kullanma, paraların
taklit ve tağyiri, sahte paraları ithal etme, alma, muhafaza etme ve tedavüle
koyma, bilmeyerek alınan sahte parayı tedavüle koyma, para ve kıymetli
damgaları imale yarayan araçları imal etme, Devlet mührünü taklit etme veya
sahte mührü kullanma ve diğer resmî mühürleri taklit etme veya sahte mühürleri
kullanma suçlarına ilişkin olması hâlinde tekerrüre esas teşkil edeceği kabul
edilmiştir. Buna karşılık, gerek Türkiye'nin taraf olduğu Ceza İlâmlarının
Milletlerarası Değeri Hakkında Avrupa Sözleşmesi ve gerek 8/5/1984 tarihli ve
3002 sayılı Türk Vatandaşları Hakkında Yabancı Ülke Mahkemelerinden Verilen ve
Yabancılar Hakkında Türk Mahkemelerinden Verilen Ceza Mahkûmiyetlerinin
İnfazına Dair Kanun çerçevesinde, Türk mahkemelerince tanınıp haklarında tenfiz
kararı verilen yabancı mahkûmiyet hükümlerinin Türk mahkemelerinden verilmiş
mahkûmiyet kararları gibi değer taşıması söz konusu olacaktır.
Maddenin son fıkrasında,
yukarıda açıklananlara ek olarak, Türkiye tarafından onanmış diğer sözleşmeler
hükümlerinin de tekerrür konusunda etkili olacağı kabul edilmiştir.
Madde 49. - Maddede,
gerçek içtima hakkında izleyen maddelerde yer alan kuralların uygulanacağı
açıklanmış ve esasta gerçek içtimaın birleştiği iki durum tanımlanmıştır. 51
ilâ 54 üncü maddelerde, ilke olarak, cezaların toplanması sistemi muhafaza
edilmiştir. Sadece cezaların toplanması olanaklı bulunmayan hâllerde bir defaya
özgü olmak üzere cezanın değiştirilmesi esasına uyulmuştur.
Madde 50. - Maddeyle,
hürriyeti bağlayıcı cezaların içtimaına ilişkin kuralların tümü numaralı
fıkralar hâlinde bir araya getirilmiştir.
Temel ilke aynı türde
cezaların toplanması, ayrı türden olanların ise ayrı ayrı ve tamamen
çektirilmeleridir.
Birden çok
ağırlaştırılmış müebbet hapis ve müebbet hapis cezalarına mahkûmiyet hâlinde,
toplama sisteminin uygulanması olanağı var olmadığından, mahkûmun altı aydan az
ve iki yıl altı aydan fazla olmamak üzere hücreye konulması uygun görülmüştür.
Süreyi hâkim takdir edecektir. Hücrede mahkûm mutlak biçimde tecrit
edilecektir. Ceza infaz hükümleri hücre koşullarını belirleyecektir. Dikkat
edilmelidir ki, her iki çeşit müebbet hapsi, içtimanın bu şekli yönünden Tasarı
aynı saymaktadır.
Bu cezaların sürekli bir
hapis cezası ile içtimaları hâlinde, yerine hücreye konulma uygulanacaktır. (2)
numaralı fıkra bu hâlde hücre süresini on günden az ve iki yıldan fazla olmamak
üzere saptamıştır. Ancak hücrede geçirilecek süre hürriyeti bağlayıcı ceza
süresinden fazla olamayacaktır.
Madde 51. - Madde, para
cezalarında toplama sisteminin uygulanmasını kabul etmektedir.
Madde 52. - Tasarı fer'î
müebbet cezaları kaldırdığından bu maddeyle sadece fer'î cezaların ayrı ayrı
çektirileceğinin belirtilmesiyle yetinilmiştir.
Madde 53. - Maddeyle,
aynı ve başka türden hürriyeti bağlayıcı süreli cezaların ve para cezalarının
içtimaında cezaların ulaşabileceği sınır gösterilmiş bulunmaktadır. Aynı ve
başka türden hürriyeti bağlayıcı süreli cezaların birleştirilmesi hâlinde
çektirilecek ceza, içtima eden suçlar ister hapis ve hafif hapis cezasını,
ister sadece hapis veya hafif hapis cezalarını gerektirmiş bulunsun, kırk yılı
geçemeyecektir. Böylece 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun aynı ve başka
türden hürriyeti bağlayıcı süreli cezaların birleştirilmesi hâlinde iki ayrı
sınır uygulanması kaldırılmış ve her iki hâl için müşterek bir sınır olarak
kırk yıl kabul edilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında birleştirilen para cezalarının hürriyeti bağlayıcı bir cezaya
çevrilmesi hâlinde ceza süresinin dört yılı geçmeyeceği belirtilerek 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun uyguladığı beş yıl sınırı değiştirilmiştir.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasında, fer'î cezalardan müebbet olanların kaldırılmış bulunması nedeniyle
içtima bakımından da zorunlu değişiklik yapılmış ve kamu hizmetlerinden yasaklanma
ve belirli bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması
cezalarında kabul edilmiş üst sınır göz önünde bulundurularak, içtimada sınır
on ve dört yıl olarak saptanmıştır. Böylece fer'î cezalar toplamının adeta
medenî ölüm niteliğini alacak surette uzun sürelere ulaşması önlenmiş
olmaktadır.
Madde 54. - Maddede biri
diğerinin unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturması nedeniyle tek fiil
sayılan ve doktrinde bileşik suç (mürekkep suç) olarak adlandırılan fiilin
tanımı yapılmakta ve bu tür suçlarda, suçu oluşturan araç suçtan dolayı ayrıca
ceza verilmeyeceği, dolayısıyla cezaların içtimaı hükümlerinin uygulanmayacağı
açıkça belirtilerek bu konuda meydana gelen bir kısım yanlış uygulamaların
bundan böyle giderilmesi amacı güdülmektedir. Esasen bu husus Yargıtayın son
kararıyla da belirlenmiştir. Ancak, içtihadın her zaman değişmesi olanaklı
bulunduğundan durumun bu maddeyle açıklığa kavuşturulması gerekli görülmüştür.
Madde 55. - Müteselsil
suçla ilgili olan bu maddede suç işleme kararındaki birlik göz önüne alınarak
içtima hükümlerinin uygulanmaması sistemi benimsenmiştir. Müteselsil suç
kavramı, içtima kurallarının, maddede yer alan tanımı çerçevesinde işlenen
suçlara da uygulanması hâlinde, meydana gelebilecek ağır durumları gidermek için
ve failin lehine olarak kabul edilmiştir. Ancak, ihlâl edilen suç aynı kalmak
kaydıyla aynı suça ait hükümlerin farklı olabileceği belirtilmiş böylece suçun
hafif veya ağırlaşmış şekillerine ilişkin hükümlerin ihlâli hâlinde de
müteselsil suç bulunduğu açıklığa kavuşturulmuştur.
Bundan başka müteselsil
suçta verilecek tek cezanın belirli bir oran içinde artırılması da
öngörülmüştür. Şüphesizdir ki, hâkim teselsülün devamını da göz önünde
bulundurmak suretiyle maddede gösterilen iki sınır arasında bu takdirini
gerektiği gibi kullanacaktır.
Madde 56. - Kanunun bu
hükmü tek fiille birden fazla kanun hükmünün ihlâl edilmesi yani fikrî içtima
hâlinde ne suretle ceza verileceğine ilişkindir.
İşlenen fiille ihlâl
edilen hükümlerin, aynı kanunda veya ayrı kanunlarda yer alması olanaklıdır.
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun konuya ilişkin 79 uncu maddesindeki
"kanunun muhtelif ahkamı" tabirinin karıştırmaya neden olacak
nitelikte bulunduğu göz önünde tutularak, amacı daha açık şekilde belirten "çeşitli
kanun hükümleri" ibaresi tercih edilmiştir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunda "en şedit cezayı tazammun eden maddeye göre
cezalandırılır" şeklindeki ifade tarzı da, uygulama özelliği itibarıyla
daha hafif bir cezanın verilmesi sonucunu doğurabilmektedir. Bu itibarla
maddede en ağır cezayı gerektiren hükümden neyin amaçlandığı ayrıca
açıklanmıştır.
Madde 57. - Bu maddeye
ait gerekçe için, cezaların ayrıca düzenlendiği maddelere bakılmalıdır.
Madde 58. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunda cürüm ve kabahatlere özgü cezaları belirten 11
inci maddede cürüm ve kabahatlere mahsus aslî ve fer'î cezalar birlikte olarak
gösterilmiştir. Ayrıca, belirli bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması cezası kabahatlere özgü bir ceza olarak gösterilmiştir. Oysa, 765
sayılı Kanunun Özel Kısmının çeşitli tarihlerde geçirdiği değişikliklerle ve
diğer özel kanunlarda bu ceza, cürümlerde de bir fer'î ceza veya mahkûmiyetin
kanunî neticesi olarak gösterilmiştir. Böylece 11 inci maddeyle kanunların
diğer hükümleri arasında çelişki ortaya çıkmış bulunuyor ve bu nedenle cürüm ve
kabahatlerin birbirinden ayrılması bakımından 11 inci maddenin sağladığı
kolaylık da bir ölçüde zarar görüyordu. Tasarı, cürüm ve kabahatlere özgü aslî
ve fer'î cezaları ayrı maddeler hâlinde göstermeyi uygun saymış ve fer'î
cezaların cürüm ve kabahatler karşılığında aynı zamanda uygulanabileceği bu
suretle belirtilmiştir.
Ayrıca, Tasarının
getirdiği önemli bir yenilik, fer'î cezalar yanında ayrıca mahkûmiyetin kanunî
neticelerini kabul etmemiş bulunması ve bunları kaldırmış olmasıdır.
Aşağıda 59 uncu maddede
hürriyeti bağlayıcı cezalardan maksadın ne olduğu belirtilmiştir. Bu maddede de
açıkça belirtildiği üzere, Tasarı, hürriyeti bağlayıcı ceza olarak sadece
ağırlaştırılmış müebbet hapis ve müebbet ve süreli hapis ve hafif hapis
cezalarını kabul etmekte ve 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan
ağır hapis cezası kaldırılmış bulunmaktadır. Esasen 13/7/1965 tarihli ve 647
sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra kanun
koyucu birden çok hürriyeti bağlayıcı cezaları fiilen kaldırmıştır. Tasarının
hapis ve hafif hapis tarzında ikili bir ayrımı kabul etmiş bulunmasının nedeni,
suçların kanun tarafından cürüm ve kabahat olmak üzere ikiye ayırma sisteminin
muhafaza edilmiş olmasından kaynaklanmıştır.
Maddenin (6) numaralı
bendinde yer alan "suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi"
yaptırımına ait gerekçe, 78 inci maddenin gerekçesinde yer almıştır.
Madde 59. - Tasarının bu
maddesinde hürriyeti bağlayıcı cezalar gösterilmiş ve uzun ve kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezaların tanımı yapılmıştır. Süresi iki yıla kadar olan
hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkûm edilmiş bulunan suçluların özel rejimden
yararlandırılmaları benimsenmiştir.
Madde 60. - Tasarı ölüm
cezasını kaldırmıştır. Bu nedenle cezaların ağırlıklarına göre sıralanmasında
başta gelen ölüm cezasının yerine yeni bir yaptırım getirmek sorunu ortaya
çıkmıştır. Zira, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun çok vahim sayılan suçlara
ölüm cezası ve daha az vahim saydığı fiillere ise müebbet hapis cezası
vermekteydi, 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanunla savaş ve çok yakın savaş
tehdidi hâllerinde öngörülen idam cezaları hariç olmak üzere 765 sayılı Türk
Ceza Kanunu, 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 6831
sayılı Orman Kanununda yer alan idam cezaları müebbet ağır hapis cezasına
dönüştürülmüş ancak aynı Kanunda bunlar bakımından bazı konularda diğer müebbet
ağır hapis cezalarından farklı uygulama yapılması hükme bağlanmıştır.
Suçların vehametine göre
verilecek cezaların farklı olması ve bu farklılığın korunması gereklidir. Bu
ihtiyaç ölüm cezasını kaldıran diğer ülkelerde de ortaya çıkmıştır. Nitekim
Fransada Yeni Ceza Kanunu bazı ağır suçların cezalarının infazında faillerin
bir güvenlik dönemine tâbi tutulmalarını kabul etmiştir. Bu dönemde mahkûm
koşullu salıverilememektedir.
Tasarı ölüm cezası yerine
sıkı güvenlik rejimine göre çektirilecek bir "ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezası" getirmektedir.
Sıkı güvenlik rejiminin
içeriğinin neler olacağı Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun ve tüzükte
gösterilecektir. Sıkı infaz rejimi, mahkûmun cezaevi dışında çalıştırılamaması,
ziyaretçi kabulü, dışla temas hususunda bir kısım kayıt ve kısıtlamalara tâbi
tutulması, mahkûma izin verilmemesi, bu tür mahkûmların cezaevlerinin özel
kısımlarında bulundurulmaları gibi ve Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında
Kanunun ve tüzüğünün saptayacağı başka yoksunlukları içerecektir.
Tasarıya göre sıkı infaz
rejimi, aslında bütün ceza süresince devam edecektir; ancak mahkûmun, koşullu
salıverilme kurumunun ehliyet koşullarına uygun surette davranış gösterdiği,
usulüne göre saptanır ve mahkûm ceza infaz kurumunda en az on yılını da
geçirmiş bulunursa, yine koşullu salıverilme usulü çerçevesinde ve infaz
hâkiminin kararıyla sıkı güvenlik rejimine son verilebilecektir.
Madde 61. - Maddeyle,
müebbet hapis cezaları ayrı bir ceza olarak getirilmekte ve tanımlanmaktadır.
Nitekim, bazı yabancı ceza kanunlarının sistemi de böyledir.
Maddeye, koşullu
salıverilme ile ilgili hükümlerin saklı tutulduğu hususunda bir fıkra eklenmek
suretiyle müebbet hapsin, mahkûmiyetleri sırasında iyi hâl gösteren hükümlüler
hakkında ölünceye kadar devam etmemesi sağlanmıştır. Böylece, bu cezaya mahkûm
edilen bir kişi, ilgili maddesine göre koşullu salıverilmeden
yararlanabilecektir.
Madde 62. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunda, hürriyeti bağlayıcı cezalar, ağır hapis, hapis
ve hafif hapis olarak üç ayrı türde kabul edilmiştir. Böyle bir tasnif ve
hürriyeti bağlayıcı cezaların çok çeşitli olması, çağdaş penolojinin
gereklerine aykırı düşmekte idi. Kaldı ki, Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun
öngördüğü infaz sistemi ve bunun getirdiği temel ilkeler bakımından hürriyeti
bağlayıcı cezaların yukarıda belirtilen ayırıma tâbi tutulması pratik yarar sağlamamakta,
ister hafif hapis, ister hapis, isterse ağır hapis olsun bunların infaz şekli
hususunda fark bulunmamaktadır.
Bununla beraber, Tasarı
hazırlanırken, cürüm ve kabahat ayırımı muhafaza edildiğinden, bunlar karşılığı
kabul edilen hürriyeti bağlayıcı cezaların da ayrı olması uygun bulunmuş ve
cürüm oluşturan fiiller için hapis, kabahatler için ise, hafif hapis cezasının
uygulanması benimsenmiştir.
Bugünkü mevzuatımızda,
cürüm karşılığı olarak hükmedilen hapis cezasının üst sınırı kanunda ayrıca bir
süre gösterilmediği hâllerde yirmi yıl, ağır hapiste ise yirmidört yıldır.
Madde düzenlenirken, bir
yandan bugüne kadar 765 sayılı Kanundaki ceza sürelerinin devamlı olarak
artırılması gibi sakıncalı bir yola gidildiği, diğer yandan hükümlünün çok uzun
süreyle uygulanmasının onun topluma yeniden kazandırılmasında
(iyileştirilmesinde-rehabilitasyonunda) olumsuz etkiler yaptığı göz önünde
bulundurulmuştur.
İşte, gerek esasa gerek
infaza dair olan bu düşüncelerle, cürüm karşılığı hapis cezasının yukarı sınırı
yirmi yıl olarak kabul edilmiştir. Tasarının Özel Kısmında her suç için aşağı
ve yukarı sınırların açıkça gösterilmesi sistemi benimsenmiştir.
Diğer yandan, maddede
hapis cezasının, kanunda ayrıca belli edilmeyen durumlarda alt sınırının bir ay
olarak kabulü uygun görülmüştür.
Ağır hapis cezası
kaldırılmış olmakla birlikte, usul kanunlarında ve mevzuatın diğer kısımlarında
ağır hapis cezasının varlığına göre getirilmiş hükümlerin bulunduğu
bilinmektedir. Bu nedenle Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli
Hakkında Kanun Tasarısının 24 üncü maddesinde bu konuda tanımlayıcı bir hükme
yer verilmiştir.
Madde 63. - Maddede,
sadece hafif hapis cezasının genel süresinin belirtilmesi öngörülmüş; infazıyla
ilgili hükmün kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların infaz usullerine dair
madde içinde ele alınması öngörülmüş ve hafif hapis cezası için bugün uygulanan
bir günlük alt sınır yedi güne yükseltilmiş, buna karşılık üst sınır iki yıl
olarak kabul edilmiştir.
Bir günlük sınırın yedi
güne çıkarılmış olmasının nedeni bir, iki, üç gün gibi çok kısa süreli hapis
cezalarının, suçun kovuşturulmasının tâbi tutulduğu usul işlemleri nedeniyle
esasen fiilen uygulanamamasıdır. Ayrıca hürriyeti bağlayıcı cezalardan beklenen
yararın ancak bunun belirli bir süre devam etmesi hâlinde elde edilebileceği
gerçeği de, sürenin böylece belirlenmesinde etmen olmuştur.
Madde 64. - Maddede,
Cezaların İnfazı Hakkında Kanunda yer alıp cezaların infazına ilişkin olmakla
birlikte cezanın niteliği ile ilgili hükümlerin Tasarının bünyesine alınması
ilke olarak kabul edilmiş bulunduğundan, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı
cezalar yerine uygulanabilecek ceza ve tedbirlere dair sözü edilen hükümler,
esas itibarıyla yeni madde metnine aktarılmış ve ayrıca bunlara, "kamuya
yararlı bir işte çalıştırma" tedbiri de eklenmiştir. Bu tedbir kamu
hizmetlerinde çalıştırmadan ayrı nitelik taşımakta ve bugün bir kısım Avrupa
ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletlerinde uygulama alanı bulan bir infaz
kurumu oluşturmaktadır.
Yeni ceza kanunu
tasarıları bu kuruma daima yer vermektedirler. Buna göre, kısa süreli hürriyeti
bağlayıcı cezaya mahkûm olan kişinin cezası, hâkim tarafından uygun görülmesi
ve kendisinin de rızasının bulunması hâlinde bir yılı geçmemek koşuluyla kamuya
yararlı bir işte çalıştırma tedbirine çevrilecektir. Hükümlünün çalışacağı
kurumda kadrolu olması ve bir ücret alması da söz konusu değildir. Kısa
hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suçu işlemiş olan ve eğitim derecesi
elverişli bulunan bir kişinin örneğin okuma-yazma öğreten bir kursta öğretici
olarak görev yapmasına karar verilmesi hâli uygulanışına örnek olarak
gösterilebilir. Doğal olarak bu tedbirin uygulanma usulü ayrı bir tüzük veya
yönetmelikte belirtilecektir.
İkinci fıkrada, bir kanun
maddesinde hürriyeti bağlayıcı ceza ile para cezasından birinin hâkimin
takdirine göre seçimlik ceza olarak uygulanabileceği belirtilmiş ve hâkim,
takdirini kullanarak hürriyeti bağlayıcı cezaya hükmetmiş ise artık bu cezayı,
maddenin birinci fıkrasını uygulamak suretiyle, para cezasına çeviremeyeceği
açıklanmıştır.
Dördüncü fıkrada,
taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hürriyeti bağlayıcı ceza uzun süreli olsa
da fail hakkında birinci fıkranın (1) numaralı bendinin uygulanabileceği
belirtilmiştir. Ancak bu hükmün "bilinçli taksir" hâlinde uygulanamayacağı
açıklanmıştır. Bilinçli taksir için 21 inci maddeye ve gerekçesine
bakılmalıdır.
Maddenin, beşinci
fıkrasında, hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına veya tedbire
çevrilmesindeki esas amaç göz önünde tutularak, asıl mahkûmiyetin artık
çevrilen para cezası veya tedbir olduğu belirtilmiş, böylece, gerek cezanın
ertelenmesi gerek tekerrür açılarından hürriyeti bağlayıcı cezanın yerine
verilmiş olan para cezasına veya tedbire itibar olunması sağlanmıştır. Ancak,
bu takdirde hükmün temyizi kabil olmaktan çıkacağı göz önüne alınarak
"hükmün uygulanmasının, kanun yollarına başvurmada engel
oluşturmayacağı" ayrıca belirtilmiştir. Böylece hüküm, kanun yoluna gitme
hakkını etkilemeyecektir.
Ayrıca, kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezanın tedbire çevrilmesi hâlinde, bu tedbir hükümlerini
yerine getirmeyenler veya tedbir gereklerine aykırı hareket edenler hakkında,
hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesi ve belirli bir tedbire
riayet etmek olanaksızlığının meydana çıkması hâllerinde hâkime, bunun yerine
başka bir tedbire karar vermek yetkisinin tanınması uygun görülmüştür.
Yürürlükteki Cezaların
İnfazı Hakkında Kanunda yer alan ve küçükler hakkında verilen kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezaların tedbire çevrileceği hükmüne, Tasarının çocuk ve
küçükler hakkında getirdiği yeni hükümler karşısında bu maddede yer
verilmemiştir; zira, çocuk ve küçüklere ilişkin yeni ceza hukuku esaslarına
göre zaten her türlü ceza, tedbir olarak infaz edilebilecektir.
Madde 65. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinde müebbet ve muvakkat ağır hapis
cezalarının tanımları yanında ayrıca infaz usulleri de belirtilmiş ve infaz
devreleri hükme bağlanmıştır.
Ancak, 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunun söz konusu maddesi, Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 9
uncu ve geçici 4 üncü maddeleri ile yürürlükten kaldırılmış ve "Ceza ve
Tevkifevleri Nizamnamesi" yerine de "Ceza ve İnfaz Kurumları ile
Tevkifevlerinin Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzük" kaim
olmuştur.
Madde düzenlenirken
Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun sözü geçen 9 uncu maddesindeki hükümler esas
alınmış, ancak, "müebbet ağır hapis" yerine "müebbet hapis
cezaları" denilmiş ve böylece müebbet hapsin iki türü birlikte ifade
olunmuştur.
Tasarıda, kısa ve uzun
süreli hapis cezasındaki altı ay sınırının iki yıla çıkarılması uygun
görüldüğünden gözleme tâbi tutulma koşulu da buna göre değiştirilmiştir.
Cezaların İnfazı Hakkında
Kanunun 9 uncu maddesinde geçen "Bakanlık" sözcüğü, ifade ettiği
Bakanlığı açıkça belirtmek amacıyla "Adalet Bakanlığı" şeklinde
değiştirilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların normal infaz biçiminin
kanunda belirtileceği ve bu cezaya mahkûm edilenlerin gözleme tâbi
tutulmayacakları ifade olunmaktadır. Normal olarak bu gibi hükümlülerin, hükmü
veren mahkemenin yargı çevresi içerisinde bulunan ceza infaz kurumlarında
cezalarını çekmeleri uygun olur.
Madde 66. - Maddede kısa
süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların dört ayrı özel infaz tarzı
gösterilmektedir. (1) numaralı bentte, iki grup kişinin hükümlülük sürelerinin
altı ayı geçmemesi hâlinde cezalarını oturdukları yerde çekmeleri kabul
edilmiştir. Maddeye göre, altmışbeş yaşını bitirmiş olanların kısa süreli bir
hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûmiyetleri hâlinde, haklarında 64 üncü maddenin
uygulanması esastır. Kısa süreli ceza altı aya kadar olduğunda, bu özel infaz
tarzına mahkemenin karar verebilmesi için mahkûmun altmışbeş yaşını bitirmiş
olması yeterlidir.
Diğer grup ise, yaşı ne
olursa olsun, hükümlünün sağlık durumunun cezaevinde tutulmasına engel olacak
derecede bozuk ve bu hususun hekim raporu ile belgelendirilmiş bulunmasıdır.
Bu hüküm marifetiyle
cezanın, Devlete bir külfet yüklemeden infazı sağlanmaktadır. Hüküm, çeşitli
yönlerden yararlıdır. Bazı yabancı ülkelerde olduğu gibi (4) numaralı bentte
kadın mahkûma bir bilezik takmak suretiyle cezayı oturduğu yerde çekmesine
karar verilebilecek ve bu suretle oturduğu yerde kalıp kalmadığı kontrol
edilebilecektir.
Maddenin (2), (3) ve (4)
numaralı bentlerinde yer alan özel infaz şekilleri yukarıda açıklanan maksada
uygun yararlı şekillerdir.
Madde hükümlerine uymayan
hükümlü hakkında 462 nci maddenin son fıkrasındaki yaptırım uygulanacaktır.
Esasta infaz ile ilgili
olan bu hükümler, doğrudan hükmü veren hâkime hitap ettiği için Tasarıda yer
almıştır. İnfaz Kanunu bu hükümlerin fiilen uygulanmasına ilişkin usulleri,
koşulları, kontrole ait hükümleri ayrıca düzenleyecektir.
Madde 67. - Maddede,
koşullu salıverilme kurumu düzenlenmektedir. Söz konusu kurum bakımından madde
esaslı bir takım yenilikler getirmiştir; bu hususta yeni kanun tasarılarından
ve çağdaş ceza hukuku eğilimlerinden esinlenilmiştir.
Birinci fıkrada yer alan
düzenlemeyle, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilenler otuz yıl
geçmedikçe koşullu salıverilmeden yararlanamayacaklardır. Yine müebbet hapis
cezasının yirmibeş yılını iyi hâlli hükümlü olarak çekmiş bulunanların koşullu
salıverilme hakkını elde edecekleri belirtilmiştir. Diğer hürriyeti bağlayıcı
cezalarda ise, hükümlülük süresinin üçte ikisinin iyi hâlli olarak geçirilmiş
olması hâlinde bu hak kazanılmış olacaktır.
Ancak, üç aydan az
hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm edilmiş olanlarla en az üç ay süre ile
hürriyeti bağlayıcı cezalarını çekmemiş bulunanlar koşullu
salıverilmeyeceklerdir. Koşullu salıverilme hükümlünün iyileştirilmesi
bakımından bir araç teşkil ettiğinden ve iyi hâlin saptanmasına dayandığından
hükümlünün bir süre cezaevinde kalmasını ve gözlemini gerektirir. Ülkemizde
bugüne kadar cereyan eden uygulama, koşullu salıverilmenin niteliği ile
çelişkilidir.
Üç aydan fazla cezaya
mahkûm edilmiş bulunanlar koşullu salıverilmeden yararlandıkları hâlde, daha az
cezaya mahkûm edilmiş bulunanların aynı kurumdan yararlanmamalarının bir
adaletsizlik teşkil edeceği bazılarınca öne sürülebilirse de, bu gibi hâllerde
hâkimin uygulayabileceği ön ödeme, erteleme, hürriyeti bağlayıcı cezayı
seçeneklerine çevirme, hükmü erteleme gibi kurumların var olduğu gözden uzak
tutulmamalıdır. Bütün bu kurumları uygulamak olanağına sahip olan hâkim, demek
ki hükümlünün cezasını bütünü ile çekmesini uygun görmüştür ki, söz konusu
hükümleri, cezalının koşullu salıverilmeye tâbi tutulmayacağını bilerek
uygulamamış olacaktır.
Mükerrirlerle tutuklu
veya hükümlü iken firar edenler hakkında koşullu salıverilme hükümlerini içeren
ikinci fıkrada da aynı şekilde bir düzenlemeye gidilmiş ve bunlardan firar
edenlerin ağırlaştırılmış müebbet hapiste otuzbeş, müebbet hapiste otuz yıl
sonra koşullu salıverilmeleri benimsenmiştir. Diğer hürriyeti bağlayıcı
cezalara mahkûm edilenler ise hükümlülük süresinin beşte dördünü çekmiş olmak
koşulu ile, koşullu salıverilmeye tâbi tutulabileceklerdir.
Maddenin üçüncü fıkrası,
bu sürelerin hesabında hükümlünün tutuklu kaldığı ve hakkındaki kovuşturma
nedeni ile şahsî hürriyetinden yoksun bulunduğu sürelerin de hesaba
katılacağını açıklamaktadır.
Dördüncü fıkranın açık
hükmüne göre, özel infaz şekilleri içinde geçirilen hürriyeti bağlayıcı ceza
hükümlüleri koşullu salıverilmeden yararlanamayacaklardır.
Beşinci fıkra, Tasarının
benimsediği mağduru koruma ilkesinin bir uygulamasını oluşturmaktadır.
Altıncı fıkra, firar
etmiş ve firara teşebbüs etmiş olanlar ile disiplin cezası almış olanların
hangi nedenler bulunduğu takdirde koşullu salıverilmeden yararlanamayacaklarını
göstermektedir.
Maddenin yedinci
fıkrasında, haklarında koşullu salıverilme kararı verilen hükümlülerin bir
denetim süresine tâbi tutulacakları kaydı yer almaktadır. Bu süre içinde
hükümlü hakkında 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (3) numaralı bendinin
öngördüğü denetimli serbestlik tedbiri uygulanacaktır.
Maddenin sekizinci
fıkrası hükmüne göre hâkim, hükümlünün kişilik özelliklerini göz önünde
bulundurmak suretiyle, denetimli serbestliğe tâbi tutulması hususunda gerçek
bir gereksinme yoksa tedbirin uygulanmamasına karar verebilecektir. Fıkra,
koşullu salıverilen hükümlünün tâbi tutulacağı denetim süresi bakımından da
önemli bir yenilik getirmiştir; hâkim, mahkûmiyet süresinin geri kalan kısmının
üçte biri ile üçte ikisi arasında bir süre belirleyecektir; bunu yaparken de,
elbette ki, hükümlünün kişilik özelliklerini göz önünde bulunduracaktır. Deneme
süresince hükümlü yapıcı bir denetime tâbi tutulacak ve patronaj rejiminden
yararlanacaktır. Hazırlanacak tüzük, denetim ve patronaj rejiminin uygulanma
usulünü gösterecektir.
Maddenin, dokuzuncu
fıkrasında koşullu salıverilme kararının geri alınmasına neden olan hâller
gösterilmiştir: Bir kere koşullu salıverilen, kasıtlı bir cürümden dolayı
hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm edildiği takdirde koşullu salıverilme
kararı geri alınacaktır. İkinci olarak mahkûm yükümlü tutulduğu koşulları
yerine getirmezse, örneğin hakkındaki denetim tedbirlerine uymazsa yine bu
karar geri alınacaktır. Koşullu salıverilme kararı geri alındığı takdirde
salıverilmenin geri alınmasını sonuçlayan suçun işlendiği tarihten sonraki ceza
kısmı, ceza süresine mahsup edilmeyerek bu kısım aynen çektirilecek ve evvelce
salıverildiği suçtan dolayı verilmiş hükmün infazı ile ilgili olarak bir daha
koşullu salıverilmeyecektir.
Koşullu salıverilme
kararının geri alınmasına dair karara karşı maddede teker teker gösterilen
kişilere itiraz yoluna başvurma hakkı tanınmıştır. Salıverilen hükümlü denetim
süresi içinde bir suç işlemediği takdirde ise cezası infaz edilmiş
sayılacaktır.
Maddenin onikinci
fıkrasında, terör suçlarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına
mahkûm edilmiş olanlar koşullu salıverilmeden yararlanamayacakları hükme
bağlanmaktadır.
Maddenin son fıkrasında,
koşullu salıverilmeye ilişkin özel kanun hükümleri saklı tutulmaktadır. Bu
hüküm uyarınca örneğin, 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanunu ve bu Kanuna atıf yapan 30/7/1999 tarihli ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı
Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununu bakımından geçerli olan koşullu
salıverilmeye ilişkin hükümlerin uygulanmasına devam edilecek ve söz konusu
kanunların kapsamında kalan suçlarda anılan kanunların koşullu salıverilmeye
ilişkin hükümleri uygulanacaktır.
Madde 68. - Madde
düzenlenirken ağır para cezasının genel alt ve üst sınırlarının belirlenmesi
öngörülmüş, infazla ilgili hususların, hafif para cezasını da kapsayacak
şekilde, ayrı bir maddede ele alınması uygun sayılmıştır.
Getirilen yeni düzenleme
iki fıkradan oluşmaktadır: birinci fıkrada kanunda ayrıca açıklanmayan
durumlarda ağır para cezasının aşağı sınırının üçyüzellimilyon, yukarı
sınırının ise doksanmilyar lira olduğu hükme bağlanmış ve bu miktarın Devlet
Hazinesine ödeneceği belirtilmiştir. Tasarının 110 ve 115 inci maddeleri çocuk
ve küçükler hakkında uygulanacak para cezalarının sınırlarını göstermektedir.
İkinci fıkrada ise,
hâkimin bu cezaya hükmederken göz önünde bulundurması gereken esas ve ölçüler
gösterilmektedir. Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 5 inci maddesinde
gösterilenlere eklenenler suçlunun elde ettiği yararın ve suçun meydana
getirdiği zararın ağırlık ve hafiflik derecesi ve suçtan meydana gelen zarardan
ibaret bulunmaktadır.
Hâkim, cezaya hükmederken
fıkrada sayılan hususları teker teker ilgili mercilerinden sorup araştıracak
değildir. İkinci fıkra, hâkime hitap eden genel bir direktif niteliğini
taşımaktadır.
Madde 69. - Maddeye göre
hafif para cezasının alt sınırı yüzmilyon lira, üst sınırı ise onmilyar lira
olarak belirlenmiş ve bu para cezasının da Devlet Hazinesine ödeneceği hükme
bağlanmıştır.
Maddenin ikinci
fıkrasında ise, hâkimin ağır para cezasına hükmederken göz önünde tutacağı hususların esas alınması öngörülmüş ve ağır
para cezasına ilişkin 68 inci maddenin ikinci fıkrasındaki hükme bu amaçla
yollama yapılmıştır.
Hafif para cezalarının
infazının, ağır para cezalarının infazından farklı bulunmadığı dikkate
alınarak, infaz hususunun birlikte aynı maddede belirtilmesinin daha uygun
olacağı düşünülmüştür.
Madde 70. - Maddede bir
kere nispî para cezasının tanımı yapılmak suretiyle, ceza mevzuatımızdaki bir
boşluğun doldurulması amaçlanmış, bu para cezasının da Devlet Hazinesine
ödeneceği ve yukarı sınırının bulunmadığı açıklanmıştır. Böylece, kanunda
asgarî bir sınır gösterildiği hâllerde, söz konusu para cezasının nispî para
cezası olabileceği belirtilmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, 1935 yılında verilmiş bir Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından
da yararlanmak suretiyle, tazmin niteliğindeki para cezasının tanımı
yapılmıştır. Bu para cezalarının menşeinin Fransız hukuku olduğu bilinmektedir.
Fransız Yargıtayı, kamu para cezası niteliği ile Devletin uğradığı zararları
karşılamak amacını aynı zamanda güden bu cezalara ait özellikleri kararlarıyla
oluşturmuştur.
Türk ceza mevzuatında ise
bu para cezaları kanunla kabul edilmiş ve Yargıtay kararlarıyla niteliklerinden
kaynaklanan özellikler belirlenmiştir.
Tasarıdaki tanım
çerçevesinde de Yargıtay özellikleri belirlemeye devam edecektir.
Madde 71. - Maddeyle,
mevzuatımızda para cezalarının infazında uygulanmakta bulunan hükümler yönünden
önemli bazı değişiklikler yapılmıştır.
Bilindiği gibi para cezaları
bakımından en önemli husus bu cezaların fiilen yüksek bir oranda infaz
edilmesinin sağlanmasıdır. Türk kanun koyucusu, bir kısım yabancı mevzuatın da
kabul ettiği üzere, bu bakımdan para cezalarının taksitle ödenmesi sistemini
benimsemiştir.
Maddeye göre hâkimin,
para cezasını takside bağlamak yetkisine daha geniş bir esneklik verilmiş ve
hükümlünün başvurusu üzerine takside dair kararlarında değişiklik yapabilmesi
kabul edilmiştir. Ayrıca hâkimin, para cezasını ödemek üzere bir olanağın
gerçekleşmesini bekleyen hükümlünün durumunu takdir ederek, ödeme başlangıç
tarihini saptayabilmesi ve bunu değiştirebilmesi uygun görülmüştür.
Maddenin getirdiği
dikkati çekici diğer değişiklikler şunlardır:
Ödenmeyen para cezasının
hapse çevrilmesinin esasta uygun bir çözüm yolu olmadığı kabul edilmektedir.
Ancak bu yol tutulmadığı taktirde para cezasının infaz edilemez hâle geleceği
de bir gerçektir. Bu nedenle madde, bir kısım yeni ceza kanunlarının yaptığı
gibi hapse çevirme esasını kabul etmekle beraber düzeltici bir tür yenilikler
de getirmiştir: Bir kere takside bağlama olanağı genişletilmiştir. Ancak, para
cezasının, 68 inci maddenin alt sınırında gösterilen miktarın 500 üncü maddeye
göre uygulanan yeniden değerleme oranı ile çarpılması sonucu elde edilen miktarı
geçmediği hâllerde, bu cezanın taksitle ödenmesine mahkemece hükmedilemeyecek,
Cumhuriyet savcılığınca yapılacak para cezasının infazında taksitlendirme
mümkün olabilecektir. İkinci olarak para
cezasından hapse çevirmenin sınırı iki yıl olarak saptanmıştır.
Tasarının 110 uncu maddesi gereğince çocuklar hakkındaki para cezaları hapis
cezasına çevrilemez. Küçükler hakkında ise, 115 inci madde gereğince sınır
ikiyüzmilyon liradır; bu para cezaları da hapse çevrilemez.
Üçüncü olarak Tasarı,
para cezasının hapse çevrilmesi hâlinde koşulları varsa bu cezanın
ertelenebileceğini kabul etmektedir. Bu cezaların infazı, hâkimin takdirine
göre hükmü veren mahkemece iki yıla kadar ertelenecektir.
Maddenin para cezasının
hapse çevrilmesinde kabul ettiği yeni esasa göre kırkmilyon lira bir gün hapse
karşılık sayılacaktır.
Maddede ayrıca, 8/1/2003
tarihli ve 4786 sayılı Kanunla, Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 5 inci
maddesine eklenen, mahkemece, ödenmeyen para cezasına gecikme zammı
uygulanacağına da karar verilmesi hükmüne de yer verilmiştir.
Madde 72. - Maddede, kamu
hizmetlerinden yasaklama cezasının;
- Fer'î ceza olduğu,
- Bir mahkûmiyetin kanunî
neticesi olarak hükmedilemeyeceği,
- Süreli olacağı,
esasları kabul
edilmiştir.
Cezalandırmada temel
siyaset ilkesi olarak hükümlünün, topluma yeniden kazandırılması ve üretken bir
toplum üyesi hâline getirilmesi kabul edilmiş bulunduğundan, kamu
hizmetlerinden müebbet yasaklama kabul edilmemiştir.
Madde 73. - Maddede, bir
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasının;
- Fer'î ceza olduğu,
- Bir mahkûmiyetin kanunî
neticesi olarak hükmedilemeyeceği,
- Süreli olacağı,
- Kişiyi şahsen yoksun
kılacağı,
esasları kabul
edilmiştir.
Ayrıca, maddenin ikinci
fıkrasında bir suçun işlenmesinde rol oynamayan bir meslek veya sanat veya
ticaretin bu madde kapsamı dışında kalması ve böylece hükümlünün bütün geçim
olanaklarının ortadan kaldırılması suretiyle cezadan beklenen amaçlara tam ters
düşen bir durumun ortaya çıkması engellenmiştir.
Madde 74. - İşyerinin
kapatılması cezası 58 inci maddenin (3) numaralı bendinde yer almaktadır. Bu
ceza, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasından
farklı olarak sadece iş görülen yerin, örneğin dükkânın, atölyenin, izinsiz
ders okutulan yerin ve benzerlerinin kapatılmasını kapsamaktadır. İşyeri
kapatılması, kişinin başka yerlerde sanatını icra edebilmesini engellemez.
Madde 75. - Sanayileşme
ve ekonomik gelişme paralelinde, hızlı kentleşme ve nüfus artışının da
etkisiyle, ulaşım araçlarının nicelik ve niteliklerinde yoğun bir artış
gözlenmektedir.
Taşıt araçlarıyla işlenen
suçlarda ceza siyasetine uygun olarak, cezada caydırıcılık unsurunun
gerçekleştirilmesi amacına yönelik olmak üzere kanunda belirlenmiş aslî cezaya
ek olarak "sürücü belgesinin geri alınması" adı altında bir fer'î
ceza verilmesi de öngörülmüştür.
Maddeyle, her türlü taşıt
araçlarıyla işlenen suçlarda, verilecek cezaya ek olarak hâkimin takdirine
göre, kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde sürücü belgesinin üç aydan üç yıla
kadar geri alınması hükmü getirilmektedir. Araç kullanılması, çağdaş hayatın
sürdürülmesinde, kişi için yaşamsal değer taşıdığından, olay dolayısıyla temel
cezanın belirlenmesinde hâkimin çok özen göstermesi gerektiği açıktır.
Madde 76. - Maddede kamu
hizmetlerinden yasaklanma ve bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması cezalarının, aslî cezanın infazından sonra uygulanacakları ve aslî
ceza erteleme veya özel af gibi bir nedenle infaz yeteneğini kaybettiğinde
hükmün kesinleştiği tarihten itibaren etkilerini gösterecekleri belirtilmiştir.
Ancak, aslî cezanın infaz süresi içinde de söz konusu fer'î cezalara mahkûm
olan kimselerin bu cezaların gerektirdiği yoksunluk hâlinde bulunacaklarını
belirtmek için, bu iki fer'î cezanın aslî cezanın infazı süresince de etkilerini
gösterecekleri, bu suretle aslî cezasını çekmekte olan bir hükümlünün seçilme
ehliyetine sahip bulunmayacağını açıklamak maksadıyla maddeye açıklık
getirilmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında erteleme ve özel af gibi nedenlerle aslî ceza infaz olunmadığında
fer'î cezaların etkisinin ne olacağı gösterilmiştir: bu takdirde mahkûmiyet
hükmünde veya özel af işleminde fer'î cezanın infaz olunacağı ayrıca
belirtilmemiş ise, fer'î ceza da infaz edilmeyecektir. Böylece, aslî cezanın
ertelendiği hâllerde söz gelimi, mahkûmiyet seçilememeyi de kapsıyorsa ve
erteleme kararında bu fer'î cezanın infaz edileceği ayrıca açıklanmamışsa,
seçilmeyi veya seçimle gelinmiş makamda kalmayı etkilemeyecektir.
Maddenin son fıkrasıyla,
ceza ertelendiği hâllerde, işyerinin kapatılması cezasının da uygulanmayacağı
belirtilmek istenilmiştir.
Madde 77. - Maddeyle,
kanunun ayrıca açıkladığı hâller dışında, kamu hizmetlerinden yasaklanma ve
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezalarının ne gibi
hâllerde ve koşullarla hâkimin takdirine göre hükmedilebileceği
gösterilmektedir.
Kamu hizmetlerinden
yasaklanma fer'î cezasının uygulanabilmesi bakımından koşullar şunlardır :
- Aslî failin bir memur
olması,
- Memuriyet sıfatının
işlenen suçun bir unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturması,
- Hâkimin fail hakkında
fer'î olarak böyle bir cezanın hükmedilmesinde toplum savunması bakımından
yarar bulunduğu kanaatine varması ve bu hususa ait gerekçeyi kararında
göstermesi.
Söz konusu koşulların
varlığı hâlinde hâkim bu cezaya hükmedebilecek ise de, cezanın miktarı 72 nci
maddede gösterilen alt ve üst sınırları aşamayacağı gibi herhâlde aslî ceza
miktarını da geçemeyecektir.
Maddenin ikinci
fıkrasında yazılı olan hâlde, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulmasına fer'î ceza olarak karar verilebilmesinin ilk koşulu, bir meslek
veya sanat mensubu olmanın veya ticaretle uğraşmanın suçun unsurunu veya
ağırlaştırıcı nedenini teşkil etmesidir. Diğer koşullar bakımından ise, birinci
fıkra hakkında yukarda işaret olunan hususlar geçerlidir. Ancak, bu hâlde 73
üncü maddenin gösterdiği sınırlar dikkate alınacaktır.
Suçun, memur veya meslek
veya sanat mensubu olmayan veya ticaretle uğraşmayan kimselerle, memur veya
meslek veya sanat mensupları veya ticaretle meşgul bulunanlarla iştirak hâlinde
işlenmesi durumunda Tasarının 43 ve 44 üncü maddeleri gereğince veya
dolayısıyla faillik kurallarına uyularak, bunlar hakkında da maddenin
uygulanabileceği şüphesizdir.
Madde 78. - Maddede,
"müsadere" ve "suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi"
cezaları düzenlenmiş bulunmaktadır. Suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi,
müsadere dışında, mevzuatımıza getirilen yeni bir ceza sayılmalıdır. Bu
cezanın, özellikle kara paranın aklanması suçları bakımından çok önem taşıdığı
belirtilmelidir. Müsadere cezası bakımından ise madde yürürlükteki mevzuata
göre çok önemli yenilikler getirmiş bulunmaktadır.
Maddenin (1) numaralı
fıkrasının birinci paragrafına göre suçta kullanılan veya kullanılmak üzere
hazırlanan veya suçun işlenmesine tahsis olunan veya suçtan meydana gelen
şeylerin müsaderesine karar verilir. Bu kararın verilmesi için suç dolayısıyla
bir kimsenin mahkûm edilmiş bulunması aranmaz. Eşya, suçta iştiraki olmayan bir
kimseye ait ise müsadere olunamaz. Ancak, birinci paragrafta açıklanan eşya,
suç failinin veya ailesi mensuplarının yaşamlarını sürdürebilmeleri için
zorunlu araç ve gereçlerden ise ve dolayısıyla bunların mülkiyetinin Devlete
geçmesi hakkaniyete aykırı bulunduğunun anlaşılması hâlinde, müsaderelerine
karar verilmez. Böylece, ikinci paragrafın ikinci cümlesinde müsadere edilecek
şeyler bakımından önemli bir istisna getirilmiş olmaktadır. Ancak dikkat
edilmelidir ki, bu istisna sadece araç ve gereç niteliğindeki eşyayı
kapsamaktadır.
Üçüncü paragrafta,
kanunlar tarafından tehlikeli ve zararlı olarak nitelendirilmiş veya
kullanılması, yapılması, taşınması ve bulundurulması suç oluşturan eşyanın da
müsadere edileceği açıklanmıştır.
Dördüncü paragraf,
müsaderede hakkaniyetin göz önünde bulundurulmasını sağlayan bir direktifi içermektedir.
Bir şeyin bazı kısımlarının, örneğin bir otomobilin kaçak olarak sokulmuş
motorunun müsaderesi gerektiğinde sadece bu kısım müsadere edilecektir. Ancak
bu hâlde, tüme zarar vermeden bu kısmın alınmasının mümkün olması ve ayırmak
için orantısız giderlere katlanmak mecburiyetinin bulunmamasıdır.
Beşinci paragraf
müsaderesine karar verilen şeyler hakkında ne yapılacağını göstermektedir: Bir
kere kanun imhasını emrediyorsa şey imha olunur, eşyanın belirli maksada
tahsisini öngörmüş ise o suretle hareket edilir. Diğer bütün hâllerde şeyin
mülkiyeti Devlete geçer.
Maddenin (2) numaralı
fıkrası, suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi yaptırımını içermektedir.
Müsadere hâlinde de, esasta mülkiyet Devlete geçmektedir. Devlet mülkiyetine
geçen bu şeyleri, kanunun emrine göre Devlet ya imha ya belirli maksada tahsis
eder yahut bunlara, bir şekilde tasarruf eder. Ancak eşyanın veya değerlerin
fail tarafından imha olunduğu veya başkalarına nakledildiği veya bir suretle
tasarruf olunarak elden çıkarılmış olduğu hâllerde, ne yapılacağını (2)
numaralı fıkra göstermektedir.
Buna göre müsaderesi
gereken şey elde edilemediğinde bunun değeri saptanarak failin mal varlığından
alınıp Devletin mülkiyetine geçirilmesine karar verilecektir.
Müsaderesi gereken şey
veya değer, bir başkası tarafından niteliği bilinerek edinilmiş ise, onun
malvarlığı hakkında da aynı karar verilecektir.
Tahsil bakımından 71 inci
maddenin dokuzuncu fıkrasına göre 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Âmme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanacaktır.
Ayrıca, usule ilişkin
belirli nedenlerle kamu davasının açılamaması veya açılmasına karşın ortadan
kaldırılması sonucunda müsaderesi gereken eşyanın müsaderesine karar
verilememesi veya açılan bir dava sonucunda her ne nedenle olursa olsun
müsadereye hükmolunamaması hâli 4/4/1919 tarihli ve 1412 sayılı Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanununun, 21/5/1985 tarihli ve 3206 sayılı Kanunla değişik
392 nci maddesinde öngörüldüğü için burada yeniden hüküm getirilmesine gerek
görülmemiştir.
Anayasanın 38 inci
maddesinin onuncu fıkrasında yer alan "genel müsadere cezası
verilemez" hükmü karşısında Tasarıda genel müsadere cezası
öngörülmemiştir.
Madde 79. - Maddede temel
cezanın nasıl belirleneceği gösterilmiştir. Daima aşağı sınırın tercih
edildiği, oysa kanunda her suçun cezasının iki sınır arasında belirtildiği,
böylece suçun özelliklerine göre cezasının takdir edilmesinin istendiği, daima
aşağı sınır ile yetinilmesinin bu esasa aykırı düştüğü göz önünde bulundurulmuş
ve takdirin nelere bakılarak yapılacağı açıklanmıştır. Takdirin nedenlerini tek
tek saymanın olanaksızlığı karşısında sadece örnekler verilmiş ve
"gibi" sözcüğü ile sınırsızlığa işaret edilmiştir. Fakat hükümde
takdirin nedenleri mutlaka gösterilecek ve böylece üst mahkemenin takdirde hata
yapılıp yapılmadığını denetlemesine olanak sağlanacaktır.
Madde 80. - Cezalarda
kanunîlik ilkesinin bir uygulaması olan bu maddede cezaların nasıl
belirleneceği gösterilmiş, özellikle ağırlaştırıcı ve hafifletici nedenlerin
bir arada bulunması hâlinde önce artırmayla işe başlanacağı ve elde edilecek
ceza miktarı üzerinden hafifletici nedenlerin uygulanacağı belirtilmiştir.
Şüphesiz ki, ağırlaştırıcı nedenlerden fiilî olanlar şahsî olanlardan daha önce
uygulanacaktır. Ancak, suçlunun yaşı, aklî durumu, takdirî hafifletici nedenler
ve tekerrür bütün artırma ve eksiltme işlemleri bittikten sonra ve aralarındaki
bu sıraya da uyulmak suretiyle birer birer uygulanacaktır. Ayrıca, değişik ceza
türlerinin nasıl hesaplanacağı da maddede belirtilmiş ve birmilyon liradan
aşağı olan para cezalarının hesaba katılmayacağı ve infaz edilmeyeceği
açıklanmıştır.
Madde 81. - Maddeyle,
mahkûmun suç nedeni ile şahsî hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran örneğin
tutuklama gibi hâller nedeni ile geçirilen sürelerin mahkûmiyetten indirilmesi
esası benimsenmiştir. Böylece teknik anlamda tutukluluk sayılmamakla beraber
şahsî hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran tedbirlerin tümünün de tutukluluk
gibi mahkûmiyet süresine mahsup edilmesi öngörülmüştür. Bu nedenle, madde
metninde "hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün hâller" ibaresi
kullanılmıştır.
Maddede "hüküm
kesinleşmeden önce gerçekleşen" ibaresi yer aldığından hükümlünün mahkûm
edildiği suçtan başka bir fiilden dolayı yargılama nedeniyle hürriyetinin
sınırlanmış olması hâlinde de mahsubun hangi koşul ile yapılabileceği
gösterilmiştir.
Madde 82. - Madde cezanın
ertelenmesi yönünden Türk ceza hukukuna çok önemli değişiklikler getirmektedir:
Bir kere çağdaş kanunların benimsediği ana ilke vurgulanmış ve kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezaların infazından mümkün oldukça kaçınma ilkesine uygun
bir düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, erteleme olanağı geniş tutulmuş
ve iki yıla kadar (iki yıl dahil) hapis ve hafif hapis cezalarının
ertelenebileceği maddede belirtilmiştir. Ayrıca altmışbeş yaşını bitirmiş
bulunanların üç yıla kadar (üç yıl dahil) olan hapis ve hafif hapis cezalarının
ertelenebileceği kabul edilmiştir.
Ertelemenin mahkûmiyete
ait koşulları bakımından da erteleme olanağı genişletilmiştir: Bir kere
cürümden dolayı üç aydan fazla hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûmiyet ertelemeye
engel etki yapmakta ve bu hükümlülüğün de suçun işlenmesinden önceki beş yıl
içinde ve kasıtlı bir cürümden dolayı gerçekleşmiş bulunması gerekmektedir. Beş
yıl geçtikten sonra gerçekleşen mahkûmiyet, ceza ne olursa olsun, ertelemeye
engel olmayacaktır.
Ertelemenin ehliyet
koşulu olarak da madde "geçmişteki hâli ve suç işleme hususundaki
eğilimi" ölçü olarak almış ve böylece insan onuruna daha uygun bir ölçü
öngörülmüştür. Hâkim, cezanın ertelenip ertelenmeyeceğine karar verirken yurt
dışında verilen mahkûmiyet hükümlerini de dikkate almak suretiyle sanığın
"geçmişteki hâli ve suç işleme hususundaki eğilimi"ni irdeleyecektir.
Mahkeme kararlarının
gerekçeli olması hakkındaki ilke göz önünde tutularak ertelemenin veya cezayı
ertelememenin nedenlerinin kanunda yer alan ibarelerin tekrarı niteliğinde
olmayacak biçimde anlam taşıyacak surette belirtilmesinin gereği açıktır. Madde
bu esası belirtmek amacıyla birinci fıkrasında hüküm içermektedir.
Diğer yandan tazminat
kabilinden olan para cezalarının, maddenin beşinci fıkrasında, ertelenemeyeceği
belirtilmiş, ayrıca zapt ve müsaderesi gereken eşya ile yargılama giderlerinin
de erteleme hükmü içine ithal edilemeyeceği açıklanmıştır.
Cezaların içtimaı hâlinde
ise her suç hakkında verilecek hüküm ertelemenin koşulları bakımından ayrı ayrı
değerlendirilecektir.
Ertelemenin fer'î cezalar
üzerindeki etkisine gelince: İlke, ertelemenin fer'î cezaları da kapsamasıdır;
ancak hâkim, kararında ertelemenin fer'î cezaları kapsamamasına karar
verebilecektir.
Tasarının erteleme kurumu
bakımından getirdiği önemli bir yenilik de, cezası ertelenen hükümlünün hâkim
tarafından belirlenecek bir süre ile denetime ve bu süre içinde 94 üncü
maddenin (A) fıkrasının (2) numaralı bendine göre denetimli serbestlik
tedbirine tâbi tutulmasıdır. Hâkim süreyi bir yıl ile beş yıl arasında
belirleyebilecektir. Ancak, hükümlünün özelliklerini göz önüne alan hâkim bu
sürenin tedbire tâbi tutulmadan da geçirilmesine karar verebilecektir.
Maddenin dokuzuncu
fıkrası, denetimli serbestliğin esas amacının, hükümlüde uygun sosyal davranış
biçimlerinin yerleştirilmesi olduğunu belirtmek ve bu maksatla mahkûmun
özellikle mesleki etkinlikleri, ikamet yeri, tıbbî kontrol, alkollü içkilerden
uzak kalma gibi hususlarda etkin olmasını gerektireceğini açıklamaktadır. Hâkim
bu süre içinde hükümlüye tüzüğünde gösterilen diğer bir takım mecburiyetleri de
yükleyebilir, bu yükümlere gerek kalmadığını saptadığında bunları kaldırabilir
veya değiştirebilir.
Maddenin onuncu fıkrası,
denetim süresi içinde hükümlünün hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren kasıtlı
bir cürüm işlemesi veya kendisine yüklenen davranış yükümlerini ihlâl etmesi
veya denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasından kaçması hâllerinde ne
yapılacağını göstermektedir. Bu takdirde hâkim ertelenen cezanın ya tamamen
veya kısmen infazına karar verecektir. Bunun anlamı şudur ki, hükümlü bu hâlde
mutlaka cezanın tümünü çekecek değildir. Ancak hükümlü hakkında, koşulları
varsa tekerrür hükümleri uygulanacaktır.
Söz konusu hükümlerin
uygulanması için suçun denetim süresi içinde işlenmiş olması yeterlidir; yoksa
ikinci suçtan dolayı hükmün denetim süresi içinde verilmiş veya kesinleşmiş
bulunması gerekmez.
Maddenin son fıkrasına
göre denetim süresi olaysız yani kanunî koşullara uygun geçirildiğinde
hükümlülük yok sayılacak ve artık hiçbir hukukî netice doğurmayacaktır.
Madde 83. - Sanığın ölümü
ile ceza ve usul ilişkisi ortadan kalkacağından açılmış olan kamu davasının da
ortadan kaldırılacağı maddede belirtilmiş, hükümlünün ölmesi hâlinde ise henüz
tahsil edilmemiş olan para cezasının varislerden ve terekeden istenemeyeceği
açıklanmıştır. Bununla birlikte müsadere, mülkiyetin Devlete geçmesi ile
Devletin bir alacağı niteliğinde bulunan yargılama giderlerinin bundan hariç
tutulduğu ve 78 inci madde hükmünün de saklı olduğu maddede belirtilmiştir.
Madde 84. - Madde, genel
ve özel affın neticelerini göstermek ve ceza davasını veya hükmolunmuşsa
mahkûmiyeti ne suretle etkileyeceğini belirtmek maksadıyla kaleme alınmıştır.
Özel affın kanun ve kararnameyle çıkarılabileceği göz önünde tutularak, ister
Türkiye Büyük Millet Meclisi ister Cumhurbaşkanı tarafından gerçekleştirilsin
özel affın sonuçlarında bir değişiklik olamayacağı açıklanmıştır.
Maddeye göre özel af, ilke
olarak fer'î cezaları etkileyecektir. Ancak kararname aksini yani fer'î
cezaları etkilemeyeceğini belirleyebilecektir.
Madde 85. - Maddede,
zamanaşımı süreleri yer almaktadır. Dava zamanaşımının kesilmesi hâllerine
Tasarıda artık yer verilmediğinden, zamanaşımı süreleri artırılmıştır. Bu
süreler suçun gerektirdiği ceza miktarı esas tutulmak suretiyle ayrı ayrı
belirtilmiştir. Bununla birlikte fer'î cezaların özel bir kanunda aslî ceza
olarak öngörülmesi olasılığı göz önünde tutularak böyle bir hâlde zamanaşımının
ne kadar olacağı ayrıca gösterilmiştir. Keza, seçimlik cezaları gerektiren bir
suçta en ağır cezanın, zamanaşımının uygulanmasında, süre itibarıyla daha uzun
zamanaşımını gerektiren ceza olduğu vurgulanmıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 109 uncu maddesinde yer alan hüküm uygulamada duraksamaları yok
etmek amacıyla yeni metne aktarılmıştır.
Maddenin beşinci
fıkrasında zamanaşımının çeşitli suç tiplerine göre başlangıç tarihleri
belirtilerek, tamamlanmış, teşebbüs derecesinde kalmış, mütemadi ve müteselsil
suçlar ile küçüklere karşı üstsoy veya küçük üzerinde hüküm ve nüfuzu olan
kimseler tarafından işlenen suçlarda zamanaşımının başlangıcı gösterilmiştir.
Çocuk veya küçüklere karşı veli veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan
kimseler tarafından işlenen suçların takibi, mağdurların durumları nedeniyle
çok zor olmaktadır. Bu nedenle bu suçlarda zamanaşımı, mağdurun ergin olduğu
günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Bu değişikliğin mağdurun korunması
ilkesi yönünden önemli olacağı düşünülmüştür.
Maddenin son fıkrasında
ise özel kanunlardaki zamanaşımının başlangıcına ilişkin hükümlerinin saklı
olduğu belirtilmiştir.
Madde 86. - Maddeye göre,
kamu davasının açılması, izin veya karar alınmasına veya diğer bir mercide
çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğunda, izin veya kararın
alınmasına veya meselenin çözümüne kadar zamanaşımı duracaktır.
Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanunu gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilen suç faili
hakkında da kaçaklık kararı mahkemece kaldırılıncaya kadar zamanaşımı
duracaktır.
Madde 87. - Ceza
zamanaşımı sürelerini belirten ve bu sürelerin hangi tarihten itibaren işlemeye
başlayacağını gösteren bu maddede, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
sistemi aynen benimsenmiş ve hükmedilmiş olan cezaların süreleri ve miktarı göz
önünde tutularak ceza zamanaşımı süreleri ayrı ayrı belirtilmiştir. Bu
sürelerin hükmün kesinleşmesinden veya infazın herhangi bir nedenle kesintiye
uğramasından itibaren cereyan etmesi öngörülmüştür. Bu son hâlde göz önünde
bulundurulması gereken zamanaşımı süresi, kesintiden sonra infazı gereken
cezanın süre ve miktarlarına göre hesaplanacaktır.
Madde 88. - Yukarıdaki
maddelerde de açıklandığı üzere Tasarı kamu hizmetlerinden yasaklanma veya bir
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezalarını ve
müsadereyi fer'î ceza olarak kabul etmiş bulunmaktadır. Bu cezalarda zamanaşımı
ceza süresinin iki katını geçmesiyle gerçekleşmiş bulunacaktır. Ancak, hâlen
özel kanunlarda mevcut bulunan ve diğer bir kısım ehliyet yoksunlukları
gerektiren fer'î cezalar da vardır. Bunların da aynı süre içinde zamanaşımına
uğrayacakları maddede belirtilmiştir.
Madde 89. - Maddede, ceza
zamanaşımının kesilmesi hâllerini göstermektedir. Bu hâller cezanın infazı için
yetkili merci tarafından hükümlüye yasal usulüne göre yapılmış tebligat veya bu
maksatla hükümlünün yakalanması veya failin zamanaşımı işlediği sırada, mahkûm
olduğu suç türünden diğer bir suçu işlemesidir. Suçun işlenmesi işleyen
zamanaşımını durduracaktır.
Madde 90. - Maddeyle,
zamanaşımı sürelerinin hesabında 80 inci maddede gösterilmiş bulunan kural ve
esasların uygulanacağı belirlenmiştir. Ayrıca zamanaşımının re'sen uygulanacağı
ve şüphelinin, sanığın ve hükümlünün bu husustaki iradesinin göz önüne
alınmayacağı belirtilmiştir.
Şüpheli, Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanununa göre hakkında soruşturma yapılan kişidir.
Madde 91. - Maddede,
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda şikâyetin ve
şikâyetten vazgeçmenin şeriklere etkisi ve sonuçları düzenlenmiştir. Bu konuda
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun esasları muhafaza edilmekle beraber bazı
yenilikler de getirilmiştir. Söz gelimi şikâyetten vazgeçmenin, şikayet üzerine
açılan davaya ilişkin suçun işlenmesinde şerik olanları da kapsayacağı yani
onlar hakkında da geçerli sayılacağı belirtilmiş ayrıca aksi kanunda
açıklanmadıkça vazgeçmenin bunu kabul etmeyen sanığa tesir etmeyeceği hüküm
altına alınmıştır. Metinde geçen "aksinin kanunda belirtilmesinden"
maksat, herhangi bir kanun hükmünde vazgeçmenin sanığın kabulüne bağlı
olmaksızın davayı ortadan kaldıracağı hususunda açıklık bulunmasından
ibarettir. Yoksa böyle bir açıklığı içermeksizin herhangi bir kanun hükmünde,
vazgeçmekle davanın ortadan kalkacağının belirtilmesi, sanığın muvafakatinin
aranmaması anlamına gelmeyecektir.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasında yer alan hükümle uygulama bakımından esaslı bir değişiklik
getirilmektedir. Bu hüküm çağdaş ceza hukukunda yer almış bulunan mağdurun
korunmasının, ceza hükümleriyle de sağlanması yönünden yeni bir katkı
oluşturmaktadır. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun hükümlerinin geçerli
bulunduğu dönemde Kanunun 111 inci maddesinde yer alan hükmü bilmeyen bir kısım
mağdurun şahsî haklarını mahfuz tutmamaları nedeniyle haklarını sonradan talep
edemedikleri görülmekteydi. Hüküm, şahsî hakların saklı bulunduğunu sağlayacak
şekle sokularak mağdurun himayesi sağlanmıştır.
Madde 92. - Maddede kamu
davasının ortadan kalkmasının ve cezanın düşmesinin şahsî hakları
etkilemeyeceği, bunun gibi müsadere edilmiş olan eşyanın ve ödenmiş olan para
cezalarının iadesine yol açmayacağı, yargılama giderlerinin de bu nedenlerle
talep edilemez bir hâle gelmeyeceği açıklanmış, sadece genel afla ortadan
kalkma hâlinde yargılama giderlerinin de artık istenemeyeceği belirtilmiştir.
Madde 93. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanuna geçen yıllarda giren ve niteliği itibarıyla maddî
ceza hukukunu ve aynı zamanda usûl hukukunu ilgilendiren önödeme kurumu, büyük
yük altında bulunan mahkemelerimiz yönünden çok yararlı etkiler yapmıştır. Batı
ülkelerinde de, değişik şekil ve koşullarla uygulanan bu kurum yanında ve bazen
bunun yerini almak üzere "uzlaşma" da yer almış bulunmaktadır. Tasarı
39 uncu maddenin (2) numaralı fıkrası ile uzlaşmayı da kabul etmiş
bulunduğundan, çok yerinde olarak, önödemenin sınırı bir miktar daralmış ve
yerini kısmen uzlaşma almıştır.
Maddenin birinci
fıkrasında önödeme yapılabilecek hâller gösterilmiş ve bu hâllerde koşulları
yerine getiren kimse hakkında kamu davasının açılamayacağı belirtilmiştir.
İkinci ve üçüncü fıkralara göre ise özel kanun hükümleri nedeni ile iş doğrudan
doğruya mahkemeye intikal ettiğinde veya Cumhuriyet savcısı tarafından dava
açıldığı hâllerde fail, gerekli koşulları yerine getirirse kamu davasının
ortadan kaldırılması kararı verilecektir. Bu hususlara ilişkin olarak
gerçekleştirilecek işlemlerin usûl ve koşulları yerine getirildiğinde kamu
davasının ortadan kaldırılması kararı verilecektir. Bu hususlara ilişkin olarak
gerçekleştirilecek işlemlerin usûl ve koşulları Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda
yer alacaktır. Bu maddede maddî ceza hukukunu daha ziyade ilgilendiren
hükümlere yer verilmiştir.
Maddenin dördüncü
fıkrasında, suçla ilgili kanun maddesinde seçimlik ceza öngörüldüğünde ödenecek
miktarın para cezasına göre saptanacağı belirtilmiştir. Kanun maddesinde ayrıca
bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasının bulunması
önödemenin yapılmasını engellemeyecektir.
Önödeme dolayısıyla
verilecek kararlar ise kişisel hakları, müsadereyi, mülkiyetin Devlete
geçmesini veya malın geri alınmasını engellemeyecektir.
Maddenin son fıkrasında
ise nispî para cezalarında önödeme yapılamayacağı açıklanmıştır.
Madde 94. - Madde,
hürriyeti bağlayıcı ve haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirlerinin
çeşitlerini ve sürelerini göstermektedir. Bilindiği üzere, bugün Batı kanunları
arasında suçlunun iyileştirilmesini sağlamak ve bu yolla sosyal savunmayı
güvence altına almak amacıyla, güvenlik tedbirlerine yer vermeyen, hemen hemen
hiçbir ceza kanunu kalmamıştır.
Güvenlik tedbirlerinin
değişik tasnifleri arasında Tasarı, bu tedbirleri hürriyeti bağlayıcı ve
haklardan yoksunluğu gerektirici olmak üzere iki gruba ayırmış bulunmaktadır.
Maddede yer alan güvenlik tedbirlerinden birinci grubunu hürriyeti bağlayıcı
güvenlik tedbirleri oluşturmaktadır; bu tedbirlerin ne gibi süreler için
hükmedilebilecekleri ise 97 nci maddede gösterilmiştir.
Hürriyeti bağlayıcı
güvenlik tedbirlerinden birincisi " bir eğitim- iş evinde veya tarım
işletmesinde mahkûmun iyileştirici maksat güden bir eğitime tâbi
tutulması"dır.
"Denetimli
serbestlik" genel olarak, özel şekilde seçilmiş suçlular hakkında kamu
davasının açılmasının veya duruşma yapılmasının veya cezanın hükmedilmesinin
koşullu olarak geri bırakılmasını ve serbest bırakılan suçlu hakkında onun
kişiliğini hedef tutan bir denetim, yönetme ve idare sisteminin uygulanmasını
belirleyen bir tedbirdir. Ancak Tasarı bu tedbiri suçtan dolayı aslî cezalardan
birisine mahkûm edilmiş bulunan suçlunun, cezasını çektikten sonra tâbi
tutulabileceği bir tedbir olarak kabul etmiş ve bir kısım Batı kanunlarından
böylece ayrılmıştır. Gerekçe için, 97 nci madde gerekçesine de bakılmalıdır.
98 inci maddenin (2)
numaralı fıkrası gereğince bu tedbir yerine hâkim önleyici kefâlete de
hükmedebilecektir.
"Belirli yerlerde
bulunma veya ikametin yasaklanması" aslî cezanın çekilmesinden sonra
hâkimin, kanunun yetki verdiği hâllerde, suçlunun belirli yerlerde bulunmasını
veya ikametini men edebilmesidir. Bu tedbirin, mevzuatımızdan artık çıkarılmış
olan "belirli yerlerde ikamete mecbur etme" ile ilgisi yoktur. Burada
söz konusu olan tedbir, suçluyu kendisini suç işlemeye yöneltmiş bulunan
etkilerden kurtarmaktır ve fakat onu belirli bir yerde bulunmaya veya ikamete
mecbur etmek değildir. Hükümlü mahkemenin belirleyeceği bir yer dışında
istediği yerde ikamet edebilir. Hâkim hatta bir şehrin belirli bir mahallesini
de yasaklayabilir.
"İçki içilen veya
benzerî yerlere gitmekten yasaklanma" failin aslî cezasını çektikten sonra
hâkimin kararında açıkça belirteceği içki içilen veya benzerî, örneğin barlar,
kumarhaneler gibi yerlere gitmekten yasaklanmasıdır.
34 üncü maddede tam
olarak veya önemli derecede bilinç ve hareket serbestliğini ihlâl eden akıl
malûliyetine uğramış kişilerin cezaen sorumlu bulunmadıkları açıklanmıştır.
Aklî veya ruhî durumları itibarıyla bu hâlde bulunmamakla beraber, yine de aklî
ve ruhî hâllerinin temel cezanın saptanmasında göz önünde bulundurulduğu ve bu
hâl takdiri hafifletici neden sayılarak cezanın indirilmiş olduğu hâllerde ise
bu maddenin (5) numaralı bendinde yer alan tedavi tedbirine hâkim tarafından
hükmolunabilecektir. Bu tedavinin mutlaka yatırılarak yapılması şart değildir;
ayakta tedavi olanağı da vardır. 34
üncü maddenin (2) numaralı fıkrası gereğince hâkim bu hâlde güvenlik
tedbirlerinin ceza yerine geçeceğine de karar verebilecektir.
Madde, (A) fıkrasının (5)
numaralı bendinde, suç işlemiş sakatların, sağlıklarının gerekli kılması
hâlinde, tedavi ve rehabilitasyonlarını sağlayacak şekilde kurulmuş sağlık
kurumlarında tedavi edilmelerini de, bir güvenlik tedbiri olarak öngörmüş
bulunmaktadır.
34 üncü maddenin (2)
numaralı fıkrasında yazılı hâlde ise kanunî bir hafifletici neden söz konusudur
ve orada yazılı hüküm uygulanacaktır.
Maddenin (A) fıkrasının
(6) numaralı bendinde aynı suretle sarhoşluğu veya uyuşturucu madde kullanması
iptila mertebesinde olmayan ve fakat alışkanlık düzeyinde bulunan suçlunun aslî
ceza ile birlikte tedavi altına alınması tedbirine yer verilmiştir.
(8) numaralı bentte yer
alan sınır dışı edilme tedbiri idarî mercilerin yurt dışına çıkarma hususundaki
yetkilerini kaldırmış değildir; bu yetkiler saklıdır.
Maddenin (B) fıkrasında
yer alan haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirlerinden birincisi
suçlu hakkında, belirli koşullarla velâyet hakkının veya vasilik veya kayyımlık
sıfatının kaldırılmasına karar verilebilmesidir. Bu tedbirin uygulanabilmesi
için koşul, suçlunun altsoyu veya eşine karşı hapis cezasını gerektiren bir suç
işlemesidir. Böyle bir hâlde hâkim velâyetin nez'ine veya kayyımlık sıfatının
kaldırılmasına karar verebilecektir. Ancak kanun, hâkimin söz konusu yetkisini
kullanabilmesi bakımından şu takdir unsurlarını koymuş bulunmaktadır: Hâkim
suçun niteliğini, fail ile mağdur arasındaki ilişkileri, suçlunun kişilik
özelliklerini göz önüne alacaktır. Söz gelimi fiilin taksirli bir suç
oluşturması, mağdurun hatalı hareketleriyle suça neden olması, olayda çok ciddî
takdiri hafifletici nedenlerin varlığı gibi hâllerde bu tedbiri
uygulamayabilecektir.
Maddenin (B) fıkrasının
(2) numaralı bendinde ise, daha ziyade suçluyu korumak amacına yönelik bir
tedbire yer verilmiştir: Buna göre hapse mahkûm edilen suçlu hakkında, cezanın
süresi ne olursa olsun kısıtlanma kararı verilebilecektir.
(C) fıkrasında yer alan
"önleyici kefalet" Tasarıda hâkimin takdirine göre maddenin (A)
fıkrasının (1), (2), (3), (4) ve (7) numaralı bentlerinde öngörülen tedbirler
yerine ikame edilmek üzere getirilmiş bir tedbirdir. Hâkimin takdirine göre,
hakkında maddede belirtilen tedbirlere hükmedilebilecek olan veya kanunun emri
gereği bu tedbirlerden birisinin uygulanması gereken suçlu hakkında, maddede
belirtilen aşağı ve yukarı sınırlar arasında hâkimin tayin edeceği bir meblağı
suçlunun kefâlet olarak vermesine veya aynı değerde ipotek göstermesine veya
muteber bir kefil göstermesine karar verebilmesidir. Bu gibi hâllerde önce
belirli bir süreyle yukarıda sözü edilen tedbirlere hükmedilecek ve sonra
bunları hâkim, takdirine göre önleyici kefalete çevirebilecektir. Tedbirler
için hâkim tarafından belirlenen süre içinde suçlu yeniden bir suç işlemez veya
tedbirlere ait yasaklara uyacak olursa, kefalet hükümlüye iade olunur; aksi
hâlde ise Devlet Hazinesine irad kaydedilir ve tedbir tam olarak uygulanır.
Madde 95. - Madde
güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi ve bunların uygulanması hususundaki esasları
göstermektedir; söz konusu esaslar şöylece belirtilebilir:
1. Tasarı güvenlik
tedbirlerinin uygulanmasını bazı hâllerde mecburî kılmış, bazı hâllerde ise
hâkimin takdirine bırakmıştır. Ancak, her hâlde bu tedbirlerin hükmolunabilmesi
ve uygulanabilmesi hâkimin kararına bağlıdır. Böylece idarî kararlarla güvenlik
tedbirlerine hükmolunabilmesi veya uygulanması olanaklı değildir; güvenlik
tedbirlerine hükmolunması bir yargı işlemidir.
2. Güvenlik tedbirleri
ancak, bir suçtan dolayı aslî bir cezaya mahkûmiyet hâlinde hükmedilebilir.
Kişinin soyut tehlike hâli, Tasarının kabul ettiği sistemde, güvenlik
tedbirlerinin hükmedilmesine olanak vermez.
3. Bir suçlu hakkında,
işlediği suçların sayısı ne olursa olsun, içtima veya tekerrür hâlinde de bir
veya birden fazla tedbire hükmolunacaktır. Bu husus, birinci fıkranın ikinci
cümlesinde açıkça belirtilmiştir.
4. İkinci fıkra
gereğince, hükmü veren hâkim veya mahkeme gerekli gördüğünde uygulanmakta olan
güvenlik tedbirini değiştirebilir. Böylece güvenlik tedbirinden failin,
gerektiği ölçüde yararlanmadığı anlaşıldığında, hâkim bunun yerine başka bir
tedbire hükmedebilecektir. Ancak bu hâlde esas hükümde belirtilen tedbir süresi
aşılmayacak ve hükümlü hakkında verilen hükme göre tedbirin geri kalan kısmı
yeni tedbirin koşullarına göre uygulanacaktır.
5. Herhangi bir güvenlik
tedbirinin uygulanmasında, artık fail veya toplum bakımından bir yarar
kalmadığının saptandığı hâllerde, tedbire ait 97 nci maddede belirtilen alt
sınırların çekilmiş olması kaydıyla, hükmü veren hâkim tedbirin tümüyle
kaldırılmasına karar verebilecektir. Bu hususta, hükümlü ve savcı da doğal
olarak hâkime başvurabileceklerdir.
6. Maddenin dördüncü ve
beşinci fıkralarında hükümden sonra güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ne
zaman başlanacağı gösterilmiştir: Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri
cezanın infazından sonra, koşullu salıverilme hâlinde ise, salıverilme
tarihinden itibaren uygulanacaktır. Haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik
tedbirleri ise, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinden sonra uygulanacaktır.
7. Maddenin altıncı
fıkrasında, hükmedilen cezanın düşmesini gerektiren kanunî nedenlerin, güvenlik
tedbirini de düşüreceği belirtilmiştir.
Maddenin son fıkrasında,
güvenlik tedbirlerinin infazından kaçan hükümlü hakkında 469 uncu maddenin gösterdiği
cezalara hükmedileceği açıklanmıştır. Tabiî olarak 98 inci maddenin (2)
numaralı fıkrasında yazılı hâlde, uygulanacak yaptırım saklıdır.
Madde 96. - Maddenin
birinci fıkrasında, Tasarının belirli bölümlerinde yer alan kasten veya taksir
ile kamu bakımından tehlike yaratma karakterini taşıyan suçlardan dolayı
hâkimin bir güvenlik tedbirine hükmedebilmesi öngörülmüştür. Bu hâlde, güvenlik
tedbirinin uygulanması için hâkimin ne gibi hususları göz önüne alacağı maddede
teker teker açıklanmıştır. Dolayısıyla bu gibi hâllerde güvenlik tedbirine
hükmolunduğu takdirde, hâkimin kararında söz konusu hususların bir güvenlik
tedbirinin uygulanmasını gerektirmekte olduğuna ilişkin gerekçeyi göstermesi
şarttır. Bu gerekçeye göre gereken denetim merciince yapılacaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında ise, iki yılı aşmayan bir hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş
hükümlünün, kişilik özellikleri göz önüne alınarak cezasının aynı süreyle 94
üncü maddenin (A) fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerinde yazılı bir güvenlik
tedbirine çevrilmesine mahkemece karar verilebilmesini ifade eden bir hüküm yer
almaktadır. Bu hâlde güvenlik tedbirlerinin süresi olaysız olarak sona
erdiğinde ceza çekilmiş sayılacak, aksi hâlde ise güvenlik tedbiri altında
çekilen sürenin mahsubundan sonra hükmedilen cezanın olayın çıktığı andan
sonraki kalan kısmı aynen çektirilecektir. Böylece ceza yaptırımının
bireyselleştirilmesini sağlayacak çok etkin bir araç hâkimin eline verilmiş
olmakta ve asıl önemlisi cezanın güvenlik tedbirine çevrilebilmesi olanağı
sağlanmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
ise, ikinci fıkranın uygulanamayacağı hâller gösterilmiştir. 45, 46, 47 nci
maddelerde olduğu gibi, kanun gereği bir güvenlik tedbirine hükmedilmesi
zorunlu olduğu hâllerde ikinci fıkra uygulanmayacaktır. Yine bu maddenin
birinci fıkrasında yazılı hâllerde olduğu gibi, hâkimin bir güvenlik tedbirine
hükmedebileceğinin kanunda belirtildiği hâllerde de bu fıkra hükmü
uygulanmayacaktır.
Madde 97. - Madde,
hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirlerinin aşağı ve yukarı sınırlarını
göstermektedir.
Maddenin (2) numaralı
bendinde, denetimli serbestlik tedbirinin süresi belirtilmiştir. Esas amaç
hükümlüyü yeniden suça teşvik edecek, suça doğru yönlendirecek etki ve
ilişkilerden uzaklaştırmakla beraber ayrıca onun suç işlemeden yaşamasını
kolaylaştırıcı yardımlarda bulunmaktır. Bu nedenle denetimli serbestliğin bir
eğitim tedbiri niteliğini taşıması gereklidir. Maddenin açıkça belirttiği gibi
suçluya hem sosyal ve hem de maddî yardım sağlanacaktır. Bütün bu hizmetler de bir
denetim görevlisi marifetiyle verilecektir. Suçlunun toplum ile
bütünleştirilmesini sağlamak üzere bu görevli gereken her şeyi yapacaktır.
Maddenin (6) numaralı
bendinde geçen "salâh" tabiri için 34 üncü maddenin gerekçesine
bakılmalıdır.
Maddenin (8) numaralı
bendinde söz konusu sınır dışı etme kararı, 96 ncı maddenin ikinci fıkrasında
belirtilen hâllerde, tabiî olarak suçlunun aslî cezayı çekmeden derhal sınır
dışı edilmesini gerektirebilecektir. Hükmedilen cezanın iki yıldan fazla olması
hâlinde ise, aslî cezanın infazından sonra sınır dışı edilme tedbirinin
uygulanması gerekecektir. Hâkim yabancı hakkında sınır dışı edilme kararını
hükmün kesinleşmesinden sonra da verebilir. Ayrıca sınır dışı edilmiş
yabancıların beş yıl geçmedikçe yurda sokulmayacağı hüküm altına alınmıştır.
Madde 98. - Maddenin (1)
numaralı fıkrasında, 94 üncü maddenin (B) fıkrasının (1) numaralı bendinde
öngörülen güvenlik tedbirinin hâkimin takdirine göre süreli olarak veya
müebbeden hükmedilebileceği öngörülmüştür. Maddenin (2) numaralı fıkrasında
ise, kanunen hükmedilmesi gereken veya hâkimin takdirine göre uygulanabilecek
olan güvenlik tedbirlerinin, hâkimin takdirine göre "önleyici
kefalet"e değiştirilebileceği kabul edilmiştir. Böylece yaptırımın
bireyselleştirilmesini sağlayan bir araç hâkime verilmiş olmaktadır.
Madde 99. - Güvenlik
tedbirlerinin türleri, uygulanma koşulları ve süreleri 94 ilâ 98 inci
maddelerde gösterilmiştir. Kanun böylece, söz konusu tedbirlerin niteliklerini,
uygulanacağı hâlleri belirtmiş bulunmaktadır. İnfaz rejiminin içeriğini
belirleme ise, Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun ile tüzüğe
bırakılmıştır. Nitekim cezalarda da, öteden beri aynı yol tutulmuş ve içeriğin
belirlenmesi, kanunun gösterdiği direktifler çerçevesinde tüzük ve
yönetmeliklere bırakılmıştır.
Madde 100. - Tasarının
Birinci Kitabının Beşinci Kısmının 100 ilâ 127 nci maddeleri yeni bir
"Türk Çocuk ve Küçük Ceza Hukuku" sistemini kurmuş bulunmaktadır.
Böylece Tasarı, büyüklere ve çocuk ve küçüklere özgü olmak üzere iki ayrı ceza
hukuku sistemi getirmiştir. İşte bu madde, çocuk ve küçüklere özgü ceza hukuku
bakımından, birinci fıkrasında önce temel ilkeyi koymaktadır: Suçu işledikleri
sırada onsekiz yaşını doldurmamış bulunanlar hakkında Beşinci Kısımdaki
hükümler uygulanacaktır. Kanunun diğer kitap ve kısımlarında yer alan hükümler,
bu Kısımda ayrı hüküm bulunmadığı hâllerde uygulanacaktır. Söz gelimi bu Kısmın
120 nci maddesinde cezanın ertelenmesi kurumu ayrıca yer almış bulunduğundan
Tasarının 82 inci maddesinde düzenlenmiş bulunan erteleme hükümleri onsekiz
yaşını doldurmamış olanlar hakkında uygulanmayacaktır.
Maddenin ikinci fıkrası
da, aynı yöntem çerçevesinde ceza ve tedbirler bakımından bu esası
tekrarlamakta ve Tasarının 34, 73, 74 ve 78 inci maddeleri saklı kalmak üzere
suç işlemiş ve suçu işlediği sırada onsekiz yaşını bitirmemiş olanlar hakkında
ancak Beşinci Kısımda öngörülmüş ceza ve tedbirlerin uygulanabileceğini açıkça
belirtmektedir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, Beşinci Kısımdaki hükümlerin uygulanması bakımından
"çocuk" ve "küçük" deyimlerinin tanımı yapılmaktadır.
Çocuk, suçu işlediği sırada oniki yaşını bitirmiş olup onbeş yaşını bitirmemiş
olanlardır. Küçük deyiminden ise, suçu işlediği sırada onbeş yaşını bitirmiş
fakat onsekiz yaşını bitirmemiş olanlar anlaşılacaktır. Böylece bu Kısma dahil
olan maddelerde gereksiz tekrarlarda bulunmak sorunu giderilmiş olduğu gibi
ayrıca 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna göre önemli bir değişiklik
yapılarak sorumsuzluk ve sorumluluk yaş sınırı değiştirilmiş olmaktadır.
Madde 101. - Madde, ceza
sorumluluğu bulunmayan oniki yaşını doldurmamış ve suç işlemiş çocuklar
hakkında ne gibi işlem yapılacağını göstermektedir.
Maddenin birinci
fıkrasına göre söz konusu çocuklar hakkında ceza soruşturması ve kovuşturması
yapılmayacaktır. Ancak suçları, adı geçenlerin yasal temsilcilerine
bildirilecektir. Madde bu bildirme görevini savcılara, kolluk yetkililerine ve
okul görevlilerine vermiştir.
İlke olarak bu çocuklar
hakkında herhangi bir işlem yapılmayacaktır. Ancak savcılar iki hâlde konu ile
ilgilenmek ve problemli çocuklar hakkında 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı
Türk Medenî Kanununun ve diğer kanunların öngördüğü tedbirlere karar vermesi
için çocuk mahkemesine başvurmakla yükümlüdürler. Bu hâllerde çocuk mahkemesi
sözü edilen kanunların öngördüğü hükümleri çocuk hakkında uygulayabilecektir.
Hâlen Türk Medenî Kanunu dışında çocuk ve gençleri korumak bakımından bir kısım
mevzuat vardır; ancak bunları ayrıca yeni hükümler getirerek tamamlamak
gereklidir.
Yukarıda değinildiği
üzere oniki yaşını doldurmamış çocuklar bakımından çocuk mahkemesinden tedbir
isteminde bulunulmasını gerektiren birinci hâl, maddenin ikinci fıkrasına göre
"suçun belirli bir ağırlıkta olması"dır. Tasarı bu ağırlığı belirtmek
bakımından, suçun cezasına dayalı bir ölçü getirmemiştir. Durum savcının
takdirine göre belirtilecektir. Savcının bu değerlendirmesine göre tedbire
hükmedip etmemek ise çocuk mahkemesinin takdiri içindedir.
İkinci hâl ise çocuğun
suçlarını tekrarlaması ve böylece adı geçen hakkında ceza niteliğinde olmayan
koruyucu tedbirler alınması gereksiniminin ortaya çıkmış bulunmasıdır.
Her iki hâlde de, çocuk
mahkemesi özel hukuk anlamında bir velâyet veya vesayet makamı gibi hareket
edecek ve tedbir alabilecektir. Görülen gerek çerçevesinde bu tedbirleri kaldırmak
veya değiştirmek olanağı da vardır. Tedbirler yetkili hukuk mahkemesince de
alınabilecektir.
Madde 102. - Madde,
çocukların ceza sorumluluğunun tâbi kılındığı ölçütü birinci fıkrasında
açıklamaktadır. Dikkat edilmelidir ki, çocuğun sorumluluğu esasta, onun suçu
işlediği sıradaki ahlâkî ve ruhsal olgunluğuna bağlanmıştır. Söz konusu
olgunluk adı geçenin eyleminin haksız niteliğini anlaması ve buna göre hareket
edebilmesi için yeterli ise ceza sorumluluğu kabul edilecektir. Demek oluyor
ki, sorumluluğun esası çocuğun eyleminin haksız niteliğini anlaması ve buna
göre hareket edebilmesi yeteneğine sahip olmasıdır; bu yeteneğin varlığı ise
çocuğun suçu işlediği sırada ahlâkî ve ruhsal olgunluğa sahip olup olmadığının
belirlenmesine bağlıdır.
Dikkat edilmelidir ki,
Tasarı geleneksel temyiz gücü kavramına böylece yeni bir boyut getirmiş
bulunmaktadır. Yine dikkat edilmelidir ki, cezaen sorumlu çocukta eyleminin
haksız niteliğini anlamasını sağlayacak ruhsal ve ahlâkî olgunluk yani idrak
(algılama yeteneği) mevcut bulunacak ve ayrıca buna göre hareket edebilme
yeteneği de eklenmiş olacaktır. Böylece çocuğun bu yeteneğe sahip bulunup
bulunmadığı hususunda uzman hekimin görüşü yararlı ise de mutlak bir gerek
değildir. Bu hususu çocuk mahkemesinin kendisi de saptayabilir.
Maddenin ikinci fıkrası
ise söz konusu yeteneğe sahip bulunmadığı anlaşılan küçük hakkında mahkemece
yerine getirilecek işlemi belirtmektedir. Mahkeme çocuğu öncelikle beraat
ettirecektir. Ancak bununla yetinmeyecek ve çocuğun birinci fıkrada belirtilen
olgunluğu elde edebilmesi için gerekli eğitici ve iyileştirici bütün tedbirleri
alacaktır. Bu tedbirlere Türk Medenî Kanununun ve çocukları koruyucu diğer
kanunların öngördüğü bütün tedbirler dahildir.
Madde 103. - Tasarı,
Beşinci Kısımdaki hükümleriyle, ceza sorumluluğu olan çocuklar hakkında
hükmedilebilecek yaptırımları üç kısma ayırmıştır. Bunlar;
1. Çocuğun koruma, tedavi
ve eğitim noksanlığını giderici tedbirlerden,
2. Disiplin
tedbirlerinden,
3. Cezalardan
ibarettir.
İşlenen suç ne olursa
olsun, ceza sorumluluğu olan çocuklar hakkında çocuk mahkemesi 113 üncü maddede
yer alan hükümlere göre bunlardan birisine veya bir kaçına hükmedilebilecektir.
İzleyen maddelerde, bu
maddede listesi verilen tedbir ve cezalar teker teker gösterilmiş ve
gerekçelerde gerekli açıklamalar yapılmıştır. Maddenin (A) fıkrasının (4)
numaralı bendinde yer alan tedbirler bakımından 94 üncü maddenin (A) fıkrasının
(5) ve (6) numaralı bentlerine yollama yapılmış olduğundan, sözü geçen
bentlerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Madde 104. - Koruyucu
tedbirlerin nelerden ibaret olduğu 103 üncü maddenin (A) fıkrasının (1)
numaralı bendinde gösterilmiştir. Bu tedbirler, yargılama neticesinde suç
işleyen çocuk hakkında velâyet veya vesayetle ilgili kanunî tedbirlerin
alınmasıdır. Bu madde ise, söz konusu tedbirlerin ne gibi hâllerde alınacağını
göstermektedir. Maddenin birinci fıkrasına göre, suç işlemiş çocuk üzerindeki
velâyet veya vesayet yetkilerinin kötüye kullanıldığı veya görevlerin ihmal
edildiği anlaşıldığı ve bu nedenle çocuğun ahlâk ve beden bakımından tehlike
içine düşmüş bulunduğu anlaşıldığında Türk Medenî Kanununun ve ilgili mevzuatın
hükümleri çocuk mahkemesince de uygulanabilecektir. Böyle bir durumun mahkemece
yargılama sonunda saptandığı hâllerde, eğer veli veya vasi, uygun yardımda
bulunabilecek bir kuruluş, örneğin yetkili bir çocuk kliniği veya yetkili bir
çocuk hekimi ile işbirliği yapmayı kabul ettiklerinde mahkeme, maddenin birinci
fıkrasında belirtilen tedbiri almayabilecektir.
Madde 105. - Madde, 103
üncü maddenin (A) fıkrasının (2) numaralı bendinde gösterilen tedavi
tedbirlerinin ne suretle uygulanacağını göstermektedir. Tedavi tedbirleri beden
ve ruh sağlığı bozuk olan veya beden ve ruh sağlığında arızalar bulunan çocuğun
ayakta veya yatırılarak tedaviye tâbi tutulmasıdır. Suç işleyen çocuğun,
yargılama sırasında veya sonunda beden ve ruh sağlığının bozuk veya arızalı
olduğu saptandığında mahkeme, tedbir olarak, çocuğun ruhsal veya tıbbî
tedavisinin yaptırılmasına karar verecektir. Tedavi kurumu veya tedavi edecek
uzman mahkemece atanacaktır.
Madde 106. - Madde, 103
üncü maddenin (A) fıkrasının (3) numaralı bendinde yer alan eğitim noksanlığını
giderici tedbirlere ne gibi hâllerde hükmolunabileceğini göstermiş
bulunmaktadır. (3) numaralı bende göre eğitim noksanlığını giderici tedbirler,
ahlâk ve beden bakımından tehlike içinde bulunduğu saptanan çocuğun eğitim
yardımlarına veya denetimli eğitime tâbi tutulmasına karar verilmesidir.
Madde, yukarıda
belirtilen eğitim noksanını giderici tedbirlere ne gibi hâllerde hükmedilebileceğini
göstermektedir. Bir kere tedbirin amacı suç işleyen çocuğun fiili ile ortaya
çıkan eğitim noksanını gidermektir; yoksa suçluluğu ve sorumluluğu
değerlendirip buna karşı tepki geliştirmek değildir. Bu bakımdan söz konusu
tedbirlerin suç nedeniyle değil "suç vesilesiyle" uygulanacağını
belirtmek yerinde olacaktır. Ayrıca bu tedbirlerin çocukta noksanı saptanan
sorumluluk duygusunu güçlendirmek maksadıyla da uygulanması söz konusu
olabilir. Ancak bu tedbirlerin maksadı bastırma (tenkil) değildir.
Belirttiğimiz amaca
yönelik olan eğitici tedbirlerin uygulanacağı hâlleri ise bu madde
göstermektedir. Suç işleyen çocuğun eğitimi hususunda gerekli özen
gösterilmediği veya bu hususta uygun koşulların bulunmadığı yargılama sonunda
saptandığında çocuğun bir eğitim veya iş kurum ve yurdunda eğitilmesine çocuk
mahkemesince karar verilecektir. Eğitim, çocuğun ailesi nezdinde kalarak veya
başka bir aile nezdine verilerek sağlanabileceği gibi, çocuğun kurum veya yurda
yatırılmasına da karar verilebilir. Bu takdirde 122 nci madde çerçevesinde
denetim altında olarak eğitim noksanını giderici tedbir uygulanmasına devam
olunur.
Eğitimin çocuğun aile
nezdinde bırakılarak veya başka bir aile nezdine verilerek sağlanması hâlinde,
mahkemece çocuğa eğitim bakımından diğer yardımların icrasına da karar
verilebilir.
Bu tedbirlerin süresini
de keza mahkeme belirleyecektir. Ancak, çocuğun onsekiz yaşını bitirmesi ile
tedbir sona erer.
Eğitimin denetimli olarak
verilmesine de mahkemece karar verilebilir.
Madde 107. - Madde suç
işlemiş çocuk hakkında uygulanabilecek disiplin tedbirlerinden
"tekdir"i tanımlamakta ve bunun ne gibi hâllerde, nasıl
uygulanacağını göstermektedir. Tekdir, çocuk mahkemesinin, ilke olarak yasal
temsilcilerinin huzurunda, suç işleyen çocuğa fiilin haksızlığını belirterek
eylemin kötülüğünü güçlü biçimde vurgulayarak faili ayıplamasıdır. Birinci
fıkrada belirtilen çerçeve ve maksat içerisinde tekdirin içeriğini mahkeme
takdir eder. Mahkeme çocuğa yaptığı tekdirde onun dikkatini, fiilin toplum ve
suç mağduru bakımından neden olduğu zararlara çekmelidir. Tekdiri yazılı veya
sözlü olarak yapmak mahkemenin takdiri içindedir.
Disiplin tedbirleri
ağırlık itibarıyla eğitim noksanını giderici tedbirlerle cezalar arasında yer
almış bulunmaktadır ve amaçları iyileştirmedir (ıslahtır). Tekdirin temel amacı
da çocuğu, işlediği hukuka aykırılık hususunda bir vicdan muhasebesi yapmaya
yöneltmektir. Ancak tekdir, disiplin tedbirlerinin en hafifidir ve işlenen
suçun yalnızca para cezasını veya bir yıldan az hürriyeti bağlayıcı cezayı
gerektirmesi hâlinde bu tedbire hükmedilebilecektir.
Tekdirin İngiliz
hukukunda, çok geniş ölçüde olarak, polis tarafından da uygulandığı
bilinmektedir.
Madde 108. - Madde
disiplin tedbirlerinden ikinci grubu oluşturan çocuğun yükümlere tâbi tutulması
tedbirlerini ve bunlara ne gibi hâllerde çocuk mahkemesince karar
verilebileceğini göstermektedir.
Yükümlerin nelerden
ibaret bulunduğu birinci fıkranın (1) ilâ (7) numaralı bentlerinde
gösterilmiştir. Söz konusu yükümlerin temel amacı çocuğu zararlı etkilerden
korumak ve neden olduğu zararları, elden geldiğince gidermesini sağlamaktır.
Bunun için çocuğun yaşam biçimini yeniden düzenlemek ve eğitimini desteklemek
gerekeceğinden bu son husus birinci fıkrada açıkça belirtilmiştir.
Ancak madde çocuğun tâbi
kılınacağı söz konusu yükümler bakımından iki sınır getirmiştir: Bir kere söz
konusu yükümlerin çocuğun gücünü aşmayacak şekilde ve yoğunlukta olarak
hükmedilmesi gerekir. İkinci olarak yükümlerin süresi iki yıldan fazla olamaz.
Maddenin birinci fıkrasının
(2) numaralı bendinde geçen "yuva" deyiminden sadece Çocuk Esirgeme
Kurumunun yuvalarının anlaşılmaması gerekir. Bu konuda tesis edilecek yeni
yuvalar da bu kapsama girecektir.
Maddede (1) ilâ (7)
numaralar altında gösterilen yükümlere ait tanımlar yeterli derecede açık
olduğundan bunlar hakkında ayrıca açıklama yapılması gerekli görülmemiştir.
Mahkeme bu tedbirlerden birden fazlasına da aynı zamanda hükmedebilir.
Maddenin son fıkrası
yükümlerin yerine getirilmemesi hâlinde yaptırımı göstermektedir.
Madde 109. - Maddede yer
alan disiplin tedbirlerinden üçüncüsü "kamuya yararlı bir işte
çalıştırma"dır. Tasarının 64 üncü maddesinde büyük suçlular hakkında da
kabul edilmiş olan bu tedbir bakımından 64 üncü maddenin gerekçesine
bakılmalıdır. Ancak madde söz konusu tedbirin çocuklar hakkında uygulanması
bakımından bazı özellikler içermektedir:
Tedbire hükmolunabilmesi
için bir kere mahkemenin 103 ilâ 108 inci maddelerdeki tedbirlere değil ve
fakat çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasına hükmetmeyi uygun sayması sonra
da bu ceza yerine suçlunun kamu yararına bir hizmeti ücretsiz olarak yerine
getirmesine karar vermesi gerekecektir.
İkinci olarak hürriyeti
bağlayıcı ceza yerine kamu yararına bir hizmetin yerine getirilmesine karar
verilebilmesi için, çocuğun çalışmanın amacını anlayabilecek yetenekte olması
gereklidir. Çocuk, çalışmanın kendisine ızdırap vermek üzere, işkence gibi
uygulandığını sanıyorsa bu tedbir uygulanmamalıdır.
Üçüncü olarak, bu tedbire
hükmetmek için çocuğun rızasının var olmasına gerek yoktur.
Nihayet yine 64 üncü
maddeden farklı olarak tedbirin süresi en çok hapis cezası süresi kadar
olabilir. Ancak maddenin ikinci fıkrası gereğince mahkeme süreyi de
belirleyebilecek ve yedi günden az olmayacaktır. Küçüklere özgü hapis cezasının
süresi yedi günden az da olsa küçükler için cezanın bu tedbire çevrilmesine
karar verilebilir.
Hizmetin niteliği, türü
ise çocuğun kişilik özelliği göz önüne alınarak saptanacak ve sevebileceği bir
hizmetin bulunmasına çalışılacaktır.
Madde 110. - Çocuklar hakkında
uygulanabilecek cezalardan birisi de para cezasıdır. Para cezası bakımından
genel hükümlere göre özellikler şunlardır :
Bir defa çocuklar
bakımından hafif veya ağır para cezası ayırımına yer verilmemiştir. Zira
çocuklar bakımından para cezasının türüne göre farklı neticeler söz konusu
değildir.
İkinci olarak kanunda
yazılı miktarı ve türü ne olursa olsun para cezası yüzmilyon lirayı
aşamayacaktır. Mahkeme para cezasını serbestçe saptayacak ve fakat bu miktar o
suç için kanunda yazılı cezanın aşağı sınırının üçte birinden fazla
olamayacaktır.
Üçüncü olarak işlenen suç
karşılığı kanun, hürriyeti bağlayıcı ceza ile birlikte para cezası da koymuşsa,
bu takdirde artık ayrıca para cezasına hükmedilmeyebilecektir.
Nihayet ödenmeyen para
cezaları hapse çevrilmeyecektir. Belirtilen özel hükümler dışında, Tasarının
para cezaları hakkındaki genel hükümleri uygulanacaktır.
Madde 111. - Madde, çocuk
ve küçükler için kabul edilmiş ikinci ceza olarak "çocuklara ve küçüklere
özgü hapis cezası"nın niteliğini göstermektedir.
Madde, çocuk ve küçüklere
özgü hapis cezasının temel amacını açıklıyor. Söz konusu hürriyeti bağlayıcı
ceza daima eğitici amaç göz önünde bulundurularak ve çocuk ve küçükler için
özel olarak tesis edilmiş "çocuk ve küçük eğitim evlerinde" çektirilecektir.
Bu nedenle, madde bu hürriyeti bağlayıcı cezayı ayrıca isimlendirmekte ve
böylece özel bir şekilde, amacını belirtmektedir.
Suç işleyen çocuk ve
küçükler hakkında Tasarının öngördüğü tedbir ve cezaların asıl amacı çocuktaki
tehlikeli eğilimlerin giderilmesidir. Bu nedenle hapis cezasına, gerek suçun ve
gerek faildeki kusurun ağırlığı ve çocuktaki tehlikeli eğilimleri gidermek
bakımından 103 ilâ 109 uncu maddelerde yer alan tedbirlerin yetersiz kalacağı
hususunda mahkemece kanaat getirilmesi hâlinde başvurulabilecektir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında suç karşılığı temel ceza belirtilirken eğitici etkinin sağlanması
amacının göz önünde bulundurulacağı açıklanarak hürriyeti bağlayıcı cezalarda
temel ceza belirlenirken göz önünde bulundurulacak genel esaslardan
ayrılınmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
ise, çocuk ve küçükler bakımından suçlar karşılığı kanunun koymuş bulunduğu
hapis ve hafif hapis cezalarının çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezası
sayılacağı ve bu cezaya ait rejime göre infaz olunacağı belirtilmektedir.
Cezaların ne suretle
saptanacağı ise 112 nci maddede gösterilmiştir.
Madde 112. - Maddede, 111
inci maddeye göre mahkemece çocuklara özgü hapis cezasına hükmolunması gerekli
görüldüğünde, cezanın ne suretle saptanacağı gösterilmektedir. Ceza, maddenin
(1) ve (2) numaralı bentlerinde gösterilen esaslara göre belirlenecektir.
Madde 113. - Madde, çocuk
suçları hakkında geçen maddelerde belirtilmiş olan değişik tedbir ve cezaların
çocuk mahkemesince uygulanması hususundaki esas ve ilkeleri belirtmektedir. Bu
hususta temel kural maddenin birinci fıkrasında açıklanmıştır: Ceza ve tedbir
uygulamasında temel hedef, suçun çocukta varlığını ortaya koyduğu tehlikeli
eğilimlerin giderilmesidir. Bu giderme, çocuğun topluma uyumlu bir hayata
hazırlanması maksadıyla eğitilip yetiştirilmesi suretiyle sağlanacaktır.
İşte söz konusu hedefe en
iyi bir tarzda ulaşılabilmesi için mahkemece bir veya birden çok tedbirin
uygulanmasının yeterli olacağı kabul edildiğinde artık cezaya hükmedilmeyecek
ve tedbir uygulaması ile yetinilecektir. Demek oluyor ki, çocuk suçları
karşısında tedbir uygulanması esastır; cezanın uygulanması istisnadır. Tedbir
ile bu hedefe ulaşılamayacağı kanaatine varıldığında ise ceza uygulanacaktır.
Ancak tedbir
uygulandıktan sonra bu yolla birinci fıkrada belirtilen hedefe ulaşılamaz veya
ulaşılamayacağı anlaşılabilir ise bu takdirde ikinci fıkra hükmü gereğince
çocuk mahkemesi tedbirleri değiştirebilir veya suçun karşılığı olan para
cezasına veya çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasına hükmedebilir. Bu
takdirde, tedbirde geçirilen süre göz önüne alınarak 112 nci maddede gösterilen
usule göre belirlenecek cezayı mahkeme yarısına kadar indirebilecektir.
Tedbirlerin amaçlarına
ulaştığı anlaşıldığında ise uygulamalarına yine mahkemece son verilebilecektir.
Dikkat edilmelidir ki, Tasarı tedbirler bakımından azamî bir süre belirtmek
suretiyle "süresi belirli olmayan hüküm" (müddetsiz hüküm) usulünü
uygulamaktadır. Mahkeme 122 nci maddede belirtilen usul çerçevesinde
tedbirlerin çocukta meydana getirdiği etki ve sonuçları denetleyebilecektir.
Bu maddenin belirlediği
ilkelerden önemli birisi de son fıkrada yer almaktadır. Buna göre 103 üncü
maddenin (A) fıkrasında yer alan ve çocuğun koruma, tedavi ve eğitim
noksanlığını giderici nitelikte olan tedbirlere cezalarla birlikte
hükmedilebilecektir.
Madde 114. - Tasarının
suç işleyen küçükler hakkında kabul etmiş bulunduğu temel ilke, çocuklardan
farklı olarak, bunlar hakkında esasta cezaya hükmedilmesidir. 116 ncı maddede
öngörüldüğü üzere, bunlar hakkında suçtan dolayı tedbire hükmolunması
istisnadır.
Madde, bu ilke
çerçevesinde küçüklerin işledikleri suçlardan dolayı hapis cezasının ne suretle
hesaplanıp belirleneceğini birinci fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerinde
göstermiş bulunmaktadır.
Madde 115. - Madde,
küçükler hakkında verilebilecek para cezalarının miktarını göstermekte ve 110
uncu maddede hükmedilecek bu para cezalarına ilişkin esasları tekrarlamaktadır.
Arada sadece hükmolunabilecek miktarlar bakımından fark bulunmaktadır. Bu
itibarla, 110 uncu maddenin gerekçesi bu madde bakımından da geçerlidir.
Madde 116. - 114 üncü
maddenin gerekçesinde suç işleyen küçükler hakkında cezaya hükmedilmesinin esas
olduğu ancak 116 ncı maddede bu ilkeye istisna oluşturabilecek bir hâlin yer
aldığı açıklanmıştır. Böylece 116 ncı madde suç işleyen küçükler hakkında ceza
yerine tedbir uygulaması yapılabilecek hâlleri, koşulları ile göstermiş
bulunmaktadır. Bu koşullar şunlardır:
1) İşlenen suçun
cezasının yukarı sınırı üç yılı aşmayacaktır.
2) Küçüğün suçla ortaya
çıkan tehlikeli eğilimleri giderilerek topluma uyumlu bir hayata hazırlanması
için eğitilip yetiştirilmesi yönünden Tasarının 104 ilâ 109 uncu maddelerinde
yazılı tedbirlerden bir veya bir kaçına hükmedilmesinin yeterliliğine mahkemece
kanaat getirilmiş olacaktır.
Tedbir uygulamasının
maddenin birinci fıkrasında belirtilen amaç ve hedefe ulaşılmasına olanak
vermediği veya vermeyeceğinin anlaşıldığı takdirde faile ceza verilecektir.
Tedbirler amacına ulaştığında ise 113 üncü maddenin ikinci ve üçüncü
fıkralarının küçükler hakkında da uygulanabileceği maddenin ikinci fıkrasında
açıklanmıştır.
Madde 117. - Madde
sağır-dilsizlerden onbeş yaşını bitirmemiş olanları 101 inci maddede belirtilen
oniki yaşını bitirmemiş olanlarla aynı işleme tâbi tutmaktadır. Onbeş yaşını bitirmiş
ve fakat onsekiz yaşını bitirmemiş olanları ise suç işlemiş çocukların rejimine
tâbi tutmaktadır. Dolayısıyla bunlar hakkında 102 ilâ 113 üncü maddeler
hükümleri uygulanacaktır. Onsekiz yaşını doldurmuş sağır-dilsizler hakkında ise
35 inci madde hükümleri uygulanacaktır. Bu hususta 35 inci maddenin gerekçesine
de bakılmalıdır.
Madde 118. - Tasarının
112 nci maddesinde çocuklar ve 114 üncü maddesinde küçüklerin işledikleri
suçlardan dolayı hükmedilecek hürriyeti bağlayıcı cezaların infazında sınırlar
gösterilmiştir.
Çocuk veya küçük hakkında
hükmedilmiş bulunan hürriyeti bağlayıcı cezanın infazı adı geçenlerin onsekiz
yaşını bitirmelerinden önce sona erdiğinde herhangi bir sorun çıkmayacaktır;
ancak cezanın süresi onsekiz yaşının bitirilmesi ile sona ermediği takdirde 118
inci madde hükmüne göre işlem yapılacaktır. İnfazı gereken geri kalmış süre bir
yıldan fazla olmadığı takdirde çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasının
infazına devam olunacaktır; geri kalan süre bir yılı aştığında ise, ceza, genel
hükümlere göre infaz edilecektir.
Madde 119. - Madde
yabancı uyruğunda olup da Türkiye'de suç işlemiş bulunan çocuk ve küçükler
hakkında, 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (8) numaralı bendinde yazılı sınır
dışı edilme tedbirinin uygulanmasına dair özel bir hüküm getirmiş
bulunmaktadır. Bu hükme göre işledikleri suçtan dolayı haklarında tedbir
uygulaması yeterli görülmüş çocuk ve küçüklerin, mahkemece sınır dışı
edilmelerine karar verilebilecektir.
Mahkeme, uygun gördüğü
takdirde, cezanın infazından sonra da küçük hakkında bu tedbiri
uygulayabilecektir.
Madde 120. - Madde, çocuk
ve küçükler bakımından cezanın ertelenmesini birtakım koşullarla özel bir
biçimde düzenlemektedir. Bu kurumun niteliği ve temel koşulları hususunda 82
nci maddenin gerekçesinde yeterli açıklamalar yapılmıştır. Burada sadece çocuk
ve küçükler bakımından getirilen özel hükümler üzerinde durulacaktır.
Bir defa çocuk ve
küçükler bakımından ceza ertelemesinin hükümlülüğe ilişkin koşulu, hükmedilen
çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasının süresinin üç yıldan az olması veya
para cezasından ibaret bulunmasıdır.
Ertelemenin suçluya
ilişkin koşulları ise şunlardır:
1) Fail, suçun
işlenmesinden önceki iki yıl içinde kasıtlı bir suçtan dolayı hürriyeti
bağlayıcı bir cezaya mahkûm edilmemiş olacaktır.
2) Mahkûmiyetin suçlu
üzerinde bir uyarı etkisi yapacağı hususunda kanaat meydana gelecektir.
3) Uygulanacak denetim
marifetiyle cezanın etkisine ihtiyaç olmadan ilerisi için topluma uyumlu bir
yaşamı sürdürmesinin kendisinden beklenebileceğine kanaat getirilmiş olacaktır.
Madde, yukarıda
kaydedilen koşulların gerçekleşmiş bulunup bulunmadığını saptama bakımından
hangi hususların göz önüne alınacağını ikinci fıkrasında göstermiştir. Bu
maksatla çocuk ve küçüğün kişiliği, geçmişi, fiile ilişkin özellikler, fiilin
işlenmesinden sonraki davranışlar ve içinde bulunulan yaşam koşulları göz önüne
alınacaktır.
Erteleme kararı ile
birlikte çocuk ve küçük, çocuk mahkemesince belirlenecek bir süre ile denetime
tâbi tutulacaktır. Bu süre bir yıldan az ve üç yıldan fazla olamaz ve üç yılı
aşmamak üzere uzatılabilir veya bir yıldan az olmamak üzere kısaltılabilir.
Denetimin amacı ve ne suretle icra olunacağı 122 nci maddede gösterilmiştir. Bu
süre içinde fail 108 inci maddede gösterilen yükümlerden bir veya bir kaçına da
tâbi kılınabilir. Ayrıca yükümler kaldırılabilir veya çoğaltılıp azaltılabilir.
Maddenin beşinci
fıkrasında açıklandığı üzere, suçun niteliği ve hükümlünün kişisel
özelliklerinin, denetimi gerektirmemesi hâlinde, mahkeme adı geçeni denetimden
muaf kılabilir. Ancak, suçlunun sonraki davranışları denetimin gerekli olduğunu
gösterirse yeniden denetim uygulamasına hâkim tarafından karar
verilebilecektir.
Süre olaysız ve kanun ve
nizamlara uygun surette geçirildiğinde mahkûmiyet yok (vuku bulmamış) sayılacak,
buna karşılık kasıtlı bir suçtan dolayı mahkûmiyet gerçekleştiğinde erteleme
kararı kısmen veya tamamen geri alınacaktır. Denetim koşullarına ve uyarılara
karşın uymamakta ısrar olunduğunda da keza erteleme kararı geri alınacaktır.
Madde 121. - Madde koşullu
salıverilme bakımından çocuk ve küçüklere özgü özel hüküm ve koşulları
göstermektedir. Temel kurum hakkında 67 nci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Çocuk ve küçüklerin
koşullu salıverilmeye tâbi tutulabilmeleri için cezanın en az iki ayını ve tüm
ceza süresinin yarısını çekmiş bulunmaları gerekir. Bu koşulu yerine getirmiş
olan hükümlünün yükümlere uyacağı ve başka suç işlemeyeceği hususunda kanaat
getirilmesi de gerekecektir. Bu koşullar gerçekleştiğinde çocuk mahkemesi
koşullu salıvermeye karar verebilecektir.
Ancak salıverilen çocuk
veya küçük 122 nci maddede belirtilen şekilde bir denetime tâbi tutulacaktır.
Denetim süresini, altı ay ile üç yıl arasında olmak üzere, çocuk mahkemesi
belirler. Ayrıca bu süre içinde hükümlünün uyması gerekli yükümler de aynı
mahkemece belirlenir. Hükümlü, denetim süresi içinde uyarılara karşın, bu
yükümlere uymamakta ısrar ettiği takdirde salıverme kararı geri alınabilir.
Dördüncü fıkranın
gerekçesi için 120 nci madde gerekçesine bakılmalıdır.
Yukarıda belirtilen konu
ve hususlar dışında 67 nci madde hükümlerine uyulacağı maddenin son fıkrasında
açıklanmıştır.
Madde 122. - Madde, çocuk
ve küçüklere ilişkin olmak üzere değişik maddelerde geçen denetimden maksadın
ne olduğunu, bunun ne suretle yerine getirileceğini ve işlemlerin nasıl
yürütüleceğini göstermektedir.
Maddeye göre, çeşitli
maddelerde yer alan denetimden maksat, çocuk veya küçüğün, denetim süresince
kendisine nasihat verecek, öğütlerde bulunacak ve yardım edecek nitelikli bir
denetim görevlisinin gözetim ve idaresine tevdi edilmesidir.
Esasta, söz konusu hizmet
çocuk mahkemesince uzmanlık kazanmış, bu hususta eğitim görmüş, konuyu bir
meslek olarak icra eden kişilere tevdi olunur, ancak mahkeme bu görevi, gerekli
niteliklere sahip bulunduğunu saptadığı diğer kişilere de verebilir.
Mahkemenin işi, çocuk ve
küçük ile ilgili hükmün verilmesi ile sona ermeyecektir. Geçen maddelerin
gerekçelerinde değinildiği üzere mahkemenin, hükmettiği tedbirleri değiştirmek,
bunlara yenilerini eklemek, tedbirden vazgeçerek cezaya hükmetmek gibi, hükmün
infazı sona erinceye kadar devam edecek yetkileri vardır. Tasarı, çocuk ve
küçükler konusunda mahkemenin infaz hâkimliğine benzer bir görevi de
üstlenmesini uygun görmüştür.
İşte bu işlevin yerine
getirilebilmesi için bilgi alma gereksinmesini karşılamak üzere maddenin ikinci
fıkrasında, mahkemenin, üyelerinden birisini denetim görevlisi ile temas
hususunda görevlendireceği açıklanmıştır. Bu görevli, üye ile sürekli temasta
bulunacak ve çocuk veya küçük hakkında uygulanacak program hususunda onunla
mutabık kalacaktır. Bu işbirliğinin amacı çocuk veya küçüğün yüküm ve
taahhütlerini doyurucu biçimde yerine getirmesini sağlamaktır. Bu maksatla
görevlinin bütün olanaklarını kullanması ve çocuk veya küçüğün eğitimini
desteklerken çocuk veya küçüğün yasal temsilcisi ve eğitiminden sorumlu olacak
kişilerle uyuşma sağlaması gerekmektedir.
Bu faaliyetin uygun
biçimde yerine getirilmesi ise çocuk veya küçüğün kişiliği veya yaşam biçimi
hakkında bilgili olmayı gerektireceğinden bu husus ikinci fıkrada ayrıca
vurgulanmıştır.
Görevli, ödevlendirilen
mahkeme üyesine, onun tarafından belirlenecek aralıklarla çocuk veya küçüğün
gelişmeleri hakkında raporlar verecektir.
Madde 123. - Cezaların
içtimaı hususundaki genel kurallar 49 ilâ 53 üncü maddelerde yer almıştır. Bu
hükümlerin çocuk ve küçüklerin suçları hakkında aynen uygulanması, çocuk ve
küçük ceza hukukunun ulaşmak istediği amaç ve hedeflerle bağdaşamaz. Ayrıca
çocuk ve küçük ceza hukukunda asıl yaptırım tedbir olduğundan bu bakımdan da
içtima konusu ayrıca ele alınarak düzenlenmelidir.
Açıklanan bu gerekçeyle
maddede, 49 ilâ 53 üncü maddelere istisna teşkil eden hükümlere yer
verilmiştir:
Bir defa hürriyeti
bağlayıcı cezanın içtimaında, hukukî içtima sistemi kabul edilmiştir; en ağır
suçun cezasına diğer suçlara ait cezaların sekizde biri eklenecektir. Ancak bu
suretle ortaya çıkacak ceza çocuklar için sekiz ve küçükler için oniki yılı
aşamayacaktır.
Her iki çocukluk ve
küçüklük dönemlerinde işlenen suçların içtimaı söz konusu olduğunda ise küçüklere
ait içtimadaki sınır yani oniki yıl esas alınır.
Görülüyor ki, Tasarı,
çocuk ve küçükler için hürriyeti bağlayıcı cezalar bakımından ayrı bir sistem
kabul etmiş bulunmaktadır. Para cezalarında ise toplama sistemi kabul edilmekle
beraber toplama üst sınırları, çocuklar için ikiyüzmilyon küçükler için
üçyüzmilyon lira olarak saptanmıştır.
Çocuk ve küçüklerin
işledikleri suçlarla, adı geçenlerin onsekiz yaşını bitirdikten sonra
işledikleri suçlar da içtima edilebilir. Bu hâlde her üç yaş grubuna ait içtima
sınırları ayrı ayrı uygulanacaktır.
Mahkeme çocuk veya küçük
için cezaları içtimaı ettirdikten sonra, tedbire hükmetmeyi uygun saydığı
taktirde tedbirlerin türünü ve süresini kararında belirtecektir. Demek oluyor
ki, bu hâlde ayrı ayrı suçlar bakımından tedbirlerin içtimaı söz konusu
değildir. Aksi çözüm tedbir uygulamasının amaç ve hedeflerine aykırı sonuçlara
götürürdü.
Madde 124. - Madde, çocuk
ve küçüklerin işledikleri suçlarda tekerrür hükümlerinin uygulanmayacağını
kabul etmiş bulunmaktadır. Bu dönemler içinde tekerrür hükümlerinin
uygulanması, çocuk ve küçük ceza hukuku esası ile çelişirdi.
Madde 125. - Çocuk ve
küçük ceza hukuku dava ve ceza zamanaşımı bakımından da, bu husustaki genel
kurallardan ayırılınmasını gerektirir. Zamanaşımı süreleri uzun tutulacak
olursa, geçen zaman içinde topluma esasen uyum sağlamış çocuk ve küçüklerin
düzenli hayatını yok edici sonuçlar meydana gelirdi. Oysa çocuk ve küçük ceza
hukukunun temel amaç ve hedefinin, adı geçenleri eğiterek toplum ile
bütünleştirip üretken ve kanunlara saygılı bir vatandaş hâline getirmek olduğu
geçen maddelerin gerekçelerinde vurgulanmıştır.
İşte bu nedenledir ki,
maddenin birinci fıkrasının (1) ilâ (4) numaralı bentlerinde zamanaşımı
süreleri, genel ceza hukukuna göre daha kısa olarak saptanmıştır.
Ayrıca zamanaşımı
bakımından, yukarıda belirtilen düşünce ile dengeli olarak bir de yaş sınırı
konulmuş ve ne olursa olsun failin yirmibeş yaşını doldurması ile dava
zamanaşımının gerçekleşeceği kabul edilmiştir.
Maddeye göre, belirtilen
zamanaşımı süreleri kesindir ve hiçbir neden ve suretle uzamayacaktır.
Madde 126. - 125 inci
maddenin gerekçesinde dava zamanaşımı bakımından sunulan görüşler, ceza
zamanaşımı bakımından çok daha fazla olarak geçerlidir. Onun içindir ki,
maddenin birinci fıkrasının (1) ilâ (3) numaralı bentlerinde cezalar ve bir
disiplin tedbiri hakkında ceza zamanaşımı süreleri, belirtilen görüş göz önünde
bulundurularak saptanmıştır.
(4) numaralı bentte ise
bütün diğer tedbirlerde zamanaşımı süresinin bir yıl olarak saptanması kurulan
sistemin mantığının gereği olarak kabul edilmiş bulunmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında ayrıca bir de yaş sınırı kabul edilmiş ve yirmibeş yaşının
doldurulması ile bütün cezaların zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiştir.
100 üncü madde çocuk ve küçükler
hakkında, 73 ve 74 üncü maddelerde söz konusu olan fer'î cezaların da
uygulanabileceğini kabul etmiştir. Maddenin son fıkrasında uygulanabilecek bu
fer'î cezaların iki yılı geçmesi ile zamanaşımına uğrayacağı kabul
edilmektedir.
Madde 127. - Tasarının
100 ilâ 126 ncı maddeleri çocuk ve küçükler hakkında uygulanabilecek ceza ve
tedbirleri, temel ilkeleri, nitelikleri ve sürelerini göstererek belirtmiştir.
Ancak bunlara ait infaz rejimi, idarî ve yerine göre yargısal işlemlere ilişkin
esas ve usullerin saptanması ile ilgili kuralların bütününden oluşur; bu
maksatla doyurucu ayrıntıların belirtilmesini gerektirir.
İşte bu nedenle madde, bu
hususların yerine getirilmesini, Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkındaki Kanun ve
tüzüğe bırakmıştır.
Söz konusu Kanun ve
Tüzük, elbette ki, gerektiğinde Tasarıya yollamalar yapmakla da
yetinebilecektir.
Madde 128. - Birleşmiş
Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Birleşmiş
Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı Kararıyla
onaylanarak imzaya açılmış ve Ülkemiz söz konusu Sözleşmeye 23/3/1950 tarihli
ve 5630 sayılı Kanun uyarınca çekince koymaksızın katılmıştır. Onamaya ilişkin
Kanun 29/3/1950 tarihli ve 7469 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
girmiştir.
Sözleşmenin 1 inci
maddesinde "Sözleşen taraflar, soykırımın, ister barış ister savaş
zamanında işlenmiş olsun, bir devletler hukuku suçu olduğunu tasdik ederler ve
bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı
taahhüt ederler " ifadesine yer verilmiş olup, 3 üncü maddesinde,
cezalandırılması gereken eylemler belirtilmekte, 5 inci maddesinde ise taraf
devletlerin, Sözleşmenin hükümlerinin yürürlüğe konmasını ve özellikle 3 üncü
maddede belirlenen suçları işlemekten sanık kişiler için etkin cezaların
verilmesini sağlamak üzere gerekli kanunları, anayasaları çerçevesinde,
yürürlüğe koymaları gereğine işaret edilmektedir.
Tasarının bu maddesi,
Sözleşmenin tanımladığı jenosit fiillerinin cezalandırılmasını öngörmektedir.
Jenosit, Nazi Almanyası'nın sekiz milyon kişinin ölümüne neden olan II. Dünya
Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere ve Fransa
tarafından oluşturulan Nürnberg Askerî Mahkemesi Statüsü ve görev alanına giren
"insanlığa karşı işlenen suçlar" temel alınarak oluşturulan ve "insan öldürme" den
farklı bir suçtur. Millî, etnik, ırkî ve dinsel bir grubu veya herhangi bir
grubu yok etmek özel kastı suçun manevî unsurunu oluşturmaktadır. Maddî unsur
ise, grup azalarının öldürülmesi, grup azalarının bedensel ve aklî
melekelerinin ciddî surette haleldar edilmesi, grubun tümü ile veya kısmen yok
edilmesini sonuçlayacak nitelikte varlık koşullarına zorlanması, çocukların
zorla başka yerlere gönderilmeleridir.
Suçun oluşması için
gerekli özel kast yanında maddî unsurların da bir özellik taşıması
gerekmektedir: Maddî unsurların, oluşması yönünden, hareketlerin "bir
plânın icrası" sonucu gerçekleştirilmeleri gerekmektedir. Tasarının bu
maddesi, Fransız Ceza Kanununun da yaptığı gibi Birleşmiş Milletlerin 9/12/1948
tarihli Sözleşme metninden ayrılmaktadır: Sözleşme 2 nci maddesinde jenositi
"bir insan grubunun imha niyeti" ile belirlemekte ve böylece
sübjektif bir ölçüt kullanmaktadır. Tasarının metninde ise meydana getirilmiş
"bir plânın icrası suretiyle" denilerek objektif bir ölçüt
kullanılmış olmaktadır. Böylece suç girişiminin plânlı ve sistematik karakteri
vurgulanmış olmaktadır. Kaldı ki, bu koşul Nürnberg Mahkemesi Statüsünün 6 ncı
maddesinde de yer almaktadır.
Ayrıca şu hususa da
işaret edilmelidir ki, 1948 Sözleşmesinde sadece belirli gruplar yer aldığı
hâlde, Tasarı bunlara bütün diğer grupları da eklemek suretiyle, suça daha da
genişlik vermiştir.
Soykırım suçunun millî,
etnik, ırkî veya dinsel veya herhangi bir grubun tamamen veya kısmen ortadan
kaldırılması amacıyla işlenen özel kasıt içeren bir suç olduğu açıktır. Bu
suçun mevzuatımıza dahil edilmesi, 1948 tarihli Jenosit Sözleşmesinden
kaynaklanan bir yükümlülüğümüz gereğidir. Sözleşme ile maddî ve manevî
unsurları açıkça belli olan farklı bir suçu ihdas etme yükümlülüğü
getirilmiştir.
Roma'da düzenlenen
diplomatik bir konferans sonucu kabul edilen ve jenosit dahil insanlığa karşı
işlenen suçların cezalandırılması amacıyla kurulması öngörülen Birleşmiş
Milletler Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü düzenlemelerinde de konu
irdelenmiş bulunmaktadır.
Bu suçlarla ilgili olarak
Sözleşmeye taraf ülkelerin bazıları konuyu iç mevzuatlarına sokmuşlardır: Söz
gelimi Fransa 1992 yılında kabul etmiş olduğu yeni Ceza Kanununda insanlığa
karşı suçlar başlığı altında, soykırım suçunu düzenlemiş, konu Avusturya Ceza
Kanununun 321 inci maddesinde, Alman Ceza Kanununun 220a maddesinde yer
almıştır.
Maddeyle, bu tür suçları
işleyecek özel hukuk tüzel kişileri de cezalandırılmakta ve bu tür suçlardan
dolayı zamanaşımının işlemeyeceği kabul edilmektedir.
Madde 129. - Maddede, bir
plânın uygulanması suretiyle ve siyasal, felsefî, ırkî veya dinsel saiklerle
nüfusun sivil bir grubuna karşı, sürgün etme, esir hâline getirme, kitle
hâlinde ve sistematik olarak kişileri öldürme, insanların kaçırıldıktan sonra
yok edilmeleri, işkence veya insanlık dışı işlemlere veya biyolojik deneylere
tâbi kılma, zorla hamile bırakma, zorla fuhşa sevk etme eylemlerinin işlenmesi
insanlığa karşı suç sayılmıştır.
Bu madde Milletlerarası
Nürnberg Askerî Mahkemesi Statüsünün 6 (c) maddesinden esinlenerek kaleme
alınmıştır. Nitekim yeni Fransız Ceza Kanunu da 212-1 inci maddesi yönünden
aynı surette hüküm getirmiştir. Dikkat edilmelidir ki, bu maddedeki hareketler
bir grubun, grup olarak imha edilmesi özel kastı ile işlenecek olursa jenosit
suçuna dönüşür. Aynı eylemler başka özel kastlarla işlendiğinde Tasarının diğer
bazı hükümlerini ihlâl eden suçları oluşturabilirler.
Suçun diğer unsurları
hakkında 128 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 130. - Gerek
jenosit suçunun gerek insanlığa karşı suçların örgüt şeklindeki bir
yapılanmayla da işlenmesi hâlinde madde, bu tür suçları işlemek amacıyla örgüt
kurulmasını ve bu örgütlere katılmayı ayrıca cezalandırmaktadır. Örgüt tanımı
için Tasarının 4 üncü maddesinin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 131. - Maddeye,
Türkiye tarafından da imzalanmış bulunan sınırlar ötesi örgütlü suçlara karşı
Birleşmiş Milletler Sözleşmesini ikmal etmek üzere ek olarak çıkarılan
"Göçmenlerin Kara, Deniz ve Hava Yollarıyla Kaçırılmalarına Karşı Protokol"ün
gereğini yerine getirmek üzere Tasarıda yer verilmiş olup; madde, 3/8/2002
tarihli ve 4771 sayılı Kanunla 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna eklenen
201/a maddesinden aynen alınmıştır.
Maddî menfaat sağlamak
üzere, genellikle suç örgütleri marifetiyle göçmenler başka ülkelere
kaçırılmakta, yasal olmayan yollarla ülkeye sokulmakta ve bu örgütlerin eline
düşen çaresiz insanlar, büyük ve bazen yaşam ve beden bütünlükleri bakımından
onarılamayan zararlara uğrayabilmektedirler.
Maddenin birinci fıkrası
göçmen kaçakçılığını tanımlamaktadır: Tanıma göre, doğrudan doğruya veya
dolaylı olarak maddî menfaat elde etmek maksadıyla, yabancı bir devlet
tâbiiyetinde bulunan veya vatansız olan veya Türkiye'ye de sürekli olarak
oturmasına yetkili mercilerce izin verilmemiş bulunan kimselerin Türkiye'ye
yasal olmayan yollardan girmelerini veya ülkede kalmalarını, bu kişilerin veya
Türk vatandaşlarının yasal olmayan yollardan ülke dışına çıkmalarını sağlamaya
göçmen kaçakçılığı denilmektedir. Türkiye'de sürekli olarak oturmalarına
yetkili mercilerce karar verilmemiş yabancılar veya vatansızlar da, suçun
mağdurları olabilmektedirler.
Suçun manevî unsuru,
eylemin "doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî bir yarar elde etmek
maksadıyla" işlenmesidir. Bu unsur, suçu örneğin terör maksadıyla bazı
kişileri ülkeye sokmak fiillerinden ayırmak olanağını vermektedir. Kaldı ki, bu
suçta asıl mağdurlar, çaresizlik ve yoksullukları nedeniyle kendilerine bir
ekmek kapısı açmak için çırpınan insanlardır. Bu nedenle Protokol, adı geçenler
hakkında kovuşturma yapılmamasını öngörmektedir.
Fıkranın içerdiği tanıma
göre, belirtilen kişilerin Türkiye'ye kaçak olarak girmelerinin sağlanması veya
bu hususta teşebbüste bulunulması göçmen kaçakçılığı suçunun maddî unsurlarını
oluşturmaktadır.
Maddenin ikinci fıkrası
göçmen kaçakçılığı suçunun faillerine verilecek ceza ile birlikte ayrıca yeni
bir suçu da tanımlamaktadır : Birinci fıkrada öngörülen bir suça iştirak etmiş
olmaksızın, bu suç yoluyla ülkeye sokulmuş kaçak göçmenlerin maddî yarar elde
etmek maksadıyla yasal olmayan yollarla yurt dışına çıkarılmalarını veya yasal
koşullara uymaksızın ülkede kalmalarını olanaklı kılmak suç sayılmaktadır. Bu
suçun ön koşulu, kaçak göçmenleri yurda sokmak suçuna önceden iştirak etmemiş
olmaktır; suça iştirak edilmiş ise ikinci fıkrada belirlenen eylemleri ayrıca
gerçekleştirmek veya bunlara teşebbüs etmek suç oluşturmaz.
İkinci fıkra, ülkeden
çıkmayı veya ülkede kalabilmeyi olanaklı kılmak üzere sahte veya sahte seyahat
belgelerinin hazırlanmasını veyahut hazırlanmış belgelerin teminini de bu
fiiller başka bir suç oluştursa bile bağımsız suç olarak düzenlemiştir. Ayrıca
bu suçlara teşebbüsün de tamamlanmış suçlar gibi cezalandırılması, suçun
işlenmesinde kullanılan taşıtlar ve bu fiil nedeniyle elde edilen maddî menfaatlerin
müsadere edilmesi öngörülmüştür.
Maddenin üçüncü
fıkrasında suçların, örneğin taşıma kapasitesinin çok üzerinde bir gemiye veya
uçağa göçmen yüklenmesiyle, kaçak göçmenlerin yaşam veya vücut bütünlüklerinin
tehlikeye sokulması veya bu olasılığın ciddî olarak ortaya çıkması halinde
verilecek cezaların yarısı oranında, ölüm meydana geldiğinde bir katı
artırılacağını öngörmektedir. Ancak bu olasılığın ciddî, yani var olan
delillere göre gerçekleşmesinin güçlü olması gereklidir. Ayrı fıkra, göçmenlerin
insanlık veya onur dışı muamele biçimlerine, örneğin çok kötü taşıma
koşullarına tâbi kılınmalarını ayrıca bir ağırlatıcı neden saymaktadır.
Maddenin son fıkrasında
suçun örgütler tarafından işlenmesi hâlinde faillere verilecek cezaların bir
katı oranında artırılması öngörülmüştür. Örgüt tanımı için 4 üncü maddenin
gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 132. - Madde,
"Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine" Ek
"İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine,
Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol"ün gereğini yerine
getirmek üzere düzenlenmiş olup, 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanunla
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna eklenen 201/b maddesinden aynen
alınmıştır.
Şimdiye kadar özellikle
kadın ve çocukların sömürülmelerini önlemek ve bu eylemlerle mücadele etmek
üzere meydana getirilmiş çeşitli milletlerarası sözleşmeler imzalanmış,
kararlar alınmıştır. Ancak anılan Protokolün imzalanmasından önce insan
ticaretinin bütün yönlerini göz önünde bulunduran ortak bir metin yoktu.
1990'lı yıllardan itibaren suç örgütlerinin, etkinliklerini sınırlar ötesi
alana genişleterek, özellikle kadın, çocuk ve insan ticaretini örgütledikleri
ve insanları bu uygar dünyada âdeta esarete tâbi kıldıkları görülmektedir. İşte
bu nedenle, Protokolün öngördüğü suçlara hukuk sistemimizde de yer verilmesi
uygun görülmüştür.
Maddenin öngördüğü maddî
unsurlar, kadın, çocuk veya diğer insanların tedarik edilmeleri, kaçırılmaları,
bir yerden diğer bir yere götürülmeleri veya sevk edilmeleri veya
barındırılmalarıdır. Ancak bu hareketler kişileri zorla çalıştırmak, bazı
hizmetleri vermeye mecbur kılmak, adı geçenleri esaret veya benzerî
uygulamalara tâbi kılmak yahut beden organlarından bazılarının verilmesine razı
etmek maksadıyla icra edilecektir.
Maddenin birinci fıkrası,
söz konusu maksatlarla gerçekleştirilecek maddî unsurların belirli araç
eylemlere başvurulması suretiyle gerçekleştirilmesini suçun oluşması bakımından
gerekli koşullar olarak saptamıştır. Bu eylemler tehdit, baskı, cebir veya
şiddet uygulama, nüfuzu kötüye kullanma, kandırma, mağdurların
çaresizliklerinden yararlanma veya mağdurlar üzerinde sahip olunan denetim
olanaklarından yararlanarak rızalarını elde etmek suretiyle
gerçekleştirilecektir.
Maddenin ikinci fıkrasında,
belirtilen amaçları elde etmek üzere girişilen ve suçu oluşturan yardımcı
eylemler varsa artık, mağdurun rızasının yok sayılacağı belirtilmiştir. Örneğin
bir kimsenin organlarını vermek hususundaki rızası, yukarıda belirtilen
eylemler sonucunda elde edilmiş ise, suçun oluşması bakımından bu rıza yok
sayılacaktır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında onsekiz yaşını doldurmamış olanların birinci fıkrada belirtilen
maksatlarla tedarik edilmeleri, kaçırılmaları, bir yerden diğer bir yere
götürülmeleri veya sevk edilmeleri yahut barındırılmaları halinde, suçu
oluşturan araç fiillerden herhangi birisine başvurulmasa da, faile birinci
fıkrada belirtilen cezaların verileceği açıklanmıştır. Bu suretle onsekiz
yaşını doldurmamış çocukların birinci fıkrada belirtilen maksatlarla maddenin
öngördüğü hareketlere konu kılınmaları suçun oluşmasına olanak verecektir.
Maddenin son fıkrasında,
yukarıdaki fıkralarda yazılı suçların örgüt marifetiyle işlenmeleri halinde,
faillere verilecek cezaların bir katı oranında artırılması ağırlaştırıcı neden
olarak kabul edilmiştir.
Madde 133. - Bu maddede,
adiyen insan öldürme cürmü, insan öldürme başlığı ile belirtilmektedir. Bütün
cürümlerde kastın aranması Tasarının 20 nci maddesinin birinci fıkrası gereği
olduğundan burada kastın aranacağının ayrıca açıklanmasına gerek görülmemiştir.
Madde 134. - Madde,
taksirle insan öldürme suçunun cezasını saptamaktadır. Tasarının 21 inci
maddesinde yer alan taksire ait bütün hükümlerin ve esasların maddenin
uygulanmasında göz önünde bulundurulacağı hususunda şüphe yoktur.
Maddenin ikinci
fıkrasında, fiilin, birden fazla insanın ölümüne veya bir insanın ölümüyle
birlikte diğer birisinin de yaralanmasına neden olması hâli, ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır. "Bir insanın yaralanması" sözcüklerinin, birden
fazla insanların yaralanması hâlini öncelikle kapsadığı açıktır. Kaldı ki,
taksirli fiil sonucu birden fazla kişinin yaralanmalarına neden olunduğu
hâllerde, hâkimin temel cezayı belirlerken, 79 uncu maddede yer alan
direktifler gereği bu hususu göz önünde bulundurabileceği ayrıca açıklamayı
gerektirmeyecek bir husus sayılmıştır.
Madde 135. - Madde, insan
öldürmenin, maddede ayrı ayrı gösterilen kimselere karşı işlenmesinin insan
öldürmenin daha ağır bir hâlini meydana getirdiğini açıklamaktadır.
Failin müebbet hapis
cezasına mahkûmiyetini sonuçlayacak olan insan öldürmeler bu maddede şu suretle
belirlenmiştir:
1. Öldürme fiilinin eşe
karşı işlenmesi. Burada söz konusu olan, Türk Medenî Kanunu çerçevesinde
eşliktir.
2. Kardeş deyiminden ana
ve baba veya ana veya baba bir kardeşler anlaşılır.
3. Onsekiz yaşını
bitirmemiş bulunan bir çocuğa ve küçüğe karşı işlenen adam öldürme, mağdurun
fizik gücü itibarıyla direnme gücüne sahip olmamasından dolayı ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır.
4. Aynı suretle ileri
yaşı, hastalığı, malûllüğü veya ruhî veya fizik güçsüzlüğü nedeniyle kendini
korumaktan âciz bir kimseye karşı fiilin işlenmesi, gerek faildeki ahlâkî
kötülüğün mefruz çokluğu gerek fiilin icrasındaki kolaylık dolayısıyla
ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Ayrıca öldürme fiili,
maddede sayılan veya genel olarak diğer kimselere karşı zehir kullanılmak
suretiyle işlenirse olunursa aynı nedenle ceza müebbet hapis olarak
saptanmıştır.
Madde 136. - Maddede,
insan öldürmenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren hâlleri,
dokuz ayrı bent hâlinde gösterilmiştir. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
450 nci maddesinde de bu hâller hemen hemen aynı şekilde yer almaktadır. Ancak
bu yeni maddeyle esaslı bir kısım değişiklikler yapılmıştır:
Bir kere maddenin (2)
numaralı bendi kapsamına Devlet memurları sokulmuştur. Böylece Devlet
memurlarına karşı işlenen öldürme fiilleri dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezasının hükmedilmesi, fiilin görevlerinden dolayı işlenmesi hâlinde söz
konusu olabilecektir. Öldürme fiili memurluk görevi nedeniyle işlenmişse,
memurluk sıfatı sona erdikten sonra da, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezasına hükmedilecektir. 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık
Kanununun 57 nci maddesinde bu hususta hüküm bulunduğu için avukatlar bu bentte
ayrıca belirtilmemişlerdir. Ancak maddenin uygulanmasında milletvekilleri de
(2) numaralı bent kapsamındadırlar.
Maddenin (3) numaralı
bendinde, yerleşmiş Yargıtay kararları da göz önünde bulundurulmak suretiyle,
kan gütme saikiyle öldürme hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının
hükmedilmesi, fiilin sadece kan gütme saikine bağlı olarak işlenmiş olması
hâlinde söz konusu olabilecektir.
Aynı bentte öldürmenin
sadece azap verme maksadıyla işlenmiş olması, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını
gerektiren bir hâl olarak yer almaktadır.
Maddenin (4) numaralı
bendinde, öldürmenin, öldürme kararında ısrar ve sebatı gösteren taammüdle
işlenmesi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren bir hâl olarak
belirlenmiştir. Taammüt konusu, gerek Yargıtay kararlarıyla gerek öğretide
yeterli derecede işlenmiş ve uygulama bu bakımdan yerleşmiş (istikrarlı) bir
yön almış bulunduğundan madde metninde taammüdün niteliğini açıklamaya yönelik
ayrıntılara girişilmesine gerek görülmemiş ve taammüdün esas niteliğini
oluşturan "öldürme kararında ısrar ve sebat"a yer verilmesi ile
yetinilmiştir.
Maddenin (5) numaralı
bendinde, Yargıtay kararları göz önünde bulundurulmak suretiyle birden fazla
kimse hakkında işlenen öldürme hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının
uygulanması, fiilin aynı neden ve saikle işlenmiş bulunması hâlinde kabul
edilmiştir.
Maddenin (6) ilâ (9)
numaralı bentlerinde yer alan hâller eski hükümlerin tekrarından ibarettir. Bu
hükümler Yargıtay içtihatları ile yerleşmiş bir anlama kavuşmuş bulunmaktadır.
Madde 137. - Maddede,
insan öldürme cürmünde, failce bilinmeyen hâllerin ve onun iradesi dışında
beklenilmeyen nedenlerin eklenmesiyle ölüm neticesinin meydana gelmiş olması,
cezanın indirilmesini gerektiren bir hâl olarak kabul edilmiştir.
Madde 138. - Maddede,
etkili eylemlerde kastın aşılması suretiyle ölüm neticesinin meydana gelmesi
hâlinde hükmedilmesi gerekli cezalar gösterilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında
137 nci maddede söz konusu olan hafifletici
nedenin bu hâlde de uygulanacağına dair hüküm yer almış bulunmaktadır.
Madde 139. - Evlilik
dışında yeni doğmuş çocuğu öldürme fiilinin ananın içinde bulunduğu biyolojik
ve psikolojik durum, ciddî gerilim ve bunalım nedenleriyle işlenmiş olması,
genellikle daha az ceza verilmesini gerektiren bir hâl sayılmakta idi. Ancak,
günümüzde bu konuda XIX. yüzyılın görüşleri değişmiştir. Bir çocuğun anasının,
ailesinin durumunu kurtarmak maksadıyla, ana ile geniş derecede hısımlık
ilişkisi içinde bulunan kimseler tarafından öldürülmesi, bugün artık,
öldürmenin vahâmetini azaltan ve cezanın indirilmesini gerektiren bir neden
sayılmamaktadır. Bu nedenle Tasarı, Ülkemizdeki yaygın değerleri de göz önüne
alarak bu fiili sadece ana bakımından ve kadının içinde bulunduğu olası ruhsal
bunalım ve gerilimler nedeniyle kabul etmiştir.
Tabiîdir ki, bu hükmün
uygulanabilmesi için insan öldürmenin 133 üncü maddeyi ihlâl suretiyle işlenmiş
bulunması gerekecektir. Nitelikli insan öldürme hâllerinde hüküm uygulanmaz.
Ancak, aynı doğumla birden fazla çocuğun dünyaya gelmiş bulunması hâlinde de,
koşulları varsa bu hüküm uygulanacaktır.
Madde 140. - Maddede,
iyileşmesi kabil olmayan ve ileri derecede acı veren çekilmez derecede ağrılı
bir hastalığa tutulmuş bulunan bir kimsenin ızdıraplarına son vermek maksadıyla
işlenen insan öldürme hâline ilişkin ceza gösterilmektedir. Böylece öldürmenin
özel bir şekli meydana getirilmiş bulunulmaktadır. Her türlü kötüye kullanmayı
önlemek amacıyla maddede, bu tür insan öldürmenin gerçekleşmesi bakımından
koşulların nelerden ibaret bulunduğu ayrıntılı olarak gösterilmektedir.
Yabancı ülkelerin
bazılarında bu tür öldürmelere ceza verilmemektedir.
Ancak, dikkat edilmelidir
ki maddenin öngördüğü bu hâl ötanazi değildir. Ötanazi, ayrı hükümlerle
düzenlenen ve doktorlar tarafından gerçekleştirilen bir hâldir ve failine ceza
verilmemektedir. Tasarının bu maddesi ise, saptadığı koşullarla insancıl
nitelikteki kast hâlinde faile daha az ceza verilmesini öngörmektedir.
Madde 141. - Maddede, bir
kişiye intihar etmesi için karar verdirtilmesi (azmettirilmesi) veya o kişide
esasen var olan intihara teşebbüs etme kararının güçlendirilmesi hâlleri ile
intihar eylemine her ne suret ve vasıtayla olursa olsun yardım edilmiş olması
ayrı fiiller hâline getirilmiştir.
Her üç hâlde de suçun
teşekkülü için ölümün meydana gelmiş bulunması gerekmemektedir. Ancak intihar
eylemine girişilmiş olması suçun oluşması için zorunludur.
Maddenin ikinci fıkrası
ölümün meydana gelmesini suçun ağırlaştırıcı nedeni olarak saptamıştır.
Maddenin son fıkrası ise
471 inci madde hükmünün saklı olduğunu açıklamaktadır. 471 inci madde ceza
infaz kurumlarında ve tutukevlerinde bulunanların sağlıklarını ihlâl edecek
çeşitli eylemlere, bu arada açlık grevlerine teşvik edilmelerini ve bu konudaki
engellemeleri ayrıca suç hâline getirmiş bulunduğundan, söz konusu eylemlerin,
intihara teşvik veya azmettirme olarak 141 inci maddeye göre değil ve fakat 471
inci maddeye göre cezalandırılmaları gerekecektir.
Madde 142. - Maddeyle, Anayasanın 17 nci maddesinin üçüncü fıkrasındaki "Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyeti ile bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz." ilkesinin yaptırımı getirilmiş olmaktadır. Hukuk sistemimizde, bu ilke 1961 Anayasasında da dikkate alınmış ve nitekim, Anayasa Komisyonunda, "Temel hak ve hürriyetlerin başta geleni, şahsın kend