DÖNEM : 21
CİLT : 12 YASAMA YILI : 1
T. B. M. M.
TUTANAK DERGİSİ
59 uncu Birleşim
27 . 8 . 1999 Cuma
İ Ç İ N D E K İ L E R
I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
II. – BU BİRLEŞİM TUTANAK ÖZETİ
III. – GELEN KÂĞITLAR
IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) GEÇEN TUTANAK HAKKINDA KONUŞMALAR
1. – Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Yalçınkaya’nın, 26.8.1999 tarihli 58 inci Birleşimde 153 sıra sayılı kanun tasarısının müzakereleri sırasında şahsı adına yaptığı konuşmayla ilgili ifadelerini düzeltmek amacıyla konuşması
B) TEZKERELER VE ÖNERGELER
1. – (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının, Komisyonun Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi
2. – (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanlığının, komisyon çalışmalarına Genel Kurulun tatilde olduğu sürede de devam edilmesine ilişkin tezkeresi
V. – ÖNERİLER
A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ
1. – Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince TBMM Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği şekliyle çalışmalarına devam etmesine ilişkin DYP Grup önerisi
2. – 157 sıra sayılı kanun tasarısının, 48 saat geçmeden, gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasına alınmasına, gündemdeki sıralamanın yeniden yapılmasına; 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin saat 24.00’e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde bitimine kadar görüşmelere devam olunmasına ve işlerin tamamlanmasını müteakip TBMM Genel Kurulunun tatile girmesine ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerisi
VI. – SEÇİMLER
A) KOMİSYONLARA ÜYE SEÇİMİ
1. – (10/66) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonuna üye seçimi
VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER
1. – Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/523) (S. Sayısı : 157)
2. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet komisyonları raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161)
3. – Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Adalet komisyonları raporları (1/522) (S. Sayısı : 162)
4. – Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/475, 2/82, 2/108, 2/227, 2/272, 2/275, 2/279) (S. Sayısı : 160)
VIII. – AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR
1. – İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak’ın, İstanbul Milletvekili Mustafa Düz’ün, şahsına sataştığı iddiasıyla konuşması
2. – Bartın Milletvekili Zeki Çakan’ın, İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak’ın, konuşmasında, Anavatan Partisi Grubuna ve Genel Başkanına sataştığı iddiasıyla konuşması
IX. – SORULAR VE CEVAPLAR
A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI
1. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Nevşehir Merkez Boğaz Köyü sınırları içindeki bir araziye ilişkin Başbakandan sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun yazılı cevabı (7/376)
2. – Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu’nun, Kahta Kommagene ve Tut Kültür ve Sanat Festivaline ilişkin sorusu ve Kültür Bakanı M. İstemihan Talay’ın yazılı cevabı (7/445)
3. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Karasu Irmağı Sulama Projesine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/
378)4. – İstanbul Millevtekili Bülent Akarcalı’nın, TEAŞ Genel Müdürlüğü Yatağan Termik Santrali lojman inşaatına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/333)
5. – Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, Kırıkkale-Ahılı Bucağının sulanabilmesi için yapılan kuyu çalışmalarına ve Kırıkkale-Akçakavak ve Sulakyurt Barajı projelerine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/381)
6. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın;
– Aşağı Susurluk Manyas I inci Merhale ve Yenişehir I inci Merhale Projelerine ilişkin,
– Bursa-İnegöl ve Bursa-İznik II nci Merhale Projelerine ilişkin,
– Emet-Orhaneli I inci Merhale ile Çınarcık Barajı ve Uluabat Enerji Santrali Projelerine ilişkin soruları ve Enerji ve Tabiî KaynaklarBakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/259, 260, 261)
7. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın;
– TEAŞ Genel Müdürlüğünün Bursa İlindeki yatırımlarına ilişkin,
– Bursa Orhaneli Termik Santrali ve Doğalgaz Kombine Çevrim Santraline ilişkin soruları ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/252, 253)
8. – Giresun Milletvekili Rasim Zaimoğlu’nun, fındık destekleme fiyatının ne zaman açıklanacağına ve Fiskobirlikteki stoklara ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun yazılı cevabı (7/421)
9. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Nevşehir-Tuzköy-Kapadokya Havaalanı içerisinde veya yakınında serbest bölge kurulup kurulmayacağına ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı Tunca Toskay’ın yazılı cevabı (7/375)
10. – Van Milletvekili Maliki Ejder Arvas’ın, Van-Saray Emniyet Müdürlüğü lojmanları inşaatı ile Saray ve Bahçesaray İlçelerinin hükümet konağı ihtiyacına ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/413)
11. – Van Milletvekili Maliki Ejder Arvas’ın, Van İli küçük sanayi sitesi esnafının bazı sorunlarına ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun yazılı cevabı (7/414)
I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
TBMM Genel Kurulu saat 10.00’da açılarak beş oturum yaptı.
Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü Oturum
Eskişehir Milletvekili Mehmet Mail Büyükerman, Zafer Haftası münasebetiyle gündemdışı bir konuşma yaptı.
İstanbul Milletvekili Nazif Okumuş ve 43 arkadaşının, Kızılay’ın, sorunlarının araştırılarak gelir kaynaklarının daha etkin kullanılması için (10/73),
Ankara Milletvekili Cemil Çiçek ve 21
arkadaşının, Türkiye Kızılay Derneğinin gelir kaynaklarının ve faaliyetlerinin araştırılarak (10/74);Alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla birer Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemde yerini alacağı, öngörüşmelerinin, sırası geldiğinde yapılacağı açıklandı.
25 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 156 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat geçmeden gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasına, gündemin 72 nci sırasında bulunan 141 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci sırasına, 79 uncu sırasında bulunan 153 sıra sayılı kanun tasarısının 3 üncü sırasına, 32 nci sırasında bulunan 82 sıra sayılı kanun tasarısının 4 üncü sırasına, 25 ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 155 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat geçmeden 5 inci sırasına alınmasına ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edildi.
26.10.1987 tarihli
ve 290 sayılı 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 18.9.1991 tarihli ve 455 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamelerin Değiştirilerek Kabulü ve Seçimlerin temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının (1/92, 1/191, 1/516) görüşmeleri sonucu yapılan açıkoylamadan,Türk Ceza Kanunun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının (1/441) (S. Sayısı : 141) yapılan görüşmelerden;
Sonra kabul edildikleri ve kanunlaştıkları bildirildi.
Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı (1/517) (S. Sayısı : 153) üzerinde bir süre görüşüldü.
Ali Ilıksoy
Başkanvekili
Mehmet Ay Mehmet
ElkatmışGaziantep Nevşehir
Kâtip Üye Kâtip Üye
Cahit Savaş Yazıcı
İstanbul
Kâtip Üye
Beşinci Oturum
Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere DairKanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının (1/517) (S. Sayısı : 153) görüşmeleri tamamlandı; istem üzerine,
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna DairKanun Tasarısının (1/325) (S. Sayısı : 82) görüşmeleri sonucu,
Yapılan açıkoylamalardan sonra kabul edildikleri ve kanunlaştıkları açıklandı.
27.11.1975 tarihli ve 13 sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası Kuruluşuna Dair Kanun Hükmünde Kararname, 14.11.1983 tarihli ve 165 sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 15.7.1988 tarihli ve 329 sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 12.2.1990 tarihli ve 401 sayılı Türkiye Kalkınma Bankası Anonim Şirketinin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına DairKanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporunun (1/21, 1/48, 1/115, 1/155, 1/515) (S. Sayısı : 155) görüşmeleri, komisyon ve hükümet yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadıklarından ertelendi.
Alınan karar gereğince, 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 10.00’da toplanmak üzere, birleşime 23.37’de son verildi.
Murat Sökmenoğlu
Başkanvekili
Mehmet Elkatmış Mehmet Ay
Nevşehir Gaziantep
Kâtip Üye Kâtip Üye
II. – BU BİRLEŞİM TUTANAK ÖZETİ
TBMM Genel Kurulu saat 10.00’ta açılarak altı oturum yaptı.
Bir ve İkinci Oturumlar
Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Yalçınkaya, 26.8.1999 tarihli 58 inci Birleşimde 153 sıra sayılı kanun tasarısı üzerinde şahsı adına yaptığı konuşmayla ilgili ifadelerini düzeltmek amacıyla bir konuşma yaptı.
DYP Gru
bunun, ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince TBMM Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği gibi salı, çarşamba ve perşembe günleri 15.00 - 19.00 saatleri arasında çalışmalarına devam etmesine ilişkin grup önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.DSP, MHP ve ANAP Gruplarının, 27 Ağustos 1999 tarihli gelen kâğıtlarda yayımlanan 157 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat geçmeden gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasına, 161 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci sırasına, 162 sıra sayılı kanun tasarısının 3 üncü sırasına, 160 sıra sayılı kanun tasarısının 4 üncü sırasına alınmasına; 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 24.00’e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde saat 24.00’ten sonra da çalışmalara devam edilerek bitimine kadar görüşmelere devam olunmasına; 5 inci sıraya kadar olan işlerin tamamlanmasını müteakip Türkiye Büyük Millet
Meclisinin Anayasanın 93 ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 5 inci maddesi gereğince tatile girmesine ilişkin müşterek önerisi ise, yapılan görüşmelerden sonra kabul edildi.Depremde meydana gelen zararların tespiti amacıyla kurulan (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu üyeliklerine gruplarınca aday gösterilen milletvekilleri seçildiler. Başkanlıkça, komisyonun toplanacağı gün, saat ve yere ilişki
n duyuruda bulunuldu.Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:
1 inci sırasında bulunan, Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının (1/523) (S. Sayısı : 157) yapılan görüşmelerden sonra kabul edildiği ve kanunlaştığı açıklandı.
2 nci sırasında bulunan, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161) görüşmelerine bir süre devam olundu.
Nejat Arseven
Başkanvekili
Şadan Şimşek Hüseyin Çelik
Edirne Van Kâtip Üye Kâtip Üye
Üç ve Dördüncü Oturumlar
(10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının, Komisyonun Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi Genel Kurulun bilgisine sunuldu.
(10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanlığının, komisyon çalışmalarına Meclisin tatilde olduğu sürede de devam edilmesine ilişkin tezkeresi kabul edildi.
Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:
2 nci sırasında bulunan, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161) görüşmeleri tamamlanarak, kabul edildiği ve kanunlaştığı açıklandı.
İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak, İstanbul Milletvekili Mustafa Düz’ün, soru sorduğu sırada şahsına sataştığı iddiasıyla,
Bartın Milletvekili Zeki Çakan, İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak’ın, konuşmasında, Anavatan Partisi Grubuna ve Genel Başkanına sataştığı iddiasıyla,
Birer konuşma yaptılar.
Murat Sökmenoğlu
Başkanvekili
Hüseyin Çelik Şadan Şimşek
Van Edirne
Kâtip Üye Kâtip Üye
Vedat Çınaroğlu Cahit Savaş Yazıcı
Samsun İstanbul Kâtip Üye Kâtip Üye
Beş ve Altıncı Oturumlar
Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:
3 üncü sırasında bulunan, Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı (1/522) (S. Sayısı : 162) ve
4 üncü sırasında bulunan, Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun Tasarısının (1/475, 2/82, 2/108, 2/227, 2/272, 2/275, 2/279) (S. Sayısı : 160),
Yapılan görüşmelerden sonra kabul edildikleri ve kanunlaştıkları açıklandı.
Alınan karar gereğince, 1 Ekim 1998 Cuma günü saat 15.00’te toplanmak üzere, birleşime 12.40’ta son verildi.
Vecdi Gönül
Başkanvekili
Melda Bayer Tevhit Karakaya
Ankara Erzincan
Kâtip Üye Kâtip Üye
No. : 63
III. – GELEN KÂĞITLAR
27.8.1999 CUMA
Teklifler
1. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın; Türk Ceza Kanununun Bazı Maddeleri ile Terörle Mücadele Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/295) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 24.8.1999)
2. – İzmir Milletvekili Oktay Vural’ın; İzmir İlinde Karabağlar Adıyla Yeni Bir İlçe Kurulması Hakkında Kanun Teklifi (2/296) (İçişleri ve Plan ve Bütçe komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)
Raporlar
1. – Uydular Aracılığı ile Haberleşme Uluslararası Teşkilatı Anlaşması ve Uydular Aracılığı ile Haberleşme Uluslararası Teşkilatı İşletme Anlaşmasında Yapılan Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/287) (S.Sayısı : 146) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)
2. – Uydular Aracılığı ile Haberleşme Uluslararası Teşkilatı İşletme Anlaşmasında Yapılan Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/289) (S. Sayısı: 148) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME
)3. – Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/523) (S. Sayısı: 157) (Dağıtma tarihi : 26.8.1999) (GÜNDEM
E)4. – 4393 Sayılı 1999 Mali Yılı Bütçe Kanunu ile Bağlı (A) İşaretli Cetvelde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/524) (S. Sayısı : 158) (Dağıtma tarihi : 26.8.1999) (GÜNDEME)
5. – 17.8.1999 Tarihinde Marmara Bölgesi ve Civarında Meydana Gelen Depremin Yol Açtığı Ekonomik Kayıpları Gidermek Amacıyla 30.6.2000 Tarihine Kadar Bazı Mükellefiyetler İhdası ve Bazı Vergi Kanunlarında Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/525) (S. Sayısı : 159) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)
6. – Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun Tasarısı ile Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük ve 6 Arkadaşının, Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya ve 29 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Denizli Milletvekili Mehmet Gözlükaya’nın, Gaziantep Milletvekili Mustafa Taşar’ın, Kayseri Milletvekili Salih Kapusuz ve 3 Arkadaşının Aynı Mahiyetteki Kanun Teklifleri ve Adalet Komisyonu Raporu (1/475, 2/82, 2/108, 2/227, 2/272, 2/275, 2/279) (S. Sayısı : 160) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)
7. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yükseköğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet Komisyonları
Raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)8. – Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Raporları (1/522) (S. Sayısı : 162) (Dağıtma Tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati : 10.00
27 Ağustos 1999 Cuma
BAŞKAN : Başkanvekili Nejat ARSEVEN
KÂTİP ÜYELER : Şadan ŞİMŞEK (Edirne), Hüseyin ÇELİK (Van)
BAŞKAN – Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 59 uncu Birleşimini açıyorum.
Toplantı yetersayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.
Değerli milletvekilleri, Doğru Yol Partisi Şanlıurfa Milletvekili Sayın Mehmet Yalçınkaya'nın, 153 sıra sayılı kanun tasarısı üzerinde, şahsı adına, dün yapmış olduğu konuşmayla ilgili ifadelerini düzeltmek üzere, İçtüzüğün 58 inci maddesine göre bir söz talebi vardır. Kendisine 5 dakika söz veriyorum.
Buyurun efendim.
IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) GEÇEN TUTANAK HAKKINDA KONUŞMALAR
1. – Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Yalçınkaya’nın, 26.8.1999 tarihli 58 inci Birleşimde 153 sıra sayılı kanun tasarısının müzakereleri sırasında şahsı adına yaptığı konuşmayla ilgili ifadelerini düzeltmek amacıyla konuşması
MEHMET YALÇINKAYA (Şanlıurfa) – Değerli Başkan, muhterem milletvekilleri; dün yaptığım konuşmayla ilgili söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Altıyüz yıl Osmanlı Devletinin bu topraklarda idaresi vardır. Ermenisine, Hıristiyanına, Müslümanına, Alevîsine, Sünnîsine, herkese parmak ısırtacak bir idareyi başarmış olan Osmanlı Devletinin, Ermenilerle ilgili yok etme veya bunları imha etme politikası olmamıştır.
Dünkü konuşmamda, yanlış anlamalara mahal verecek bir konuşma cereyan ettiği intibaı bende uyandı.
EMİN KARAA (Kütahya) – Siz yanlış anlattınız; yanlış anlama oldu demeyin.
MEHMET YALÇINKAYA (Devamla) – Yanlış anlattım; öyle olsun. Ben, oradaki kişilerin ifadelerini anlattım, Osmanlı Devletinin politikasını değil. Bu şekilde tavzih ediyorum.
Hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.
Değerli milletvekilleri, Doğru Yol Partisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; okutuyorum:
V. – ÖNERİLER
A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ
1. – Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince TBMM Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği şekliyle çalışmalarına devam etmesine ilişkin DYP Grup önerisi
Türkiy
e Büyük Millet Meclisi BaşkanlığınaDanışma Kurulunun 27 Ağustos 1999 Cuma günü yapılan toplantısında, Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince, Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.
Saygılarımla.
Turhan Güven
Doğru Yol Partisi Grup
Başkanvekili
Öneri:
Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği gibi, salı, çarşamba ve perşembe günleri 15.00-19.00 saatleri arasında çalışmalarına devam edilmesi önerilmiştir.
BAŞKAN – Öneri üzerinde, lehte Sayın Turhan Güven; buyurun efendim.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi Doğru Yol Partisi adına saygıyla selamlıyorum. (DSP sıralarından "Doğru Yol'da 5 kişi var" sesleri)
ALİ KESKİN (Denizli) – Doğru Yol Partisi nerede?.. 5 kişi var...
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda, değerli milletvekili arkadaşlarımın bir bölümünde -hep söyledim- kemiyetle keyfiyeti karıştırdıkları noktasında bir fikir oluşmaya başladı. Burada, kişilerin sayısal çoğunluğuna bakarsanız, 350 kişide, siz de 60 kişisiniz. Bir de ona bakın; ama, siz, iktidarsınız. Siz iktidarsınız ve siz, bugüne kadar, tam altmış gündür, gerekli gördüğünüz kanun tasarıları üzerinde Meclisi çalıştırdınız. Bu arada, Türkiye'de, çok önemli olaylar gelişti. On gün evvel, biliyorsunuz, Türkiye, bir afetle karşı karşıya kaldı ve bu
afetin yaralarını sarmak için, daha evvel, burada, kanun tasarıları geldiği zaman, değerli grup başkanvekillerinin kendi ifadelerini aynen tekrarlıyorum: MHP'nin Değerli Grup Başkanvekili "bizim lügatımızda tatil yoktur" dedi. DSP'nin Değerli Grup Başkanvekili ise çıktı "biz, çalışmak istiyoruz, niye engelliyorsunuz" diye ifade buyurdular.Şimdi, bu ifadeler karşısında, biz, ne diyoruz. Zaten iki ay çalıştık. Şurada, 1 Ekimde, Meclis, tekrar, Anayasa ve İçtüzük gereği çalışmaya başlayacak. Madem çok lüzumlu kanun tasarılarını getirdiniz ve getirmeye devam edeceksiniz... Gerçi, dün akşam bir bölümünden vazgeçildiği anlaşılıyor; çünkü, bugün Danışma Kurulu toplantıya çağrıldığında, değerli arkadaşlarım, bakınız -5 değil, tam 6 kanun tasarısı düzenlenmiş 26.8.1999 tarihine göre; ama- bunun 2'sini çıkarmışsınız.
Yani, evvela siz kararsızsınız. Siz, neyi getireceğinizin veya neyi getirmeyeceğinizin, neyin önemli olduğunun veya neyin önemli olmadığının evvela bir takdirini, tespitini de yapmıyorsunuz.
Nitekim,
dün akşam, saat 23.30 sıralarında, yönetimde bulunan Değerli Başkan, bir kanun tasarısının müzakerelerini başlattı; çünkü, dün aldığınız değerli kararla o kanun tasarısına başlamamız gerekiyordu, 26 maddelik, Kalkınma Bankasının kendi sermayesinin tezyidi ve yeniden düzenlenmesi hakkında bir kanun tasarısıydı o. Müzakerelerine başlayacaktık; ama, komisyon oturmadı, hükümet oturmadı bugüne kaldı.Aslında, bugün, o tasarıdan başlamamız lazım; yani, bu yeni teklifi getirip birinci sıraya koymanız mümkün değil. Ha, ne yaparsınız: İçtüzük gayet amir hükümler getiriyor; yine, hükümeti oturtmazsınız, komisyonu oturtmazsınız ve getirdiğiniz kendi tasarılarınızı, tekliflerinizi gündeme alırsınız.
Ama, bakın ne oluyor: Madem bu kadar acil birtakım kanunların çıkması söz konusu, o zaman çalışmaya devam edelim. Devam edelim -sizin tabirinizle- ama 10 kişiyle, ama 15 kişiyle, ama 20 kişiyle... Ne istiyorsanız ve devletin ve özellikle milletin hayrına ne istiyorsanız onları getirelim. Biz, bunu söylemek istiyoruz. Ama "ondan sonra, kalkıp da 'bizim lügatimizde tatil yoktur' da demeyin" demeye getiriyoruz; bunu, açıkça ifade ediyorum. Çalışma arzunuz varsa, çalışmaya devam edelim değerli arkadaşlarım.
Bu nedenle, en aykırı öneri bizim önerimiz olduğundan, birinci sırada görüşülmesinde –tabiî, Sayın Başkanın da takdirlerinde- büyük yarar görüyorum.
Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Güven.
Önerinin aleyhinde, Sayın Ali Günay; buyurun.
ALİ GÜNAY (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlarken, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Her şeyden önce, istek ve davranışta, insanlar, inandırıcı olmalı, getirilen önerilerde samimi olmalıdır. (DSP sıralarından alkışlar)
Bugüne kadar, gerek Danışma Kurulunda gerekse Meclis Genel Kurulunda, çalışmaya yönelik getirdiğimiz bütün önerilerde, muhalefet tatile girmekten bahsetti, karşı çıktı, her isteğimize direndi; ancak, bugün, geldiğimiz bu noktada –dün, Sayın Başbakanımızın basın açıklamasından, bugün bazı yasa tasarılarının görüşülüp, bitmesinden sonra Meclisin tatile gireceğini duymaları üzerine- muhalefet "ben muhalefet görevimi yapacağım, yapıcı muhalefet işe yaramıyor, yıkıcı olacağım" zihniyetiyle, hiç inanmadıkları bir öneriyi getiriyor "biz, tatile girmek istemiyoruz, devam etmek istiyoruz" diyorlar. Oysaki, bugüne kadar, tatilden bahseden hep kendileri olmuştur.
Ben, şuna da açıklık getirmek istiyorum; kamuoyunun yanlış bilgilendirilmemesi açısından. Meclis tatile girdiği zaman, milletvekilleri, beş yıldızlı otellerde dinlenmek üzere tatile gitmiyorlar; seçim bölgelerinde seçmenleriyle ve seçim mahallinde olan insanlarla iletişim içerisine girmeye, sorunları, dertleri, mahallinde tespit edip, buraya döndükleri zaman, yetkili organlara bildirmek, iletmek üzere gidiyorlar; yani, bir nevi, seçim bölgelerinde çalışmayı da sürdürüyorlar.
AHMET ARKAN (Kocaeli) – Bilmezler, bilmezler...
ALİ GÜNAY (Devamla) – Muhalefetin getirdiği bu önerinin, ciddiyetle bağdaşır hiçbir yanı yoktur. Biz, bugün getirdiğimiz ve öneri olarak sunacağımız 4 yasa tasarısının görüşülmesinden sonra Meclisin tatile girmesini önereceğiz; biraz sonra o önerimiz de gelecek.
Sizi, tekrar, saygılarla selamlıyorum. (DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Günay.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan...
BAŞKAN – Buyurun Sayın Güven.
TURHAN GÜVEN (içel) – Sayın Başkan, DSP'nin Grup Başkanvekili, değerli arkadaşım, evvela, beni, yıkıcı muhalefet yapmakla suçladı; bir. İkincisi, ciddiyetten uzak bir teklif getirdiğimi ifade etti.
Bu nedenle söz istiyorum efendim.
BAŞKAN – Efendim, yerinizden, çok kısa bir açıklama yapar mısınız lütfen; dinliyorum sizi efendim.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Mikrofonum çalışmıyor efendim, oradan açıklayayım.
BAŞKAN – Açtırayım efendim, açtırayım...
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, sataşmadan dolayı, müsaade edin, 2 dakikada...
BAŞKAN – Efendim, yerinizden ifade edin, konu anlaşıldı.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, biz, bugüne kadar, muhalefet olarak değil, Doğru Yol Partisi olarak şunu söyledik: Neyin önceliği var; bunu tespit edin, getirin, elbirliğiyle çıkaralım; ama, her gün, değişik birtakım kanun tasarıları önümüze geldi; en güzel örneği, dün akşam... Kalkınma Bankasını mı görüşeceğiz; yoksa, bugün getirdikleri önerileri mi? Yani, her gün –bir gelenek haline getirildi– Danışma Kurulu toplantıya çağrıldı, değişti.
Burada, bizim söylediklerimizin yıkıcılıkla ne ilgisi var?
BAŞKAN – Bunları az önce ifade ettiniz kürsüde. Buyurun, dinliyorum.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Bir başka olay daha var: Tatil kelimesini biz burada hiçbir zaman telaffuz etmedik, bırakın da gidelim de demedik. (DSP sıralarından gürültüler) Sonuna kadar da gidelim. Biz, önceliklerinizi getirin, tespit edin, onun sonuna kadar biz de takip edelim dedik. Onun için, gayriciddî olan
bu söylemleri, ben de gayriciddî telakki ediyorum.Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Güven.
Değerli milletvekilleri, biraz önce okunan ve üzerinde, değerli iki Grup Başkanvekilinin Yüce Heyeti bilgilendirdiği öneriyi tekrar okutup, oylarınıza sunacağım:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulunun 27 Ağustos 1999 Cuma günü yapılan toplantısında Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.
Saygılarımla.
Turhan Güven
Doğru Yol Partisi
Grup Başkanvekili
Öneri:
Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği gibi, salı, çarşamba, perşembe günleri 15.00-19.00 saatleri arasında çalışmalarına devam edilmesi önerilmiştir.
BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmemiştir.
Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarının müşterek bir önerisi vardır; okutup, oylarınıza sunacağım:
2. – 157 sıra sayılı kanun tasarısının, 48 saat geçmeden, gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasına alınmasına, gündemdeki sıralamanın yeniden yapılmasına; 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin saat 24.00’e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde bitimine kadar görüşmelere devam olunmasına ve işlerin tamamlanmasını müteakip TBMM Genel Kurulunun tatile girmesine ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerisi
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulunun 27 Ağustos 1999 Cuma günü (bugün) yaptığı toplantıda Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Gruplarımızın Ek'teki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ve talep ederiz.
Saygılarımızla.
Ali Günay İsmail Köse Zeki Çakan
DSP Grup Başkanvekili MHP Grup Başkanvekili ANAP Grup Başkanvekili
Öneri:
27 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 157 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat gemeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 1 inci sırasına, 161 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci sırasına, 162 sıra sayılı kanun tasarısının 3 üncü sırasına, 160 sıra sayılı kanun tasarısının 4 üncü sırasına alınması, 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 24.00'e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde, saat 24.00'den sonra da çalışmalara devam edilerek bitimine kadar görüşmelere devam edilmesi, 5 inci sıraya kadar olan işlerin tamamlanmasını müteakip Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasanın 93 ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 5 inci maddesi gereği
nce tatile girmesi önerilmiştir.BAŞKAN – Önerinin lehinde, Sayın Zeki Çakan; buyurun efendim.
ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Biraz önce, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Sayın Güven'in önerisi üzerinde Sayın Güven konuşurken –tabiî ki, önerisinin lehinde konuşurken– hükümetin, öncelikleri iyi tespit edemediğini, özellikle, öncelik sırasına göre tasarıları getirmediğini beyan ettiler ve onun peşinden eklediler, dediler ki: "Biz, hiçbir zaman, Meclisin tatile çıkmasını istemedik." Yüce Türk Milleti önünde ve Yüce Meclis önünde ısrar ediyorum ve söylüyorum ki -böyle bir iddiada bulunmadılarsa kendilerinden özür dileyeceğim; ama, iddia ediyorum ki- her defasında Meclisin tatile çıkması için
öneride bulundular.TURHAN GÜVEN (İçel) – Hayır efendim...
ZEKİ ÇAKAN (Devamla) – Zabıtları getirsinler, zabıtlar okunsun. Ama, lütfen, samimî olalım.
57 nci hükümet, ne yaptığını bilen, getirdiği tasarıları, devletin ve milletin yararına öncelik sırasına koyan, ne yaptığını bilen bir hükümettir. Dolayısıyla, bugün, biraz sonra oylarınıza sunulacak olan, iktidara mensup partiler tarafından getirilen öneride de, nitekim, 10 gün önce meydana gelen deprem felaketiyle ilgili olarak hükümete yetki verilmesiyle ilgili tasarı birinci sıraya alınmıştır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizim önerimizde, birinci sırada yetki, ikinci sırada af, üçüncü sırada basın affı, dördüncü sırada da memur affı -özet olarak söylüyorum- disiplin cezalarının affıyla ilgili beş madde olan kanun tasarısı getirilmiştir. Bu dört tasarı görüşüldükten sonra da Meclisin tatile girmesi, yine, iktidara mensup siyasî partiler tarafından önerilmiştir. Başlangıçtan beri söylediğimiz tek şey var; özellikle, ülkemizde meydana gelen deprem felaketinden sonra, Meclisin çalışmasını, üç siyasî parti olarak ısrarla istedik. İstememizin nedenleri vardı:
1.- Özellikle, deprem felaketine uğrayan vatandaşlarımıza, o bölgede meydana gelecek çalışmalara, hükümetin alması gereken kararlara katkıda bulunabilmek için bu Meclisin görevde kalması gerekiyor.
2.- Görevde kaldığı süre içerisinde, hükümetin daha fazla yetkiyle donatılmasıyla ilgili belirli tasarıların gelmesi bekleniyordu; ki, geldi; bugün o yetkiyi vereceğiz.
3.- Daha önce kamuoyu tarafından da ısrarla ortaya konulmuş olan, hükümet tarafından ortaya konulmuş olan, kamuoyu tarafından beklenen bazı tasarıların da görüşülerek kanunlaşmasıydı.
Dolayısıyla, bugün, iktidara mensup üç siyasî partinin önerisi olarak getirdiğimiz bu öneriyi desteklediğimizi belirtiyorum. Dört kanun tasarısı görüşüldükten sonra Meclisin 1 Ekime kadar tatile girmesini öneriyoruz ve bu konuda olumlu oy kullanacağımızı beyan ediyoruz.
Hepinize en içten sevgiler, saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çakan.
Öneri aleyhinde, Sayın Kahraman; buyurun.
İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmama başlarken hepinizi ve sizlerin şahsında Yüce Milletimizi saygıyla selamlıyorum ve yine, içimizde yaşattığımız, yaşatacağımız acı dolayısıyla, ölenlere rahmet, yaralılara şifa niyazımı Fazilet Partimiz Grubu adına tekrar ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, sayın iktidar gruplarının hazırladığı öneri üzerine, partimizin görüşlerini arz etmek üzere huzurundayım.
Danışma Kurulu, iki gün evvel toplandı, iki gün sonra tekrar toplandı. Bir döküm yaptım; 1.7.1999'dan itibaren, 8.7, 9.7, 14.7, 20.7, 28.7, 3.8, 4.8, 5.8, 10.8, 11.8, 14.8, 18.8, 23.8, 25.8.1999 ve bugün... Bu kadar istikrarsızlık olmaz. Bu, organların yanlış kullanılmasından başka bir mana ifade etmez. Esasında, İçtüzüğümüze göre, Meclisin tatile girmesi, temmuz ayındadır. Biz ise, bugün, 1 Ekimde başlaması yasal zorunluluk olan Meclis çalışmalarına bir ay kala, şimdi, tatil mevzuunu konuşuyoruz. 7 nci aydan beri, şu sıradaki tasarının bu sıraya alınması, bunun arkaya itilmesi, onun öne çekilmesi, bunun sonraya alınması gibi, kararsız, tutarsız bir davranışla karşı karşıyayız.
Plan ve Bütçe Komisyonu, hepinizin yakından dikkatle takip ettiği vergi tasarısını, gece saat 02.30'da görüşmesini tamamlayarak gündeme getirecekti ve dün, ilk dağıtılan Danışma Kurulu önerisinde Vergi Kanunu Tasarısı vardı; 48 saat geçmeden görüşülmesi için Danışma Kurulu önerisi için imza istendi; biz, elden imzayı verdik; çünkü, deprem mevzuundaki yaraların sarılmasında, hepimiz, elimizden geleni yapmakla mükellefiyet altındaydık. Fakat, bugün, bu sabah, Danışma Kurulunun toplantısında, o aceleyle yapılan, gece sabahlara kadar süren çalışmayla ortaya çıkan tasarı geri alındı.
Tutarsızlıklar, kararsızlıklar, yeni yanlışlıklar doğurur. Böylesine yanlışlıklar içinde olmanın faturasını, sadece bu acemiliği yapanlar değil, parlamenter sistem de çeker. Parlamenter sistem, hepimizin üzerinde titremesi gereken bir sistemdir. Elbette ki, her sistem, en ideali değildir; ama, kalkınan ülkelerde ve ülkemizdeki en uygun model, parlamenter demokratik sistemdir. Parlamentonun itibarının zedelenmemesi, hepimizin ısrarla üzerinde durması gereken bir husustur.
Önümüzdeki gündemde 74 üncü sırada, Topyekûn Savunma Sivil Hizmetleri Kanunu Tasarısı var. Dün, gündeme alınan Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankasıyla ilgili -eski adıyla DESİYAB- kanun tasarısı konuluyor. 1985'te imza edilen, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı konuluyor; ama, ne bugün ne dün, sivil savunmayla ilgili, depremle ilgili, toplantılarımızı uzatmamızın sebebini teşkil eden ana konumuzla ilgili bir çalışma olmuyor. Tutarlı, istikrarlı bir planlama ve ç
alışma düzeni, maalesef mevcut değil; bunun üzüntüsünü ifade ediyorum.Danışma Kurulu... Biraz olumsuz bir kelime "danışma" kelimesi. Eğer, Danışma Kurulu, sadece sayısal çoğunluğu elinde bulunduran partilerin tebligat yeriyse, o halde, bu kurumun, bu organın devamına lüzum yok. İsmi "danışma" ise, danışılmayacaksa, yanlış bir kavramdır bu danışma; çalışma, iş ve işçi bulma, esasında olumsuz ifadelerdir; ama, o manasıyla almıyoruz ele; tabiî ki, İçtüzükte de o manasıyla değil; ama, gidiyoruz -istediğinizi söyleyiniz- peşin hükümle gelinen bir teklif var ve onunla dışarı çıkılıyor. Fazilet Partimizin teklifinde, sivil savunmayla ilgili tasarının ve depremle ilgili diğer konuların da konuşularak, yan yana gelinerek, istişare edilerek, danışılarak gündeme alınması mevzuu vardı.
Bir diğer husus da, insanların verimli olabileceği saat mahduttur ve bellidir. Günde 12 saatlik bir çalışma yapan Mecliste -şu yeni teklifle, bitene kadar devam edilecektir deniyor- nasıl sıhhatli bir müzakere yapılabilir, nasıl dikkatler teksif edilebilir ve bütün bu müddet içinde milletvekillerimiz nasıl burada durabilir? O yüzden, eğer çalışma zarureti varsa, o takdirde, normal çalışma düzenine dönülür; saat 15.00'te toplanılır, saat 19.00'da dağılınır.
Elbette, Meclisin tatilde olması demek, milletvekillerinin tatilde olması demek değildir; hepimiz bunun idraki içindeyiz. Esasında, bizim, zaten şurada bulunmuş olmamızın bir yara açtığı inancı içindeyim. Bunu, daha önce sizlere arz etmiştim. Yaralılarımız var, hastanede hastalarımız var. Cesetler var enkaz altında. Kriz masaları var, kazalarda var, illerde var. Bütün Türkiye'yi ilgilendiren bir hadiseyle karşı karşıyayız ve biz onların vekiliyiz ve acıyı paylaşmıyoruz. Dikkat buyurunuz, incelediğimiz kanunların ilgisi, bu hadiseyle hiçbir şekilde yok. Böylesine yanlışlıkların olması, elbette ki, sistemimiz için de, hepimiz için de yarın üzüleceğimiz hususlardır. Demokrasi bir kristal fanustur. Biz, demokrat düşünceyi de, demokrasiyi de zedelememek zorundayız.
Bu yüzden, bu teklifin al
eyhinde bulunduğumuzu arz etmek istiyorum. Bizim önerimiz de, zannediyorum, Sayın Başkanca iletilecektir. Bir daha, tekrar huzurunuzu işgal etmemek için ifade etmek istiyorum, normal çalışma düzeni içinde gidelim. 74 üncü sıradaki, Topyekûn Savunma Sivil Hizmetleri Kanun Tasarısını da ele alalım, sivil savunma konusuna gereken önemi verelim.Biz, depremden sonra bir toplantı yaptık, sonra bir tatile girdik ve tekrar geldik. O günden bugüne hangi tedbirler ortaya kondu; buna ait bir döküm elimizde mevcut değil. Sayın iktidar gruplarının verdiği öneriyle hepimiz illerimize gideceğiz. Neler yapılıyor, kriz masaları nasıl çalışıyor, ne kadar bir yardım toplandı, ne gibi aksaklıklar var, tedbirler nelerdir, ona ait bir bilgiye de, bir enformeye de sahip değiliz. O eksikliğin de giderilmesi lazım. Yardımların önünü kesen valiler var. Yardımlarda aksamalar var. Hepimizin üzerine titrediğimiz milletimizin bütünlüğü, esenliği, devletimizin güçlülüğü noktasındaki eksiklikleri gidermede gereken tedbirler alınmalıdır
. Sivil savunma hizmetlerindeki aksamalar bize ders olmalıdır. Bakınız, Adana'daki deprem 27 Haziran 1998'dir; magnititü 6,3. Daha bir yıl zaman geçmiş aradan; herhangi bir tedbirler manzumesi ortada yok ve sivil savunma, sadece isim olarak kurumlarda mevcut. Mesela, askeriyenin içerisindeki sınıflardan birisi jandarmadır...BAŞKAN – Süreniz bitmek üzere Sayın Kahraman.
İSMAİL KAHRAMAN (Devamla) – Tamamlıyorum efendim.
Sivil savunmaya yönelik eğitimler verilebilir, çok tedbirler alınabilir.
Tabiî, bu kon
unun ayrı bir müzakere hususu olması itibariyle buna girmiyorum; ama, biz, topyekûn, Parlamentonun itibarını temin noktasında gereken gayreti göstermeliyiz diyorum. Teklifimizi de şimdiden arz etmiş oluyorum. Bu noktadan hareketle, iktidar gruplarının verdiği önerinin aleyhinde bulunduğumu ifade ediyor; hepinize en derin saygılarımı sunuyorum.BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kahraman.
Öneri aleyhinde Sayın Bedük; buyurun.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; iktidar partilerine mensup grup başkanvekillerinin vermiş olduğu önerge aleyhine söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir yasama görevi vardır, bir de denetleme görevi vardır. Gerek yasama ve gerekse denetleme hizmetlerini yapmak üzere, bu Mecliste bulunan tüm siyasal partilerin görevi ve sorumluluğu vardır. Kimisi iktidardır, kimisi de muhalefettir. İktidarın getirdiği her türlü teklif doğrudur, ciddîdir; ama, muhalefetin getirdiği teklifler gayri ciddîdir, yanlıştır anlayışı demokrasiye sığmaz. Partiler, bir partiler demokrasisi anlayışı içerisinde, şu Mecliste, en güzel şekliyle, üzerlerine düşen görevi yapmak mecburiyetindedirler. Siz, eğer kalkıp da muhalefetin getirdiği teklife gayri ciddî derseniz, sizin demokratik anlayışınızda zafiyet vardır demektir. Biz samimî olarak söylüyoruz; şu Meclis, bu saatten sonra çalışmaya devam etmelidir. Neden devam etmelidir? Elimizde olağanüstü şartların getirdiği, birkısım ekonomik sosyal ve siy
asal meselelere çözüm üretecek birkısım yasa düzenlemelerine ihtiyaç vardır. Türkiye bir olağanüstü şarttan geçiyor; bir deprem meydana gelmiş; o depremle ilgili olarak süratle alınması gereken tedbirler olduğu gibi, denetleme görevi gibi de yapılması gereken birkısım görev ve sorumluluklarımız vardır.Şimdi, siz diyorsunuz ki "efendim, tatile girelim." Değerli milletvekilleri, tatile girmek, şu andan itibaren bir fayda sağlamaz, üstelik de, şu anda, bizim için bir lükstür; ne derseniz deyin, lükstür. Daha evvelden girilmiş olsaydı bir şey demezdik; belki, derdik ki, tamam, olabilir; ama, şimdi, bir lükstür.
Değerli milletvekilleri, şu Mecliste çalışan bütün personelin çocukları okula gidiyor. Okullar açılıyor; bir. Meclis, çalışma standardı itibariyle normal rayına artık girmeye başladı ve üstelik de, şu anda, gidecek olan ister personel olsun ister diğerleri olsun -yazlık yerlerde veya tatil yerlerinde, eğitim yerlerinde bütün her şey zaten bitti, buralar özellikle deprem felaketzedelerine tahsis edildi-
gidemeyecekler.Netice itibariyle, depremle ilgili olarak söylüyorum, altını çizerek belirtmek istiyorum; alınması gereken tedbirler var. Şu anda gündeme girmiş olan birkısım kanun tasarıları var; onların mutlak surette görüşülmesi lazım. Bunu yapmazsanız, yanlış edersin
iz.Şimdi, bir grup başkanvekili arkadaşım "Doğru Yol Partisi daha evvelden tatile girilmesini istedi" dedi. Değerli arkadaşlar, Doğru Yol Partisi tatile girmeyi istemedi... Neden istedi?.. (MHP sıralarından gürültüler)
BOZKURT YAŞAR ÖZTÜRK (İstanbul) – Zaten tatildesiniz...
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Efendim dinleyin... Dinleyin... Dinleyin... Muhalefeti dinleyin... Dinleyin ondan sonra konuşun...
Bakın, aynen okuyorum, işte, Sayın Turhan Güven'in konuşması... Çok teşekkür ederim, ben, değerli arkadaşımdan istedim -gerçekten, çok dokümanter çalışıyor Sayın Köse- sağ olsunlar, bana gönderdi, hakikaten, ben hatırlamadım, -aynen, ifadesiyle söylüyorum- depremin vuku bulması sebebiyle, mahallinde incelemeler yapmamız lazım, o vatandaşların imdadına koşmamız lazım, oraya gitmemiz lazım varsayımı ve gerekçesiyle diyor ki: "Her ne kadar, bizim yasamıza göre, 1 Ekime kadar bir tatil süresi var ise de, biz tatile girelim demiyoruz. -Ne diyor?- Ara verelim, hiç olmazsa bir onbeş gün ara verelim, onbeş gün sonra, tekrar gelelim, 1 Ekime kadar yine çalışalım."
Bakın, dikkat edin, tatil başkadır, ara verme başkadır. Eğer ara verme derseniz, bunun anlamı başka; tatil derseniz, Anayasada ifadesini bulan şekliyle, 1 Ekime kadar olan süredir. Burada, 1 Ekime kadar tatil yapalım demiyor; 15 Eylüle kadar, hiç olmazsa on onbeş gün ara verelim, ondan sonra, ekimi beklemeden, daha evvelden yine çalışmalara başlayalım diyor.
Değerli milletvekilleri, bütün bu şartlar altında bir şey daha söyleyeceğim size. Size insafla ve ciddiyetle ifade etmek istiyorum. 4 tane önemli kanun tasarısı geldi; 5 dakika önce elime geçti; size samimiyetimle söylüyorum, 5 dakika önce geldi. Bir muhalefetin en önemli görevi, iktadırım, ben her şeyi doğru biliyorum, dürüst biliyorum ve getirdiğim her teklif doğrudur anlayışına karşı, milletten gelen sesi ve muhalefetin de çözümlerini burada dile getirmektir. Şimdi, ben, 5 dakika önce elime geçmiş olan kanun teklifleriyle ilgili olarak, kanun tasarılarıyla ilgili olarak, allahaşkına, ne söyleyeceğim... Acaba, sizin anlayışınız, muhalefeti burada konuşturmamak mıdır vehayut muhalefet hiç konuşmasın, siz, devamlı olarak konuşun... (DSP sıralarından "evet" sesi, gürültüler)
"Evet" diyorsa değerli kardeşim, sizi demokrasiden hiç anlamamakla suçluyorum. Kusura bakmayın, "evet" derseniz, ben de size bunu söylerim.
Değerli milletvekilleri, Sayın Başkan; bu Mecliste devamlı olarak böyle sataşmayı doğru bulmuyorum.
BAŞKAN – Siz buyurun efendim.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Sizin yönetimizinden dolayı da, özellikle arkadaşlarımızın ikaz edilmesini istiyorum.
BAŞKAN – Peki efendim.
Buyurun siz devam edin.
Lütfen, hatibe müdahale etmeyin efendim.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben, bunu sizi üzmek için söylemiyorum; yanlış anlaşılmasın, samimiyetimle ve içtenliğimle söylüyorum, sizi kırmak da istemiyorum, sizi gücendirmek de istemiyorum; ama, size samimî olarak bir şey söylüyorum, ayıp bir şey değil. Bir arkadaşım bana öyle söyleyince, ben de üzüldüm. 4 tane kanun tasarısı bizim elimize yeni geçti diyorum. Bilmiyoruz bunları; yani, oturup çalışmamız lazım, araştırmamız lazım, Meclisin kütüphanesine gidip, geçmişle bağlantılı olarak, birkısım dokümanlar bularak önünüze gelmemiz lazım.
O sebeple diyoruz ki, hiç olmazsa bu çalışmalarımızı devam ettirelim. Kalkıp da bugün getiriyorsunuz, hemen gündeme sokuyorsunuz ve biz de çalışamadan huzurlarınıza ve milletin huzuruna gelmiş oluyoruz.O sebeple, özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum: Çalışma süremiz itibariyle, tatil yapmadan, normal süreye geçmek suretiyle bir çalışmanın yapılmasının zaruretine inanıyorum.
Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bedük.
ALİ GÜNAY (Hatay) – Sayın Başkan...
ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Sayın Başkan, müsaade eder misiniz, bir tek konuda açıklık getirmek istiyorum.
BAŞKAN – Buyurun.
ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Dün akşam, bugün getirdiğimiz öneriyle ilgili olarak, muhalefet partilerine, özellikle bugün getireceğimiz önerideki tasarılarla ilgili, hangi tasarıların gündeme getirileceğiyle ilgili yapacağımız öneri konusunda, kendilerine, bizza
t kendim bilgi arz ettim.Bir düzeltme açısından söylüyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çakan.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, ben de bir düzeltme yapabilir miyim efendim?.. Şimdi, böyle bir usul yoktu; madem, açtınız, fırsat verirseniz, ben de...
BAŞKAN – Buyurun.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Şu anda elimizde üç partinin gönderdiği gündem var. Doğru; gönderdiler, sağ olsunlar, dün akşam saat 23.00 sıralarında; ama, bakın, o gündem, bu gündem değil. Şimdi iki tanesini çıkararak getiriyorlar. Ben ona göre ne zaman hazırlık yapacağım? 5 tane 6 tane kanun tasarısı...
BAŞKAN – Peki Sayın Güven.
ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – İlave yok, noksan var.
..BAŞKAN – Önerinin lehinde değil mi Sayın Günay?
ALİ GÜNAY (Hatay) – Evet efendim.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, beş dakika önce aldık diyoruz.
BAŞKAN – Anlaşıldı efendim... Yüce Heyet bilgilendi. Teşekkür ediyorum Sayın Bedük.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Kanun tasarılarının aslını, komisyondan çıkan şekliyle beş dakika önce aldık; bilmiyoruz. Onun için söylüyoruz.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bedük.
Önerinin lehinde, Sayın Günay; buyurun.
ALİ GÜNAY (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; muhalefete mensup arkadaşlarımızın beyanları üzerine söz alma ihtiyacını hissettim.
Bir kere, Sayın Kahraman, Danışma Kurulunun sık sık toplanmasından yakındılar.
Değerli arkadaşlar, bildiğiniz gibi, olağan çalışma süreci içinde değiliz. 1 Temmuzda Meclisin tatile girmesi gerekiyorken, hep birlikte, tatile girmemeye karar verdik daha önceki günlerde ve çalışmalara devam ettik; yani, içinde bulunduğumuz süreç, olağanüstü bir çalışma sürecidir.
Daha önceki dönemlerde Meclisin çalışmamasından yakınılırdı. Gerçekten de, İçtüzükte, salı, çarşamba ve perşembe günleri olan çalışma günlerindeki çalışma saatleri çok yetersizdi. Hepinizin bildiği gibi, saat 15.00'ten 19.00'a kadar bir çalışma imkânımız vardı; dört saat ve haftada sadece oniki saat. Elbette ki yeterli değildi. 1 Temmuzdan bu yana, ilk günlerde saat 14.00'ten 24.00'e, sonraki haftalarda 10.00'dan 24.00'e kadar olağanüstü bir çalışma süreci içine girdik. Bu çalışma dönemi içinde, elbette ki, ülkenin ihtiyaçları gözetilerek, iktidara mensup partilerin öncelikli olarak görüşmelerini diledikleri, istedikleri, uygun buldukları kanun tasarı ve tekliflerinin öncelikli görüşülmesini temin etme amacıyla Danışma Kurulunun sık sık toplantıya çağrılması olağandır ve gereklidir.
Şu an, Meclis gündeminde, 80'e yakın görüşülmek için sırada bekleyen yasa tasarı ve teklifleri var. Eğer öncelikli olarak görüşülmesini istediğiniz yasa tasarı ve tekliflerinin, Danışma Kurulu önerisi sonrasında, Genel Kurulun tasvibiyle, öncelikli görüşü
lmesine karar vermezsek, bunların görüşülmesi mümkün değil. O nedenle, Danışma Kurulunun sık sık toplanmasını gayet makul karşılamak zorundayız ve doğrusu budur.Öbür yandan, bir değerli partimizin grup başkanvekili ise, muhalefetin her istediğini gayri ciddî olarak değerlendirmenin hatalı olduğunu beyan ettiler; elbette ki hatalıdır. Biz, her isteğe gayri ciddîdir yaklaşımı içinde olmuyoruz; ancak, bugüne kadar, 59 gün boyunca, karşı çıktıkları şeyi şimdi savunur durumda olunca, müsaade edin de, bunu samimî olarak karşılamayalım.
Diyorlar ki: "Biz bugüne kadar Meclisin tatile girmesini istemedik." Zabıtlar ise tersini söylüyor değerli arkadaşlar. Bakın elimde, 18.8.1999 tarihli, geçen hafta, Meclisin beş gün ara vermesi günü konuşulan ve görüşmeleri içeren zabıt var. Burada Sayın Güven'in bir beyanı var. Ne deniliyor? Biz, iktidara mensup partiler olarak, Meclisin 18.8.1999'dan 23.8.1999 tarihine kadar ara vermesini istedik; onlar ise şöyle beyanda bulundular: -Meclis tutanaklarından okuyorum- "Siz, beş gün çalışmamayı öneriyorsunuz, bakın, biz ise, onbeş gün çalışmayı öneriyoruz. 1 Ekimde açılması lazım gelen Meclisi 15 Eylülde açalım diyoruz, hatta 10 Eylülde açalım diyoruz."
Değerli arkadaşlar, ayın 18'inde yapılıyor bu konuşmalar. Ne teklif ediliyor; 10 Eylül veya 15 Eylül. Biz, 10 Eylül olarak ele aldığımız zaman, 18 Ağustostan 10 Eylüle kadar yirmiüç gün süre geçiyor. Şimdi, izninizle, ben, İçtüzüğün 5 ve 6 ncı maddesini arkadaşlarıma hatırlatmak istiyorum:
"Tatil
Madde 5.- Tatil, Türkiye Büyük Millet Mecli
sinin Çalışmalarının belli bir süre ertelenmesidir.Danışma Kurulunun önerisi üzerine Genel Kurulca başka bir karar alınmadıkça Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Temmuz günü tatile girer.
Bir yasama yılı içinde üç aydan fazla tatil yapılamaz.
Araverme
Madde 6.- Araverme, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onbeş günü geçmemek üzere çalışmalarını ertelemesidir. "
Şimdi, değerli arkadaşlar, siz neyi öneriyordunuz? 18 Ağustos tarihinde, Meclisin, 10 Eylüle kadar ara vermesini...
AHMET İYİMAYA (Amasya) – Onbeş
gün yok ama...TURHAN GÜVEN (İçel) – 10 Eylüle kadar... Evet, biz öyle demişiz; doğru demişiz.
BAŞKAN – Bu, ara verme değil tatildir; onu düzeltirim.
ALİ GÜNAY (Devamla) – Yani, bizim burada savunduklarımız ve söylediklerimiz, sizin beyanlarınız karşısında, size bir samimiyetsizlik örneği olarak değil, söylediklerinizi hatırlatmak içindir; takdiri, siz değerli arkadaşlarımındır.
Hepinizi, saygıyla selamlıyorum. (DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Günay.
Demokratik Sol Parti,
Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarının müşterek önerilerini tekrar okutup, oylarınıza sunacağım:Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulunun 27 Ağustos 1999 Cuma günü (bugün) yaptığı toplantıda Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, gruplarımızın ekteki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ve talep ederiz.
Saygılarımızla.
Ali Günay İsmail Köse Zeki Çakan
DSP Grubu Başkanvekili MHP Grubu Başkanvekili ANAPGrubu Başkanvekili
Öneri:
27 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 157 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat gemeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 1 inci sırasına, 161 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci sırasına, 162 sıra sayılı kanun tasarısının 3 üncü sırasına, 160 sıra sayılı kanun tasarısının 4 üncü sırasına alınması, 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin, 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 24.00'e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde, saat 24
.00'den sonra da çalışmalara devam edilerek, bitimine kadar görüşmelere devam edilmesi, 5 inci sıraya kadar olan işlerin tamamlanmasını müteakip Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasanın 93 ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 5 inci maddesi gereğince tatile girmesi önerilmiştir.BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmiştir.
Değerli milletvekilleri, gündemin "Seçim" kısmına geçiyoruz.
VI. – SEÇİMLER
A) KOMİSYONLARA ÜYE SEÇİMİ
1. – (10/66) es
as numaralı Meclis Araştırması Komisyonuna üye seçimiBAŞKAN – Depremde meydana gelen zararların tespiti amacıyla kurulan (10/66) numaralı Meclis Araştırması Komisyonuna siyasî parti gruplarınca aday gösterme işlemi tamamlanmıştır.
Şimdi, aday listesini okutup, oylarınıza sunacağım:
Depremle ilgili olarak kurulan Meclis araştırması komsiyonuna siyasî parti gruplarınca bildirilen adaylar:
Demokratik Sol Parti
Fadlı Ağaoğlu (İstanbul)
Atilla Mutman (İzmir)
Hasan Suna (Yalova)
Milliyetçi Hareket Partisi
Cumali Durmuş (Kocaeli)
Osman Fevzi Zihnioğlu (Sakarya)
Ersoy Özcan (Bolu)
Fazilet Partisi
Abdülkadir Aksu (İstanbul)
Zeki Çelik (Ankara)
Sabahattin Yıldız (Muş)
Anavatan Partisi
Yaşar Dedelek (Eskişehir)
Sefer Ekşi (Kocaeli)
Doğru Yol Partisi
Teoman Özalp (Bursa)
Nevzat Ercan (Sakarya)
BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Bu komisyona seçilen üyelerin, bugün saat 14.00'te Genel Evrak karşısındaki Meclis Araştırması Komisyonları salonunda toplanarak, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip seçimi yapmalarını rica ediyorum.
Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.
Biraz önce alınan karar gereğince 1 inci sıraya alınan Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu raporunun görüşmelerine başlıyoruz.
VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER
1. – Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/523) (S. Sayısı : 157) (1)
BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.
Hükümet?.. Yerinde.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, dün akşam görüşmelerine başlanan, DESİYAB'la ilgili bir kanun tasarısı vardı.
BAŞKAN – Efendim, dün akşam, Komisyonun ve Hükümetin bulunmaması nedeniyle gündeme alınmamıştı.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara
) – Önce ondan başlamanız gerekiyordu.BAŞKAN – Şimdi, yeni bir grup önerisini oyladık ve yeni sıralamaya göre gündemimize devam ediyoruz.
Değerli milletvekilleri, raporun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunuyorum: Raporun okunmasını kabul edenler_ Etmeyenler_ Raporun okunması kabul edilmemiştir.
Gruplar adına söz talebi?..
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, başladığımız bir konu varsa, bunun görüşülmesi doğru değildir.
BAŞKAN – Efendim, başlanmadı; Komisyon ve Hükümet oturmadığı için başlanmadı.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Onu söylerseniz olur; ama, bugün de öyle olması lazım.
BAŞKAN – Gruplar adına söz talebi?.. Yok.
Şahısları adına, Van Milletvekili Fethullah Erbaş; buyurun efendim.
İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Bir dakika Sayın Başkanım_
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, beş dakika evvel aldığınız karara göre, biz, arkadaşımızı seçeceğiz de konuşturacağız tabiî. Olur mu böyle şey?!.
BAŞKAN – Efendim, ben, sizin arkadaş seçmenizi bekleyemem. Kürsüden, birkaç defa, gruplar adına söz talebi olup olmadığını soruyorum. Herhalde, bunun ne manaya geldiğini de, grup başkanvekili olarak, sizler biliyorsunuz.
(1) 157 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, istirham ediyoruz_ Biraz evvel yine söyledik, bugün, hemen oylamaya koyuyorsunuz, 1 inci sıraya alıyorsunuz. Biz, arkadaşlarımızı hazırlıyoruz. Yapmayın böyle_
Zaten, daha evvelden DESİYAB'la ilgili, şurada oturmamak suretiyle de olsa_
BAŞKAN – Sayın Bedük, bu "yapmayın" ifadesini, bana karşı mı kullanıyorsunuz; Başkanlığa karşı mı kullanıyorsunuz?
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, size karşı saygımız var; ama, bu konuda, istirham ediyorum efendim_
BAŞKAN – Ama, çok rica ediyorum_
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – İstirham ediyorum efendim_ Çok rica ediyorum_ Konuşmamızı yapacağız.
BAŞKAN – Ben işin tarafı değilim. Ben, Başkanlığın gereklerini burada yerine getiriyorum ve gruplara, söz talepleri olup olmadığını soruyorum, maalesef, ses gelmiyor; ne yapacağım?
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Olur mu efendim!.. Yapmayın bunu.
BAŞKAN – Fethullah Erbaş, şahsı adına; buyurun efendim.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, yapamazsınız bunu. Yapamazsınız bunu Sayın Başkan_ Yapamazsınız_ Bu uygulamanız yanlış.
Sizi, protesto ediyoruz efendim.
BAŞKAN – Sayın Grup Başkanvekili, bakın, beni protesto etmekle filan bir yere varamazsınız_
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – O zaman, uygulamanız hakkında söz istiyorum.
BAŞKAN – Bu kürsüden en az 3 defa, gruplar adına söz talebi olup olmadığını sordum; bir işaret geldi mi?!
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, o zaman, o tarafa değil de, biraz da muhalefete doğru bakın, ama_ Biraz da muhalefete bakın; söz isteği var mı diye, o tarafa doğru bakıyorsunuz.
BAŞKAN – O zaman, sizi, bu hususta daha dikkatli olmaya davet ediyorum.
Sayın İsmail Kahraman, Fazilet Partisi Grubu adına; buyurun efendim.
İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sayın Başkan, biliyorsunuz, şimdiye kadarki bütün tatbikatta öncelikle acele edilmemesi gibi bir durum var. O yüzden, belki bir anlık bir gecikme olmuştur.
BAŞKAN – Sayın Kahraman, ben, birleşime ara verip, sizin karar vermenizi bekleyemem.
İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) –Müsaade ediniz tamamlayayım.
BAŞKAN – Ben, İçtüzüğü uygulamakla görevli olan Başkan olarak burada oturuyorum. 3 defa ifade ettim, gruplar adına söz talebi olup olmadığını sordum.
Şimdi, bir kere daha ifade ediyorum: Kanun tasarısının tümü üzerinde, gruplar adına?..
İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Sayın Başkan...
İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Fazilet Partisi Grubu adına, Cevat Ayhan.
BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Erzurum Milletvekili Sayın Köse; buyurun efendim.
MHP GRUBU ADINA İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün, Danışma Kurulumuzun yapmış olduğu toplantı sonucunda, az önce Yüce Heyetinizin almış olduğu karar gereğince, bundan bir hafta kadar önce ülkemizde meydana gelen doğal afet sonucunda, vatandaşlarımızın bir an önce yaralarının sarılması ve gerekli tedbirlerin alınması hususunda çok önemli kararların alınması ve bu kararların süratle hayata geçirilmesi gerekmektedir. İşte bu amaçla, bugün almış olduğumuz kararların içerisinde bulunan, bu doğal afetlerle ilgili, hükümete yetki verilmesine dair, Anayasanın 91 inci maddesi gereğince, üzerinde tartışacağımız bu yetki kanununu çıkaracağız.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; gerçekten, Türkiyemizde meydana gelen ve en az 7 ilimizi direkt ve tüm milletimizi yakından alakadar eden, hepimizi üzen, vatandaşlarımızın, Anadolumuzdan her insanımızın yakınının bulunduğu özellikle bu büyük şehirlerimizdeki, sanayi şehirlerimizdeki vatandaşlarımızın hayatlarının kaybedilmesi sonucundaki üzüntüleri, anlatılması mümkün olmayacak kadar yüksektir. Bugüne kadar, gerek yurt dışından gerek yurt içinden, bu bölgedeki insanlarımızın kurtarılması amacıyla ve bizim acımıza iştirak eden komşu devletlerimize, uzaktaki devletlerden gelen tüm temsilcilere, onların göndermiş olduğu, doktorundan mühendisine kadar, kurtarma ekibine kadar, bu acımızda bizi ya
lnız bırakmayan, dışarıdan gelen bu dost ve müttefik devletlerimizden, kardeş ülkelerimizden gelen insanlarımıza, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak şükranlarımızı sunuyoruz. Bu deprem, yeniden, milletimizin çok yüce bir değerini ortaya koymuştur: Türk Milleti, acılı günlerinde, böyle felaket anlarında, her türlü siyasî düşüncesini bir tarafa bırakarak, böyle millî meselelerde yekvücut olmanın çok önemli bir tablosunu ortaya koymuştur. Yüce Milletimize de yine, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, şükranlarımı sunuyorum.Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Yüce Meclis, deprem olur olmaz, çalışmalarına bir gün ara vermiş ve tekrar toplanmak suretiyle, olayın oluş tarzını ve ne yapılması gerektiği konusunda, hükümetimizin çalışmaları konusunda bir genel görüşmeyi burada Meclisimiz görüşmüş ve ilgili Sayın Bakan burada gerekli bilgileri vermiş, daha sonra da, Meclisimiz çalışmalarına beş gün ara vermek suretiyle, tüm milletvekillerimiz -çünkü, Anayasamıza göre, seçilen milletvekili, yalnız seçildiği ilin değil, tüm milletimizin temsilcisidir; o itibarla, nerede bir üzücü hadise olursa, tümümüz oradayız, orada olmak mecburiyetindeyiz. İşte bu hissiyatla, milletvekillerimizin tümü- o acılı insanlarımızın hiç olmazsa yanında bulunmak, onlara başsağlığı dilemek ve özellikle yapılan çalışmaları izlemek amacıyla, bu dört beş gününü oralarda geçirmek suretiyle, Meclisin çalışmaları yeniden başlamış ve buraya dönmüşlerdir.
Şimdi, daha önceki tartışmalara girmek istemiyorum, o tartışmalar yapıldı, o sayfa kapandı; ancak, şunu ifade etmek istiyorum: Değerli arkadaşlarımızın da, elimizdeki konuşmalarında, her konuşmalarında, depremden sonra, önemli olanın, buraya depremle ilgili konuların getirilmesinin gerektiğini, depremle ilgili kanunların çıkarılmasının gerektiğini ifade etmişlerdir, ki, doğrudur, biz de aynı şeyleri düşündük. Yıllarca bu Meclisin gündeminde bekleyen Topyekûn Savunma Sivil Hizmetleri Kanunu Tasarısı henüz gündemdedir. Sivil savunma kanun tasarısında gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle, doğal afetlerle ilgili zararları önleyici tedbirler alınmasıyla ilgili kanun tasarısı ise Plan ve Bütçe Komisyonunda kadük olmuştur; 57 nci Cumhuriyet Hükümetimiz, şu anda, bunun üzerindeki çalışmalarını devam ettirmektedir.
Demek ki, değerli milletvekilleri, bir şeyin daha tespitini yapmamız gerekiyor: Türkiye Büyük Millet Meclisinin, yani, 21 inci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin önünde, eğer, hazır olarak, sivil savunmayla ilgili, deprem, tabiî afet, sel felaketi, han
gi konu olursa olsun; bununla ilgili hazırlanmış, tamamlanmış, oluşmuş, olgunlaşmış bir yasa tasarısı, eğer, bugünkü Meclisimizin önünde olsaydı, bu tasarı birkaç defa çıkardı; ama, üzülerek ifade ediyorum ki, böyle bir tasarıyı, 21 inci Dönem milletvekilleri, Meclisimiz, bulmamıştır, bulamamıştır. Öyleyse, yeniden, daha kapsamlı ve şu son felaketi de gördükten sonra, tüm meseleleri içerecek, teknik konudan belediye hizmetine kadar; hükümetimizin alması gereken acil tedbirlerden ulaşıma kadar, haberleşmeye kadar; teknik konularda devreye sokulması gereken araç ve gereçlerin değerlendirilmesi ve devreye sokulmasından, finans kaynaklarının tek elde toplanması ve onun hemen devreye sokulması konusuna kadar, bütün meseleler değerlendirilerek, Türkiye'nin yeni bir sivil savunma sistemine kavuşturulması lazım.Çağın devletiyiz, çağın gereği neyse onu yapacağız diyoruz; ama, maalesef, yine, ta 1930'lu yıllardan kalan yasalarla ülkeyi yönetmeye devam ediyoruz. Evet, belki, çok isabetli olarak çıkarılmış olabilir, çok önceki yıllarda çıkmış olsa dahi, gelecek yıllarımızı içerisine alabilecek kadar ideal yasalar çıkarmış olabiliriz; ama, değerli milletvekilleri, dünyada çok önemli gelişmeler ve değişmeler olmaktadır. Türkiyemiz, bu değişime ve gelişmeye ayak uydurmak mecburiyetindedir. Bu değişime ayak uydurtacak, insanımızı ve devletimizi bu çağın gerektirdiği şartlara sokacak kurum, müessese Yüce Meclistir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. İşte, bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisinden yeniden sesleniyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, en öne
mli konumuz, ekimde toplanacak Yüce Meclisimizin, öncelikle, vermiş olduğumuz araştırma önergelerinin muhakkak surette burada görüşülmesi sonucunda -ki, bu bir aylık süre içerisinde, araştırma komisyonu gerekli görevini yapacaktır- bütün siyasî partilerimizden iştirak eden komisyon üyelerimiz, objektif gözleriyle oradaki yaraları görecek, oradaki enkazı görecek, sebeplerini inceleyecek ve önümüze bir rapor getirecektir. Rapor, yalnız, geçmişte hatalı olanların bu hatalarını içeren bir rapor olmayacak, geleceğe ışık tutacak; gelecekte, Türk Milleti böyle bir felaketle karşılaştığı takdirde, en az zararla nasıl kurtulacağımızın önerilerini de önümüze getirecektir. İşte, bu bakımdan kurulan Meclis araştırma komisyonu, bizim için çok önemli bir komisyondur; değerli milletvekillerimizin ve seçilecek, onları yönetecek olan heyetlerin de, azamî derecede, çok önemli görev yapacakları şuuru içerisinde olacaklarından eminiz.Değerli milletvekilleri, bugün, eğer, bu yetki kanununu hükümetimize verirsek, hükümetimiz, şu anda, bir noksanı olan sivil savunma da dahil -ki, kanunda geçiyor- bu noksanlıkları, kanun hükmünde kararname çıkarmak suretiyle bir an önce devreye sokacaktır. Neler yapacaktır? Anayasada da, ölçüsü belirtilmiş olan bu yetki kanununun, malumunuz, amacı, kapsamı, ilkeleri ve süresi belirtilmelidir diyor. Amacı, malumunuz; bu doğal afete karşı, hükümetimizin, bir an önce, devletimizin imkânlarının neler olması gerektiğini ki, birinci derecede, şu anda, o insanlarımızın, kış gelmeden, muhakkak surette bir
meskene kavuşturulması, sıcak bir yuvaya kavuşturulmaları gerekmektedir; işte, bu yetkiyi veriyoruz. Bugün, şu anda, çok önemli bir yasa tasarısını görüşüyoruz.Bunun dışında, yine, sivil savunmayla ilgili, ekonomik konularla ilgili kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini veriyoruz. Değerli arkadaşlarımız, DESİYAB'ı niçin görüşmedik ya da vergi kanununu niçin görüşmedik diye sordular. İşte, bunun için görüşmedik. Yani, tek kalemde, 6-7 kanunu görüşerek, burada zaman israfına sebep olmaktansa, yine, Anayasamızın vermiş olduğu bir yetkiyi, hükümetimizin talebi üzerine, yine Anayasada kendisine verilmiş olan, Meclisimizin yetkileri içerisinde bulunan, hükümete kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini, bu Anayasa çerçevesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisimiz, görüşerek, inşallah verecektir. Verecektir; çünkü, burada bir konsensüs vardır. Bu felaket, millî duygularımızı ortaya koymuş, millî hasletimizin en yüksek seviyede oluştuğu bir anı yaşadığı Türkiyemiz. Hiçbir siyasî düşünce, hiçbir siyasî parti mensub
unun, bu felaketten üzüntü duymadım demesi mümkün değildir; böyle bir düşünceyi ortaya koymak da fevkalade yanlış olur. Öyleyse, gerek Meclisimizdeki partilerimiz gerek Meclisimizde olmayan tüm vatandaşlarımızı temsil eden siyasî parti mensuplarımız ve tüm milletimiz bu acıya iştirak etmişlerdir. İşte, bu acıyı bir an önce dindirmemiz lazım. Tabiî, Cenabı Allah'ın takdiri dedik ve ölenle olana çare yoktur diyoruz; çaresi yok, ölen insanlarımızı geri getirmemiz mümkün değil, Allah rahmet eylesin ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz; yaralılara acil şifalar diliyoruz; ancak, yaralılarımızı, yakınlarını, ölenlerimizin yakınlarını, bir an önce, hiç olmazsa ekonomik yönüyle ve diğer sosyal yönleriyle, onları, devletin şefkatli kucağına, şefkatli ellerine bıraktığımızda, hiç olmazsa bu yaraları sardığımızda, o ıstıraplı anını bir acı an olarak yüreğine basıp ve Müslüman olan milletimizin o yüce inançları çerçevesinde, inanıyorum ki, büyük bir ilahî kudretten kaynaklanan bu felaketi, bir kader olarak yüreklerine basacaklardır. İşte, onun içindir ki, bu yetki kanununu çıkarıyoruz ve sayın hükümetimizin, vereceğimiz bu yetki sonucunda çok isabetli kararlar alacağını, süratli kararlar alacağını... Muhalefet, tabiî, görevini yapıyor "gitmediniz, gelmediniz, yapmadınız" şekliyle, tabiî, onlar da haklı, böyle söyleyecekler; kamçılama görevini, tahrik etme görevini yapacaklardır. Muhalefete biz saygı duyuyoruz, bu gibi tenkitlerine de saygı duyuyoruz; zaten, demokrasinin gereği de budur, insan olmamızın gereğin de budur; ancak, haysiyet ve onur kırıcı davranışlarda bulunmamak kaydıyla, birbirimizi kırmamak kaydıyla, milletimizi rencide etmemek kaydıyla siyaseten söylenilmesi gerekenler, elbette ki, muhalefet tarafından söylenecektir.İnanıyorum ki, biraz sonra da hep beraberce şahit olacağız, işte, orada, 10 000'in üzerindeki rahmetli olan vatandaşımızın yakınlarına ve yine, 40 000'e yakın yaralı vatandaşımızın yaralarının sarılmasına ve diğer 100 000'lere yakın vatandaşımızı sıkıntıd
an kurtaracak olan böyle bir millî davada, muhalefetiyle iktidarıyla bu yetki kanununa destek verileceğine inanıyorum; çünkü, bu mesele, çok ciddî bir meseledir, bu mesele, ertelenmesi mümkün olmayan bir meseledir. Zamanın en güzel bir şekilde ve süratli bir şekilde kullanılmasının gerektiğini icap ettiren konudur. Bu konuda erteleme düşüncesinde olmak mümkün değildir. Muhalefetiyle iktidarıyla, hükümetimize, 57 nci Türkiye Cumhuriyeti hükümetine ve en güzel kararlar alacağına inandığımız hükümete bu yetkiyi vereceğimize inanıyorum.Değerli milletvekilleri, bunun, tabiî, üç ay süresi vardır; yani, Yüce Meclisimiz, bu yetkiyi üç aylık süreyle veriyor. Üç ay içerisinde, yeniden muhasebesini yapılmak suretiyle, yapılan hizmetleri görmek suretiyle, araştırmalar yapılmak suretiyle; üç ay sonra, yeniden, kalıcı kanunların çıkarılması konusunda ya Meclisimizin önüne yeni yasalar gelecektir veya hükümetin, tamamlanmamışsa, noksanların tamamlanması konusunda yeni talepleri gelmek suretiyle, o gün de, Meclisimiz o konuları tartışacaktır. Tabiî, bunun meskenl
ere kavuşturulması konusunda, zemin etütlerinin yapılması ve ihale sisteminin nasıl yapılacağı konusunda, hükümetin, muhakkak surette bu meseleyi göz önünde bulundurması lazım.Değerli milletvekilleri, bugün, Türkiye'deki bir noksanlığımız da, malumunuz, bir konu, birçok bakanlıklara dağıtılmıştır; şimdi, şu anda da onu yaşıyoruz. Bir afet olmuş. Bakın, afetle ilgili çeşitli fonlar var, halbuki afetle ilgili bir tek fon olmaladı
r. Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak bunu öneriyoruz. Bu meselenin, tek elden ve para kaynağının tek bir yerde toplanmasından yanayız. Birkaç yerde toplandığı takdirde, birkaç tane baş, o fonları ya da o parasal kaynakları kullandığı takdirde, yarın kullanılması konusunda da sıkıntılar meydana gelir. Hükümet, topyekûn kararını verecektir; ama, finans kaynağı tek yerde olmalıdır, oradan bu harcamalar yapılmalıdır. Aksi takdirde, bu Yüce Meclis, o tartışmaları da belki zamanı geldiğinde yapma noktasına gelecektir. İşte, bu yetki kanunuyla, biz, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, bu fonun da, tek elde ve ilgili bakanlığın kullanabileceği, yetkili olan ve bugün de hâlâ yürürlükte olan yasalar çerçevesinde, bulunan o yetkisini kullanma noktasında, bir fonda birikmesini arzu ediyoruz.Tabiî, milletimiz büyük millet; bir tek ilçeye -gittiğimizde gördük- 100 ton domatesi bir günde götürdü bizim vatandaşımız; 100 ton!.. Orada, belki de 3 ton, 5 ton domatese ihtiyacı vardı vatandaşımızın; ama, bu millet acıyı kendi evinde hissetti, yüreğinde hissetti; tarlasında, bağında, bahçesinde, evinde neyi varsa, giyeceğinden yiyeceğine kadar, kamyonlar yolları tıkamak suretiyle, vatandaşımız elbirliğiyle yardım seferberliğine girdi. Gerçekten, bu, göz yaşartıcı, gıpta edilecek, gurur duyulacak bir hareketti; Allah razı olsun milletimizden. Zaten, bu gibi hasletler ve bu gibi yardımlaşma ve dayanışma duyguları, bizim acılarımızı, hiç olmazsa, bir nebze dindirme durumundadır.
Diğer taraftan da, demin de arz ettiğim gibi, bütün düşmanca düşüncelerine rağmen, yakınımızdaki uzağımızdaki bütün devletler, o düşüncelerini de bir tarafa bırakarak, Türk Milletinin bu acılı gününde yanında olmuştur. Tekrar, buradan, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, hangi devletten, nereden gelmiş olursa olsun, gerçekten, unutulması mümkün olmayan, tarihimize çok güzel hatıra bırakabilecek şekilde bir davranışta, bir jestte bulunan devletlere şükranlarımızı sunuyoruz.
Bu yetki kanununun, deprem olan illerimizdeki yaralı vatandaşlarımıza, ölen vatandaşlarımızın yakınlarına yardımda ve yapılması gereken hizmetlerin bir an önce devreye girmesinde faydalı olacağı kanaatindeyiz. Yetki kanununun çıkarılması konusunda, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, müspet oy kullanacağımızı arz eder, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım.
Teşekkür ederim. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Köse.
Fazilet Partisi Grubu adına, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan; buyurun efendim.
FP GRUBU ADINA CEVAT AYHAN (Sakarya) – Muhterem Başkan, muhterem üyeler; 157 sıra sayılı, afetlere karşı tedbir ve zararların telafisiyle ilgili kanun hükmünde kararname çıkarmayı yetki olarak isteyen tasarı üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım.
Muhterem arkadaşlar, büyük bir felaket geçirdik. Felakette ebediyete intikal eden vatandaşlarımızı rahmetle anıyor ve yaralılara acil şifa diliyorum; malını kaybetmiş, aile fertlerini kaybetmiş, komşularını kaybetmiş, işini kaybetmiş insanlarımıza da geçmiş olsun diyor, taziyelerde bulunuyorum.
Değerli arkadaşlar, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi, Anayasanın 91 inci maddesiyle verilmiştir. Acil hallerde, zarurî hallerde, hükümetlere kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilir. Çıkarılan kanun hükmünde kararnameler de, Resmî Gazetede yayımlandığı gün, hemen, görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine arz edilir; ancak, 1960'lı yıllardan beri Mecliste olup, daha görüşülmeyen kanun hükmünde kararnameler vardır. Yani, Anayasa hazırlanırken, acil durumlar için getirilen bu imkân, maalesef, siyasî ikti
darlar tarafından kullanılmasına rağmen, bu kanun hükmünde kararnameler Mecliste müzakereye açılmamıştır. Bu yönüyle, kanun hükmünde kararnameler, kanunların yapılmasında, milletvekillerinin, Meclisin, millî iradenin müzakerelere müdahil olmasını önleyen bir uygulama şekline dönüşmüş bulunmaktadır. Onun için, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini verirken fevkalade dikkatli olmakta fayda var.Bu kanun hükmünde kararname ne getiriyor; tabiî afetlere karşı tedbir alınması, zararların telafisi. Maddelerine baktığımız zaman, hükümet, çıkaracağı kanun hükmünde kararnamelerle, normal hayata dönüş için hizmetlerin verimli, etkili, hızlı yürütülmesini sağlayacak; hasar ve tahribatın bir an önce giderilmesini sağlayacak; kuruluşlar arasında koordinasyonu, eşgüdümü sağlayacak; zelzeleye dayanıklı, afete dayanıklı yapılaşmayı temin edecek ve afet bölgelerinde ekonomide güvenin, dengenin ve istikrarın tesisini ve hızlı bir kalkınmayı sağlayacak. Hükümet, kanun hükmünde kararnameyle, bunları yapacak. Eğer, kanun hü
kmünde kararnameyle bunları yapıyorsa, hemen verelim gitsin; ama, maalesef, bunların da Türkiye'de yapılmadığı ortada.Kanun hükmünde kararnameye lüzum var mı? Kanaatimce yoktur. Afet Kanunu, her türlü yetkileri idareye vermektedir. Her türlü ihtiyacı temin etmeye, özel, resmî, herkese ait vasıtalara, imkânlara el koymaya yetki vermektedir; yani, hükümet, eğer, afetle ilgili hizmetleri yapacaksa, buna mani bir şey yoktur; ama, eğer, hükümet, afetle ilgili meseleyi süratle yönetmek ve netice almak istiyorsa, ya bölgede olağanüstü hal ilan edip, bir koordinatör olağanüstü vali tayin etmesi -bilhassa, afet meselelerinde bulunmuş, afet sonrası krizi yönetmiş, afet sonrası normal hayata dönüşü yönetmiş olan dirayetli, fevkalade kabiliyetli bir koordinatör valiyi bölgeye tayin etmesi- veya olağanüstü hal ilan etmeyecekse, etmiyorsa, etme niyetinde olmadığına göre, güçlü bir devlet bakanını münhasıran bu işte görevlendirmesi gerekirdi. Bugüne kadar, afetten sonra aradan onbir gün geçmiş olmasın rağmen, bu, yapılmamıştır.
Bakın, Kuzey Irak'tan Türkiye'ye olan büyük göç hareketinde, Bulgaristan'dan Türkiye'ye olan büyük göç hareketinde, o zamanki hükümet, isabetli bir karar vererek, bir devlet bakanını münhasıran yirmidört saat bu işle meşgul olmak üzere görevlendirmiş ve tedbirlerin süratlenmesinde faydalı olmuştu. Maalesef, bu hükümet, bu basireti, bugüne kadar gösterememiştir; bunu yapması için, önünde bir engel yoktur; gerekirse, dışarından, bu vasıfta, bu kabiliyette yeni bir devlet bakanını kabineye alarak -Meclis içinden, Meclis dışından- bu meseleyi onun ellerine teslim edebilir; ama, maalesef, yapmamıştır.
Zaten, bu hükümet, dağınık bir hükümettir. Bir gün önce, hükümetin çok acele ettiği ve mutlaka çıksın diye Plan ve Bütçe Komisyonunu, sabaha karşı 02.30'a kadar çalıştırarak hazırlattığı vergi kanunu tasarısı... Ertesi gün, bakıyoruz, hükümet de değil, hükümetin başkanı da değil, hükümet ortağı olan bir partinin genel başkanı, bir televizyon oturumunda "evet, biz, bu vergi kanununu istemiyoruz, geriye kalsın" diyor ve sonrada hükümet açıklıyor. Yani, bu hükümet, çok başlı bir hükümettir; bu hükümette koordinasyon yoktur, dirayet yoktur, meselelere hâkimiyet yoktur, bu hükümet, karar zafiyeti içerisinde, karar gecikmesi içerisinde olan bir hükümettir. Afet sonrası, Türkiye'nin karşılaştığı bu sıkıntıların temelinde de bu sebepler bulunmaktadır.
Muhterem arkadaşlar, afetten sonra, onbir gün geçti; bugün, afetin onbirinci günündeyiz. Neredeyse, iki hafta tamamlanmak üzere. 200 000 kişi evsizdir. Afet sonrası, bölgede haberleşme ve elektrik kesilmiştir. Hatta, Sayın Başbakan, bölgede bulunduğu sırada haberleşme olmadığı için, bütün Türkiye'ye ve ilgili kurumlara, radyo vasıtasıyla, talimatlarını göndermek mecburiyetinde kalmıştır. İşte, hükümetin fotoğrafı bunlardır.
Bugün onbirinci gündeyiz, manzara nasıl? Manzara facia. Hükümet, kurtarmada, yardımda, ulaşım ve haberleşmede, hatta, çadır temininde sınıfta kaldı. Bugün, afetin onbirinci günü olmasına rağmen... Kendi bölgemden, afet bölgelerinden telefonlar alıyorum, değerli milletvekilleri telefonlar alıyor. Hatta, bir hâkim "ben, yağmur altında bulunuyorum, bir naylon dahi temin edemiyorum; açık dükkân olsa gidip alacağım. Allahaşkına, bunu, bize temin edin -bir hâkim, devletin bir hâkimi- âciz kaldım, çoluk çocuğumla yağmur altındayım; evim yıkıldı, oturacak yerim yok, gelip Meclisin önünde kamp mı kurayım" diye, bize telefon ediyor. İşte, manzarai umumi. Yani, hükümet, bir top naylonu orada götürüp dağıtmaktan âciz. Vali beyleri, kriz masasını yöneten arkadaşları, yöneticileri arıyoruz "efendim, bir miktar dağıttık, yok; hükümet yollarsa, dağıtacağız" diyorlar. Yani, siz, eğer, afet bölgelerine, sağnak yağmur altında gününü geçirmeye mecbur olan bu afetzedelere, yağmura karşı bir top naylon gönderemiyorsanız, siz, neyi çözeceksiniz, size vereceğimiz bu yetki neyi halledecektir; sadece kendinizi oyalayacaksınız, Türkiye, bu facianın, sosyal ve iktisadî bu afet karşısında çaresiz kalmaya devam edecektir; yani, afetin sebebi, afeti semaviyedir; ama, tedbirsizlik
bakımından da, hükümet sınıfta kalmıştır.Bakın, bunu ben söylüyorum, belki iktidar grupları rahatsız olacaklar; ama, bunu ben söylemiyorum; bunu söyleyen, bu hükümetin bakanlarıdır değerli arkadaşlar.
Bir bakan -ismini vermeyeyim, basından hepiniz biliyorsunuz- ne diyor "ideolojiler, düzen ve siyasî sistem, bu afetle enkaz altında kaldı, çöktü." Hükümetin bir bakanı söylüyor bunu. Bir başka bakan "Kızılay sınıfta kaldı, fevkalade kötü bir vasıf ortaya koydu" diyor. Televizyonlarda, Kızılayın çadırları konuşuluyor. Ortaçağdan kalma çadır anlayışıyla getirmiş, vatandaşa dağıtmış. Çadırların kurulduğu yerler, çadırların içi çamur deryası haline gelmiş. Bir başka bakan "kriz yönetimi sıfır" diyor. Bölgede tebdili kıyafetle dolaşmış. Bir Meclis Başkanvekili bölgede dolaşmış "kriz yönetimi diye bir şey yok; bölge perişan; facia" diyor. Bunlar, hepsi hükümetin fotoğraflarıdır. Onbir gündür Türkiye'yi ben yönetmiyorum ki, bu hükümet yönetiyor, 57 nci hükümet yönetiyor, Başbakanı ve bakanları yönetiyor.
Hükümetle
r, âcizlenme makamı değildir; hükümetler, şikâyet makamı değildir; hükümetler tedbir yeridir, icraat yeridir. Eğer, bir hükümet meselelere hâkim olamıyorsa, yönetemiyorsa, bırakır gider; Türkiye Büyük Millet Meclisinden başka bir hükümet çıkar. İşte, vatandaş onun için soruyor "devlet nerede" diye soruyor. Vatandaş bunu sorunca "vay, devlet düşmanları" diye birtakım çevreler, koro halinde üzerine saldırıyor; Sayın Başbakan, basın yayını şikâyet ediyor; bunları kapatın, konuşturmayın, vurun söyletmeyin der gibi, bunların üzerine gidiyor. Vatandaş söyleyecek, basın da bunu yazacak. Basın ve vatandaş, hükümetin eksiklerini söyleyecek.Vatandaş için devlet demek, oradaki vali demektir; vatandaş için devlet demek, tedbir almayan bakan demektir; vatandaş için devlet demek, konuşulmayan telefon demektir, gelmeyen enerji demektir, gelmeyen çadır demektir, yağmur altında kendine ulaşmayan naylon demektir değerli arkadaşlar! Hükümet bunun için vardır, devlet bunun için vardır. Devletin görevi, Zümrüdü Anka kuşu gibi durmak; kutsal diye önünde tapınmak için değildir; devlet, topluma hizmet için kurulur ve idame edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu vasıfları kazanmaya mecburdur, devleti bu vasıflardan uzaklaştıran bir siyasî anlayış, bir aşiret anlayışı, bir hükümet anlayışı varsa, bu anlayışı bertaraf edip, devleti, millete hizmet devleti haline getirecek bir anlayışı hâkim kılmak da, bu Meclisin görevidir, bu millet de bunu daima söyleyecektir.
Yine, bir başka bakan, yardımdan sorumlu olan, Köy Hizmetlerinden sorumlu Değerli Bakan ifade ediyor "sivil savunma sıfır, sınıfta kaldı" diyor. Yani, bütün tablo bu, manzara bu. Şimdi, kanun hükmünde kararnameyle meseleyi çözmeye çalışıyoruz. Neyi çözeceğiz? Acziyet hükümettedir; acziyet siyasî iktidardadır. Onun için, Meclisin tatile götürülmesi yerine, Meclisin muntazam bir çalışma düzeni halinde, afet bölgelerindeki tedbirlerin yeterliliğini yetersizliğini daima denetleyebileceği bir düzen içinde çalışmalarını idame ettirmesinde, şahsen, bendeniz de fayda görürüm.
Değerli arkadaşlar, toplum, bugün, Türkiye'de bir sıkıntı içindedir. Bakın, bu afet, Türkiye'de, düzenin boyalarını döktü ve asıl yapısını ortaya koydu. Şimdi, hepimiz söylüyoruz, iktidar-muhalefet, milletvekilleri, bakanlar ifade ediyor "bu düzen yürümez, bu düzenin değişmesi lazım; bu düzenin, millete hizmet edecek bir düzen haline getirilmesi lazım; yeniden bir yapılanma olması lazım."
Değerli arkadaşlar, bir düzenin, bir toplumun, bir milletin gelişmesi ve güçlenmesi, o milleti teşkil eden fertlerin, toplulukların, o devlete, o idareye güvenmesine, bağlanmasına bağlıdır. Maalesef, bizim memleketimizde, aziz ve mübarek vatanımızda, Türkiyemizde bu böyle yapılmıyor; kamu yönetimi tahrip ediliyor; o ideolojiye göre, bu ideolojiye göre tahrip ediliyor; insanlar, hür vicdanlarıyla, iradeleriyle, kendi yönetimlerine faydalı olacak yerde, sağa sola kakalanıyor, itiliyor; kimi kıyafeti sebebiyle okullardan atılıyor; kiminin, dinî eğitimi baltalanıyor, elli yıldan beri gelen, kurduğu müesseseler kapatılıyor; kimin
in, belli yaşlara kadar dinini öğrenmesi engelleniyor. Bunlar, vatandaşı, kendi içerisinde kırıyor, döküyor. Böyle bir vasat içerisinde, vatandaştan destek zor buluruz. Onun için, bu anlayışı değiştirmek lazım. Milleti, bütünüyle, bütün bölgeleriyle, bütün topluluklarıyla, bütün değişik fikirleriyle seven, kucaklayan bir idarenin hâkim olması lazım. Kamu yönetiminin, millete hizmette yarışan, vasıflarını geliştiren, hizmetini geliştiren bir anlayışta olabilmesi için, kamu yönetiminde, ideolojik yaklaşımların terk edilmesi, insanların ahlakına, bilgisine ve başarısına dönük bir değerlendirme anlayışının olması lazım. Bu anlayış olursa, ben inanıyorum ki, Türkiye gelişip, kalkınacaktır.Bakın, size söylüyorum; bu kanun hükmünde kararnameyle, depreme karşı, afete karşı dayanıklı yapıların yapılmasını sağlayacakmışız... Afetle ilgili tedbirler!.. Bunların hepsi var kanunlarda. Açın, bakın, bu bilgilerin hepsi ilgili kurumlarda var; ama, bu kurumlar ve bu hizmetler gelişmiyor. Bu anlayış değişmedikçe, kanun hükmünde kararname de çıkarsak, bunu Anayasaya da koysak, bir yere gidemeyeceğimizi bilmenizi, bu hususu dikkate almanızı, dikkatlerinize arz etmek istiyorum muhterem üyeler.
Onun için, Türkiye'de yapılması gereken, önce, kamu yönetiminin milletle kucaklaşması, milletle bütünleşmesinin sağlanmasıdır. İdeolojik yaklaşımlarla kamu yönetimini hizmet eder hale getiremezsiniz. Herkes bir ideolojiye sırtını dayar; sağcılığa dayar, solculuğa dayar, laikçiliğe dayar, Atatürkçülüğe dayar, dinciliğe dayar, oraya dayar, buraya dayar ve hakkı olmayan makamlara gelir, hakkı olmayan makamlarda kalır ve milletin hizmetleri de aksar. Onun için, devletin milletle kucaklaşması lazım. Bir eski başbakanın ifadesi var "milletin değerleri ile devletin prensipleri uyuşmuyor ve millet eziliyor" diyor; yani, cumhuriyeti ve devleti koruyacağız üslübu altında milleti eziyoruz diyor. Milletsiz cumhuriyet olmaz. İşte, bu anlayışın değişmesi lazım.
Şimdi, afetle ilgili neyi keşfedeceğiz? Afetle ilgili hangi tedbiri keşfedeceğiz? Hepsi var bunların. Açın, bakın -afetle ilgili kanunlarımız da var, afetle ilgili kurumlarımız da var- her şey tespit edilmiş, her şey ortaya konulmuş; ama, bunun icraatı yok değerli arkadaşlar.
Hükümet, bu meselelerde tutarsızdır. Bir gün evvel "acele çıkaralım" dediği kanunu, bir gün sonra geri çekmektedir. Hükümetin, ne yaptığı bilinmemektedir. Hükümet, bir taraftan, vergi kanunlarını değiştirerek ülkeyi iktisadî bakımdan selamete çıkaracağım diye iddialarda bulunurken, ertesi gün, bu vergi kanunlarını geri çekmektedir; bir yıl önce çıkardığı "reform" dediği Vergi Kanununu, bir yıl sonra değiştirmektedir.
Hükümet, 50 milyonu ilgilendiren sosyal güvenlikle ilgili bir tasarıyı, apar topar bu Meclisten geçirmiş, hiçbir mutabakat aramadan, acele, bu tasarıyı milletin uzlaşma zemininden uzaklaştırarak kanunlaştırmış bulunmaktadır.
Şunu da ifade etmekte fayda görürüm: Tabiî, bu deprem, Türkiye'deki düzenin boyalarını döktü, bütün vasıfsızlıklarını ortaya çıkardı. Şimdi, bunu tenkit edenlere -bazı arkadaşlarımız kalkıyorlar, hatta Sayın Başbakan da buna karşı tavırlarını ortaya koyuyor- bir bakan, bu kürsüden dedi ki "bunları söylemek devlet düşmanlığıdır..."
Değerli arkadaşlar, niye devlet düşmanlığı olsun? Vatandaş, devleti adına icraatta bulunan hükümetlerin eksikliklerini, idarenin eksikliklerini söyleyince, niye devlet düşmanlığı olsun? Bilakis, vatandaş, devletini sevmektedir; vatandaşın, devletiyle ilgili bir meselesi yoktur. Vatandaşın şikâyeti, devlet kurumlarını yöneten zihniyetlerin, vatandaşa hizmet götürmedeki vasıfsızlığı, yetersizliğidir. Eğer, Türkiye'de birileri devlet düşmanlığı yapıyorsa, devlet hizmetlerinin yetersizliğini ve eksikliğini söyleyenler değil, devletin imkânlarını çarçur edenlerdir, yağma edenlerdir; bankalar vasıtasıyla, milyarlarca doları, yüzlerce trilyonu, katrilyonu yutanlardır; ihalelerde yolsuzlukla, milletin ödediği vergileri birilerine peşkeş çekenlerdir ve yine, birtakım meselelerde, mafyayla, çetelerle işbirliği yapan hükümet anlayışlarıdır, bu soygun düzenidir.
Şimdi, bakın, sonbaharda vergi kanununu getireceksiniz. Ben, size söyleyeyim; bakın, temmuz ayında bu hükümetin faize ödediği para, 1 katrilyon 311 trilyon liradır.
BAŞKAN – 1 dakika süreniz kaldı Sayın Ayhan.
CEVAT AYHAN (Devamla) – Teşekkür ederim.
Yani, vatandaş vergi ödeyecek, siz, onu rantiyeye peşkeş çekeceksiniz, faizcilere peşkeş çekeceksiniz, tefecilere peşkeş çekeceksiniz, ondan sonra, vatandaşa tekrar dönüp, para ver, ben, deprem afetinin zararlarını gidereceğim diyeceksiniz.
Bu hükümete güven yoktur; onun
için, ben, şahsen, bu yetki kanununa gerek olmadığı kanaatindeyim ve bu yetki kanunu tasarısını da desteklemediğimizi ifade etmek istiyorum.Hepinizi hürmetle selamlıyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ayhan.
Doğru Yol Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Kemal Kabataş; buyurun efendim.
DYP GRUBU ADINA KEMAL KABATAŞ (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesine İlişkin Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının tümü üzerinde, DYP Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; sözlerime başlamadan önce, Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin, ülkemizin, 17 Ağustos 1999'da yaşadığı korkunç afetin sonuçlarını, hepimiz, derin bir acı ve çaresizlik içinde izledik. Deprem sonunda oluşan bu acı ve dayanılmaz tablo karşısında, hepimiz şok olduk. Devletin, kamu yönetiminin, depremin yarattığı kayıpları, özellikle can kayıplarını asgarî düzeyde tutma yönünde gösterdiği yetersizliği ve büyük yıkımı takip eden ilk 48 saat içindeki aczini, çaresizliğini, hep birlikte ve dehşet içinde izledik.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin birinci derecede depreme maruz bir ülke olduğu, birbirinden güçlü, derin fay hatları üzerinde bulunduğu, bilimsel verilerle ortaya konulmuştur, bilinen, açık bir durumdur. Türkiye'nin, Türk kamu yönetiminin, devletin, ne zaman oluşacağı bilinmeyen, kestirilemeyen deprem afetine karşı önceden tedbirler alması, beklenmedik bir deprem afetinden doğacak olağanüstü durumu, krizi, büyük can ve mal kayıplarına neden olmadan nasıl yönetebileceği, nasıl önleyebileceği konusunda bir planı, bir yönetim modeli, bir sistemi olması gerekiyordu. Bunun olmadığını, Türkiye'nin, böylesine büyük bir krizi yönetmek konusunda çok büyük eksiklikleri, yönetim açısından çok büyük zaafları olduğunu, maalesef, hepimiz, aynı tedirginlik, aynı şok içinde gördük ve izledik.
Türkiye, bu tür büyük afetleri yaşamaya mahkûm; bugün yaşadı, bundan böyle de yaşayacak; çünkü, bu, doğanın bizi karşı karşıya getirdiği bir tablo. Bu tablo içinde, Türk toplumu, milletiyle, ülkesiyle, ekonomisiyle, bu büyük risklerle birlikte yaşama ve bu büyük risklere karşı sağlıklı yönetilebilme durumundadır. O halde, doğa değişmeyeceğine göre biz değişeceğiz. Biz, bugün, bu tür afetler karşısında ne tür sorunlar yaşadığımızı ve bunların nedenlerini, sonuçlarını ve bundan sonrası için de çözümlerini doğru teşhis etmek, doğru ortaya koymak, doğru analiz etmek zorundayız.
Saygıdeğer milletvekilleri, Türkiye, bütün yönetim modeli itibariyle değerlendirildiğinde, birtakım tedbirleri önceden almış ve bu tür tedbirlere karşı, bu tür krizlere karşı hazırlıklı bir ülke görünümünü ilk bakışta vermektedir. Baktığımızda, kurumsal açıdan, organizasyon açısından her şey var gibi gözükmektedir. Kanunları vardır, mevzuatı vardır, afet uygulamasına karşı düzenlemeleri vardır; acil haller için, afet halleri için Kızılayı vardır; topyekûn sivil savunma için sivil savunma örgütleri vardır, mahallî t
edbirleri vardır. Bütün bunlarda, görünüşte bir eksiklik yok gibi gözükmektedir; ama, yaşadığımız son olay, bütün bunların birer şablon, bütün bunların, gerçekte, sistemi korumak yönünden çok önemli eksiklikleri olduğunu ortaya koymuştur.Yaşadığımız hadise nedir? Türkiye'nin en büyük kuruluşu, en eski kuruluşu Kızılay, mobil hale gelmek ve bu acil tabloya müdahale etmek, destek sağlamak açısından aczini ortaya koymuştur. Bir yardım organizasyonu yoktur Türkiye'nin.
Türkiye, kendi trafiğini, yardımları afetzedelere ulaştırmak açısından yönetemez hale gelmiştir. Türkiye'nin en ana yol bağlantısındaki ufak tefek hasarları aşıp, felaketzedelere Türkiye'nin her yerinden cömertçe yağdırılan yardımları mahalline ulaştıramaz hale gelmiştir.
Can kayıplarını önlemek üzere, telekomünikasyonda yaşanan büyük kargaşayı önlemek üzere, teknik insanları, sağlık ekiplerini, ilaç ve ihtiyaç duyulan diğer acil malzemeyi mahalline ulaştıracak hava köprüsünü oluşturamamıştır.
Türkiye, bütün bunları yerine getirmek yönünden, getirebilmek kabiliyeti yönünden hiç de eksiği olan bir ülke değildir; ama, ülkenin derin bir yönetim zaafı içinde olduğu, derin bir yönetim aczi içinde olduğu, maalesef, yaşanarak görülmüştür.
Türkiye'deki tüm kamu ve özel sivil hava ulaşımının, neden, depremden 5-6 saat sonra bu afetin emrinde, yönetiminde kullanılır hale getirilemediğini sormaya, bizim hakkımız vardır.
Neden, trafiğin İstanbul-Ankara arasında ve bağlantı noktalarında açık tutulamadığı ve bu yardımların ulaştırılamadığı konusunda, gerçekten, ciddî sorular sormak ve değerlendirmeler yapmak ihtiyacı vardır.
Neden, Türkiye'nin her yanından bu bölgeye yağan yardımların heder edildiği, yönetilemediği, depolanamadığı, dağıtılamadığı ve kargaşanın sonuna kadar yaşandığı konusunda, gerçekten, ciddî değerlendirmeler yapmak ve buna neden olan organizasyon bozukluğunu teşhis etmek ve önlemek yönünde tedbirler ortaya koymak ihtiyacıyla karşı karşıyayız? Bunlar, genel tespitler.
Peki, neden, Türkiye'de, bu deprem bölgesinde derin afete maruz ka
lmış devletin değerli yöneticileri, kendi acıları ve sıkıntıları içinde bu krizi yönetme sorumluluğuyla karşı karşıya bırakılmışlardır? Türkiye'de, gerçekten, eğitilmiş ve bu tür krizleri yönetmek açısından ehil pek çok insan, değerli teknisyen, tecrübeli yönetici varken, bu acılı insanlar, bu depremin getirdiği enkaz içinde, bu depremi ve bu krizi yönetme yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakılmışlardır.Neden, kriz masası diye ortaya koyduğumuz ve kendisi de krizin nedeni haline dönüşmüş, artık kimsenin bu kriz masasını duymak istemediği bir noktaya gelmiş bir tablo yaratılmıştır? Gerçekten, krizin yönetiminde, başta hükümet olmak üzere, hükümetin, krizi yönetecek sorumlu bakanları görevlendirmede gecikmesi, görevlendirilen bakanlar arasındaki koordinasyon, mahallindeki koordinasyon eksikliği, topyekûn Türk yönetiminin, Türk kamu yönetiminin bu krizi yönetmekte, gerçekten aciz, gerçekten büyük zafiyetler ortaya koyan bir tablo yaratmasına neden olmuştur.
Olay geçmiştir. Bu ülkenin çok değerli, her kesimden, her meslekten, her yaştan 13-14 bine yakın insanı kaybedilmiştir ve tek görevi ölüm istatistikleri üretmekten ibaret olan, maalesef, kriz masaları, sonunda, ölüm istatistiklerini bile doğru tespit edemediklerini ortaya koymuşlardır.
Tablo budur; bunu kabul ederek yola çıkmak zorundayız. Peki, bundan sonrası için krizde neler yapacağız? Kriz, çok büyük bir finansman ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Krizin ortaya çıkardığı finansman ihtiyacı konusunda farklı görüşler vardır. 5 milyar ilâ 20 milyar dolar arasında değişen kaynak ihtiyacından söz edilmektedir. Türk Halkı, Türk insanı, bu büyük felaketi finanse etmek, bu büyük felaketteki kayıpları telafi etmek için seferberdir; ama, yardımların yönetimi konusunda, maalesef, kargaşa devam etmektedir. Her kişi, her kurum, her vakıf, her dernek, her mahalle, âdeta hemşeri derneklerine yardım toplar gibi, bu büyük felaket için her türlü moral duyarlılığı kullanarak yardım toplamaktadır. Peki, bu yardımların miktarı nereye ulaşacaktır? Bu büyük kampanyayı kim yönetec
ektir? Bu yardımlardan doğacak, sağlanacak kaynağı kim kullanacaktır? Bütün buralarda, devletin ve hükümetin, maalesef, şu ana kadar, toplu, doğru, stratejik bir yaklaşımı yoktur. Belki, Türkiye tarihinin en büyük yardım kampanyasından, en büyük desteği -finansal açıdan- sağlayacak durumdadır; ama, bunu yönecek bir model, bir yaklaşım, maalesef, şu anda yoktur.Türkiye, hızla, bu son derecede dağınık ve kendi içinde tutarsız ve her türlü kötü kullanıma açık yardım furyasını, kampanyasını, doğru ve stratejik bir yaklaşımla ele almak ve buradan gelecek büyük desteği depremzedelerin kullanımına, onların acılarının sarılmasına tahsis etmek zorundadır. Çok aceleyle getirilmiş ve kendi içinde eksiklikleri olan bir Vergi Kanunu Tasarısıyla, buradan, öteden beri zor durumda olan ekonomik kuruluşlara, işletmelere ek yükler getirilmesinin bir anlamı olmadığı, nihayet fark edilmiştir.
Değerli milletvekilleri, tabiî, bu afeti, moral ölçüleri ötesinde, getirdiği sonuçlarla ortadan kaldırmanın tek yolu, gerekli kaynağın, finansmanın sağlanmasıdır. Umuyor ve diliyorum ki, hükümet, çok kısa zamanda, çok kısa sürede, bu büyük afetin finansmanı için, yurt dışındaki büyük kaynaklara, yatırım bankalarından, uluslararası kuruluşlardan gelecek kredilere öncelikle el atacak, hızla bunları sonuçlandıracak ve deprem felaketinde zarar gören acılı insanlarımızın, değerli vatandaşlarımızın hizmetine sunacaktır. Burada da, korkarım ki, bir koordinasyon eksikliği, korkarım ki, bir yönetim zafiyeti olabilme riski vardır; bu riski yaşatma
ya hiç kimsenin hakkı yoktur diye düşünüyorum.Değerli milletvekilleri, getirilen Yetki Kanunu Tasarısı, bizim, öteden beri bildiğimiz klasik şablona uygun. Hükümet, bu gibi hallerde, karşı karşıya bulunulan soruna acil ve zarurî bir şekilde çözüm bulmak üzere, Genel Kurula, Türkiye Büyük Millet Meclisine gelmeden, kendi yazdığı metinlerle bir mevzuat oluştursun, kanun hükmünde kararnamelerle acilen tedbir alsın yaklaşımıdır; Anayasının verdiği bir yetkidir. Bu yetki kapsamında tasarı gündeme gelmiştir. Tasarıda orijinal hiçbir hüküm, orijinal hiçbir yön bulunmamaktadır.
Ben, bu tasarı, Genel Kurulun huzuruna gelirken ve Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülürken hükümetten şunları bekliyordum: Hükümetin hangi yetkilere ihtiyacı var ve aldığı bu yetkiler kapsamında hangi düzenlemeleri yapacak? Yani, Türkiye, çok büyük bir felaketi yaşamış; felaket, bütün acı tablosuyla ortada ve devlet, bu tablonun içinden çıkmakta büyük zafiyet göstermiş. Bunun nedenlerini ortaya koyması, teşhis etmesi, ciddî bir envanterini yapması ve bundan sonrası için, bu tespitler ışığında, hangi yetkilerle hangi tedbirleri alacağını ortaya koyması gerekirdi.
Hükümet, bu çalışmayı, maalesef, yapmış değildir. Hükümet, bizim bildiğimiz, öteden beri klasik şekilde gündeme getirilen yetki yasalarından birini hazırlayıp, alelacele Yüce Heyetinize getirmiştir. Gerçekten, bu afetin sonuçlarını ortadan kaldıracak hangi tedbirlere, hangi yetkilere ihtiyacı olduğunu ortaya koymuş değildir. Hükümet, şunu da ortaya koymuş değildir: Bundan sonraki afet yönetiminin, Türk afet yönetiminin, kriz yönetiminin modeli ne olacaktır, nasıl bir kurumsal yapı oluşturacağız, nasıl bir organizasyon kuracağız, hangi yetkileri kimler kullanacak? Devletin bugünkü büyük ve hantal yapısı içinde bu krizin yönetilemeyeceği açıkken, hükümet, hangi yeni modeli getiriyor?
Birtakım, çok ucuz ve kolay öneriler var; müteahhitleri ağır şekilde cezalandıralım, belediyelerden bu yetkileri alalım... Bunlar, çok önyargılı, çok yüzeysel yaklaşımlardır. Hükümet, krizi yönetmek için, gelecekte nasıl bir yönetim modeli oluşturacağını ortaya koymalıdır ve bu modelin içinde neler olduğunu; müteahhitlik hizmetleriyle ilgili, imar hizmetleriyle ilgili, sivil savunma hizmetleriyle ilgili, ekonomik konularla ilgili, yönetim yapısıyla ilgili neler olduğunu açıkça ortaya koymalıdır. Bunlar yoktur değerli arkadaşlarım. Hükümetin getirdiği modelde ne vardır? Belediyelerden imar yetkisini alalım; güzel. Hangi kadrolarla, hangi modelle, Türkiye'nin tamamında, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, bu det
ayda imar planlarını, hazırlananlarını yönetecek, denetleyecek, uygulanabilir hale getirecektir? Buna imkân yoktur; ama, bu, bir ilk tepki olarak, belediyeler bu işi yapamamıştır, devlet bu işi yapacaktır... Devletin bu işi yapabileceğine kim garanti veriyor? Neden, Türkiye, daha önce, devlet içinde yapamadığı bu işi belediyelere verdi ve bugün tekrar başa dönmek istiyor? Bütün bunlar, olay üzerinde ciddî düşünülmediğini, bir model yaklaşımı ortaya konulmadığını gösteriyor.Sivil savunma konusu... Sivil Sav
unma Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığında, sadece bir şablon ve tabela idaresi olarak ortada duruyor. Peki, bu sivil idare için, sivil savunma için onbinlerce yeni kadro alıp, orada ihtiyarlayan insanlarla kurtarma hizmetlerini mi götüreceğiz? Hani sivil inisiyatifin, hani halkın katılımını öngören modelle ilgili esaslar?..Bugün, bu büyük krizde, gerçekten, büyük sınavı, Türk Halkı vermiştir. Devletin yapamadığını, devletin organize olma kabiliyetinden doğan eksiklikleri, Türk Halkı, sivil kuruluşları, sivil inisiyatif uygulamalarının ilk modeli olarak, gerçekten, çok iyi sonuçlarla ortaya koymuştur. Hükümet, bunu kullanmak zorundadır. Bugün, sivil inisiyatif, dünyanın her yerinde, bu tür yaygın afetlerde birinci derecede etken olan bir mücadele şeklidir, etken olan bir yönetim anlayışıdır.
Bütün bunlarla ilgili, elimizde, getirilen yetki kanunuyla, önümüze konulan yetki kanunuyla neler yapılacağı konusunda, gerçekten hiçbir ipucu yoktur. Bizim bildiğimiz hukuk diliyle yazılmış, basit ve klasik şablon önümüzdedir. Hükümet, burada ev ödevini yapmak zorundadır. Hükümet, bu krizde yaşanan büyük kargaşanın nedenlerini açıkça ortaya koymak zorundadır. Bu tespitler, bu teşhisler yapılmadan çözümlere ulaşmak mümkün değildir. Karşılıklı birbirimizi suçlayarak birtakım moral değerleri biraz daha aşındırmadan, gerçekten, çağdaş, realist, doğru bir yaklaşımla, bu kargaşayı niçin yaşadığımızın nedenlerini ortaya koymak ve çözümlere de bu noktadan itibaren yönelmek zorundayız.
Hâlâ, korkarım ki, bu yetki yasasıyla alınan yetkilerden sonra da, dağınık, çeşitli şekillerde, bakanlıkların çeşitli birimlerinde hazırlanmış kanun hükmünde kararnameler, yeni bir mevzuat kargaşası yaratma riskini taşımaktadır. Bu tür metinleri üretmede kamu kurumları fevkalade yetkilidir, fevkalade etkilidir; ama, bunların uygulanması konusunda stratejik bir modeli, doğru bir yaklaşımı, devlet, bugüne kadar ortaya koymamıştır, bundan sonra da, korkarım ki, koymama gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır; çünkü; koymama riskini taşımaktadır.
BAŞKAN – Sayın Kabataş, 1 dakika süreniz kaldı efendim.
KEMAL KABATAŞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Şu anda, Türkiye, bu kadar önemli, bu kadar ağır sonuçları olan bir hasarı, bir felaketi yaşamaktadır. Bu ortam içinde, bu tespitlerin doğru yapılması lazımdır. Bu tespitler yapılmamıştır, bu ders çalışılmamıştır, bu ev ödevi yapılmamıştır.
Eğer, Türkiye'nin önünde yaratılacak modele, bizim düşündüğümüz anlamda bir kriz yönetim modeline ve bu modelin ortaya konulmasına, bu tasarı, bu tasarıyla verilen yetkiler bir çözüm sağlayacaksa, bu yönde iyi niyetli çabalar, bizim düşündüğümüz anlamda bir "Türk Kriz Yönetim Modeli" oluşturacak ve yaşadığımız bu büyük felaketin sonuçlarını, acılarını giderecek bir model ortaya koyacaksa, biz, bu yetki tasarısına evet diyoruz ve hayırlı olmasını diliyoruz.
Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kabataş.
Anavatan Partisi Grubu adına, Kırıkkale Milletvekili Sayın Nihat Gökbulut; buyurun efendim.
ANAP GRUBU ADINA NİHAT GÖKBULUT (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 157 sıra sayılı Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı üzerinde, Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, Yüce Meclisimizi saygıyla selamlarken, depremde hayatını kaybedenlere Cenabı Hak'tan rahmet, sağ kalanlara hidayet ve selamet, büyük Türk Milletine de sabırlar dilerim.
Bilindiği gibi, Kocaeli merkez olmak üzere, Marmara Bölgemizde, yüzyılın felaketi olarak tanımlayacağımız, büyük deprem felaketi vuku bulmuştur. Müzakeresini yaptığımız yetki kanunu tasarısıyla, deprem bölgesinde doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi ve bu afetler nedeniyle doğan zararların giderilmesi için, acil ve mecburî hallere münhasır olmak üzere, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararnameler çıkarma yetkisi istenmektedir.
Yetki kanunu isteminin temelinde, Kocaeli merkez olmak üzere, 17 Ağustos günü vuku bulan depremin oluşturduğu felaket zincirinin zarar ve ziyanının kısa zamanda giderilmesi amaçlanmaktadır. 17 Ağustos 1999 Salı günü 7,4 şiddetinde, Kocaeli merkez olmak üzere, Marmara Bölgesinde şiddetli bir deprem vuku bulmuştur.
Şimdi, müsaadenizle, biraz gerilere gidelim. 13 Mart 1992 günü, Erzincan merkezinde, saat 19.20'de 6,8 şiddetinde bir deprem oldu. Birkaç gün sonra çıkan gazete başlıkları aynen şöyle:
Hürriyet Gazetesi: "Kader değil, cinayet. Yıkıntılardan hâlâ imdat sesleri geliyor."
Türkiye Gazetesi: "Acı üstüne acı. Elektrik ve telefonlar kesik. Halk panikte."
Sabah Gazetesi: "Bu bi
naları kim yaptı?!"Günaydın Gazetesi: "Deprem, hırsızları ele verdi."
Doğu Gazetesi: "Gelen yardımlar Fırat'a döküldü."
17 Ağustos 1999, tam 7 sene 6 ay 4 gün sonra yine gazete başlıklarına bir göz gezdirelim; sanki, aynı filmi bir başka mekânda, aynı jenerik, aynı senaryoyla seyrediyoruz.
Hürriyet Gazetesinin başlığı aynen şöyle: "Katiller..."
Sabah Gazetesi: "Aman Allahım!"
Milliyet Gazetesi: "Halk sahipsiz."
Zaman Gazetesi: "Gece felaket, gündüz rezalet."
Takvim Gazetesi: "Deprem öldürmez, müteahhit öldürür."
Cumhuriyet Gazetesi: "Yardım malzemeleri su altında kaldı."
Doğal afetler neticesinde, milletçe, yedi senede bir felaket filmi seyretmek zorunda kalabiliriz; ancak, bu filmin jenerik ve senaryosunun farklı ve olumlu olması gerekirdi. Zaman içinde evrimleşerek ve gelişerek, daha az binanın yıkıldığı, daha az sayıda insanımızın hayatını yitirdiği, kurtarma ekiplerinin hemen ve koordineli çalıştığı, infiale kapılmadan, vakar içerisinde, devletimizi de yıpratmadan, tabiî afetlerle mücadele etmeyi, herhalde, milletçe arzu etmeliyiz. Ancak, hakikat, arzu ettiğimiz gibi değil. Bin yıl önce Ortaasya'dan Anadolu'ya gelen ve 400 çadırla imparatorluk kuran Türkleri, tabiat, 2000 yılına 135 gün kala yine çadıra makûm ediyor.
Neden diye soruyoruz; bazıları teşhisi şöyle koyuyor:
Teşhis: Takdiri ilahi.
Tedbir: Allah tekrarından korusun.
Teselli: Devlet vatandaşın yanındadır.
Tedavi: Devlet yaraları saracaktır.
Bu zihniyetin bizi tekrar çadırlara mahkûm edeceği cevabı zihnimizde zonkluyor. Şüphesiz, iman ve inancımız tamdır; ancak, bilim ve metodolojiden uzak bu zihniyet, işin kolaycılığı ve arabeskliği değil midir?..
Bize göre teşhis: Türkiye'nin yüzde 92'si deprem kuşağındadır. Aktif fay hatları, jeolojik olarak belirlenmiştir. Sismik ölçümler periyodik olarak yapılmaktadır.
Tedbir: Aktif fay hatlarında yoğun iskân ve çarpık yapılaşmaya müsaade edilmeyecektir.
Teselli: Türkiye Cumhuriyeti, devleti, kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve halkıyla depreme deneyimli ve hazırlıklıdır.
Tedav
inin nasıl olması gerekir? Yapı denetimi ve yapı sigortası getirilmesi gerekir. Zemin etüdü yapılmadan, deprem kuşağında yüksek katlı binaların yapılmaması gerekir. Depreme dayanıklı yapı yapılacak ve denetlenecektir. Deprem vukuunda, sivil savunma ve kurtarma ekipleri hazır, teçhizatlı ve deneyimli olarak acil müdahele edecektir. Diyalektik olarak, sebep-sonuç ilişkilerini incelemeden neticeye göre yorum yapmak, bizi devamlı açmazlara götürecektir.Türk Milleti, yaşadığı cennet vatanda, tabiî afetlerle, depremlerle, sel felaketleriyle yaşamaya alışmak zorundadır. Tabiî afetler, yaşadığımız coğrafyanın bizlere ağır bir faturasıdır. Ancak, bu bilançoda, imar affı çıkararak kaçak inşaatı, kaçak katları, çarpık kentleşmeyi teşvik edenlerin suçu yok mudur?.. Siyasî ve nakdî rant uğruna denizi doldurarak ve bataklığı kurutarak çok katlı yapılara müsaade ve ruhsat veren belediyelerin suçu yok mudur?.. Rant uğruna ve daha fazla kazanmak için deniz kumundan beton atıp, kumdan bina yapan müteahhitlerin suçu yok mu
dur? Plan, proje ve ruhsatlara imza atıp, sonra, denetlemeyen, uyarmayan mühendis ve mimar erbabının hiç mi suçu yoktur?.. Bağış alıp, kat fazlasına göz yuman belediye başkanlarımızın suçu yok mudur?.. Bu konuda yasal yapılaşmayı sağlamayan, seçim öncesi kaçak yapılaşmaya, gecekondulaşmaya göz yuman, hatta teşvik eden tüm siyasîlerin suçu yok mudur?.. Bir şefkat ve yardım müessesesi olması gereken bir devlet kuruluşunun, yani, Kızılay'ın; abus ve sevimsiz suratını âdeta gösteren, atıl ve pasif Kızılay'ın hiç mi suçu yoktur? Kolaycılığa kaçmadan, az veya çok, hepimizin bir nebze suçu yok mudur? Hep birlikte bir trajediye şahit olduk. Yıkılan şehirler, enkaz altından çıkarılan cesetler, acz içinde koşan insanlar, ölülerini olsun bulmak için koşan, çabalayan, ölüsünü bulduğunda da sevincinden ağlayan insanlar; tırnaklarıyla enkazı karıştıran analar, babalar, çocuklar, torunlar; enkaz kaldırmaya çalışan gencecik kızlarımız, delikanlılarımız; organize ve koordine olmaya çaba gösteren, sarf eden devlet kurum ve kuruluşlarımız; televizyonları başında hıçkırıkları boğazlarında düğümlenen, ağlayan vatandaşlarımız; el ele gönül gönüle, felaket karşısında tek yumruk, tek gönül olan büyük Türk Milleti; işte, memleketimizden insan manzaraları.Bu depremden sonra, her Türk insanının hafızasında derin bir fay hattı oluşmuştur. Bu hafızada, artık, devletin yapısı ve sistemi tartışılacaktır. Sivil savunma konsepti yeniden ele alınacaktır. Bu hafıza hattında, inşaat sanayii ve yapı sistemleri, köklü biçimde herhalde değişecektir. Yerel yönetimlerin de yetkileri, mecburen, artık, tartışılmaya başlayacaktır.
Sayın milletvekilleri, Anavatan Partisi Grubu olarak, desteklediğimiz bu yetki devrinden sonra hükümetimizden beklentilerimiz, yapılması gerekenler şunlardır: Yeni yerleşim birimlerinin, jeolojik ve jeomorfolojik araştırmalar neticesinde aktif fay hattı dışında kurulması gerekir. İmar Kanunu, İhale Kanunu mutlaka değişmeli; İmar Kanununa ve imar planına aykırı işlem yapan veya göz yuman aktif veya pasif belediye başkanı ve teknik elemanlarına mesuliyet ve cezaî müeyyide getirilmeli ve mutlaka uygulanmalıdır. Yapı denetimi, özel müşavirlik firmalarına yaptırılmalıdır. Yapı sigorta sistemi mutlaka oluşturulmalıdır. Yıkılan yerler, iskâna açılmamalı, hukukî sorunları çözümlenerek, yeşil saha ilan edilmelidir. Yardımlar ve oluşan fonlar, adil ve düzenli kullanılmalıdır. Kamu vicdanı, kesinlikle sızlatılmamalıdır. Deprem zengini ve deprem vurguncusu oluşturulmamalı ve yaratılmamalıdır. Yapılan tüm çalışma ve faaliyetler ve harcamala
r şeffaf olmalı, kamuoyuna bildirilmelidir. Kamuoyunda kesinlikle kuşku ve tereddüde meydan vermemelidir. Makro planda, mikro bölge çalışması yapılmalı. Bu çalışmalarda üniversite ve meslek odalarının görüşleri alınmalı ve bunlara riayet edilmelidir. Kati surette siyasî mülahazalarla imar affı çıkarılmamalıdır. Aktif fay hattında bulunan ve şimdiye kadar deprem geçirmemiş şehirlerde, mevcut yapıların envanteri çıkarılmalı ve dayanıklılık testleri yapılmalıdır. Mühendislik eğitimine ciddiyet getirilmelidir. Mühendis olmayanların, statik ve betonarme projelerine attıkları imzalara sınırlandırma getirilmesi gerekmektedir.Diğer bir konu, müteahhitlik kurumu yeniden ele alınmalıdır. Müteahhitlik karnesinin devri ve satılmasına kural ve sınırlandırma getirilmelidir. İlkokul mezunu müteahhitlerin trilyonluk işleri yapması ve almasına sınırlandırma getirmek gerekmektedir.
Unutmayalım, deprem öldürmez, yıkılan binalar öldürür. Rantın yerini, akıl ve bilim alırsa "ölüm Allah'ın emri" diye kadere teslim olmayız. Zaten, büyük Türk Milletinin kaderi, ne fakirlik ne fukaralık ne de afetlerdir.
Bu vesileyle, tekrar, depremde hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, sağ kalanlara selamet ve hidayet diler; bu zor günlerinde, büyük Türk Milletine sabır, hükümetime de başarılar diler, saygılar sunarım.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gökbulut.
Demokratik Sol Parti Grubu adına, İstanbul Milletvekili Masum Türker.
Buyurun Sayın Türker.
DSP GRUBU ADINA MASUM TÜRKER (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Demokratik Sol Parti Grubu adına, saygılarımı sunarak sözlerime başlamak istiyorum.
Bugün, burada görüşmekte olduğumuz, hükümete kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini veren kanun tasarısı, aslında, bu ülkede bir felaketten sonra gündeme gelmiş ve Meclisimizin, felaketin oluştuğu günden bugüne kadar çeşitli vesilelerle üyeleri tarafından dile getirilmiş olan bir yaraya parmak basılabilmesi, inisiyatif kullanılabilmesi amacını taşıyor.
Deprem felaketi yalnız Marmara Bölgesini vurmadı, diğer yöreleri de etkiledi. Sosyal ve ekonomik yaşamı, özel ve kamu kesiminin malî yapısını altüst etti.
Aslında, depremle ilgili olarak çok şey söylenebilir, söylendi; çok şey yazılabilir, yazıldı. Bugün, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini verdikten sonra, hükümetin, kendisine öncülük edecek, kendisine rehberlik edecek belgeler için, Meclisin depremden sonra açıldığı günden bugüne kadar, muhalefetin, iktidarın ya da hükümet üyelerinin Meclis tutanaklarında söyledikleri, gazetelerdeki -istediğimiz kadar eleştirelim- tarihe ışık tutacak yazılar, televizyonlardaki görüntüler, yapılması gerekenler için bir rehber olacaktır; ama, konuyu sakin bir üslupla değerlendirdiğimiz zaman, bugün, depremde bir görünen zayiat vardır; hayatı sona ermiş canlarımız, dostlarımız, kardeşlerimiz, vatandaşlarımız vardır; yaralılarımız vardır ve bu kayıplardan dolayı üzüntüyü hep içinde taşıyacak, sabır bekleyen yakınları vardır. Bunlar, görünen zayiattır. Bu zayiatın yanında, işin malî kısmı, ekonomik kısmı daha hesaplanmamıştır. Tahmin ne kad
ar olursa olsun, kesin bir rakam belki aylar sonra, belki yıllar sonra ortaya çıkarılacaktır.Özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisinde ve özellikle, ağırlıklı olarak muhalefet partilerinin sözcülerinin dile getirmeye çalıştığı, belki bir kısmına parmak bastığı, bir kısmına parmak basamadığı; hükümet adına demeç verenlerin, Başbakanın, bakanların ve özellikle de bazı yazarların gündeme getirdiği bir diğer zayiat vardır: Hissedilen zayiat. Yani, şu anda ortaya çıkmamış; ama, yarın çıkacak, ertesi gün çıkacak zayiat. Bu zayiatı da, bu kanun hükmünde kararnameyle, belki, belli bir ölçüde çözebileceğiz; ama, asıl tehlikelisi, bu zayiatın asıl konuşulmayan kısmı, görünmeyen, bilinmeyen, beklenmeyen zayiattır. Bu, insanımızın psikolojik yapısında yapacağı tahribattan, ekonomik düzenin zincir halkalarının bozulmasından kaynaklanan zayiata kadar yer alacaktır. Bu nedenle, deprem, hükümet olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisinde hukukun üstünlüğünü sağlayan milletin iradesi olarak ve toplumun her kesimi olarak, bu ülkenin önceliklerinin gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır.
Kanun hükmünde kararnameyle, bu bahsettiğim zayiatlardan, acil yardım programı, toparlanma programıyla ilgili birçok husus çözülebilecektir; ama, bu kanun hükmünde kararnameyi izleyecek bazı yasaların, özellikle, tartışmada geçmişe yönelik yöneltilen suçlamalara çözüm bulacak bir mücadele ve önleme programına paralel bazı yasal çalışmaların da yapılması gerekmektedir.
Değerli milletvekilleri, meydana gelen bu deprem, iyiniyet ve acil durumlarda ihtiyaç olunan yetkinin, inisiyatifin hükümete verilmesiyle ilgili olarak kanun hükmünde kararnamenin oluşturulmasında -Plan ve Bütçe Komisyonunda da yer almış bir üye olarak, bunu samimiyetle itiraf etmeliyim ki- yalnız iktidar partisinin üyeleri değil, muhalefet partilerinin de büyük bir katkı koyması sonucunda daha şekillenmiş ve olumlu hale gelmiştir; ama, her geçen safha, her adım, bu kanun hükmünde kararnameye bazı eklemelerin de yapılmasını gerekli kılıyor. Bunlardan bir tanesi, sanıyorum, ilgili ma
ddede de uygun görülürse, bir önergeyle, bu kanun hükmünde kararnamede çevre korunmasıyla ilgili olarak da bir ekleme yapılması ve özellikle son günlerde gördüğümüz molozların denize dökülmesi... Bakanlık, bu konuda istediği kadar tebliğ yayımlasın, istediği kadar önlem alınmasını istesin, geleceği yönlendiren bu çalışmalara yer verilmesi gerekmektedir.Krizle ilgili olarak, çeşitli yorumlar yapılmakta; Amerikalılar bir tahminde bulunmuşlar son yayınlarda, 4-5 milyar dolar olacağını söylüyorlar; Türkiye'deki bazı uzmanlar, 10 milyar dolar civarında olacağını söylüyorlar; bazıları da, kendi rakamlarına göre bunun 50 milyar dolara kadar ulaşacağını söylüyorlar. Plan ve ve Bütçe Komisyonundaki tartışmalarda, Doğru Yol Partisi üyesi ve biraz evvel konuşan Sayın Kemal Kabataş'ın, eski deneyimlerine dayanarak ve hükümetle bir görüş alış verişinde bulunduğunda ortaya çıkan rakam, 10 milyar doların biraz altında, biraz üstünde olacak bir rakamdır. Bu 10 milyar dolarlık toparlanma, derlenme ve tekrar hayatın eski no
ktasına getirilmesine ilişkin projenin, kuşkusuz, yeni yöntemlerle, klasik yönetim anlayışlarından ayrılarak yönlendirilmesi, yönetilmesi gereği de kendini hissettirmektedir.Değerli milletvekilleri, depremin nasıl olduğu, suçlunun kim olduğu, nasıl olacağı konusunda, çok kişi, çok şey söyleyebilir; hatta, her şey hakkında her şeyi bildiğini iddia eden, eleştiren, bazen de önemli görevler üstlenmiş gazeteci, bürokrat ya da bakanlık mertebesine bile ulaşmış olan değerli arkadaşlarımızın ya da bizlerin, kim olursa olsun kimliği, bu tür afetlere karşılık, kendi bölgesi için bile, yerelde iktidar olabilse, çaresiz kaldığını, bu deprem ortaya koymuştur. Bunda, iktidar olmak ya da bugün muhalefet olmak bir şeyi değiştirmiyor; bu konuda alınması gerekiyorsa bazı önlemlerin, alınmadığını ortaya koyuyor. Bu da, doğanın bu acımasız darbesine, bu her şeyi tahrip eden yaklaşımına karşılık, yaşamın, yönetimiyle, olanaklarıyla ve kaynaklarıyla bir filitrasyondan geçirilmesi gerektiğini, bir birlikteliğin sağlanması gerektiğini gündeme getirmektedir. Bu nedenle, akla şu soru geliyor bugünlerde; biz milletvekillerinin, özellikle bu soruyu kendi kendimize sorup, hükümete inisiyatifi bu noktada vermemiz gerekiyor: Acaba, Türkiye'nin geleceği nasıl şekillenecek; bugün olanlardan ders alınacak mı; başka bir deyimle, biz tecrübeliyiz diyebilecek miyiz; olaydan ders almanın tecrübe kelimesiyle oluştuğunun bilincinde olabilecek miyiz ve en önemlisi, doğruyu bilmek zorunda olan, doğruyu bilmek zorunda olduğu gibi, doğru bildiğinin ar
kasında durabilen, ehliyetli, sorumlu ve yetkilileri, bu ülkenin önüne, ön perdesine, ön sahnesine çıkarabilecek bir teşkilatlanma yapısını sağlayabilecek miyiz? Bu, bu deprem dolayısıyla gerekli olmuştur, gündeme gelmiştir. Bu nedenle, Türkiye'nin yaraları sarılırken, Türkiye'nin imarını, salt bina, köprü ya da herhangi bir binanın inşaı olarak değil, sosyal yapısıyla, ekonomik yapısıyla, hatta, kültür, çevre, insan hakları ve demokratik yaşam anlayışıyla yeniden inşa edilmesi gündeme gelmektedir. Bu amaçla, geleceği inşa edecek bir sosyal ve ekonomik model ve stratejisi gerekli kılmaktadır.Şimdi, denilebilir ki, bu kanun hükmünde kararnameyle birlikte, biz, bütün yetkileri, bütün inisiyatifleri hükümete devrettiğimiz zaman, bu sorunlara tam çözüm bulunabilecek mi ya da bu konuda sorunlar ve olanaklar gereği gibi kullanılabilecek mi? Burada, verilmekte olan yetki, 3 aylık bir süreyi kapsayan ve 1 ayı zaten Meclisin tatil olduğu bir döneme rastlayan yetkidir. Bu yetkinin, iyi niyetle ve doğru kullanılacağını, buna karşılık da, daima, yapılacak yanlışlıkların ya da bu konudaki denetimlerin, hukukun üstünlüğünü sağlayan Meclisimizde elden geçirilebileceğini, gözden geçirilebileceğini, değerlendirileceğini bilmekte yarar vardır. Bu noktada gerekli olan tüm bilgiler, ilkeler, amaç ve kapsam maddesinde yer alıyor; ama, aklımıza hemen bir soru geliyor; örneğin, bunlardan bir tanesi, hukuk ihtilaflarıyla ilgili kanun hükmünde ne tür bir kararnameye ihtiyaç vardır? İşte, bu ihtiyaç, bu depremle, örneğin şu hale gelmiştir: Yargının işleyişini, yargının kararlarını değiştirmek mümkün değildir; ama, yargının süratlenmesini, tebligat, karşı tarafın gelmesini beklemeksizin, delillerin, hasarın tespitiyle ilgili, bu konuda çıkarılabilecek kanun hükmünde kararnameyle, en azından, yaraların sarılma tarihi, sarılma süreci hızlandırılabilir. Buna benzer her şey, bu kanun hükmünde kararnamede sağlanamaz; ama, en önemlisi, bu saatten itibaren, normal yaşamın devamını sağlayacak hizmetlerin kusursuz bir şekilde ortaya konulmasını
sağlamamızdır.Değerli milletvekilleri, bu deprem dolayısıyla, hepimiz, aynada kendimizi görme, aynada teşkilatımızı görme imkânına sahip olduk. Eksik olan, yalnız iktidar gücünü kullanan ya da bu iktidarı yeterince eleştiremeyen muhalefet değil. Eksik olan, bu sistemde, geçmişte, büyüklerimizin, atalarımızın, düşünerek, sivil savunmadan, aklımıza gelebilecek tabiî afet yaşamını düzenleyen yasaya kadar her türlü tedbiri almış olanların, bize bıraktıkları bu ödevleri, görevleri, hiç kimsenin gereği gibi yerine getirmemesidir. Bugün, Bayındırlık ve İskân Bakanlığında, Afet İşleri Genel Müdürlüğü, bir sürgün genel müdürlüğü halinde değerlendirilmiştir. Bütün kurumlarda, sivil savunma müdürlükleri, görevden alınan, kızağa verilen yerler olarak görülmüştür.
Bu afet, bu olay, her noktanın bu ülke için ne kadar önemli olduğunu ve bu işi yapabilecek yetkililerin muhakkak oraya gönderilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Afet dolayısıyla, birbirimizi eleştirebiliriz; afet dolayısıyla, bazı kurumlarımıza oklarımızı yöneltebiliriz; bu afet dolayısıyla, birçok konuyu olumsuz ele alabiliriz; ama, unutmamalıyız, eğer, el ele verebilirsek, bu ülke için birçok kayba neden olan afet, bu ülke için, birlikte olmanın, yükselişe yönelmenin bir fırsatı da olabilecektir. Eğer, bu düşünceyi, hep, el ele alır ve asgarî müşterekte çözümlerin bulunmasında, hükümete, hükümetin yanında devleti oluşturan diğer organlara, sivil toplum örgütlerine de sahip çıkabilirsek ve bu kararnameyle, düzeltilmesi gereken tüm kurumlarla ilgili kısa vad
eli düzeltmeler yapılabilirse, sanıyorum ki, bu afetin yaralarını saracağımız gibi, bugünden ders çıkarmış, tecrübeli bir kuşak olarak, gelecek kuşağa bir emanet bırakabiliriz.Bu kanun hükmünde kararnamenin iyi niyetle kullanılacağı düşüncesini taşıyan Demokratik Sol Parti Grubu adına, Yüce Meclise saygılarımı sunuyor, bu kararnamenin, bu ülkedeki yaraları sarmasını umuyorum. (DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Türker.
Şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş; buyurun e
fendim.FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Benim yerime, Kocaeli Milletvekili Sayın Mehmet Batuk konuşacaklar Sayın Başkan.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Batuk.
MEHMET BATUK (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; doğal afetlerle ilgili yetki kanunu tasarısı hakkında kişisel görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime başlarken, bu önemli felakette yitirdiğimiz bütün vatandaşlarımıza Cenabı Hak'tan rahmet diliyor, bu afette yaralanan bütün vatandaşlarımıza acil şifalar diliyor, yaraların tez elden, bütün milletçe sarılması temennimi ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlar, bu yaşadığımız afet, yalnızca bir bölgemizi saran afet olmaktan çok daha geniş boyutlardadır; çünkü, ülkemizin bütün illerine, bütün bölgelerine bu afette yitirdiğimiz vatandaşlarımızın cesetleri gitmiş, yaralı olanlar o bölgelere taşınmış, hatta, evleri yıkılan, barınaklarını yitiren vatandaşlarımız memleketlerine dönerek bu acıyı oralarda da duyurmuşlar, oralarda da hissedilmesine vesile olmuşlardır. Bu yüzden, bu afet, yalnızca Marmara Bölgesinin, Kocaeli, Sakarya, Yalova ve Bolu İllerinin değil, bütün bir Türk Milletinin yaşadığı felaket olmuştur; bu yüzden, milletimiz, çok hassas ve yaralıdır. Milletimize geçmiş olsun diyorum, Cenabı Hak böyle afet yaşatmasın, göstermesin temennimi ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlar, bu afeti yaşadığımızda, millet olarak, devlet olarak ne durumdaydık? İsterseniz, konuşmama başlarken birkaç cümleyle bunları gündeme getireyim.
Arkadaşlar, Ankara'daydım ve bu afeti yaşadığımızda hemen yola çıktım, afet bölgesine doğru hareket ettim. Elbette, o gecenin şiddetli sarsıntısıyla elektrikler kesilmiş, telekomünikasyon bağlantıları tamamen kopmuştu. Bütün o bölgede yakınları, akrabaları bulunan vatandaşlarımız telefon yoluyla haberleşemediği için yollara düşmüş, trafik felç olmuştu. Biz, bu afete hazırlıksız yakalandık, biz, bu afette kötü sınav verdik; millet olarak devlet olarak.
Değerli arkadaşlar, isterseniz yukarıdan aşağıya doğru bakalım. Sayın Cumhurbaşkanı, ilk gün, uçakla Cengiz Topel Havaalanına, oradan da Gölcük'teki Donanma Komutanlığına gitti. Afetin boyutlarını, vatandaşımızı etkileyen asıl yönünü âdeta görmezden gelerek Donanma Komutanlığından doğruca Ankara'ya döndü; fakat, iki gün sonra tekrar oraya gitmek ve halkın arasına karışmak zorunda kaldı. Biz, beklerdik ki, Sayın Cumhurbaşkanı, ilk gün halkın arasına çıksın ve alınması gereken tedbirlere daha duyarlı davransın. Televizyonlarımıza yansıdı, Sayın Cumhurbaşkanı, vatandaşın yönelttiği eleştirilere karşı "Allah'la pazarlık mı yapacaktım" dedi. Ondan kimse Allah'la pazarlık yapmasını beklemez; ama, sokaktaki vatandaşın duygularına da, sıkıntılarına da, ıstıraplarına da bu kadar duyarsız kalmamasını beklerdi.
Değerli arkadaşlar, Sayın Başbakan da, aynı gün, havayoluyla, Cengiz Topel Havaalanına ve Gölcük'e gitti; fakat, bir gün sonra, olayın boyutlarının bu kadarla sınırlı olmadığını görerek tekrar aynı bölgeye ulaştı, biz de bölgedeydik. Devletimiz, bu olayın boyutlarını üçüncü günden sonra kavradı. Devlet, deprem faciasının boyutlarını üçüncü günden sonra kavrayarak tedbir almaya başladı ve yakın bölgelerden askerî birlikler kaydırılarak kurtarma çalışmalarına destek olunmaya çalışıldı. Özellikle, haberleşmenin kesilmiş olması, vatandaşlarımızın, elbette, akrabalarını ve yakınlarını merak duygusuyla sokağa dökülmesini sağladığından -ben, bölgedeydim ve Sayın Sağlık Bakanıyla aynı gün Adapazarı'ndaydık- doğrusu, trafik tamamen felç olmuştu, ambulansların bile hareket kabiliyetini yitirdiğini
müşahede ettik, iş makineleri bile bölgeye ulaşamaz duruma gelmişti.Arkadaşlar, başından şunu söylemek lazım: Önce, hükümetimiz de bu hususta başarılı bir sınav vermemiştir; doğrusu Meclis de çok başarılı bir sınav vermedi. Afet olayından yedi saat sonra, saat 10.00'da toplanan Meclisimiz, bir gün çalışmalarına ara verdi. Bir gün sonra toplandığında, olayın boyutlarını biraz daha fark etmiş olmalı ki, beş günlük bir ara daha verdi. Hâlâ olayın yaraları sarılmamışken, pazartesi günü, Sosyal Güvenlik Yasasıyla çalışmaya devam ettik. Meclisimiz de, olayın boyutlarını çok geç kavradı diyebiliriz. Hükümetimiz, hâlâ bir genel yas ilan etmedi. Sayın İçişleri Bakanının bazı girişimleri oldu bu hususta. Elbette, vatandaşlarımız kan ağlarken, sıkıntı ve ıstırap içindeyken, kendini bilmez bazı sorumsuzların gece kulüplerinde, milletimize yakışmayacak, bu üzüntülü anımızdaki duygularımıza yakışmayacak tavırlarını engelleyecek bir genel yas ilan edilebilirdi. Hükümet, ne yazık ki, bu hususta hiçbir girişimde bulunmamış; olayı, Sayın İçişleri Bakanının bazı kişisel girişimlerine bırakmıştır. Basına da yansıdı, kimi sorumsuz kişiler, milletimizi, gerçekten, bu acılı gününde ikinci bir acıya gark etmiş ve rencide edici tavırlar içine girmişlerdir.
Değerli arkadaşlar, afet bölgesinde yaşayan görevlilerimizin sağlıklı hizmet üretmesi mümkün değildir. Bu büyük afeti yaşayan, gerek emniyet kuvvetlerinin gerek sağlık hizmetlerinde çalışan görevlilerimizin o bölgede sağlıklı hizmet üretmesi mümkün değildir. Bunu -Türkiye geniş bir coğrafya- birbirini takviye edecek şekilde, seri intikal sağlanmak üzere organize etmek lazım. O gün, saat 03.00'te deprem oldu; sabahleyin saat 9'da, 10'da, o bölgeye uzak yerlerden, Erzurum'dan, Adıyaman'dan, Kars'tan, Diyarbakır'dan, Adana'dan güvenlik güçleri, sağlık personeli alıp gelebilseydik, hizmetlerimiz bu kadar aksamazdı diye düşünüyorum.
Bakın, depremin üzerinden onbir gün geçti, hâlâ, sağlık personelinin izinleri kaldırılıp, göreve çağrılmadılar. (DSP sıralarından "Çağrıldı" sesi) Hayır efendim; ben, iki gün önce bir devlet hastanesi başhekimiyle görüştüm "bu hususta bize hiçbir yazı gelmedi" dedi. Hangi branşlarda, kimlere ihtiyacımız olduğunun envanteri çıkarılıp, sağlık birimlerine ulaştırılmadı.
Değerli arkadaşlar, o bölgedeki sıkıntıları hep beraber izliyoruz. Hâlâ göçük altında, yıkıntı altında canlarımız var, insanlarımız var. Trajikomik bir olay yaşamıştım depremin ikinci günü; Gölcük'teki kriz masasında, Sayın Kaymakam ve yetkililerle beraberdik; özel sektörden yetkili bir arkadaşımız geldi, dedi ki: "200 ton kaldırma gücüne sahip 2 tane vincimiz var; fakat, bunların operatörlerini bu depremde kaybettik. Ne olur, operatör bulun, bu vinçleri hizmete sunalım." Sayın Kaymakamın telefonla hiçbir yere ulaşma imkânı yok -cep telefonları da dahil- başka bir yere ulaşma imkânı yoktu. Bir televizyon kanalının naklen yayın aracını getirttik, televizyon kanalının naklen yayın aracıyla dışarıya açılıp, o araçları kullanabilecek eleman aradık. Herhalde, bizim, bu çağda, seyyar iletişim sağlaya
bilecek araçları oraya götürmemizin, üç gün gibi, dört gibi uzun zaman alması gerekmezdi diye düşünüyorum.Bakın, arkadaşlar, kurtarma çalışmaları bir faciaydı. Kızılayımızın bu husustaki tavrı hepimizi yaraladı. Kızılayın Genel Başkanı 500 dolara yakın ücret ödeyerek süit odalarda kalıyor; ama, gönderdiği çadırlar, yağmur altında, vatandaşın ikinci bir işkence çekmesine vesile oluyor. Bırakın oraya vaktinde gitmediğini, bırakın oraya yardımın gitmediğini...
BAŞKAN – Sayın Batuk, 1 dakika süreniz kaldı efen
dim.Buyurun, devam edin.
MEHMET BATUK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Bunların hepsini birlikte düşünmek ve oradaki insanlara gerçekten vatandaş olduğunu duyaracak şefkatle yaklaşmak zorundayız.
Bakın, Gebze'de 4 000 bina yıkıldı, hâlâ bir tek çadır gitmedi; Darıca Beldemizde 3 000 bina yıkıldı, bir tek çadır gitmedi; Gölcük'ümüz yerle bir oldu, yeterli hizmet gitmedi. Elbette, bunları siyaset yapmak için söylemiyorum, hepimizin yarası olarak ifade ediyorum. Tekrar, Cenabı Hak'tan, ölenlere rahmet, yaralılarımıza şifalar diliyorum. Tez zamanda bu yaraları sarmayı hep beraber gerçekleştireceğiz ümidimi ifade ediyorum. Hükümetin, üç aylık bu süre içinde -yetkiyi elbette vermek durumundayız, kendisine bu yetkiyi verme taraftarıyız- aldığı yetkinin sorumluluklarını yerine getireceği ümidiyle, hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Batuk.
Şahsı adına, Tunceli Miletvekili Sayın Bekir Gündoğan; buyurun efendim.
BEKİR GÜNDOĞAN (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Meydana Gelen Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Ayrıca, merkezi Kocaeli olan ve Marmara Bölgesinin birçok ilinde geniş bir tahribata yol açan deprem felaketi sonucunda onbinin üstünde can kaybı olmuştur. Hayatlarını kaybedenlere Allah'tan rahmet, kalanlara sabır, metanet, yaşam diliyo
rum.Değerli arkadaşlar, afetin ikinci günü, sanıyorum, çoğumuz afet bölgelerindeydik. Biz o acı tabloyu hep birlikte yaşadık. Bir daha yaşanmasını temenni etmiyorum; çünkü, uzun yıllardan beri bu acı tablolarla karşı karşıya kalıyoruz.
Afet bölgelerine -Avcılar'a, Gölcük'e, İzmit'e- olanaklar elverdiği kadarınca ulaşabildim. Onbinlerce insan, onbinlerce bina yıkığı, büyük enkaz altında kalan insanların feveranları; bir yanda ulaşılmayan, yıkılan yollar, bir yanda gelen yardımların yerlerine ulaşması, kiminin ulaşmaması... Gerçekten, büyük bir kargaşanın yaşandığı muhakkaktı; ama, şu bir gerçektir: O günkü şartlarda ve bugüne kadar oraya birçok yardım eli uzatılmıştır. Hükümet de, askeriye de, sivil halk da, kuruluşlar da, sivil toplum örgütleri de, bana göre, ellerinden gelen katkıları, yardımları, ne yapabiliyorlarsa sağlayabilmek için en son gayretlerini sarf etmişlerdir. Bu inkâr edilemez. Yani, eğer biz bunu inkâr edersek, 35 000-40 000 yaralıyı bugün hastaneler nasıl almıştır? Bu yaralılar kendiliğ
inden kalkıp hastanelere gitmediler. Onbinlerce ölü defnedilmiştir; nasıl olmuştur? Binlerce enkaz kaldırılmıştır; nasıl olmuştur? Ben kendi gözümle gördüm, bütün sokaklarda dolaşan yardım kamyonları, ilacından tutun gıda maddesine kadar... Bunu kim yapmıştır; halk yapmıştır. Bunu kim yapmıştır; bu ülkede yaşayan kuruluşlar, insanlar yapmıştır. Ben, başta bunlara, dışarıdan gelen yabancı ülkelere mensup tüm kurtarma ekiplerine ve bizim içimizdeki acil yardım çalışanlarına -AKUT'a- yürekten teşekkür ederim. Gerçekten bir insan bu kadar duyarlı olur, bu kadar yardımsever olur.Değerli arkadaşlarım, deprem o kadar geniş bir sahaya yayılmış ki, kolay değildir yani. Biz bir de Erzincan bölgesinde yaşadık. Ben oraya da gitmiştim. Nihayetinde bir il; bütün yardımları oraya döküyorsunuz; ama, burada, onbir il ve üstelik de yollar kâğıt gibi yırtılmış gitmiş, yani ulaşamıyorsunuz da. Tabiî afetin meydana geldiği anda her tarafa yağmur gibi yağdık da diyemiyoruz; yağamazsınız da zaten. Bu mümkün değil, bu düşünülemez. O
nun için, buna, fazla girmiyorum.Aslında, ben, bir noktada, bunları, birçok arkadaşımın konuşmalarını dedikodu kabul ediyorum; ama, bazı arkadaşlarım da, konuya bilimsel olarak parmak bastıkları için kendilerine teşekkür ederim. Sağlık Bakanlığı "ilaç gelmesin" dedi. Canım, gerçekten de ilaç çoktu. İlaç hijyenik şartlarda saklanır; çok ilacın sokakta, güneşte kalması bozulmasına sebep olur, o ilacı kullanamazsınız. "Efendim, Çevre Bakanı denizi doldurmayalım" dedi. Tabiî ki, doğru söyledi; o molozları denize doldurursanız, o deniz de bizim denizimiz, yarın bir de onu temizlememiz gerekir. Ben bunlara teşekkür ederim, bunlar doğru şeylerdir; ama, eksikler de yok değildir. Tabiî, ben, burada bunları söylerken, kimseyi de müdafaa etmiyorum. Yani, eleştiri ve özeleştiri mekanizmasının açık olması demokratik haktır. Kimse de bundan alınmaz. Tabiî ki, eksikleri de eleştireceğiz; ama, bana göre, daha çok, eleştirip, dedikodu yapmaktansa, bunlardan ders çıkarmak lazım. Depreme karşı kendimizi nasıl koruyabiliriz
. Bu felaketlerden kendimizi nasıl alıkoyabiliriz; dünya ülkeleri ne yapıyor, gelişmiş ülkeler ne yapıyor, bizim gibi az gelişmiş veyahut da geri kalmış ülkeler ne yapıyor. Müsaade ederseniz, ben, sizlere bunlardan bir tablo sunmak istiyorum.Şöyle birkaç örnekle, Japonya ile ülkemizi kıyaslamak istiyorum: 1 Eylül 1923 tarihinde Japonya'da meydana gelen 8,3 şiddetindeki bir depremde Japonya ne kadar kayıp veriyor biliyor musunuz sayın milletvekilleri; 100 bin insan kaybediyor. Hazırlıksız yaka
lanan Japonya, depremin ciddî bir afet olduğunu anlıyor. Teknolojiye değer vererek, insan kurtarma ekiplerine, yaptığı binalara, demirine, çimentosuna kadar her şeyine önem vererek kısa bir zamanda toparlanmaya çalışıyor ve on yıl sonra Japonya'yı deprem tekrar yakalıyor.Bu sefer 1933'te, on yıl sonra daha büyük şiddette, 8,9 şiddetinde bir deprem meydana geliyor Japonya'da. 8,9 şiddetinde meydana gelen bu depremde Japonya ne kadar kayıp veriyor biliyor musunuz değerli milletvekilleri; 2 990. Yani, 100 000'den, 2 990'a düşüyor. Düşünebiliyor musunuz? Peki bu nasıl oluyor? Allah mı kurtarıyor bunları? Gidip, tek tek önüne dayama mı dayatıyor? Adam aklını kullanıyor, aklını; bilimi kullanıyor, teknolojiyi kullanıyor. 100 000'den 2 990'a düşüyor; düşünebiliyor muyuz arkadaşlar.
On yıl sonra tekrar bir deprem meydana geliyor Japonya'da. Daha büyük şiddette bir deprem meydana geliyor. Bu depremde de 2 990'dan 2 000'e düşüyor ölü sayısı Japonya'da. İşte, demin altını çizdiğim teknolojinin ve bilimin ve diğer taraftan, kurduğu ekipler ve aldığı önlemlerle 100 000'den 2 000'e düşüyor, düşebiliyor.
Peki, bizim ülkemizde ne oluyor? Erzincan'da, biliyoruz, 1939 yılında 8 şiddetinde bir deprem meydana geliyor; 33 000 insan kaybediyoruz ve Erzincan'da 1992 yılında 6,8 şiddetinde meydana gelen depremde, tekrar, binlerce ölü, onbinlerce yaralı veriyoruz. Ne yapmışızdır? Aradan 53 yıl geçmesine rağmen, biz, Erzincan depreminin enkazı üzerine tekrar Erzincan Şehrini kurmuşuz.
Şimdi, ben, burada, birkaç örnek daha vermek istiyorum. Ülkemizde, diğer depremlerle beraber, bugün, 17 Ağustosta yaşadığımız en büyük tabloyla karşı karşıya kalmışızdır. Bir de, şöyle birkaç ülkeye daha bakmak istiyorum: Az gelişmiş ülkelerde, mesela, 1976 yılında Guatemala'da 7,5 şiddetinde meydana gelen depremde 22 775 insan ölüyor. 1978'de İran'da meydana gelen 7,7 şiddetindeki bir depremde 25 000 insan hayatını kaybediyor.
Şimdi, ben, şunu merak ediyorum: Gerçekten, acaba, bizim bilim adamlarımız, mimar-mühendis odalarımız, teknik adamlarımız bu konuda bize hiçbir şey söylemiyorlar mı? Onu söylemeden önce, şunu söylemek istiyorum: Yukarıda vermeye çalıştığım örnekler de gösteriyor ki, doğal afetlerde takdiri ilahî kategorileriyle bir yere varılmıyor. Bir depremin enkazı kalkmadan diğer depremin yıkıntılarına koşan ulusların yukarıdaki gelişmeyi kavraması kolay değildir. Aynı şiddetteki iki depremde, üçüncü dünya ülkelerinde onbinlerle ifade ettiğimiz ölen insan sayısı, gelişmiş ülkelerde birkaç insan sayısına düşüyor. Bu gerçekleri kabul etmek zorundayız. Bunl
arı kabul etmezsek... Ben bir örnek vereceğim. Victor Hugo'nun dediği gibi "zekâ, karşı karşıya kaldığı afetlerden ders çıkarmak zorundadır, kendini eğitmek zorundadır." Eğitmezse, ahmaklık yapmış olur; çünkü, tekrar başına gelmiş olur. Ahmaklığın zamanı değil. Bunlara nokta koymak gerekir; çare bulmak, tedbir almak gerekir.Değerli arkadaşlar, biraz önce dedim ki, bilim adamlarımız bir şey dememiştir; yürekler acısıdır... Bilim adamlarımız, yırtınırcasına bir şeyler söylemişlerdir. Bakın, burada bir haritamız var. Şurada görüyorsunuz; deprem bölgesinin nereler olduğu, birinci, ikinci ve üçüncü derece...
BAŞKAN – Sayın Gündoğan, 1 dakika süreniz kaldı.
BEKİR GÜNDOĞAN (Devamla) – Sayın Başkan, bana biraz müsaade ederseniz, çok memnun kalırım.
Şimdi, bakın, Prof. Dr. İhsan Ketin, yıllardan beri, dünya bilim adamları, yer bilimcileri arasındadır. Okumak isterdim; ama, zaman yok. Okursanız, yürekleriniz sızlar. Bu adam, yırtına yırtına, her hükümete mektup yazıyor: "Arkadaş, bu felaketlerden bu ş
ekilde kurtulunamaz, kendimizi kurtaramayız; şunu, şunu, şunu yapmak zorundayız." "Erzincan'ı tekrar buraya kurmayalım" diyor; yine yerle bir oluyor. Bir makalesini yazarken, Erzincan depremi meydana geliyor, onbinlerce insan kaybediyoruz. Düşünebiliyor musunuz?.. Bilim adamlarımız... İşte, veriyorum size isimleri; Sayın Prof. Dr. İhsan Ketin...Diğar tarafta, kulaklarımız bilime kapalı. Tarih 12 Ekim 1998 Kocaeli Üniversitesi...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Gündoğan, lütfen tamamlayı
n efendim.Buyurun.
BEKİR GÜNDOĞAN (Devamla) – Sayın Prof. Dr. Kaynak, Kocaeli'de yaptığı incelemelerde, yapılan binaların depreme dayanıklı olmadığını; kuzey fay hattında yapılan sanayinin, TÜPRAŞ'ın, üniversitelerin, yerleşim birimlerinin buraya toplanmasının bir felaket olduğunu söylüyor. Bu felaketi önlememiz gerekiyor; ama, kimse dinlemiyor. Gerçekten, dediği, bugün hayata geçiyor ve ispatlanıyor.
Şimdi, değerli milletvekilleri, ben, şunu söylemek istiyorum: Biz, bilimi ve teknolojiyi kullanmak zorundayız. İnşaatı, inşaat sektörünü, ehliyetli olan kişilerin eline vermek zorundayız. Biz, hırsızlıkları da önlemek zorundayız. Artık, denizdeki tuzlu kum, deredeki milli kum ve midye kabuklarıyla yapılan beton, insanlarımızın enkaz altında kalmasından başka hiçbir fayda sağlamıyor. Akıllı olmak zorundayız. Zekâ, karşı karşıya kaldığı olaylardan ders almazsa ve diğer bir deyimle "bir musibet bin nasihata bedeldir" atasözünden örnek almazsak, demin altını çizdim, bu ahmaklık olur. Bunu bizler almayalım ve
bundan sonra, gelecek kuşaklarımıza da devretmeyelim.Hepinize saygılar sunarım.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Gündoğan.
Değerli milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
Tasarının maddelerine geçilmesi hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
1 inci maddeyi okutuyorum:
DOĞAL AFETLERE KARŞI ALINACAK ÖNLEMLER VE DOĞAL
AFETLER NEDENİYLE DOĞAN ZARARLARIN GİDERİLMESİ İÇİN
YAPILACAK DÜZENLEMELER HAKKINDA YETKİ KANUNU
TASARISI
Amaç
MADDE 1. — Bu Kanunun amacı; doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi, bu afetler nedeniyle doğan zararların giderilmesi, yeni yerleşim alanlarının kurulması, imar, ihale, müteahhitlik, müşavirlik hizmetleri ile kültür ve tabiat varlıklarını koruma, sivil savunma, mevcut fonların işleyişi ve gerektiğinde ilave fon kurulması, her türlü bağış ve yardımların etkin kullanımı, ekonomik konularda düzenleme, doğal afetler sonucunda doğacak zararların karşılanmasına yönelik bir sigorta sisteminin oluşturulması ve teşkilât kanunlarında yapılacak değişiklikler ile ivedi ve zorunlu hallere münhasır olmak üzere Bakanlar Kuruluna Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi vermektir.
BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İzmir Milletvekili Sayın Ufuk Söylemez.
Buyurun Sayın Söylemez.
DYP GRUBU ADINA H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin saygıdeğer üyeleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemlere İlişkin Yetki Kanunu Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi, şahsım ve Doğru Yol Partisi Grubu adına saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, gerçekten, 17 Ağustos günü meydana gelen ve tüm ulusumuzu, hepimizi yasa boğan, büyük can ve mal kaybına sebep olan deprem felaketi nedeniyle bütün milletimize başsağlığı diliyorum; vefat edenlere Tanrı'dan rahmet, yaralılara acil şifalar, yakınlarına ve tüm milletimize de başsağlığı ve sabırlar dileğimi tekrarlıyorum. Allah, bir daha, böyle acıları ulusumuza yaşatmasın
diyorum.Hükümetimiz, doğal afetlere karşı alınacak önlemlerle ilgili olarak bir yetki kanunu tasarısıyla geldi. Gerçekten de, bu doğal afet, Türkiye'nin bu yüzyılda yaşadığı en büyük afet sayılabilir, gerek boyutları gerek yaygınlaştığı bölgeler itibariyle. Bu afet nedeniyle görev yapan tüm kamu görevlilerine, sivil toplum kuruluşlarına, sivil inisiyatife, yardımlaşma, vefa ve dayanışmanın en büyük örneğini gösteren tüm milletimize, hiçbir yardımı esirgemeden o bölgeye koşan tüm vatandaşlarımıza, yardım kuruluşlarına, dış ülkelere, uluslararası yardım kuruluşlarına, yaptıkları insanî katkılardan ve vicdanî dayanışmadan ötürü, bu kürsüden bir kez de ben teşekkür etmek istiyorum.
Mesele, depremde, kim suçluydu diye aramak elbette değildir. Zaten, biz, Doğru Yol Partisi olarak, bu sorumluluğun bilincindeyiz. Böyle bir acının istismarı elbette yapılmamalı; ama, böylesi bir felakette ve felaket sonrasında, Türkiye'nin, yapabileceklerini yapamaması, kapasitesini ve performansını ortaya koyamaması, teknik olarak, idarî olarak yetersizlik göstermesi, zaman zaman irade aczi içerisine düşmesi, hepimizi, ayrıca, kalpten yaralamıştır.
Maksat, tabiî ki, suçlu aramak değil; ama, bunları, objektif, ders çıkaracak, bir kez daha tekerrür etmeyecek biçimde dile getirmek ve hafızalara bir kez daha kazımak da hepimizin görevidir; hem milletvekili olarak burada bizlerin görevidir hem de özgür ve hür basının görevidir.
Bugün, Türkiye'de, basın ve yayın organlarının tamamı, iç ve dış basın, CNN'den BBC'ye kadar uluslararası saygınlığı olan birçok televizyon kanalı ve olaya objektif bakabilen herkes, olayın boyutlarının çok büyük olduğunu, hangi ülkede olursa olsun, böyle vahim bir tablonun karşısında, gerçekten, kurtarmada, organizasyonda, yardımda sıkıntılar yaşanabileceğini kabul etmekle beraber, Türkiye'de, ciddî bir organizasyon bozukluğunun, ciddî bir yönetim zafiyetinin, ciddî bir koordinasyon eksikliği ve kargaşanın yaşandığını ve yardımların organize olmamasından kurtarmada bir modele sahip olmamaya kadar, Türkiye'n
in bu konudaki büyük zaaflarını da söylemekte, kabul etmekte, yazıp çizmektedirler.Bardağı hem dolu hem boş görmeyi bilmeliyiz. O anlamda, basına yönelik olarak, yapılan sitemleri susturma ve hatta, sansür çabalarını da yadırgadığımızı ifade etmek isterim. 57 nci Hükümetin Başbakanının, gazeteci kökenli ve demokrasiden yana olduğunu söyleyen eski bir siyasetçimiz olarak, basının, zaman zaman rahatsız edici de olsa, zaman zaman insafsız ölçülere varıyor da olsa, eleştirilerine en açık insan olması gerekirdi. Elbette, basının da, burada, kantarın topunu kaçırmadan, istismar etmeden, halkı, gerçekten, üzüntüye, teessüre boğmadan, objektif yayın yapması beklenmelidir; ama, bu üzüntü ve acı karşısında, esas olan, görev ve sorumluluk beklenen iktidarın tahammüllü olması, eleştirilerden ders çıkarması, basını susturmaya yönelik girişimlerde önü çekmemesidir. Bunu gerçekten yadırgadığımı ve Türk basınına, televizyonlarına, bence çok başarılı habercilik yapan, zaman zaman kötü örnekleri, istismarları olsa bile yapa
n Türk basınına bu haksızlığın yapılmasını da doğru bulmadığımızı belirtmek istiyoruz.Değerli arkadaşlarım, hükümetin, bu büyük felaket karşısında, organize olmada, refleks göstermede, dirayet ve irade sahibi olmada aczini ve sıkıntısını gördüğümüz için, bu konuda, yapıcı bir anlayış içinde, 23 Ağustos itibariyle -yani, olaydan hemen bir hafta geçtikten sonra- somut öneriler getiren bir kanun tasarısını Meclis Başkanlığına sunduk. Genel Başkanımız Profesör Doktor Sayın Tansu Çiller Hanımefendi de, 57 nci Hükümetin Başbakanı Sayın Bülent Ecevit’i makamlarında ziyaret ederek, bu kanun tasarısına ve depremle ilgili alınması gereken önlemlere ilişkin görüşlerimizi ,yapıcı bir üslup ve anlayışla kendilerine arz etti.
Ancak, bugün hükümetin doğal afetlerle ilgili alınması gereken önlemlere ilişkin gayet kolay bir yolu seçtiğini görüyoruz. Elbette çabuk bir yolu seçmeliydi. Bu anlamda, zaten, biz, böyle bir yetkiye, Doğru Yol Partisi olarak evet oyu vereceğimizi Doğru Y
ol Partisi olarak beyan ettik; ama, hükümet, bu on gün içinde, bana göre, çok daha ciddî, sağlıklı önlemler alabilirdi. Orada ciddî bir kaos, karmaşa yaşanıyor. Can derdine düşen insanlar, bugün artık yaşam derdine düşmüşlerdir. Orada yaşamı tekrar canlandırmak, yaraları sarmak, üretimin en yoğun olduğu bir bölge olan Marmara Bölgesinde ekonomik aktiviteyi ve iktisadî yaşamı da süratle normale döndürmek için acil önlemler gerekiyordu. Biz bunu gördük. Bu konuda deneyimimiz, ekonomi pratiğimiz olduğu için de, iki kanun tasarısı hazırladık ve bunları verdik. Özellikle ekonomiye ilişkin olan, küçük ve orta boy işletmeleri, sanayi kuruluşlarını, çek ve senetleri protesto edilmiş firmaların durumlarını, bankada vadesi gelmiş kredilerini ödeyemeyenlerin durumlarını içeren bir kanun tasarısını Meclis Başkanlığımıza arz ettik, verdik. Biz, beklerdik ki, bu kadar somut, detaylı ve yapıcı önerileri kapsayan bu kanun tasarısı, süratle, geçtiğimiz bir iki gün içerisinde bu Meclisten geçsin.Şimdi, doğal afetlerle ilgili bir yetki kanunu tasarısı geliyor; ama, bu gerçekten de somutlaştırılmamış. Neyin ne zaman yapılacağını üç aylık bir süre içerisine sıkıştıracak, bazıları üç aydan da fazla olan yapısal önlemleri içeren konuları, bu yetki kanunu içerisine koymaya kalkıyoruz. Bu da bir yanlıştır. Yani, bir yanlıştan diğer bir yanlışa gidiyoruz.
Hukukî düzenlemeleri yapmak, konut ve müteahhitlik sektörünün güzel altyapısını oluşturmak, yapı sigortasını getirmek, mühendislik bürolarıyla bağımsız denetimi getirmek; bunların elbette yapılması gerekir ve bu Mecliste tartışılarak yapılması gerekir. Bunları, biz, birkaç gün içerisinde çıkarabilirdik, hâlâ da çıkarabiliriz; ama, birtakım fonlar oluşturmaya yönelik, kolaycı, kısa vadeli çözümler, gerçekten bizi endişeye sevk ediyor. Hükümetin, bu konuda da, bunu, bu yetkiyi yeterince ve zamanında ve etkin olarak kullanacağından şüphemiz var. Gerçekten, bu son olaylar gösterdi ki, ülkemizde bürokratik bir devlet, bürokratik bir cumhuriyet yerleşmiş; ama, bizim istediğimiz bir anlamda, demokratik bir cumhuriyet olamamışız. Dem
okratik bir devlet olabilsek, reflekslerimiz, organizasyonlarımız, şeffaflığımız, denetimimiz, bundan çok daha iyi çalışabilirdi; bu rezalete, bu keşmekeşe, bu acze düşmez, ayrıca, bu deprem acısından sonra da, böyle bir utancı ve sıkıntıyı yaşamazdık diye düşünüyorum. O bakımdan, ucu açık gelen bu yetki kanunu tasarısının bizi rahatsız ettiğini söylemek isterim.Kamuoyu, artık, toplanan paraların, yapılan yardımların yerinde ve zamanında kullanılmasını istiyor; kamuoyu, artık, vergi adı altında getirilmek istenen birtakım düzenlemelerle, karadeliklere bu paraların akmamasını istiyor. Biz de, bunu, milletvekilleri olarak, muhalefet olarak, Doğru Yol Partisi olarak istiyoruz. Burada toplanan paralar, şeffaf ve hepimiz tarafından kontrol edilebilir bir deprem hesabında toplanmalıdır; transparan, şeffaf bir hesap olmalıdır.
Hükümet, bize, önümüzdeki oniki ayda ne yapacağını, bir icra takvimiyle açıklamalıdır; acil önlem getiren konularda, yetki kanununda, günlerce gecikmeden, ekonominin aktivitelerini artırmak için çek-senetler, vadesi gelen işlemler ve akreditif işlemleri konusunda, çok acele, ekonomik önlemlerini ardı ardına açıklamalıdır. Zaten resesyonda olan, zaten çok önemli bir kriz yaşayan ve giderek derinleşen bir kriz yaşayan Türk ekonomisi, ciddî bir darbe yemiştir; hem üretimden kaynaklanan darbeler vardır hem yabancı yatırımcıların Türkiye'ye olan ilgisi bakımından darbeler vardır hem de beklenmeyen harcamalar yönünden ciddî bir sıkıntısı vardır.
Hükümetin, toplanacak yardımları da, vergi adı altında getirmek istediği düzenlemeleri de, şeffaf bir hesapta, kamuoyunun önünde almasını istiyoruz. Demokratik ülkelerde, bütçeye giden bu paraların da takibi şarttır. Bunun, bütçenin içine aktarılarak takipten kaçırılması, çarçur edilmesi veya birtakım bütçe açıklarının kapatılmasına yönelik kullanılmasına bizim gönlümüz razı değildir. Bu bir millî davadır, millî dayanışma içindeyiz. Hepimiz, bütün milletimiz, karınca kaderince bu hadiseye destek vermiştir. Bu paraların da, yerinde, zamanında etkin kullanı
lmasını talep etmek, takip etmek de, hepimizin hakkıdır.Bu bakımdan, Türkiye Büyük Millet Meclisi, burada da bir dayanışma göstermeli ve sizlerden dileğim, depremle ilgili toplanacak -vergiler dahil- tüm paraların, şeffaf bir deprem hesabında toplanması; konuttan altyapıya kadar gelecek her konuda, hükümetin, 3 aylık, 6 aylık, 12 aylık, 18 aylık, kısa ve orta vadeli programlarını, icra programının takvimini kamuoyuna açıklamasını önemle bekliyoruz; yoksa, salma zihniyetinde vergi toplamanın hiç anlamı yok.
Türk ekonomisinde vergi kaynağının birçok yolu vardır. Örneğin, faizlerden, stopajlardan yüzde 1 alsanız, lüks ithalattan yüzde 1 alsanız... Birçok kaynak bulunabilir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Söylemez.
H. UFUK SÖYLEMEZ (Devamla) – Zaten vergisini zor ödeyen, zaten günlük yaşamını zor geçiren insanların günlük yaşam ihtiyaçlarından, kullandıkları telefonlardan yahut da vergisini dahi ödeyemeyen esnaftan ilave vergi alarak ekonomiyi bir daha durgunluğa sokmak, gerçekten doğru değildir. Kısa vadeli ve kolaycı olmayacak çözümler öneriyoruz. Zannediyorum, diğer maddelere geçtiğimizde de bu önerilerimizi sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.
Hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Söylemez.
Değerli milletvekilleri, çalışma süremizin bitmesine çok az bir süre kalmış olmasını da dikkate alarak, saat 14.00'te toplanmak üzere, oturumu kapatıyorum.
Kapanma Saati : 12.53
İKİNCİ OTURUM
Açılma Saati : 14.00
BAŞKAN : Başkanvekil
i Nejat ARSEVENKÂTİP ÜYELER : Hüseyin ÇELİK (Van), Şadan ŞİMŞEK (Edirne)
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 59 uncu Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.
VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)
1. – Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/523) (S. Sayısı : 157) (Devam)
BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerlerinde.
Birinci Oturumda, görüşmekte olduğumuz tarasının 1 inci maddesi üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına yapılan konuşma tamamlanmıştı.
Şimdi söz sırası, Fazilet Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Faruk Çelik'tedir.
Buyurun Sayın Çelik.
FP GRUBU ADINA FARUK ÇELİK (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sıra sayısı 157 olan Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 1
inci maddesi üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; Yüce Meclise saygılar sunuyorum. Bu arada, aziz milletimize de, geçmiş olsun diyorum; vefat eden aziz vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, kalanlara da sağlık ve sabırlar diliyorum.Değerli milletvekilleri, bu depremle bir kez daha görüldü ki, öteden beri gelenekselleşen devlet anlayışı, bu hantal devlet yapısı iflas etmiştir, çökmüştür; çağdaş demokrasilerdeki, bireyi öne çıkaran, dinamik bir yapılanmaya, dinamik bir devlet anlayışı
na ihtiyaç vardır. Tabiî, biz, bunları söylerken, devleti falan hedef alıyor değiliz; ama, devletin işlevini, hareket kabiliyetini sorguluyoruz; sorgulamamız da gerekiyor. Bu anlamda, bu deprem bir milat olmalı diyorum. Devlet, bu hantal yapıdan, bu hareket kabiliyetinden yoksun yapısından bir an önce sıyrılmalı. Devlete muhabbeti azaltan unsurları hep birlikte ortadan kaldırmamız gerekiyor; çünkü, devlet, hepimizin devleti.Değerli milletvekilleri, deprem bölgesini, arkadaşlarımızla birlikte, biz de, karış karış, âdeta, enkaz enkaz gezmeye çalıştık; insanlarımızın dertlerine ortak olmaya çalıştık. Bir açıdan, çok hüzün verici tabiî sahnelerle karşı karşıya kaldığımız gibi, diğer bir açıdan da, gerçekten, deprem bölgesinde, bizim yüzümüzü güldüren sahneler de gördük. Bunlardan biri, Türkiye'nin her yerinden koşup gelen, hangi aracı bulmuşsa, hangi vasıtayı bulmuşsa, kamyonetinin arkasına yiyecek, giyecek doldurup, imdada koşan güzel insanlarımızın, karagün dostu insanlarımızın, aziz milletimizin, büyük bir coşkuyla, oradaki muhtaç insanların, zor durumdaki insanların imdadına koştuklarını görmek, tabiî ki, bir kez daha, milletimizin nasıl bir millet olduğu konusunda, herkese önemli fikirler vermiştir.
Ayrıca, deprem bölgesi, malum, geniş bir alan. Bursa ve İstanbul'u, bu deprem bölgesinin çok fazla etkilememesi de bir şans olmuştur. Bilhassa, Bursa Milletvekili olarak, Sayın Valinin başkanlığındaki Bursa kriz merkezinin ciddî çalışmalarını izledik. Âdeta, Bursa, bir bölge sağlık merkezi haline dönüştürüldü; Yalova'dan, Sakarya'dan, Kocaeli'den gelen hastalara hizmet etti ve şu anda etmeye de devam ediyor; bu vesileyle, gerek sağlık personeline gerekse kriz masası yetkililerine teşekkürlerimizi arz ediyorum.
Yine, ikinci gün, deprem bölgesini gezerken müşahede ettik ki, devlet geç kalmıştı, hükümet belki henüz ulaşamamıştı; ama, yerinden yönetim -sürekli buradan seslendiriyoruz- birçok belediye, birçok yerel yönetim depremin ilk gününden oraya koşmaya çalıştı; ama, özellikle, Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerini bizzat müşahede ettik, bu belediye başkanlarımız, sıcak ellerini, bu mağdur ve mazlum durumdaki vatandaşlarımıza uzatmışlardı; onlara da teşekkür ediyorum.
Ayrıca, değerli milletvekilleri, bir konuya da dikkatinizi çekmek istiyorum: Bu Meclis, miletin Meclisi; milletvekilleri, milletin vekili; bakınız, aslolan millet, yasta, kederli, hüzünlü, gözü yaşlı, çamurda ve açıkta. Devlet-millet kaynaşmasından yana isek -ki, hepimiz öyleyiz- bu konuda burada laf üretmek, çok şey söylemek mümkün; ama -vicdanlarınıza sesleniyorum- inanıyorum ki, 550 kişiden oluşan bu Parlamentonun üzerine düşen maddî sorumluluklar da vardır; bunları gruplar, mutlaka değerlendirecekler ve her milletvekilinin de devlet-millet kaynaşmasının bir adım daha ilerlemesi açısından üzerine düşen maddî yükümlülüğü yerine getireceğinden de şüphemiz yoktur.
Değerli milletvekilleri, yetki kanunu tasarısının amaçlarını içeren 1 inci maddede birçok konu zikrediliyor; bu madde -bunlardan işte- doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi, doğan zararların giderilmesi, sivil savunma ve mevcut fonların işleyişi, gerektiğinde ilave fonların kurulması, bağışların etkin kullanımı, ekonomik konularda düzenleme, zararların karşılanmasına dair sigorta sisteminin oluşturulması gibi hükümleri
içermektedir.Şimdi, şöyle düşünmek istiyorum veya düşünmenizi istiyorum. Hükümet, neden böyle bir yetki yasası talebinde bulunmaktadır; bunu anlamakta zorlandığımızı ifade etmek istiyorum.
Bildiğiniz gibi, 1959 yılında çıkan 7269 sayılı Afet Yasası, 1959'dan bu yana birçok değişikliklere uğramıştır; yani güncelleşmesi de sağlanmıştır. Bugün, bu yetki yasa tasarısıyla getirilmek istenen bütün konular, aslında, 1959'da çıkan ve 1960, 1968, 1981, 1985, 1992, 1993 ve 1995 yıllarında güncelleştirilen bu Afet Yasası içerisinde mevcut. Tekrar bu yasanın neden gündeme getirildiği konusunda, gerçekten, bunu anlamakta, bunu izahta zorlanıyoruz.
Ayrıca, bildiğiniz gibi, Başbakanlık Kriz Merkezi var; yüzlerce bürokrat burada görev yapıyor ve 24 saat kesintisiz bir şekilde hizmet sunmaya çalışıyor; hizmetlerinden veya görev sahalarına giren iki konudan bahsediliyor; bunlardan bir tanesi, bildiğiniz gibi, yıllardır, aylardır bir türlü bulunamayan, tevkif edilemeyen, hapsedilemeyen, tarif edilemeyen bir irticayla mücadele var; bir diğer konu da, tabiî afetler karşısında gerekli her türlü tedbiri alma yetkisi var. Bunlar varken, bu yetki tasarısı neden isteniyor, neden talep ediliyor diye düşündüğümüz zaman; İşin doğrusu, depremin ilk iki gününde devlet yoktu, dolayısıyla hükümet de yoktu, o zaman ne olacak; bir mazeret beyanı gerekiyor idi, bunu, bir mazeret beyanı tasarısı olarak değerlendiriyoruz. İşte "efendim, elimizde yetki yoktu, imkânlar yoktu, onun için koşamadık, gelemedik, yapamadık; bu yetkileri alırsak, bundan sonra işlevimiz daha da hızlı olarak cereyan edecek " gibi bir mazeret akla geliyor ki, bunun doğru olması mümkün değildir. Az önce zikrettiğimiz gerek Afet Yasası gerekse Başbakanlık Kriz Merkezi, bu görevleri yerine getirebilecek evsafta yasal düzen
lemelere sahiptir.Bakınız, hükümet, vergi yasa tasarısını geri çekti, vergideki düzenlemeleri geri çekti. Neden; bilimsel bir rapor yok, ciddî bir inceleme yok; yani, kimden, ne kadar, niçin alacaksınız ve ne kadarını, nereye kullanacaksınız; böyle bir bilgi var mı? Böyle bir bilgi olmadığı için... Zaten, zor durumda olan vatandaşlarımız, esnafımız ve kan ağlayan orta kesimden bu derece yeni vergiler almanın, tabiî ki, bilimsel bir tabanı olması gerekirdi; bu anlamda, geri çekilmesi son derece doğru olmuştur. Kaldı ki, gerek bu getirilen yetki yasası ve diğer vergi yasasında da, hükümetin teklif ettiği metinle komisyonun kabul ettiği -yine, iktidara mensup partilerin kabul ettiği- metin arasında da önemli farklılıklar var.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Çelik.
FARUK ÇELİK (Devamla) – Ben, kısaca şunları da ifade etmek istiyorum: Bu fon talebi neden isteniyor? Yeteri kadar fonlar var, Afet Fonu da var; ayrıca bir fona gerek olmadığı kanaatindeyiz. Bu fonun bütçeye bağlı olup olmadığı da tasarıda zikredilmiyor; bu da, ayrıca, sıkıntı veren bir durum.
Değerli milletvekilleri, her deprem sonunda iki kesim oluşuyor; bir depremzedeler, bir depremzadeler. Depremzelerin yanında olacağız; ama, depremzadelere, bu milletin gözyaşı üzerinde, mağdur ve mazlum milletin gözyaşı üzerinde zengin olma hedefi ve hevesi içerisinde olanların da takipçisi olacağımızı burada ifade etmek istiyorum.
Ayrıca, bir sigorta düzenlemesi getirilmek isteniyor bu yetki yasasıyla; buna da gerek yok; çünkü, deprem olmuş, zaten olan olmuş...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelik; daha önce sürenizi 1 dakika uzattım efendim.
FARUK ÇELİK (Devamla) – Deprem olmuş bitmiş; bu sigorta yasası ve çalışması... Bu yetki geriye şamil olmayacağına göre, ayrı bir sigorta yasası olarak meselenin gündeme getirilmesinin daha doğru olacağını ifade ediyorum.
Allah, bir daha milletimize böyle bir felaket göstermesin temennisiyle, Yüce Meclise saygılar sunuyorum
.BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelik.
Şahsı adına, Elazığ Milletvekili Sayın Mehmet Ağar.
Buyurun Sayın Ağar.
MEHMET AĞAR (Elazığ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygılarımla selamlıyorum.
Gerçekten büyük bir acıyla kahrolduğumuz bu günlerde, paylaşarak ve birbirimize daha sıkı sarılmak suretiyle acılarımızı dindirmeye çalışıyoruz; ama, yetiyor mu diye baktığımız vakit, ateşin, düştüğü yeri yaktığını da hepimiz biliyoruz.
Daha önce, depremin hemen sonrasında yapmış olduğumuz konuşmada ve bugünkü geldiğimiz noktada da, günün, eleştiri zamanı değil, dayanışma, varsa bilinen bir şey onu söyleme ve çalışmalara yardımcı olma günü olduğu anlamında bu kürsüden bir şeyler söylemiştik. Geçen on oniki gün zarfında, bu bölgedeki insanların problemleri ve acıları konusunda azalma eğilimi olmakla birlikte, meseleler, bugün hâlâ tam bir ölçü içerisinde halledilme yoluna girmiş değildir.
Bugün ortaya çıkan bu manzara içerisinde, benim tespitlerime göre en önemli mesele, güven ve ümit meselesidir. Gelişen şartlar ve yaşanan olaylar, maalesef, idareye olan güvende büyük bir sarsılma ortaya koyduğu gibi, geleceğe yönelik umutlarda da tükeniş sonucunu ortaya koymuştur. Deprem, âdeta, bölgeyi değil, bütün Türkiye'yi vurmuş; bütün Türkiye'deki insanlar, gelecekle ilgili neler yapılacağı konusunda bir beklenti, bir bekleyiş içerisindedirler.
Hâlâ net bir bilgi envanteri ortaya çıkmış değildir ve çıkacağı konusunda da, görüntüde hâlâ net bir sonuç ortaya konulamamaktadır. Burada sağlıklı bilgi alma mecburiyeti vardır, sağlıklı bilgi alabilmek için de, depremden, afetten zarar görenlerin, süratle, bir barınak içerisine alınmaları, kontrol içerisine alınmaları ve bu bölge içerisinde yapılacak sağlıklı bir işbirliği, işbölümü ve bölgeleri de küçültmek suretiyle sağlıklı bir bilgi akışının mutlak surette tanzim edilmesi ve bunların, düzgün kayıtlar içerisinde süratle bir bilgi bankasında toparlanarak, elde edilecek bilgilere göre tedbirlerin alınması lazımdır.
Elbette tesellimiz vardır; dünyanın, Türkiyemizin dört bir tarafından gelen insanlar, çalışma konusunda, gerçekten büyük bir performans göstermişler; yüreklerimize küçük de olsa bir teselli veren, canlar kurtulabilmiştir; ancak, tabiî, olayın büyüklüğü karşısında, dediğim gibi, küçük bir teselliden öteye gidilememiştir.
Vatandaşlarımızdaki yaygın bir depresyonu süratle izale etme mecburiyeti vardır. Tarihimizde çok büyük ve ağır olaylarla karşılaşmış olmamıza rağmen, yönetimde var olan ciddî bir irade ve mesuliyet duygusu, bütün bunların aşılabilmesi için gerçek bir güçtür. Bugün, bu irade ve mesuliyetin bütün canlılığıyla ve varlığıyla ortaya konulmasını beklemek de, bizim ve yüksek milletimizin hakkıdır.
Önümüzde, çözüm modelleri, daha sonra alınacak tedbirlerin filan tartışılması için yeteri kadar zaman vardır; ancak, bugünün meselesi, alanda canlı canlı yakınlarını kaybetmiş, bugün yaşama mücadelesi veren ve geleceğe yönelik umutları tükenmiş olan insanların yeni baştan hayata kazandırılması yönünde ne yapılacağı konusunda müşahhas bilgilerin hükümetçe ortaya konulmasıdır.
Bir hareket planı süratle açıklanmalıdır; dış finansmanın sağlanması konusunda teşkil edilecek heyetlerin, bu konuda, olayın sıcaklığı, tazeliği ve dış dünya üzerindeki ilginin yoğun olduğu bir dönem var iken, süratlendirilmesi bir yandan, öbür yandan da, içte, ne tür bir aksiyon planıyla, geleceğe yönelik olarak, bu konuda, birinci derecede zarar gören insanların hayatlarının, geleceğinin ne yönde şekillendirileceği konusunda net bilgiler ortaya konulmalıdır. Türkiye televizyonlarında, Sayın Başbakanın güvenilir şahsiyetince yapılacak açıklamalarla tedbirlerin ortaya konulması lazımdı. Burada, ciddî bir gecikmenin var olduğunu görüyoruz.
Yoğun biçimde bir kampanya var. Milletimizin gerçek hasletlerini bu zor günlerde ortaya çıkaran kampanyalarda hiçbir aksama yok. Gittiğimiz, gördüğümüz küçük ilçeler bile, kendi yağlarıyla kavrulan insanlar bile, kendi boğazlarından, kendi kazançlarından keserek göndermektedirler. Ciddî bir organizasyonun varlığı gözükmemektedir; çok büyük bir dağınıklık vardır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Lütfen, tamamlayın Sayın Ağar; buyurun.
MEHMET AĞAR (Devamla) – Büyük bir dağınıklık vardır. Bunların toparlanması gerekmektedir. Gönüllü girişimlerin teşviki devam etmeli; ancak, gelecekte de bunların ne şekilde kullanılabileceği konusu da, net olarak bu hareket planları içerisinde gösterilmel
idir.Vergi kanunu tasarısının geri çekilmesi doğru olmuştur, beklemek gerekmektedir. Var olan yetkiler kullanılmamıştır zamanında; ama, bütün buna rağmen, hükümete moral etkisi olması açısından, yetki kanununun çıkması faydalıdır. İnşallah, bunun vereceği aksiyon ile tedbirleri süratli alma mecburiyeti açısından, moral motivasyonu açısından faydalı olacaktır.
Şüphesiz, söylenecek çok söz var; ancak, zamanın kıtlığı buna engel teşkil ediyor. Ama, bu saatten sonra, ilk konuşmamda da söylediğim gibi, deprem bölgesindeki çalışmalara, seyahatlere, bence, bundan sonra milletvekilleri olarak ağırlık vermek suretiyle, yaraların bir ölçüde, psikolojik anlamda sarılmasına yardımcı olmak günü de gelmiştir. Hiç şüphesiz ki, bütün arkadaşlarımız, milletimizi teşkil eden her fert gibi, bu konudaki hassasiyetlerini fiilen alanda da göstereceklerdir.
Hayatını kaybedenlere tekrar rahmet diliyor, milletimize başsağlığı diliyor, derin saygılarımı sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ağar.
Şahsı adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat; buyurun.
ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu vesileyle de, depremde hayatını kaybeden tüm şehitlerimize de Allah'tan rahmet diliyorum.
Şimdi, bu kanun tasarısına, kanun hükmünde kararnameye baktığımız zaman, daha ziyade, doğal afet nedeniyle, bilhassa müteahhitlik, müşavirlik hizmetleri, ihale konularında yetki isteniyor hükümet tarafından.
Şimdi, ben, bu konuda bir iki şey söylemek istiyorum; o da şu: Biz, deprem olmadan önce, bu deprem neden meydana geldi, bunu bir düşünmemiz lazım; yani, deprem olmadan önce ne gibi tedbirler alabiliriz? Bunun en önemli yönü, o yörede yapılan mühendislik hizmetlerine dikkat etmek, yer seçimine dikkat etmek, imar durumuna dikkat etmek gerekir; doğrudur. Bu, bizde yapılmış mıdır? Yapılmamıştır. Nasıl yapılmamıştır? Bilhassa, 1950'den sonra, hele de 1980'den sonra, doğudan batıya göç sürekli olarak teşvik edilmiştir. Türkiye'nin bütün vilayetlerinden, İzmit, Adapazarı, Yalova başta olmak üzere, Marmara Bölgesine gelinerek, sanayi kesimine yığınak yapılmış ve bütün Türkiye nüfusunun buraya gelmesi, hatalı bir politika ola
rak, teşvik edilmiştir. Oraya gelen insanlar, ev yapmak ihtiyacı hissettiklerinde, kumlu zemin üzerine de, dolgu zemin üzerine de, çürük zemin üzerine de bina yapmak zorunda kalmışlardır; çünkü, kendilerine bir mesken gerekmiştir.Şimdi, birinci hata -yeni yapılacak olan imarda da buna dikkat etmek lazım- sanayi kesimini bir vilayete toplamak ve bütün Türkiye'yi oraya çekmekle olmuştur. Biz, bundan ders aldık mı? Almadık. Mesela, bundan bir iki ay önce buraya gelen bir vergi kanunuyla, işte, 250 milyon dolardan fazla yatırım yapacak diye, Koç'un, Türkiye'nin belki de en büyük sanayi tesisini, Ford Fabrikasını, yine bu bölgeye kurmasına müsaade ettik, yüzde 200 teşvik verdik. Bu bir hataydı; bunu o zaman da söyledik. Birincisi bu.
İkincisi de "efendim, Japonya'da deprem oluyor, orada ölü sayısı çok az; ama, bizde olunca ölü sayısı çok fazla" deniyor; doğrudur. Japonya'da fert başına düşen gelire bakın, bir de bizimkine bakın; bizde 3 bin dolar olan fert başına düşen gelir, orada 30
bin dolar. Bizdeki kültür seviyesine bakın, okuma oranına bakın, üniversiteyi bitirme oranına bakın, satılan gazete sayısına bakın, okuyan insan sayısına bakın, bir de Japonya'ya bakın. Demek ki, bunun bir yolu da fertleri, ekonomik yönden, kültür yönünden, düşünce yönünden geliştirmek gerekmektedir, sadece ekonomik yönden de bu olmaz. Mesela, bir insan ev alıyor, evinin içerisini en modern şekilde -banyosunu, mutfağını, boyasını- yaptırıyor; ama, bu bina depreme dayanıklı mıdır değil midir, zemin emniyete uygun yapılmış mıdır, buna bakmak ihtiyacını bile hissetmiyor. Neden? Bu bir kültür meselesidir. Biz buna dikkat ediyor muyuz? Etmiyoruz.Üniversitelerimizin durumu ortada. Üniversiteye giden bir kız çocuğunu "senin başın örtülü" diye üniversite kapısından geri atarsanız, okuyamayan o kız çocuğu, kendi çocuğunu ne kadar yetiştirir, bunu hiç düşünmezseniz, olacaklar da bunlardır.
Bu konuda çok konuşulduğu için söylemek istiyorum; sürekli olarak kolaya kaçılıyor ve "efendim, müteahhitler suçlu" deniliyor. Tamam, müteahhitler suçluysa, bu müteahhitlerin iş yaptığı yerde, bunu kontrol eden bir müessese yok mu, bunun projelerini yapan bir müessese yok mu? Bir yerde müteahhit suçluysa, bunun 3 ayağı vardır: Proje bazı vardır, o müteahhide "inşaat yap" diyen ve onun yaptığı işleri kontrol eden devlet daireleri vardır, müteahhitlik hizmetleri vardır.
Bayındırlık Bakanlığı, bu konuda bir karar aldı. Nedir; belediyelerdeki imar yetkisini kendi üzerine aldı, sanki "belediye hizmetlerini altı ay müddetle ben kontrol edeceğim" dedi. Ben o zaman Bayındırlık Bakanına şunu soruyorum ve bana bir cevap vermesini istiyorum; sizin elinizde, bu yörelerdeki inşaatları kontrol edecek bir teknik elemanınız var mı? Eğer varsa, o zaman da başka bir şey soruyorum şu anda Hükümet sıralarında oturan Sayın Bakana; Millî Eğitim Bakanlığı, 4306'ya tabi okul ihalelerini yaparken, neden kontrollük hizmetlerini Bayındırlık Bakanlığına vermedi de özel firmalara verdi? Bu, aynı hükümet döneminde, Anasol-D Hükümeti zamamında yapıldı. Ne yapıldı orada, dendi ki "Bayındırlık Bakanlığında gerekli kontrol mühendisi yoktur, ben bunu özel firmalara kontrol ettirmek istiyorum."
Demek ki, şu anda sizin elinizdeki mevcut kadronuz, mevcut inşaatlarınızı bile kontrol edecek durumda değil. En basit ispatı ortada; işte, otoyol üzerine göçen köprü. Sizin oralarda yıkılan inşaatlarınıza bakın; o inşaatlarda kontrol mühendislerinizin suç
u yok mu, sadece müteahhitlerin mi suçu var?Hep müteahhitler suçlanıyor, ben suçlanmasın demiyorum; ama, doğrusu konuşulsun. Mesela, Gölcük'te bir orduevi çöktü. O orduevi çöktüğü zaman, onu yapan müteahhit kadar, orduevi inşaatını kontrol eden mühendis de, o çürük zemine "bina yapılsın" diyen ita amirleri de, geçici ve kati kabule imza atan bütün teknik elemanlar, kontrol mühendisleri ve yetkililer de sorumludur. Onun için, böyle, sadece suçu birisinin üzerine atmakla bu işi çözemeyiz; bunları güzelce düşünelim.
Buradaki mevzular da çok geniş mevzu; imar mevzuu, müteahhitlik mevzuu, bu hükümet döneminde, 54 üncü, 53 üncü, 52 nci hükümetler döneminde, ta 1980'lerden beri çok tartışılan bir konu; öyle üç ayda çözülecek bir konu da değil. Bunları aceleye getirmek de yanlış olur diye düşünüyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Polat, lütfen tamamlayın efendim.
Buyurun.
ASLAN POLAT (Devamla) – Sigorta konusu çok yerindedir; yani, bir buzdolabı alırken TSE şartı arayan halkımızın, bir konut aldığı zaman, bunun sigortası var mı yok mu, bir garantisi var mı yok mu diye sorması da çok doğrudur. Yalnız, burada, bu sigorta şir
ketlerini kurarken biraz dikkat etmemiz gerekmektedir. Öyle olur olmaz her sigorta şirketine binaları sigorta ettirme şartını koyarsak, bundan sonra, korkarım ki, bankalar gibi içini boşaltır giderler ve milletin başına yine bir problem olur diye düşünüyorum; ama, her halükârda, hükümete yetki verilmesinin, bununla ilgili bir çalışma yapmasının, neticede bunları Meclise getirerek bizlerin onayına sunmasının doğru olduğunu söyleyerek, hepinize saygılar sunuyorum.BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Polat.
Mad
de üzerinde bir önerge vardır; okutup, işleme alacağım.Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
157 sıra sayılı Yetki Kanun Tasarısının 1 inci maddesinin aşağıdaki gibi değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
Saygılarımızla. 27.8.1999
Ali Güner Ahmet Derin Cevat Ayhan
Iğdır Kütahya Sakarya
M.Altan Karapaşaoğlu Ali Sezal Veysel Candan
Bursa Kahramanmaraş Konya
"Amaç:
Madde 1.- Bu Kanunun amacı, doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi, bu afetler nedeniyle doğan zararların giderilmesi, yeni yerleşim alanlarının kurulması, imar, ihale, müteahhitlik, müşavirlik hizmetleri ile kültür ve tabiat varlıklarını koruma, sivil savunma, mevcut fonların işleyişi, her türlü bağış ve yardımların etkin kullanımı, ekonomik konularda düzenleme, doğal afetler sonucunda doğacak zararların karşılanmasına yönelik bir sigorta sisteminin oluşturulması ve teşkilat kanunlarında yapılacak değişiklikler ile ivedi ve zorunlu hallere münhasır olmak üzere Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yet
kisi vermektir."BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?
PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) – Katılmıyoruz efendim.
BAŞKAN - Hükümet katılıyor mu efendim?
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI METİN BOSTANCIOĞLU (Sinop) – Katılmıyoruz.
BAŞKAN - Önerge sahibi olarak söz talebi var mı, yoksa gerekçeyi mi okutalım efendim?
MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Gerekçe okunsun Sayın Başkan.
BAŞKAN - Gerekçeyi okutuyorum efendim:
"Gerekçe:
Türk malî sisteminde bu konularda kullanılabilecek mevcut fonların olduğu madde metninde de belirtildiği halde ayrı bir fonun kurulması yetkisi talebi yerinde değildir."
BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...Kabul etmeyenler...Önerge kabul edilmemiştir.
Mevcut haliyle 1 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...Kabul etmeyenler...1 inci madde kabul edilmiştir.
2 nci maddeyi okutuyorum:
Kapsam
MADDE 2. – Bu Kanuna göre çıkarılacak Kanun Hükmünde Kararnameler; imar, ihale, müteahhitlik, müşavirlik hizmetleri ile kültür ve tabiat varlıklarını koruma, doğal afetler, sivil savunma, mevcut fonların işleyişi ve her türlü bağış ve yardımların etkin kullanımı ve gerektiğinde ilave fon kurulması ekonomik konularda yapılacak düzenlemeleri, doğal afetler sonucunda doğacak zararların karşılanmasına yönelik bir sigorta sisteminin oluşturulmasını ve teşkilât kanunlarında yapılacak değişiklikler ile çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde doğal afetlerle ilgili değişiklikleri kapsar.
BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İzmir Milletvekili Sayın Ufuk Söylemez.
Buyurun Sayın Söylemez.
DYP GRUBU ADINA H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemlerle İlgili Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Daha önceki 1 inci maddede de arz ettiğim üzere, gerçekten yurdun çok önemli bir bölümünü etkisi altına alan, büyük can ve mal kaybına neden olan yüzyılın deprem felaketi nedeniyle tüm ulusumuza tekrar başsağlığı diliyorum; Allah, bu tür acılardan ulusumuzu korusun diyorum.
Ancak, 1 inci maddede de arz ettiğim üzere, depremle ilgili olarak böyle bir yetki kanunu yerine, ucu açık, somutlaştırılmamış, belirsiz önlemler yerine, daha somut adımlar atılması gerektiği kanaatinde olan Doğru Yol Partisi Grubu olarak, bahsettiğimiz üzere, öncelikle oradaki ekonomik hayatı aktif hale getirebilmek amacıyla bir kanun tasarısı hazırladık. Bunu, Sayın Genel Başkanımız, hem Sayın Başbakana sundu hem de Meclis Başkanına sundu. Burada, acil ekonomik önlemlerle ilgili bir dizi öneri vardı.
Bugün, o bölgede, çeki, senedi ödenmeyen, akreditif vadesi gelip ödenmeyen, temerrüt durumuna düşen yüzlerce, binlerce ticaret erbabı, sanayici, esnaf, sanatkâr ve küçük işletme de vardır. Can ve mal kayıplarımız ve büyük acımızı bir kenara bırakarak, bir yandan da buna yönelik bir mücadele içine girmemiz gerekir diye düşünüyorum. Onun için, Doğru Yol Partisi, bir kanun teklifini daha hazırlamış ve bugün itibariyle Meclis Başkanlığına sunmuştur; Marmara Bölgesi Deprem Kanunu Teklifi...
Burada, acil önlemleri almadan, Marmara Bölgesinde oluşan bu büyük felakete yönelik bir kurul oluşturarak, yetkileri somutlaştırmadan, bu tür, üç ay vadeli, altyapıya yönelik uzun vadeli hukukî düzenlemeleri içeren yetki kanunu çıkarmanın somut ve çabuk bir faydası olmayacaktır toplumumuzda.
Oluşturulacak Marmara deprem kanununda, depremle ilgili mevzuat hükümlerinin gereği gibi uygulanıp uygulanmadığını denetleyecek bir kurul oluşturulmasını istiyoruz.
Gerek özel vergiler gerekse yardımlar yoluyla oluşan deprem havuzundaki gelir ve kıymetlerin amacına ve ölçülerine uygun olarak harcanmasını denetlemek diyoruz; yani, burada şeffaf bir hesap ve kamuoyunun görebileceği bir harcama tarzı ve bir icra takvimi
nin mutlaka hayata geçirilmesi gerekir diyoruz.Bu kurul, depremde ve hizmetler sebebiyle suçlu ve kusurlu gördükleri hakkında yasal takibat yapmak ve savcılıklara ihbarla görevlendirilmelidir diyoruz.
Sivil toplum girişimini ve kurtarma teşebbüslerini teşvik etmek, tabandan bu anlamda bir örgütlenme modeli geliştirmek için çalışmalarda bulunmalıdır diyoruz.
Görev ve hizmet akışı ve denetim sonuçlarıyla ilgili olarak raporlar düzenlemek ve kamuoyuna açık bilgiler vermek zorundadır diyoruz.
Yeniden yapılanma için, depremin bir daha tekerrürü halinde zararlı sonuçlarını önleyecek zemin etütlerini yaptırmak ve diğer önlemleri almak.
Deprem havuzundaki gelir giderle ilgili her türlü tedbiri almak ve şeffaflığı mutlak sağlama
k.7269 sayılı Yasadaki yetki ve görevlerden diğer uygulananları üstlenmek ve bu deprem felaketinde sorumlu olanlara, kamu görevlilerine Memurin Muhakemat hükümlerinin uygulanmadığı izne gerek kalmaksınız takibat yapmaya ilişkin adımları atmak.
İşte, bizim beklentimiz hükümetten, Marmara Bölgesi deprem kanunu olarak sunduğumuz bu kanun teklifinin, yapı sigortası ve bağımsız mühendislik denetim bürolarına ilişkin kanunumuz ve ekonomiye ilişkin, önlemlere ilişkin kanunların bir an önce görüşülmesi
ydi. Yaklaşık on gün geçti, maalesef, bu kadar somut ve yapıcı önerilere, istediğimiz cevabı alamadık. Bugün, ucu açık bir yetki kanunu tasarısını konuşuyoruz.Sigorta şirketleri var, buradaki sanayi şirketleri sigortalıdır, bir şey olmaz gibi bir yaklaşım içindeyiz. Halbuki, sigorta şirketlerinin kayıpları da ekonomide ciddî bir kayıptır ve beklenmedik bir harcama mahiyetindedir. Bunların eksperlerinin zamanında gidip gitmediği, poliçe hamillerinin hasarlarına ve hasar tazminatlarına zamanında kavuşup kavuşamayacakları, sigorta şirketlerinin, bu zararlar karşısında malî bir ödeme güçlüğü içerisine düşüp düşmeyecekleri mutlaka araştırılmalıdır. Reasürans kurumlarıyla ortak bir çalışma yapılmalıdır. Kamuoyu bilgilendirilmeli, Hazine, bu konuda aktif açıklamalar yapmalıdır.
Hazine Müsteşarlığı, deprem süresince ve o hafta talihsiz bir borçlanma yaparak, hem uzun vadeli hem de çok yüksek faizli bir borçlanmaya gitmiştir. Halbuki, böyle olağanüstü durumlarda yapılacak şey, oldukça kısa vadeli, faizi yüksek dahi olsa -ki böyle dönemlerde risk arttığı, belirsizlik arttığı için, yatırımcıların tereddütü arttığı için faizler doğal olarak yükselecektir- mutlaka daha kısa vadeli bir borçlanmaya gitmeliydi, üç yıl vadeli borçlanmaya gitmemeliydi. Hazine, burada da, maalesef, hükümetin genel koordinasyonsuzluğu, tedbirsizliği ve ani refleks verememesinin bir sonucu olarak, çok uzun vadeli, hatalı bir borçlanma yapmış ve zaten borçlu olan bu milletin sırtına, trilyonlarca liralık yüksek bir faiz yükü bindirmiştir. Gerçekten, b
u konuda bir koordinasyon eksikliği, bir irade aczi söz konusudur.İnsanüstü çalışan, özveriyle çalışan kamu görevlilerine, sivil toplum örgütlerine, hepsine müteşekkiriz. Yurt dışından yardım gönderen tüm yabancı ülkelere, heyetlerine, yardım kuruluşlarına ayrıca şükranlarımızı sunuyoruz; ama, bu, bizim koardinasyon eksikliğimizi, haberleşmeden sivil savunmaya, malî tedbirlerden altyapıya kadar yapmakta olduğumuz konularda eksikliğimizi, organizasyonsuzluğumuzu, gecikmemizi ve bu konudaki ayıbımızı örtmez.
Bu anlamda, 1 inci maddedeki ikazımı bir kez daha yapmak istiyorum. Gerçekten de, Türkiye'de basın, herkesten önce ve herkesten çabuk biçimde acı gerçekleri dünyaya ve kamuoyuna sunmuştur. Zaman zaman abartılı, sansasyonel yöntemlere kaçsalar bile, zaman zaman ipin ucunu kaçırsalar bile, genel olarak Türk basını ve medyası, bu konuda önemli bir görev üstlenmiş, toplumda yardımlaşma ve dayanışma duygularını ayağa kaldırmış, dünyanın ilgisini Türkiye'ye çekmiştir. Hükümetten ve kamu görevlilerinden beklentimiz, hizmet etmekle mükellef oldukları milletin acılarını yansıtan basın ve medyaya karşı daha anlayışlı olmalarıdır. Az önce de arz ettiğim gibi, gazeteci kimliği olan Sayın Başbakanımızın, gazetecilere, basın yayın organlarına yönelik sansür ve cezalandırma girişimlerinde bulunmasını, onlardan şikâyet etmesini ve sitem etmesini de, doğrusu, yadırgadığımızı ifade etmek istiyorum. Türkiye'nin, özgür ve hür bir ülke olarak, özeleştiri yaparak, olayların üstünü bu şekilde örtbas etmeden, açık açık, yapıcı
konuşmalarla tartışarak bu millî felaketten, bu şerden bir hayır çıkarma zorunluluğu vardır. O bakımdan da herkesi ve özellikle yönetenleri ve iktidar kanadını bu konuda anlayışlı olmaya, soğuk kanlı olmaya davet ediyoruz.Dünya Bankası, Avrupa İskân Fonu gibi uluslararası yardım kuruluşlarından alınabilecek önemli fonlar vardır. Bunların mutlaka aktive edilmesi lazımdır. Zarar miktarının çok fazla gösterilmesi bu yardımları artırmaz, istismar edilmesi bu yardımları artırma
z; aksine, gerçekçi bir hasar envanteri yapılması, bu hasarın boyutlarının, ekonomiye yansımalarının net ve çabuk bir şekilde konulması bu gelen yardımların etkisini, gücünü artıracaktır. Yoksa, yuvarlak rakamlar vermek, 5 milyar ile 40 milyar dolar arası zarar, hasar ve üretim kaybı söylemek gerçekçi değildir, bu anlamda toplanacak vergilerin boyutu açısından da sağlıklı bir sonuç vermeyecektir bize.Bizim söyleyeceğimiz şudur: Hasar envanteri mutlaka ve çabuk biçimde yapılmalıdır. Özellikle ve özellikle ticarî hayattan etkilenen esnaf, sanatkâr, ticaret erbabı, sanayi ve üretim işletmelerinin, çek, senet ve bonolarından, vadeli borçlarından, akreditiflerine olan borçlarına, temerrüt hallerine çok çok acil çözüm getirilmelidir. On gün geçmiştir... O bölge, Türkiye'nin en üretken, nüfus yoğunluğunun en çok olduğu, en gelişmiş ve sanayinin de yoğun olduğu bir bölgesidir; yani, toplam Türkiye ihracatının ve ithalatının yaklaşık yüzde 50'sinden fazlası, İstanbul'un da dahil olduğu bu beş ilde yapılmaktadır. Bu anlamda alınacak ticarî önlemler
de gecikildiği kanaatindeyim. Hiç olmazsa, bu Yetki Kanununun hemen akabinde bu ekonomik tedbirler ardı ardına sıralanmalı ve orada felce uğramış üretim ve sıfıra düşmüş ekonomik yapılar tekrar aktive edilmelidir diye düşünüyoruz.Toplanacak yardımlar ve vergilerde şeffaflığın sağlanması için transparan bir hesabın oluşmasında biz Doğru Yol Partisi olarak ısrarlıyız. Milletimiz, yardımların, toplanan vergilerin, gönlünden kopan bu dayanışma duygularının istismar edilmesini artık istemiyor ve açıklık ve şeffaflık içinde bir icra planının, bir icra takviminin, 12 aylık bir icra programının da mutlaka kamuoyuna açıklanmasını, Hükümetten, ısrarla bekliyoruz ve takipçisi olacağız.
Depremin toplam arza ve talebe, konsolide bütçe üzerine, enflasyona, ödemeler dengesine, hepsine etkilerinin bilimsel bir şekilde, duygusallıktan uzak bir şekilde ve ne küçümsenerek, örtülerek ne de abartılarak değil, gerçekçi bir şekilde ortaya konmasında büyük fayda vardır.
Bu bölge vergi tahsilatının yüzde 40'ından fazlasını, İstanbul'u çıktığımız zaman, yüzde 20'sine yakınını sağlayan bölgedir. Buradaki üretim kaybını mutlaka gidermeliyiz, aktive etmeliyiz, sanayii üretir hale getirmeliyiz. Ticaret hayatını ayağa kaldırmalıyız ve bu anlamda göstereceğimiz çabaları geciktirmeden yapmalıyız.
On gün geçmesine rağmen, şu Marmara Bölgesi kanunu, bizim getirdiğimiz ekonomik önlemlerle ilgili kanunlar eğer çıkarılabilseydi, Türkiye bu büyük acılarını, daha da büyük ekonomik sıkıntılara duçar olmadan aşabilirdi. Hükümet, maalesef, bu konuda kolay yolu seçmiştir. Tekrar eliştiriyoruz; ancak...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Söylemez...
H. UFUK SÖYLEMEZ (Devamla) – ... bu doğal afet nedeniyle, bu kolay yolu seçmesine rağmen, belirsiz ve somut olmayan tedbirlerle gelmesine rağmen, felaketin büyüklüğü ve tedbirin aceleliği nedeniyle, biz, Doğru Yol Partisi Grubu olarak bu yetkiyi vereceğiz; ama, bunu, net ve şeffaf bir şekilde ortaya koyması için de hükümeti uyarıyoruz ve harcamaların takibi, toplanması, kontrolünde, milletçe belki de ilk kez bu kadar sahip çıkan bir yapı içerisindeyiz; artık, millet uyanmıştır, hükümetin de eski kredisi kalmamıştır; o bakımdan, harcamaları çok düzenli, şeffaf, açık yapma konusunda bir kez daha uyarı görevini yapıyor; hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Söylemez.
Fazilet Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Altan Karapaşaoğlu; buyurun efendim.
FP GRUBU ADINA MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; 157 sıra sayılı Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Grubum adına görüşlerimizi iletmek üzere söz almış bulunuyorum; sizlere ve değerli Başkanıma saygılarımı sunuyorum.
Bu afetten zarar gören tüm vatandaşlarıma sabırlar diliyorum; vefat edenlerine de Allah'tan rahmet diliyorum.
Değerli arkadaşlar, şimdi, burada, bir yetki yasa tasarısını görüşüyoruz. Yetki yasa tasarısının amacının ne olduğunu gerekçesinde okuyoruz; ama, gerekçesinde okuduğumuz amaç bizi tatmin etmedi. Neden tatmin etmedi? Zira, öyle gerekçeler sıralanmış ki, sanki bu konuyla ilgili hiçbir düzenleme yapılmamış, bu konuyla ilgili yapılacak hiçbir işlem yokmuş gibi davranmak suretiyle, bir mesaj verilmek isteniyor kamuoyuna. Yani, deniyor ki, elimizde imkânlar olsaydı, birtakım yetkiler olsaydı, biz bu işin üstesinden gelirdik; ama, birtakım imkân eksikliklerimiz var, birtakım y
etki eksikliklerimiz var, dolayısıyla, bu sıkıntılarımızı gidermek üzere sizden yetki talep ediyoruz denilmek isteniyor.Değerli arkadaşlar, bakınız, burada, elimde şu anda 7269 sayılı 15.5.1959 tarihinde çıkarılmış Umumî Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun var. Bu Kanun, 1.9.1960 tarihinde, 2.7.1968 tarihinde, 23.6.1981 t
arihinde, 4.4.1985 tarihinde, 28.2.1992 tarihinde, 27.12.1993 tarihinde ve 16.11.1995 tarihinde bu Yüce Meclisten tekrar tekrar gözden geçirilmek suretiyle, birtakım ilaveler, birtakım yetki eksiklikleri tamamlanmak suretiyle iyileştirilmiş ve bugüne kadar getirilmiş.Değerli arkadaşlar, kapsam maddesi olan bu maddede, mesela imardan, ihaleden, Tabiat Varlıklarını Korumadan, Sivil Savunmadan, mevcut fonların işleyişinden, her türlü bağış ve yardımların etkili kullanımı ve gerektiğinde ilave fon kurulması, Ekonomik Kurulda yapılacak düzenlemelerin, doğal afetler sonucunda doğacak zararların karşılanmasından ve bir sigorta sisteminin oluşturulmasından bahsediliyor; ama, ben, baktığım zaman, şurada sayılan, kapsam içine alınması istenen bütün unsurların 7269 sayılı Yasada olduğunu görüyorum. Maddeleri teker teker inceledim; daha önce çıkarılmış olan yasanın içerisinde bugün kapsam altına alınması amaçlanan unsurların tamamı var.
Değerli arkadaşlar, daha önce yaptığımız konuşmalarda, devletimizin organlarının ahenksizliğinden bahsettik, devletimizin organlarının iyi işlemediğinden bahsettik; iktidardaki bazı arkadaşlarımız bizi eleştirdiler; ama, işte, burada, canlı örneğini görüyoruz. Aslında, hareket etmemek için, bir şeyler yapmamak için hiçbir sebep yok.
Değerli hükümetimizin elinin altında, çok geniş yetkiler veren bir yasa var. Dolayısıyla, yeni bir yetki kanununun talep edilmesinde, yasadaki eksikliklerden bahsedilmemesi gerekir, yasada eksiklik olduğu gerekçesinin öne sürülmemesi gerekir. Kurumların ahenkli çalışmamasından doğan organizasyon bozukluğu var gerekçesiyle bu yasa tasarısı teklif edilseydi, daha makul olurdu; biz de, daha candan, daha yürekten, daha büyük bir iştirakle desteklemek lüzumunu hissederdik.
Biliyorsunuz, kurumlar bir araya gelmek suretiyle devleti oluşturuyorlar. Hükümetler, orkestra şefi niteliğinde kurumları yönetiyorlar. Bu kurumlar enstrüman niteliğindedir; eğer, bir tanesi, iki tanesi bozuk ses çıkarıyorsa, onun akordu yapılarak, orkestranın ahenkli çalışmasının temini gerçekleştirilmiş olur.
Değerli arkadaşlar, bunun belirtisini, biz, bütçede de görüyoruz. Bakın, 1999 yılı bütçesinde, sivil savunmayla ilgili olarak yaklaşık 3,5 trilyon liralık bir ödenek ayrılmış. Bu 3,5 trilyon liralık ödeneğin 3 trilyon lirası da maaşlarla ilgili, geri kalan para da demirbaş alımıyla ilgilidir. Bu, şunu ifade ediyor: Belki, bugüne kadar gelen hükümetler yeterince ehemniyet vermediler, yeterince üzerinde durmadılar; ama, işte, 1999 yılı bütçe kanununda, bu hükümetin de, buna, yeterince ehemniyet vermemiş olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, bu yasa tasarısında istenen yetkinin, bir başka amaçla getirilmesi gerekir. Yani, şunu
ifade etmek istiyorum: Hükümet, bir tutukluluk içinde kalmıştır, belki, bir acziyet içinde kalmıştır; ama, bunun müsebbibi, sebebi kendileri değildir, kurumlardır; kurumların harekete geçmesi gerekirdi; ama, kurumlar harekete geçememiştir; dolayısıyla, hükümetin, bu kurumları yeniden gözden geçirmek, yeniden düzenlemek gibi bir görevi olmalıdır.Değerli arkadaşlar, bu yasanın ilgili tarafları, 7269 sayılı Yasada teker teker belirtilmiştir. İktidar kanadını oluşturan tarafların, bilhassa, Bayındırlık ve İskân Bakanlığının denetimi altında yürütülmesi gereken bu konuları, Bayındırlık ve İskân Bakanından talep etmesi gerekirdi, bu Bakanlığımıza daha serbest hareket etme imkânını temin etmesi gerekirdi ve bu yasanın eksikliği niteliğinde olan yönetim eksikliklerinin, yönetim hatalarının giderilmesi istikametinde bir düzenleme getirmesi gerekirdi. Biz, hükümetimizin, alacağı bu üç aylık yetki içerisinde, bütün bu kurumların organizasyon bozukluklarının, bütün bu kurumların çalışma şekillerinin yeniden gözden ge
çirilmesi üzerinde hassasiyetle durmasını temenni ediyor ve bekliyoruz. Burada, DSP'li bir arkadaşımızın gündeme getirdiği çevreyle ilgili birtakım eksiklikler vardır; bunu, biz de kabul ediyoruz, 7269 sayılı Yasanın içerisinde bu görünmüyor, bu konu işlenmemiş. Bunun ele alınması, bunun da buraya ilave edilmesi çok olumlu bir hareket olacaktır. Ben, şahsen, konuyu, bu açıdan uygun görüyorum; ama, bu, yetki kanunuyla değil, doğrudan doğruya bir yasa tasarısıyla da önümüze getirilebilirdi.Hükümetin çalışma yapmasına engel olacak hiçbir unsur yoktur; olsa olsa, işte, bu büyük olay karşısında geç hareket etmenin verdiği sıkıntıdan dolayı, elimizde yetki eksiklikleri var mesajını topluma vermek açısından olabilir diye düşünüyorum. Ancak, bu yetki yasasının, daha önce gündeme getirilmiş olan, kanunlaştırılmış olan 7269 sayılı Yasanın geliştirilmesi istikametinde olmasını diliyorum. Zira, bu kanun 1995 yılında tekrar güncelleştirilmiş, daha önceki yıllarda, ülkemizin uğradığı sıkıntılar tekrar gözden geçirilmiş
, ilaveler yapılmış. Uygun olan, aslında, ilgili kurum ve kuruluşlara gerekli yetkileri veren bir yasadır.(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun Sayın Karapaşaoğlu, tamamlayın efendim.
MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla) – Bu yasanın geliştirilmesi istikametinde çalışma yapılmasını teklif ve temenni ediyorum, hükümetimizin, çalışmalarında başarılı olmasını diliyorum; çünkü, bu hükümetin başarılı olması, millete, saadet, selamet getirece
ktir, bunu temenni etmemek olmaz, bunu, canı gönülden temenni ediyoruz; ama, işbirliğine de ihtiyacı olduğu kanaatini taşıyoruz. Yapacakları düzenlemelerde, düzenleme safhasında muhalefet partileriyle de işbirliği içerisinde bulunurlarsa çok yararlı olacaktır diye düşünüyor, saygılar sunuyorum efendim.BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Karapaşaoğlu.
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Çorum Milletvekili Sayın Melek Karaca; buyurun efendim.
MHP GRUBU ADINA MELEK KARACA (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Grubumun fikirlerini beyan etmek üzere söz almış bulunuyorum.
Sözlerime başlamadan evvel, hepinizi saygıyla selamlıyor; son felakette hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Cenabı Allah'tan rahmet, kalanlara sabır diliyor, milletimizin bu tür ıstırapları bir daha yaşamamasını temenni ediyorum.
Bilindiği gibi, deprem başta olmak üzere, birçok doğal afeti, teknolojinin en son imkânlarıyla dahi evvelce tespit etmek mümkün değildir; ancak, afetin vereceği zararları asgariye indirmek daima mümkündür.
Güzel vatanımız, dünyanın en tehlikeli iki deprem kuşağından birinde yer almaktadır. Buna rağmen, hiçbir tedbir alınmaksızın, çarpık kentleşmeye göz yumulmuştur. Kentleşme, sanayileşmeye, ekonomik ve teknolojik gelişmeye paralel olarak toplumun yapısında artan nüfusun, yerleşme, barınma, yaşama gibi ihtiyaçlarını çağın şartlarına uygun giderme amacının ürünüdür. Kentler, çok nüfuslu yerleşim yerleridir. Kentleşme, uygarlıkların gelişimiyle doğru orantılıdır.
Bir ülkenin kalkınma çizgisindeki ekonomik ve sosyal yapısı, o ülkenin kentlerinin görüntüsüyle ilgilidir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişler kentleşmeyi hızlandırmıştır; ancak, kişi başına düşen gelirin düşük olduğu gelişmekte olan ülkelerde, kentleşmelerin sağlıklı yapılmadığı da bilimsel bir gerçektir. Bu olumsuz gelişmeleri engellemek elbette ki hükümetlerin görevidir.
Bugün, ülkemizde hızla artan çarpık kentleşme, iki kanaldan, ekonomik ve sosyal zararlar vermektedir. Birincisi, sağlıksız, plansız meydana gelen kentleşmeler, yangın, sel, salgın hastalıklar gibi sunî afetlere davetiye çıkarmaktadır. İkincisi ise, plansız, programsız kentleşmeler, doğal afetler neticesinde daha fazla ölüme ve maddî hasara sebebiyet vermektedir. Bu son afette can ve mal kaybımızın fazla olması, çarpık kentleşmenin bir ürünüdür.
Çarpık değişimler yalnız kentleşmede değil, sosyal hayatımızın her alanında görülmektedir. Cemiyetimizde değer yargılarına, bilime, insan hayatına saygının azalması gibi yaygın bir çözülme gözlemlenmektedir. Buna, ister sosyal kirlenme, ister sosyal değişim diyelim; netice itibariyle, bu son afetten muhakkak ki, alacağımız dersler ve çıkaracağımız sonuçlar vardır. Atılacak ilk adım, yeni bir kent planlamasıdır.
Kent planlaması Türklerin olduğu her yerde olduğu gibi, ülkemizde 15 inci Yüzyılda, Osmanlı döneminde bazı öncelikler dikkate alınarak başlamıştır. Bu öncelikler, yapıların sağlamlıkları, insan sağlığına uygunluğu, estetik yönleri, yangın ve sair afetlerin önlenmesinde alınan tedbirler, depreme olan dayanıklıklar gibi önceliklerdir. Marmara Bölgesindeki eski yapılara, binalara baktığımız zaman, bu önceliklerin önemini anlamamız
mümkündür.Cumhururiyet döneminde ise, kent politikalarının gelişmesi üç aşamada olmuştur. 1923 - 1945 dönemi, konut ve kentleşme projelerinin çok ciddî olarak ele alındığı bir dönemdir. 1945 - 1960 döneminde ise, sanayileşme başlamıştır. 1958’de İmar ve İskân Bakanlığı kurulmuş; konut artışında ve kentleşmede hızlanma başlamıştır. 1960 ve sonrası dönem ise, 5’er yıllık kalkınma planları ile günümüze kadar devam etmiş olup, bu dönemlerde sağlıklı kararlar alındığı gibi, sağlıksız yasalar da çıkarılmış, siyasî istikrarsızlıklarla uygulamalar çarptırılmıştır ve netice itibariyle, bugün 17 000'e yakın can kaybımız, 40 000'e yakın yaralımız ve milyarlarca dolar maddî kaybımız olmuştur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; memleketimiz deprem kuşağı üzerinde olduğuna ve bu kabil afetleri yaşama riskimiz bulunduğuna göre, bundan sonra neler yapmalıyız; can ve mal kayıplarının asgarîye indirilmesi ve hatta, tamamen ortadan kaldırılması için ne gibi tedbirlerin alınması, hangi yasaların çıkarılması gerekir; bunların üzerinde önemle durmak mecburiyetindeyiz.
Alınması gereken tedbirleri şöyle sıralayabiliriz:
Tüketiciye, sağlam standartlara uygun inşaat ve konut sunmayı engelleyen faktörleri ortadan kaldırmalıyız.
Ne zaman, nerede ortaya çıkacağını bilmediğimiz tabiî afetlerde, yetkilerin hiyerarşik dağılımının bir düzen içerisinde devreye girmesi için, derhal, afet kriz yönetim sistemi geliştirilmelidir. Depremle yaşamak zorunda olan bir ülkenin insanlarının, böyle bir sisteme acilen ihtiyacı vardır.
9.1.1998'de yürürlüğe konulan, ancak, uygulanamayan, afet bölgelerindeki yapılanmaya ait yönetmelik, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan uygulanmalıdır.
İmar Yasası yeniden düzenlenmelidir.
Günün şartları ve gelişen teknolojiyi göz önüne alarak, Türkiye'nin jeofizik yapısına uygun yaptırım ve caydırıcı müeyyideler getirilmelidir.
Şehir planlamasında, uzun vadeli ve kısa vadeli projeler üretilmelidir.
İmar affı, af kapsamından çıkarılmalı, 11 defa imar affı çıkaranlar hakkında Meclis soruşturması açılmalıdır.
1998 nisanında Bayındırlık Bakanlığına sunulan imar yasa taslağı derhal hayata geçirilmelidir.
Şehircilik acısından, Anadolu'yu bütünüyle kapsayacak, modern bilim ve teknikteki son aşamalara uygun bir kent planlaması yapılmalıdır. Bu planların uygulanmasında, gereğini yapmayanlara ağır cezaî müeyyideler getirilmelidir. Zira, bu deprem felakatinde gördük ki, en fazla 2-3 kata izin verilen bölgelerde 5-6, hatta, 8 katlı binalar yapılmıştır. Bu planlamalar yapılırken, şehircilik, jeofizik mühendisliği gibi bilim otoritelerine başvurulmalıdır.
Fay hattı üzerinde olan deprem bölgelerine büyük yatırımlar yapılmamalıdır. Yerleşim bölgeleri seçilirken, arazi yapısı, tarıma elverişli olup olmadığı, finansman açısından getirileri araştırılmalı ve neticede, deprem yönetmeliğine uygun hareket edilmelidir.
Ayrıca, düz ve yumuşak topraklar yerleşime açılmamalı, buralar, tarım alanı olarak ayrılmalıdır. Oysa, son yirmi senede, ziraata uygun bütün alanlar, beton yığını olmuştur. Doğanın eko dengesi bozulmuştur.
İmar uygulamaları hükümetlere göre değişmemeli. Milletimizin mutluluğu, güvenli yaşaması ve yaşama haklarının korunması için, 50'şer yıllık şehir planları imar yasası derhal hazırlanmalıdır.
Deprem bölgelerindeki yapıların standartlara uygun olup olmamasında sadece müteahhitlerin değil, teşebbüs anından teslim tarihine kadar pek çok kademelerin de sorumlulukları vardır. Bu itibarla, inşaatın, imar planına uygun olup olmadığı, inşaat planının o zemine uygun olup olmadığı gibi hususların denetimi yapılmalıdır. Ayrıca, işçilik ve malzeme kullanımının yasalara ve teknik standartlara uygunluğu da gündemdedir.
Müteahhitlik sistemi yeniden gözden geçirilmelidir. Her cebine para koyanın müteahhitlik yapmasına müsaade edilmemelidir.
Her ilde afet fonu kurulm
alı ve valilikler uhdesindeki bu fonlar, belli miktarda, belli noktalardan devamlı beslenmeli, gerekli zamanda kullanıma hazır olmalıdır.İlk müdahale, kurtarma ve arama ekipleri kurulmalıdır. Bunlar, fonksiyonları birbirine karıştırılmadan ayrı yönetmeliklere göre eğitilmeli, gerektiği zaman istihdam edilmelidir.
Sivil Savunma Teşkilatı daha işler hale getirilmelidir. Medya aracılığıyla, her yaştaki vatandaşımız depremle birlikte yaşama konusunda bilgilendirilmelidir. Okullarımızda da, tabiî afetler anında neler yapılacağı konusunda bilgiler verilmelidir.
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı bünyesinde, bina bakım ekipleri kurulmalıdır. Bu ekipler, periyodik aralıklarla, binaların kontrol ve bakımını yapmalı ve durumunu bir rapor halende belirtmelidirler.
Anayasamızın 56 ncı maddesinde "herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" ifadesi yer almaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Karaca, lütfen tamamlayın efendim; süreniz tamamlandı.
MELEK KARACA
(Devamla) – 57 nci maddesindeyse "devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır" ifadesi yer almaktadır. Anayasanın bu maddeleri hayatiyete geçirilmelidir.Köy kentler projemiz, günün şartlarına uygun olarak uygulamaya konulmalıdır.
İnşaat sigortacılığı sisteminin hayata geçirilmesi için yasal çalışmalara başlanılmalı, garanti belgeli ev sistemine özen gösterilmelidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; milletimizin refah ve huzur içerisinde yaşamasını istiyorsak, kayırmacılığı, gereksiz müdahalede bulunmayı, adamsendeciliği, cemiyetimizden uzaklaştırmamız şarttır. İnsana, insan hayatına saygı ve sevginin yaygınlaştırılması önem arz etmektedir.
Yüce Meclisimizin çatısı altında alınacak bir dizi tedbirler ile verilecek mesajlar, milletimize huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sağlamanın esasını teşkil edecektir. Bu itibarla, Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesini tasvip ediyor, bir an evvel meriyete geçirilmesini istiyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle sözlerimi bitirirken, Türkiyemizin tüm fertlerine başsağlığı diliyor, saygılarımı sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Karaca.
Şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş.
FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Benim yerime İstanbul Milletvekili Sayın Ali Oğuz konuşacak.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Oğuz.
ALİ OĞUZ (İstanbul) – Sayın Başkanım, değerli arkadaşlarım; 157 sıra sayılı kanun tasarısı üzerinde görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızdayım; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum efendim.
Huzurumuza getirilmiş olan kanun tasarısı, bir yetki kanunu mahiyetindedir ve hükümetimiz bizden yetki istemektedir. Hükümetimiz, günlerden beri, bir şeyler istemek için bir gayret hazırlığı içindeydi. Bir kanun gelecek; bu, bir vergi kanunu mahiyetinde olacak; yaraların sarılmasına mütedair bunun içinde tedbirler olacak şeklinde duyumlarımız vardı. Bu sabah, bir baktık ki, çok enteresan bir durum oldu; mevcut kanun tasarıları çekildi; onun yerine bir yetki kanunu getirildi ve bu yetki kanunuyla da her şeyin halledileceği ifade edildi; temenni ederiz ki,
öyle olsun.Peki de, anlamadığım bir şey var; neyimiz eksikti de, acaba, bu ana kadar hangi yetkimiz eksikti de, o yetki eksikliği sebebiyle bu hizmetler aksadı diye düşünüyorum. Eminim ki, binlere varan kanunlarımız ve onbinler ve yüzbinleri aşan hükümleri muvacehesinde, hükümetimizin de, devletimizin de bir yetki eksikliği mevcut değil; ama, buna rağmen huzura gelen kanunda, bir kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi istenmekte ve birçok kalem sayılarak, şu şu şu hususlarda bize yetki verin şeklinde talepte bulunulmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, depremin olduğu günden şu ana kadar, memleketimizde feryat eksik olmadı. İstiyoruz ki, artık -depremin olduğu tarihten bu yana, onbirinci gün idrak ediliyor- bu ıstıraplar bitsin. Hükümet desin ki, ben duruma hâkimim; devlet desin ki, ben vatandaşın yanındayım; artık, kimse feryat etmesin, yaraları kısa bir zamanda saracağım; çadır isteyene çadır, mesken isteyene mesken, ilaç isteyene ilaç; devletimiz güçlüdür, her türlü imkânı temin ettik, bu imkânlarımız da vardır; yaraları kısa bir zamanda saracağız.
Bu ay içerisinde, gördük ki, arkadaşlarımızın, burada verdikleri bilgilerin ışığı altında, devlet 1 katrilyonu aşkın bir parayı, bu ay da faizcilere faiz borcu olarak ödedi. Peki, bunu depremde zarar görmüş olan milletimizin fertlerine verseydik de onların ıstırabı bir an evvel bitseydi; ama, büyük bir bütçe açığı içerisinde, büyük bir iç ve dışborç ıstırabı içerisinde... Bunu vatandaşımıza, hatta, depremde zarar görmüş, kocasını kaybetmiş, eşini kaybetmiş, çocuklarını kaybetmiş, evi yıkılmış, her şeyini kaybetmiş, bir günde varlıklıyken varlıksız, muhtaç hale gelmiş insanımıza vereceğimize, faiz borcumuza vermemiz, bir ibret numunesidir ve acınacak, ağlanacak halimizdir.
Onun için "ille de biz yetki istiyoruz;
bu yetki verildiği takdirde, bu işleri halledeceğiz" şeklindeki sözleri, arkadaşlarımız, bir türlü inandırıcı olarak kabul edip de burada "artık, biz, devletimize, hükümetimize, size güveniyoruz bu yetkiyi vereceğiz, bu eksikliklerinizi de tamamlayacağız, bununla da bu hizmetleri göreceksiniz" şeklinde kimseden bir söz duymamız mümkün olmadı. Niye olmadı; ilk günden itibaren bir kopukluk, hizmet ve koordinasyon noksanlığı oldu ve hatta, son günlerdeki o acıklı manzara, hepimizin yüreğini yaktı. "Yahu, ne olur bize birkaç metre naylon" diyor, hatta çadırı da bıraktı artık "birkaç metre naylon, üzerimizi örtelim, çamurun içinde kaldık ve çoluk çocuğumuz perişan; 'mama' diyor, 'ilaç' diyor, 'su' diyor, 'ekmek' diyor" deme noktasına geldi. Buna rağmen, maalesef, milletimiz rahatça "elhamdülillah hükümetimiz, devletimiz yanımızdadır, bundan sonra artık ıstırabımız dinecek ve yaralarımız sarılacaktır" diye bir şey söyleyemedi.Bunun neticesinde bir şey ortaya çıkıyor değerli kardeşlerim: Denenmişi denemek nedamet doğurur. Siz, denendiniz, bu işi beceremediğiniz anlaşıldı, bundan sonra, size yetki kanunu da verilse, kâmil manada, hatta yetki kanunları da verilse, burada tadat edilen kanunların üzerinde size...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Oğuz, lütfen, tamamlayın efendim.
ALİ OĞUZ (Devamla) – ...yetkiler de verilse, bu işi yapamayacağınız anlaşıldı.
Allah yardımcınız olsun diyor, milletimize başsağlığı diliyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Oğuz.
Şahsı adına Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat; buyurun.
ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.
Şimdi, bu kanun tasarısının kapsamını görüşüyoruz. Burada, kapsam oldukça geniş tutulmuş; yani, ilave fon kurulmasından, fonların işleyişinden, inşaat ihalelerinden müşavirlik hizmetlerine kadar birçok konu kapsama alınmıştır. Aynı konuyu biraz önce de söylemiştim, yine üzerinde durmak istiyorum. Bu imar ve ihale konuları oldukça geniş konular, uzun zamandan beri konuşulan konular, öyle, kanun hükmünde kararnamelerle bir anda çözülecek konular değil.
Bakın, gerçekçi olalım, Türkiye'de ilk defa deprem olmuyor; Türkiye, zaten, fay hattı üzerinde olan bir ülke. 1939'da Erzincan'dan başlayıp, Erzurum'da, Varto'da, Sakarya'da, Adapazarı'nda, Adana'da depremler olmuştur; buralar, sık sık deprem olan bir bölge. Bu depremin bu derece etkili olmasının tek sebebi, nüfus yoğunluğunun burada çok fazla olmasındandır. Nüfus yoğunluğu çok fazla olduğu için ölü sayısı da fazla olmuş ve dolayısıyla, bütün Türkiye'yi de kalbinden yaralamıştır.
Burada deprem olduğu zaman, bir nüfus kilitlenmesi oldu. Neden nüfus kilitlenmesi oldu; Türkiye'nin her yerinde oturan vatandaşlar, Sakarya'da, Adapazarı'nda, Yalova'da deprem olduğunu duyunca ta Erzurum'dan, Kars'tan, Hakkâri'den, Van'dan otubüse atlayıp buraya geldi; çünkü, buralarda hepsinin bir akrabası, bir hemşerisi var. Onun için burada bir nüfus yığılması meydana geldi.
Ha, ne yapmak lazım; önce, imar konusunda bir karar vereceksek evvela bu nüfusu dağıtmamız lazım. Nüfusu dağıtmanın da yolu, siz oradaki o evleri herhangi bir yere dağıtamazsınız; çünkü, bir yere giden insan gittiği yerde çalışmak ister, dolayısıyla, buralara sanayi gerek. Siz, Türkiye'de sanayiin büyük bir bölümünü, yüzde 70 ve 80'ini, Marmara Bölgesinin etrafına kurarsanız, isteseniz de istemeseniz de, tekrar bir nüfus yığılması meydana getirirsiniz.
Bakın, Kalkınma Bankası Kanunu Tasarısını görüşecektik, henüz gelmemiş; onu, açın ve bakın, KİT raporuna bakın. Adı nedir; İşçi Yatırım Bankası; gayesi ne; Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine yatırımı teşvik etmek, sanayi kurmak; bu gaye için kurulmuş bir banka. Verdiği kredilere bakıyoruz, yüzde 67'si gelişmiş bölgelere, yüzde 13'ü kalkınmada öncelikli yörelere...
Bir banka kuruyorsunuz, adı Kalkınma Bankası; gayesi ne; Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da sanayii kurmak; teşvik verdiriyorsunuz, yüzde 67'si gelişmiş bölgelerde, yüzde 13'ü kalkınmada öncelikli yörelerde kredi kullanıyor. O zaman ne oluyor; bütün sanayiler,
zaten gelişmiş olan bölgelere yığılınca, ister istemez nüfus oralara yığılıyor ve bir afet anında da bu problemler meydana geliyor. Şimdi, kültür olarak da bizim, depreme karşı bir önhazırlığımız yok.Bakın, bir iki misal vereyim size: Geçen hükümet döneminde -bundan önceki 55 veya 56 ncı hükümet dönemindeydi- İstanbul'un en mutena semti Sarıyer'de, sırf bir bölgeyi imara açabilmek için, o Sarıyer'in üçte iki çoğunluğu olan, orman alanı en gelişmiş olan yeri aldılar, Bahçeköy diye bir belde belediyesine bağladılar. Neden bağladı? Bir açık konuşalım. Bayındırlık Bakanlığı onu oraya niye bağladı? Bir belde, içinde fen işleri elemanı dahi olmayan, 6 belediye meclis üyesi olan bir yer, Türkiye'nin en pahalı yerinin, Sarıyer'in imarına, niye, nasıl müsaade edecek? Bunu, şunu söylemek için söylüyorum: Evvela, ona, yani, bir belde belediyesine, Türkiye'de en fazla rantı olan bir yerin imarını verdiğimiz zaman, bu gelecek hataları da görmemiz gerekirdi.
Şimdi, bakın, yine, bir şey söyleyeceğim: Bundan evvelki hükümet döneminde -55 veya 56 ncı hükümet döneminde- bir kadro kanunu geldi; 90 bin civarında teknik eleman için müracaat edildi, Plan ve Bütçe Komisyonundan geçti; fakat, Genel Kurula gelmedi. Bu 90 bin kadro içinde bir tane inşaat mühendisi yok, bir tane makine mühendisi yok, bir tane elektrik mühendisi yok. Peki, ben, soruyorum; siz, sadece, bir deprem olduğu zaman mı mühendisleri hatırlarsınız? Bir tane mühendis almıyorsunuz; ne Bayındırlığa alıyorsunuz ne Devlet Su İşlerine alıyorsunuz; ondan sonra da, efendim,
binalar kontrol edilmedi diyorsunuz; edilmez tabiî...Şimdi, diyorsunuz ki, yapılan projeleri belediyeler kontrol etmiyor. Gidin, bütün belediyelere bakın. Mesela, ben, Erzurum Büyükşehir Belediyesinde Başkanvekilliği de yaptım; koskoca, 3 300 eleman çalışan belediyede, mühendis dediğin 4 veya 5'i geçmiyor; niye geçmiyor; kadroyu alamadığından, alsaydı geçerdi. Şimdi, neyi anlatmak istiyorum, bakın, şunu söylemek istiyorum: Evvela, biz, fikir olarak, yetki olarak mühendisliğin gereğine inanacağız; ikincisi de, fert olarak, vatandaşlarımızı geliştireceğiz; üçüncüsü de, Türkiye'nin sanayiini bir bölgeye yığmayacağız, bütün Türkiye'ye dağıtacağız. Kalkınmada öncelikli yörelere gerekli teşvikleri vereceğiz, oralarda cazibe merkezlerini kuracağız, oradaki insanları, orada geçinebilecek duruma getireceğiz ki bir yerde yığılmasın, bir deprem olduğunda bu problemler de meydana gelmesin.
Şimdi, siz, bir de, geliyorsunuz, hep böyle; işte, efendim, bina yıkıldı, Japonya'da tesir yok, müteahhitlerde hata var... Japonya'da kullanılan malzemelere bakın, adam, çelik karkas kullanıyor, esnek malzeme kullanıyor, hafif malzeme kullanıyor; bunların her birisi, depreme karşı dayanıklı malzemelerdir; fakat, biraz da pahalı malzemelerdir. Şimdi, biz, evvela bunu yapmak istiyorsak, depreme karşı tedbir almak istiyorsak...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ASLAN POLAT (Devamla) – Sayın Başkanım, hemen bitiriyorum.
BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Polat.
ASLAN POLAT (Devamla) – Sayın Başkanım, neticede şunu söylemek istiyorum: Yani, bunlar, böyle, bir kanun çıkarmakla, bir kararname çıkarma yetkisi vermekle bir ayda olacak konular değil; ama, bir yerden başlayabiliriz, üniversitelerimizden başlayabiliriz; bilhassa, Emlak Bankasının yapacağı konutlardan, bu çelik yapılardan, hafif malzemelerden, depreme karşı örnek malzemelerden siteler kurabiliriz, bunları deprem bölgelerinde kurabiliriz ve bunlar vasıtasıyla halka bir örnek olabiliriz.
Bu durum karşısında bir şey söyleyeyim: İktidar mensubu milletvekilleri de, biz burada biraz konuşunca, hemen böyle yoruluyorlar. Ben onlara bir şey söyleyeyim. O kadar kanun getiriyorsunuz ki, ya o kanunları getirmeyin ya da onların karşısında konuştuğumuz zaman, siz de biraz dinleyin der, hepinize saygılar sunarım.
İHSAN ÇABUK (Ordu) – Diline sağlık, sağol.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Polat.
Madde üzerindeki müzakereler tamamlanmıştır.
Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.
3 üncü maddeyi okutuyorum efendim:
İlkeler
MADDE
3. — Bakanlar Kurulu ivedi ve zorunlu hallere münhasır olmak kaydıyla, 1 inci madde ile verilen yetkiyi kullanırken;a) Doğal afetlere maruz kalan yerlerde normal yaşamın devamını sağlayacak hizmetlerin verimli, etkin ve hızlı bir biçimde yürütülmesini,
b) Doğal afet bölgesindeki hasar ve tahribatın bir an önce giderilmesini,
c) Doğal afet bölgesindeki hizmetlerin yürütülmesinde ilgili kuruluşlar arasında eşgüdümün sağlanmasını,
d) Ülke çapında depreme dayanıklı çağdaş bir yapılaşmanın sağlanmasını,
e
) Doğal afet meydana gelen bölgelerin ekonomisinde dengelerin ve güven ortamının sağlanmasını, istikrarın gerçekleştirilmesini ve hızlı kalkınma için gerekli tedbirlerin alınarak verimin yükseltilmesini,f) Doğal afet bölgelerinde afetten kaynaklanan hukukî ihtilafların çözümüne dair işlemlerin hızlandırılmasını,
Gözönünde bulundurur.
BAŞKAN – Madede üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına Tokat Milletvekili Sayın Ali Şevki Erek.
Buyurun Sayın Erek.
DYP GRUBU ADINA ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; 157 sıra sayılı yasa tasarısının görüşmelerinde Doğru Yol Partisi adına söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına, Yüce Meclisi ve Değerli Başkanımızı saygıyla selamlıyorum.
Ülkemiz ve vatandaşlarımız, yüzyılın afetiyle karşı karşıya kaldılar; acımız, rahmet dileklerimiz, hüzünler, her türlü elem ve ıstırap, öyle umuluyor ki, yıllar ve yıllar sürecek ve kıyamete kadar da unutulmayacak.
Değerli arkadaşlarım, bugün getirilen yetki yasa tasarısı üzerinde şunları söylemek kabil: Her şeyden evvel şu kesin tespiti yapalım ki, şunu anlayalım ki, şunun idrakinde bulunalım ki, yasa, yani, mevzuat, her zaman her şeyi halletmiyor; hatta, mevzuat, yasalar, yönetmelikler, tüzükler ve bunların içinde bulunan her türlü yetkiler, meseleye bir çözüm getirmiyor, bir ilaç olmuyor. Niye olmuyor; her şeyden evvel, işin sahibi olmanın gereği ortaya çıkıyor, fikri takip dediğimiz meseleye abanmanın ihtiyacı çıkıyor, evvelden hazırlıklı olma ihtiyacı kendini gösteriyor, koordine kendin
i gösteriyor, sorumluluk kendini gösteriyor.Değerli arkadaşlarım, 17 Ağustos sabahı gelen bu felaket sırasında, Türkiye Cumhuriyetinde, yetkililerin kullanacağı mevzuatın derinliğine tanıdığı yetkiler vardı, sorumluluklar vardı; İller Kanunu vardı, Kriz Yönetmeliği vardı, Afetler Yasası vardı, Deprem Alanlarında Kurulacak Binalarda Öngörülmesi Gerekli Yapı Yönetmeliği vardı, seferberlik ilan etme imkânı vardı, olağanüstü hal ilan etme imkânı vardı; bunlar olmasa dahi, kamu sektörünün ve özel sektörün sahip olduğu her türlü araç, gereç ve imkânı, bu yetkiler olmasa dahi seferber etme imkânı vardı. Şüphesiz büyük bir afet.
Değerli arkadaşlarım, hemen ifade edeyim ki -Partim adına konuştuğum için söylüyorum ve kendi Partim için söylüyorum, başka parti adına söylemem mümkün değil- Doğru Yol Partisi, böyle büyük bir afette, 65 milyonun birlik ve beraberlik içinde bulunması gereken bir ortamda, hiçbir zaman, bu afetten evvel de, bu afetten sonra da, birlik ve beraberlik zamanında katiyen bir istismara gitmemiştir, bir duygu sömürüsüne gitmemiştir. Doğru olan da budur ve daima yapıcı şekilde hareket etmiştir.
Değerli arkadaşlarım, ne yapmıştır; salı sabahı Genel Başkanının başkanlığında toplanmış, saat 10.00'da, salı saat 10.00'da Doğru Yol Partisinin bütün ekipleri deprem bölgesine dağılmıştır. Aynı gün deprem bölgesi gezilmiştir; çaresizlik görülmüştür, facia görülmüştür, dehşete tanık olunmuştur. Sadece onunla kalınmamıştır, o gün yapılan basın toplantılarıyla, eğer hadisenin büyüklüğüne tam anlamıyla bir teşhis konulabiliyor ise, eğer ihtiyaç duyuluyor ise, ki, ihtiyaç duyulduğu bize göre kesindi, olağanüstü halin ilan edilmesi önerilmiştir.
Değerli arkadaşlarım, bununla da kalınmadı. Sayın Başbakan da dahil en üst düzeyde ziyaretler gerçekleştirildi. Bununla da kalınmadı, Türkiye Büyük Millet Meclisine zorunlu yapı denetim sigortasını içeren yasa teklifi verildi; bununla da kalınmadı, sadece bu büyük afete maruz kalan Marmara Bölgesine münhasır olmak üzere, bir afet yasa teklifi, yine, Yüce Meclise sevk edildi.
Hiçbir istismara kapılmadan, bu konudaki olan desteğimiz ve yardımlarımız, şüphesiz ki, hiç bıkmadan ve usanmadan ülke için, ülkenin birliği ve dirliği için, huzuru için devam edegelecektir. Ama, şurası kesin ki, değerli arkadaşlarım, bu büyük afette mutlaka facialar olacaktı, mutlaka büyük mağduriyetler olacaktı; ama, kesini şu ki, açığı olan şu ki, asgarî 48 saat ve 72 saat zarfında bir büyük felçle karşı karşıya olduğumuz gayet açık biçimde kendini göstermektedir. Geç kalınma aşikârdır; adına ihmal dey
iniz, adına şoke olmak deyiniz, adına terahi deyiniz, adına taksir deyiniz; ama, 48 saatle 72 saat arasında bir gecikme oldu.Bakınız, açıklıkla söylüyorum; 5 gün sonra yayımlanan genelge, özel sektörün, kamu sektörünün elinde bulunan dozer, vidanjör, kompresör, her türlü kaldırıcı, taşıyıcı alet, özelde ve genelde bu işin her türlü uzmanı, derhal afet bölgesine gidilsin emri -ki, 5 gün sonra verilmiştir- bize göre, en geç 17 Ağustos sabahı saat 06.00'da, bilemediniz 07.00'de verilmeliydi. Afet bölgesinin dışında bulunan 80 vilayetten arta kalan vilayet; şu vilayet, deprem bölgesindeki şu vilayete, başında valisi olmak kayıt ve şartıyla, bütün imkânlarıyla özel ve kamu sektörünün bütün araç ve gereciyle -hangi vilayet; Tokat Vilayeti Bolu'ya, Samsun Sakarya'ya, Balıkesir Bursa'ya, Edirne İstanbul'a- tüm alet ve edavatıyla 5 gün sonra verilen emir verilmeliydi.
Değerli arkadaşlarım, bunları söyleyeceğiz. Devletin bir hükmî şahsiyet olduğunu, burada konuşan arkadaşlarımız ifade etti. Devleti meydana getiren, onun rüknleridir, bizleriz, memurudur, müdürüdür, muhtarıdır, amiridir, genel müdürüdür, bakanıdır, milletvekilidir, Başbakanıdır; devleti temsil eden bunlardır. Eksikler gedikler varsa, onları söylemenin devleti zarardide edeceğini iddia etmenin de bir yanlış olduğunu burada gayet açıklıkla ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, sanki daha evvel, bu büyük afetin derdine derman olacak yetkiler yoktu da, bu yetki tasarısı dolayısıyla, yeni yetkilerle bu derde derman olalım intibaını kabul etmiyoruz. Bize göre her yetki vardır. Evet diyeceğiz; niye evet diyeceğiz: Bu kadar büyük bir afette, eğer hükümetimiz her halukârda, günün 24 saatinde, tek bir milim dahi, derde derman olacak, toplu iğne başı kadar bir yasal yetki ihtiyacını duyarsa, elinin altında hazır olsun; ama, elinin altında hazır olan bu yetkiyi zamanında, vakit geçirmeden kullansın diyerek, bu yetki tasarısına evet diyeceğiz. Bu yetki tasarısına evet dememiz, bu yetkilerin benzerlerinin evvelden olmaması anlamına gelmez, verilen yetkilerin zamanı
nda kullanılamamış olmasının maalesef ve maalesef zararını ve kaybını telafi edemez.Değerli arkadaşlarım, burada, biraz evvel konuşan bütün arkadaşlarımız, bu konu Meclis gündemine geldiğinde söz alan bütün arkadaşlarımız, Marmara Bölgesinin Türkiye Cumhuriyeti için ekonomik bakımdan ne ifade ettiğini gayet açıklıkla belirttiler; üretim bakımından, ihracat bakımından, ülkenin...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Erek, süreniz tamamlandı; lütfen toparlayın efendim.
Buyurun.
AL
İ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Toparlıyorum, bir cümleme müsaade ediniz Sayın Başkan.BAŞKAN - Buyurun efendim.
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – 2 dakika hakkımı vermediniz değil mi Sayın Başkanım?
BAŞKAN - Süreniz bitti efendim, ben değerlendireceğim; buyurun, devam edin.
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, çok önemle söylüyorum, bu büyük afet, Türkiye Cumhuriyeti için bir milat olmalıdır, bir yeni başlangıç olmalıdır.
Rahmetli Refik Saydam'ın söylediği gibi, şüphesiz ki, Türkiye Cumhuriyeti çok büyük aşamalar göstermiştir; ama, 2000'li yıllara girildiğinde Türkiye A'dan Z'ye kadar yeniden gözden geçirilmelidir, yeniden yapılanmalıdır. Bu işin A'sı da Marmara Depremi olmalıdır.
Büyük yardımlar geliyor, bunlar çarçur edilmemelidir, fikritakip ihmal edilmemelidir, kesimler ayrı ayrı gözetime ve denetime alınmalıdır, çiftçi için, KOBİ'ci için, esnaf için, ihracatçı için, emekli için, memur için, öğrenci için, eğitim için ayrı ayrı projektörler bıkmadan, usanmadan bu kesimlerin üzerinde eksik kılınmamalıdır. Ekonomik ve eğitim bakımından yapılacak her türlü çalışma, kesinlikle, bir bıkkınlığa, bir aldırmazlığa sahne olmadan; bıkmadan, usanmadan temadi ettirilmelidir.
Cenabı Allah'tan acıları yüreğimizde hissederek rahmetler niyaz ediyoruz, acil şifalar niyaz ediyoruz. Cenabı Allah'tan niyaz ediyoruz ki, ülkemiz, el ve gönül birliğiyle bize göre asgariden beş yıl sürecek bu büyük afetin teressübatını kaldırmayı nasip eylesin.
Sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Erek.
Fazilet
Partisi Grubu adına, Konya Milletvekili Sayın Veysel Candan; buyurun efendim.FP GRUBU ADINA VEYSEL CANDAN (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, milletvekili arkadaşlarım; görüşülmekte olan 157 sıra sayılı Yetki Kanunu Tasarısının, Plan ve Bütçe Komisyonu raporu üzerinde Fazilet Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Cenabı Hak'tan temennim, tekrar böyle afetlerin olmamasıdır.
Konuşmama başlarken, Yetki Kanunu Tasarısına evet diyeceğimizi ifade etmek istiyorum. Ancak, bilin ki, sadece konu yetki alma işi değildir. Aslında bütün mevzuatları tetkik ettiğimiz zaman, ciddî bir yetki eksikliği yoktur. Ancak, Hükümetin, yetkimiz yoktu, şimdi yetki aldık yaraları sarıyoruz mantığının da yanlış olduğu kanaatindeyim. Aslında, doğrusunu isterseniz, acımasızca Hükümeti tenkit etmek istiyorum, ancak, Hükümetin hali de acıklı ve çaresiz, halk depremzede, Hükümet de depremzede.
Değerli arkadaşlar, neden bu cümleleri sarf ettim, bu söylediklerim kuru bir iddia değil. Dönem 55 inci Hükümet, Bakan, Sayın Yaşar Topçu, Bayındırlık ve İskân Bakanı, yer Plan ve Bütçe Komisyonu, Bayındırlık Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü bütçesi görüşülürken depremle ilgili söylediği kısa cümleler şunlar: "Her türlü hazırlık tamam. İstanbul'un muhatap olacağı deprem karşısında her türlü senaryo ile hazırız." Sayın Bakanın ifadeleri bu; netice malum.
Değerli arkadaşlar, şimdi, Hükümet tarafından getirilen bu Yetki Kanun Tasarısındaki gerekçeye dikkatle baktığımız zaman, içerisinde deprem olayını kısaca anlattıktan sonra, imar, kültür, tabiat varlıklarının korunması, müteahhitlik, sivil savunma konularında kanun ve kanun hükmündeki kararnamelerde değişiklik talep etmektedir.
Şimdi, baktığımız zaman, tabiat varlıklarıyla ilgili çok ciddî bir kanun var, halen yürürlüktedir. Sivil savunmayla ilgili bir genel müdürlüğümüz var, bu genel müdürlüğün bütçesi de 3 trilyon 130 milyardır, tamamı da personel giderlerine harcanmaktadır. Dolayısıyla birinci
bentte talep edilenlerle ilgili olan mevzuat zaten mevcuttur.Ayrıca, ikinci bentte, meydana gelen büyük kayıpların telafisi -sanki, şimdiye kadar telafi etti Hükümet de bir karşı çıkan varmış gibi- normal hayata dönülmesi, hasar ve tahribatın giderilmesi, hizmetlerin bir merkezden eşgüdümlü yürütülmesi. Zaten, kriz merkezleri bu demek, eşgüdümlü demek. Bu metni hazırlayan bürokrat kimse, işi sıfırdan... Sanki, mevcut mevzuatı yok saymıştır.
Değerli arkadaşlar, ilave olarak, metinde "doğal afetlere karşı alınacak tedbirlerin daha az zararla atlatılması için düzenlemelerin yapılması..." Şimdi, eski Sayın Bakan Yaşar Topçu'nun 55 inci hükümette söylediği sözler ile bu metindeki sözleri yan yana getirdiğimiz zaman, hiçbir anlam ifade etmemektedir.
Değerli arkadaşlar, memleketimizde, afetle ilgilenen Sivil Savunma Genel Müdürlüğü var -bütçesini ifade ettim- Afet İşleri Genel Müdürlüğü var. Bu kurumların ne iş yaptığı, neye yaradığı, maalesef, bu olaylar karşısında pek anlam taşımamaktadır.
Şimdiye kadar, Erzincan, Adana, Dinar depremlerinde üç kanun çıkarmışız; şimdi, dördüncüsü, yetki tasarısı istenmektedir.
Aslında, bu gerekçe, bir suçun itirafı niteliğindedir. Bakın, gerekçenin bir yerinde "hizmetlerin bir merkezden eşgüdümlü olarak yürütülmesinde zorunluluk vardır" deniliyor. Hani koordinasyon vardı; hani organizasyon vardı?!
Değerli arkadaşlar, keşke, hükümet, bütün bunları, şu yetki diye istediklerini yapsa da, daha sonra gelip bunları kanunlaştırsaydı, olabilirdi.
Yine, kanun ve kanun hükmündek
i kararnamelerde değişikliğe ihtiyaç var deniliyor. Bütün bu değişiklikler, aslında, maalesef, üzülerek söyleyeyim ki, yeni bir şey getirmemektedir. Peki, burada bütün mesele nedir? Risk alacak, yürekli, cesaretli, fedakâr yönetime ihtiyaç vardır değerli arkadaşlar.Aslında, burada "kamu kurum ve kuruluşları mevcut yetki ve imkânlarını yeterince kullandı mı?" sorusu akla gelmektedir. Kanaatimizce, bu da kullanılmamıştır. Aslında, kriz masalarının kendileri kriz haline gelmiştir; sorun, yetki eksikliğinden değil, koordinasyon eksikliğinden oluşmuştur.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bununla ilgili olarak, depremin beşinci gününde yapılan açıklamayı arz etmek istiyorum: "Depremin beşinci günü, enkaz altında bulunduğu tahmin edilen 30 000'i aşkın insanımıza hâlâ ulaşılamadı!.." Gün, beşinci gün! Krize müdahalede geç kalan Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi, ancak, depremin dördüncü günü, özel ve tüzelkişilere ait iş makinelerinin valiliklere teslim edilmesini istemeyi akıl etti; bunu, dördüncü gün değil, birinci gün akıl etmesi lazımdı. Yukarıda ifade ettiğim gibi, ferasetli yöneticilere ihtiyaç var. Valilikler de, kendilerine teslim edilen makineleri, bu sabaha kadar, bir yazıyla, Başbakanlık Kriz Merkezine bildirecekler.
Bakın arkadaşlar, acıklı bir manzara! Devlet, bürokrasiyi ayakta tutmaya çalışırken, enkaz altında kalanların tıbben yaşama sınırı bugün doluyor. Doğrusu, şimdi, suç, yasalarda mı; bu yasalara uygulayanlarda mı?
Aynı şekilde, depremzedeler için kayıp muhtarlardan belge istenildiği; yine, vatandaşın bürokrasiyle karşı karşıya geldiği gözlenmektedir.
Değerli arkadaşlar, konuşmamın başında ifade ettim. Mühim olan yetki almak değil, alınan yetkilerin iyi kullanılmasıdır. Ümit ederiz ki, İstanbul Teknik Üniversitesinden bir heyet tarafından hazırlanan öndeğerlendirme raporu esas alınarak, bu, hükümetin aldığı yetki bu şekilde değerlendirilerek, bilimsel bir çalışma dikkate alınarak mevzuat hazırlanır.
İkinci ve çok önemli gördüğüm bir konuyu ifade etmek istiyorum: Yetki ve sorumluluk mahallî idarelere devredilmeli; yani, vilayete, özel idarelere, o ildeki vakıf ve derneklere devredilmeli; mutlaka, sivil toplum örgütleri önplanda yer almalıdır diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlar, yine, yetki kanunu tasarısı içerisinde "doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi" şeklinde bir ifade var. Bizim Afet İşleri Genel Müdürlüğümüz var; zaten, bunları tespit etmiştir: Bunlar, doğan zararların giderilmesi, yeni yerleşim yerlerinin kurulması, imar, ihale, müteahhitlik hizmetleri, müşavirlik hizmetleri, sivil savunma, mevcut fonların işleyişi -yani, fonları denetleyeceğiz- ilave fon kurulması -bu da enteresan; yeni, açık bir kaynak daha oluşturmak gibi bir husus; yani, bir ek vergi gündemde- bağış ve yardımların etkin kullanımı, ekonomik konularda düzenleme, sigorta sistemi, teşkilat kanununda -yani, sivil savunma- ve tabiî afetler konusunda yapılacak değişiklikler...
Aslında, baktığımız zaman, bu gerekçenin, tamamen bir temenni gerekçesi olduğu gözlenmektedir. Peki, hükümet, bu arada ne yapmadı? Acele hareket edemedi; geç kaldı. Organize bozuk, koordinasyon yoktu. Haberleşme sağlanamadı, trafik aksatıldı, gelen yabancılar değerlendirilemedi, Sivil Savunma Teşkilatı ve Afet İşlerinin hazırlıksız olduğu ortaya çıktı, kanaatimce, en mühimi de, öncelikler karıştırıldı.
Değerli arkadaşlar, tabiî, bir konuyu da gündeme getirmek istiyorum. Özellikle, hükümet, RTÜK üzerinde psikolojik baskıyla, bir televizyon kanalını da, bölgeden yayın yaptığı gerekçesiyle kapattı. Kanaatimce, bu da sağlıklı bir anlayış değildir. En azından, vatandaşın haber alma özgürlüğünü kısıtlamadır. Bu karar, hukukla bağdaşmaz; sansür niteliğindedir, siyasî ve ağırdır; RTÜK'ün bu kararını gözden geçirmesi gerekmektedir.
Değerli arkadaşlar, hükümetin kendi içerisinde uyumsuzluk var. Kriz merkezinin açıkladığı rakamlar; önceki gün, ölü sayısı 17 997 olarak ilan edildi, daha sonraki gün "yanlış oldu; 12 514" denildi. Halbuki, iç ve dış kaynaklar, sayının 45 000-50 000 civarında olduğunu ifade ediyor. Konuyu, Başbakan, garip bir gerekçeyle açıklıyor "çok yardım için ölü sayısını fazla gösterdiler." Bu mantığı da anlamak mümkün değil! Yani, bir bölgede yardım almak kastıyla ölü sayısını 5 000 fazla söylemenin bir mantığı yoktur ya da Başbakan yanıltılıyordur.
Değerli arkadaşlar, tabiî ki, bu arada, depremden istifade eden belirli çevreler var. Hazine tarafından yıllık borçlanma 8 puan artırılarak, devlet 60 trilyon zarara sokulmuştur, yıllık faiz yüzde 122'dir. Daha sonra, geçen hafta yapılan Hazine borçlanması da artı 5 puandır; yani, devlete borç veren rantiyecilerin insafı depremi de boşta bırakmıştır.
Bütün bunlara baktığımız zaman, hükümet, bir taraftan da -her ne kadar şimdi, çekmiştir; ama- ekimde getirmeyi düşündüğü vergi tasarılarıyla, vatandaşın yardım etme imkânını kısıtlamaktadır...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Candan, lütfen bağlayınız efendim.
VEYSEL CANDAN (Devamla) – Ben, hükümete, burada, bir tasarı, bir somut öneriyle faydalı olmak istiyorum. İlgililer, umarım ki, ümit ederim ki düşünürler. Şu anda, kanaatimce, yapılabilecek en hayırlı iş, depremzedeleri bölgede konut sahibi yapmaktır. Bunun için, hazine arazileri, imar planı getirmek kaydıyla, işadamlarına ve sivil toplum örgütlerine, vakıf ve derneklere konut kampanyası açmak suretiyle, imarlaştırılmış hazine arazileri üzerinde, Sabancı mahallesi, Koç mahallesi, işte, filan vakıf mahallesi gibi, öyle zannediyorum ki, bir kampanya başlatıldığı zaman, hazine arazileri üzerinde, hem para ödemeden hem de birim fiyatlar asgarî yüzde
50 indirimle –müteahhit kârı, inşaat, ruhsat harcı, belediye harcı olmayacağı için– benim yaptığım inceleme ve hesaplarla, altı ayda 200 bin konut yapmak mümkündür.(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Candan.
VEYSEL CANDAN (Devamla) – Bu önerimize, haklı olarak, bir belediyenin 100 konutla katkıda bulunacağını ifade etmişlerdi. Umarım, bu projemiz, ilgili bakanlık tarafından gündeme alınır.
BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Niğde Milletvekili Sayın Mükerrem Levent; buyurun efendim.
MHP GRUBU ADINA MÜKERREM LEVENT (Niğde) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde vuku bulan tabiî afetin hinterlandının büyük olması, alınan acil önlemlerin bir an önce ulaşılmasında güçlükler yaşanmıştır. Bu nedenle, üstün özveri gösteren değerli bir Bakanımız, zamanında önlem almasına rağmen suçlanmıştır.
Allah'tan, Yüce Türk Milletine, böyle bir afeti bir daha göstermemesini diliyor ve bu kanunun bir an önce çıkarılması, bunun yanında, şu acil önlemlerin bir an önce alınarak, gerekli düzenlemelerin yapılmasını düşünüyorum.
Sayın milletvekilleri, yurdumuzda sık sık karşılaştığımız sel, çığ, deprem vesaire gibi afet ve olağandışı hallerde kullanılacak mobil ve modüler sistemlerin kullanılmasının aciliyeti, can kayıpları, hastalıkları ve sakatlıkları asgarîye indirecektir. Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı bünyelerinde acil yardım ve kurtarma hizmeti veren birimler, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık bünyesinde acil yardım ve kurtarma genel müdürlüğü kurulması halinde daha fonksiyonel bir hale gelecektir. Bu genel müdürlüğün kuruluş temel ilkeleri içerisinde, yerinde ve anında hizmet, bilimsel usullere uygun hizmet, hizmette koordinasyon, kapsamlı işbirliği, sürekli hazırlık, detaylı planlama, mobil, modüler ve modern hizmet, atıl yatırım ve atıl kapasiteyi önlemek olacaktır.
Kara, deniz ve hava araçlarının süratli, kısa sürede güvenli ve etkili hizmet verebileceği haller ile diğer mobil sistemlerle bu hizmetlerin yürütülmesi mümkün olmayan hallerde ortaya çıkacak ve bu araçların koordinasyonunu sağlayacak acil yardım ve kurtarma genel müdürlüğü, sayısal, personel, donanım ve malzeme yönüyle de teçhiz edilecektir. Bu genel müdürlükle, hizmet planları dahilinde, birçok birim ile de diğer hizmet sektörleriyle koordinasyon ve işbirliği gerçekleştirilecek, sorumluluk ve yükümlülükler paylaştırılarak hizmet bütünlüğü sağlanacaktır.
Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu mobil ve semimobil sistemlerinin seyyar hastane, seyyar acil yardım hastaneleri, remamobil sistemleri ile mobil ve semimobil sistemleri bünyesinde taşıyan ambulans helikopterlerle teçhiz edilen ve ihtiyaç duyulan tüm makine ve teçhizatlarla modern çağa ayak uyduran sivil, askerî ve profesyonel bir ekipler manzumesinden doğan acil yardım ve kurtarma genel müdürlüğü vasıtasıyla, olağandışı durumlarda her türlü hizmet sağlıklı olarak ortaya çıkacaktır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye'nin böyle elim doğal afetlerle bir daha karşılaşmamasını Yüce Allah'tan niyaz eder, ola ki, afetlerde can ve mal kaybının azalmasının, en asgarîye indirilmesinin, bu sistemlerle, bir an önce acil önlemler alınarak sağlanması gerekmektedir.
Hepinize saygılar sunuyor, Yüce Heyetinizi selamlıyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Levent.
Şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş....
FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Hatay Milletvekili Sayın Mustafa Geçer konuşacaklar.
BAŞKAN – Buyurun.
MUSTAFA GEÇER (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 157 sıra sayılı Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemlerle İlgili Yetki Kanunu Tasarısının 3 üncü maddesi üzerinde konuşmak üzere, şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyor, 17 Ağustosta yaşadığımız deprem felaketinden dolayı milletimizin başı sağ olsun, geçmiş olsun diyor; ölenlere, Allah'tan rahmet; kalanlara, yaralılara şifalar diliyorum.
Ne yazık ki, ülkemizde tabiî afetler sık sık vuku bulmaktadır ve bu olaylar, daha 1990'lı yılların başında, 1992'de Erzincan depremi, arkasından Dinar depremi, Hatay depremi ve daha sonra, geçen yıl Adana'da bir deprem vuku bulmuş; yine, memleketimizi derin üzüntülere boğmuştu.
Bir tabiî afetler bölgesinde, jeolojik olarak bulunan; özellikle, deprem fay hatları üzerinde olan ülkemizde, bu tip afetlerin bir daha olmamasını temenni ediyoruz; ancak, temenniyle de bu iş bitmiyor; bundan önceki dönemlerde olan büyük afetlere karşı birtakım yasal düzenleme yollarına gidilmişti.
Şu anda, depremin üzerinden on gün geçti. On güne kadar Meclis gündemimizde depremle ilgili herhangi bir yasal düzenleme ihtiyacı olmamış herhalde ki, gündeme, buna benzer bir madde getirilmedi. Ancak, bugün bakıyoruz, doğal afetlere karşı alınacak önlemler ve doğal afetler nedeniyle doğan zararların önlenmesiyle ilgili bir yetki kanunu çıkarılmak üzere, 157 sıra sayılı tasarı önümüze konulmuştur. Biz, Fazilet Partisi olarak, ülkemizdeki her türlü afetlerin, memleketimizin ve milletimizin lehine oluşacak her türlü adımların yanında olduğumuzu, daha öncelerde söyle
diğimiz gibi şu anda da söylüyoruz. Büyük zararlara duçar kalan, büyük acılara bizleri boğan bu afete karşı alınacak her türlü tedbirin, atılacak her türlü adımın yanında olacağımızı da burada beyan ediyorum.Ancak, burada dikkatimi çeken bir konu var: Gerçekten, Türkiye'de böyle bir mevzuat boşluğu var mıydı? Yani, devletin yetkisini ve gücünü, devlet adına özellikle kullanan ve devleti ilzam eden yürütmenin, yani hükümetin elini bağlayacak... Onun, birtakım yardım çalışmalarını veya afet bölgesindeki yaraların sarılmasıyla ilgili eylem planlarını uygulayabileceği, bunu sağlayabileceği yasalar yok muydu? Türkiye'de bundan önce böyle afetler yaşanmadı mı? O dönemlerde buna benzer yetki yasaları çıkarılmadı mı da, şu anda, on gün geçtikten sonra, üç aylık bir yetki almak üzere ve bu yetki çerçevesinde çıkarılacak kanun hükmünde kararnamelerle, afet bölgesindeki yaraların sarılmasına ilişkin böyle bir yetki yasa tasarısı bugün önümüze geldi? Elbette, geç de kalmış olsa, gerçekten bir yasal boşluk varsa, afet
bölgesine götürülecek hizmetler ve yaraların sarılması adına çıkarılacak yasalar veya kararnameler varsa, böyle bir yetki yasasının gündeme getirilmesini de, bir başlangıç ve sevindirici bir olay olarak karşılayabiliriz.Tasarının 3 üncü maddesinde, gerçekten, çok güzel noktalara temas ediliyor. Bu maddelerde zikredilen olaylar gerçekleştirildiği veya realize edildiği zaman, ülkenin çok büyük problemleri çözülebilir. Burada, özellikle doğal afet bölgesindeki hizmetlerin yürütülmesinde ilgili kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması... Afet bölgesine, afet günü gittiğimizde, diğer partilerden tüm milletvekillerimiz de oralarda bulunuyorlardı; vatandaşlarla birlikte olmayı, onların acılarını paylaşmak için ellerinden gelen çabayı gösterdiler. Fazilet Partisi olarak, biz de, ilk gün, kriz masası kurarak, ekipler halinde o bölgeleri ziyarete gittik; vatandaşlarımızın yalnız olmadığı, milletvekillerimizin yanında oldukları imajını en azından vermek, manevî destek verme adına orada bulunduk ve ihtiyaçlarını, sıkıntılarını tespit ederek kriz masasına intikal ettirdik. Yapılan bağış ve yardımların, aynî yardımların ihtiyaç bölgelerinde oluşturulmuş kriz masalarına yönlendirilmesini sağlamaya ve elimizden geleni yapmaya çalıştık. Elbette orada koordinasyon yokluğu vardı. Gerçekten, kriz bölgelerinde, deprem bölgelerinde oluşturulmuş kriz masalarının başına konulan mülkî amirler veya yerel idarecilerimizin, zaten, o anda, rasyonel veya akılcı bir karar vermeleri mümkün değildi. Depremin birinci ve ikinci gününde o
rada bulunan mülkî amirlerimizin, kaymakam, vali ve belediye başkanlarımızın ve diğer yöneticilerimizin depremin şokunu henüz atmadığını gördük. Zira, Adapazarı'na gittiğimizde, belediye başkanımızı aradık; belediye başkanının 5 müdürü enkaz altında kalmış, akıbetinden haber yoktu.BAŞKAN – Sayın Geçer, lütfen, tamamlayın efendim.
MUSTAFA GEÇER (Devamla) – Sayın Valimiz, bu deprem anında, deprem olan meskeninden kendini canlı zor kurtarmış, o anda şokun içindeydi. Gelen yardımlar veya gelen araç ve edavatların, gerçekten ihtiyaç mahallerine iletilmesi noktasında bir iletişim, bir haberleşme, koordinasyon bozukluğu vardı. Bunlar, aslında, bu acıları daha önce yaşamış bir ülkede, daha önceden alınmış tedbirlerle giderilebilirdi. Burada, gerçi, devletin ihmali diye söz ediliyor; ama, aslında, devlet adına, devletin güç ve yetkisini kullanan yürütmenin; yani, iktidarın ihmalinden bahsedilebilir.
İlk iki gün oralarda yeterli önlem ve tedbirler alınmadı ve şu anda, hâlâ, belki de enkazların ancak yüzde 20'sine ulaşılabilmiş durumda.
Orada güzel bir koordinasyon sağlansa, daha önce yasalarla oluşturulmuş kurumlar da devreye sokulabilseydi, enkazların başına en az 20 insan kazma kürekle konulsaydı, orada, belki de, kan kaybından ölmek üzere olan insanlar kurtarılabilirdi. Ancak, şu andan itibaren, gerçekten, bu acılar bir kenara bırakılarak -gerçi, tüm hücrelerimize kadar hissettik- bu acıların dindirilmesi adına tedbirlerin alınması gerektiğine inanıyor, saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ge
çer.Şahsı adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat?.. Yok.
Kocaeli Milletvekili Sayın Mehmet Batuk?.. Yok.
Adana Milletvekili Sayın Yakup Budak?.. Yok.
Elazığ Milletvekili Sayın Mehmet Ağar?.. Yok.
Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mustafa Kamalak?..
Buyurun Sayın Kamalak.
MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Sayın Başkanım, değerli arkadaşlarım; konuşmama başlarken, Grubum ve şahsım adına, hepinizi hürmetle selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, önce, bir iki hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Meclis İçtüzüğümüzün 85 inci maddesine göre, kanunlarda, tasarılarda ve tekliflerde kullanılacak dilin, Anayasa dili olması gerekir. Bu düzenlemeyle ilgili olarak Anayasamızın kullandığı kelime ve kavramlara bakıyorum: Anayasa "tabiî afet" diyor, tasarı "doğal afet" diyor; Anayasa "tedbir" diyor, tasarı "önlem" diyor; Anayasa "sebep" diyor, tasarı "neden" diyor.
Değerli arkadaşlarım, bunlar, belki, küçük takıntılar; ama, bu Anayasa da bizim, eldeki Tüzük de bizim. Elbette, bunlar fazla önemli değil diyebiliriz; ama, Anayasaya göre devletin resmî dili Türkçedir. Türkçeyi kullanırken, sanıyorum, hiç değilse, Yüce Mecliste azamî titizliği göstermemiz gerekir diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, geliyorum şimdi asıl konumuza. Hükümet bu tasarıyla üç aylık bir yetki istiyor.
Değerli arkadaşlarım, gerçekten, hükümetin böyle bir yetkiye ihtiyacı var mıdır?
Değerli arkadaşlarım, 17 Ağustos gecesi saat 3'te deprem oldu. Şu an ölü sayımız nedir? Bunu tam olarak bilen yok. Yaralı sayımız nedir? Bunu bilen yok. Hâlâ, enkaz altında kaç vatandaşımız yatmaktadır? Bunu bilen yok.
Değerli arkadaşlarım, bunları engelleyen bir durum mu var? Yetkisizlik halinden dolayı mı hükümet, bunların üzerine eğilemiyor?
Değerli arkadaşlarım, gece saat 03.00'te deprem oldu; saat 04.00'te, hükümet, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanıp, bu deprem yörelerinde olağanüstü hal ilan edemez miydi? Soruyorum Bakanlar Kuruluna; Bakanlar Kurulu, derhal, kanun hükmünde kararname çıkaramaz mıydı; buna engel bir durum mu vardı?
Değerli arkadaşlarım, açık konuşalım, engel yetkisizlikten kaynaklanmıyor; o yetkiyi, kullanmamaktan kaynaklanıyor, iradeden kaynaklanıyor.
Değerli arkadaşlarım, Anayasanın 119 uncu maddesinde "Tabiî afet hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir" denilmektedir. Hükümetin, bu yetkisini kullanmaya engel bir durum mu vardı? Anayasa sana, altı ay yetki veriyor. Aradan onbir gün geçmiş, hükümet gelmiş, şimdi, Yüce Meclisten yetki istiyor.
Değerli arkadaşlarım, hangi yetkiden bahsediliyor?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Kamalak, lütfen, tamamlayın efendim.
MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Değerli arkadaşlarım, Anayasa diyor ki "Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir." Bu tür kararnameler için de yargı yolu kapalıdır.
Değerli arkadaşlarım, eğer, yetki istiyorsanız, işte Anayasa, eğer, yardıma koşmak istiyorsanız, işte kanun; ama, o irade nerede; o güç nerede? Biz, onu arıyoruz. Elbette, bu yetki de çıkacaktır. Başarılar diliyorum efendim.
Hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kamalak.
Madde üzerinde verilmiş bir önerge vardır; okutup, işleme koyacağım:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan 157 sıra sayılı tasarının 3 üncü maddesine (f) bendinden sonra gelmek üzere, aşağıdaki (g) bendinin ilave edilmesini arz ve teklif ederiz.
Fikret Uzunhasan İsmail Köse Turhan Güven
Muğla Erzurum İçel
Yücel Erdener İsmail Kahraman Avni Akyol
İstanbul İstanbul Bolu
"g) Doğal afet bölgelerinde çevrenin korunmasına yönelik hizmetlerin yürütülmesi."
BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?
PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) – Sayın Başkanım, çoğunluğumuz bulunmamaktadır; ancak, olumlu görüşle takdire sunuyoruz efendim.
BAŞK
AN – Hükümet efendim?..MİLLî EĞİTİM BAKANI METİN BOSTANCIOĞLU (Sinop) – Katılıyoruz Sayın Başkanım.
BAŞKAN – Komisyonun takdire bıraktığı, Hükümetin de katılmış olduğu önergeyi, Yüce Heyetin oylarına sunuyorum: Kabul edenler_ Kabul etmeyenler_ Önerge kabul edilmiştir.
Maddeyi, kabul edilen önerge doğrultusundaki değişik şekliyle oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler_ Kabul etmeyenler_ Madde kabul edilmiştir.
Müteakip maddeyi okutuyorum:
Yetki süresi
MADDE 4. — Bu Kanunla Bakanlar Kuruluna verilen yetki
, Kanunun yayımından itibaren üç ay süre ile geçerlidir. Bu süre içinde Bakanlar Kurulu birden fazla kanun hükmünde kararname çıkarabilir.BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Oğuz Tezmen.
Buyurun Sayın Tezmen.
DYP GRUBU ADINA OĞUZ TEZMEN (Bursa) – Sayın Başkan, saeri oluşturmak durumundayız.
Şimdi, deprem, gerçekten, hepimizi ciddî biçimde vurmuştur; ama, depremde ortaya çıkan duruma baktığımız zaman gördüğümüz tablo şu: İnşaat yapılmaması gereken yerlere inşaat yapılmış; yapılan binaların kontrolü, projeleri yeterince denetlenmemiş; binaların inşaatı, malzeme ve yapım hataları sonucunda çürük nitelikte ve bunun sonucunda da, ortaya çıkan depremle beraber ciddî kayıplar, insan kaybı ve büyük yıkım...
Şimdi, bakıyorsunuz mevzuata; acaba, çürük zemine inşaat yapılmasını engelleyecek bir hüküm var mı? Belediyeler, acaba, hüküm olmadığı için mi oraya izin verdiler? Acaba, belediyeler, yapım halindeki inşaatın projesini ve yapım aşamasındaki süreci denetle
mekte yetki sıkıntısı içindeler mi? Hayır. Kurtarma problemine, rezaletine bakıyorsunuz; acaba, sivil savunma ekipleri, Sivil Savunma Teşkilatı, yetki eksikliğinden dolayı mı anında müdahale edemedi; Kızılay Teşkilatı, yetki eksikliği dolayısıyla mı vatandaşın en ihtiyacı olduğu zaman yanında olamadı?! Bunun dışında, bakıyorsunuz, sivil inisiyatif denilen birtakım kuruluşlar, deprem felaketi olur olmaz, vatandaşın hemen yanındalar. Düşünün ki, yurt dışından yardım geliyor, Rusya'dan heyet geliyor, Amerika'dan geliyor, dünyanın dört bir tarafından kurtarma ekipleri geliyor; havaalanında nereye gideceklerini bilemez bir şekilde bekletiliyorlar. O arada da, insanlar, enkaz altında hayatlarını kaybediyorlar. Demek ki, aslında, olay, bir organizasyon, eşgüdüm ve beceri sorunudur. Kamunun, Türk Devletinin yapısı -maalesef, bürokratik yapısı- bir hizmet devletine dönüştürülmediği sürece, her depremden sonra, bu konuları tekrar tekrar tartışırız. Hatırlıyorum, Adana depreminden sonra da, Erzincan depreminden sonra da, benzeri diğer afetlerden sonra da, aynı konular dile getirildi, aynı tartışmalar yapıldı, göstermelik bazı düzenlemeler yapıldı; ama, sonuçta, ortada bir şey yok; aynı sıkıntılar, gitgide artan boyutta, ortada. En azından 15 000 kişi hayatını kaybetmiş durumda. Depremin üzerinden on onbir gün geçmesine rağmen, gerçek fatura, gerçek ölü sayısı, henüz daha tespit edilebilmiş değil.Demek ki, düzeltilmesi gereken olay, daha kökte. Onun için, devlet yapılanmasında, kuruluşları inisiyatif kullanabilir hale getirmek lazım. Devleti, hizmet örgütü haline dönüştürmek durumundayız. Bürokraside hayatını geçirmiş bir kişi olarak söylüyorum, bizim klasik devlet modelimiz, kesinlikle inisiyatif kullanamaz, inisiyatif kullanmaya kalksa bile, bir yığın prosedürü tamamlamak zorundadır; o nedenle, hantal ve ağır yapıdadır. O nedenle, başka çözümleri düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunun da en etkili yolu şudur: Sivil inisiyatifin, sivil kuruluşların, deprem anında süratle organize olabilecek şekilde örgütlenmesine olanak sağlayacak
düzenlemeleri yapmak durumundayız. Bu kuruluşlara maddî destek sağlamak durumundayız. Bunları yapmadığımız takdirde, Allah korusun, tekrar, herhangi bir yerde deprem olması durumunda, yine sorumluları arayacağız, niye olmadığı konusunda hayıflanacağız, Allah'tan gelen bu felaket dolayısıyla, takdiri ilahi deyip, kendimizi avutmaya çalışacağız. Yapılması gereken, aslında, etkin denetim sistemleri oluşturmak, beceriye yönelik bir çalışma yapısını hayata geçirmektir.Sivil inisiyatif dedik... Tabiî, sivil ini
siyatifin etkili olmasının en önemli nedeni, kısa süre içerisinde örgütlenip karar alabilmeleri, bir yerden talimat almaksızın, kendi aralarında derhal haberleşip, müdahale edebilmeleridir; ama, devlet çarkında, bu, maalesef böyle olmuyor. Onun için, çıkış noktalarını daha temelde düşünmemiz lazım. Yetki eksikliği falan yoktur, aslında, istenirse bütün yetkiler var Türk Devletinin elinde. Devlet çarkı yetki eksikliğinden değil, beceri eksikliğinden dolayı sınıfta kalmıştır. Vatandaşın yanına beceri eksikliği yüzünden koşulamamıştır. Kanunla da beceriyİ getirmemiz mümkün değildir; çünkü, devlet sisteminde liyakat esasından uzaklaşılmıştır, inisiyatif kullanabilir bir yapıdan uzaklaşmıştır devlet yapısı; hantal, iş görmeyen, karar almaktan korkan bir yapı içindedir Türk Devleti. Bunu bilmek durumundayız.Bu arada, eleştirilerden dolayı ciddî rahatsızlıklar duyuluyor. Bu eleştirileri susturmak için bazı girişimlerde bulunuyor hükümet. Bence, bu eleştirilerden çekinmemek lazım. Herkesin alabildiğine eleştirmesi lazım. Öylelikle, bir ortak bileşke çıkar bu eleştirilerden. Doğru olan, yanlış olan, makul olan, olmayan ayıklanarak, sonunda doğrulara ulaşmak mümkün olabilir. Eleştiri noktasını kapattığımız takdirde, o zaman, sağlıklı sonuçlara ulaşmamız kesinlikle olanaksız olabilir. Bırakın konuşsun insanlar, bırakın dertlerini dile getirsinler, herkes o eleştirilerden kendisine pay çıkarsın; öylelikle, bunların bir daha tekrarını önlemek için gerekli önlemleri alma konusunda inisiyatif üstlensin; ama, bunları tıka
rsak, bunlara ses getirmezsek, seslendirmelerine olanak sağlamazsak, o zaman ne olacaktır; herkes kendi kendine konuşacaktır; ama, kamuoyu da o eleştirilerden habersiz olacaktır, yöneticiler habersiz olacaktır, karar almayı gerektiren konumda olan insanlar habersiz olacaktır. Bu eleştiriler, bir anlamda, yöneticilerin denetlenmesi için bir mekanizmadır. Bundan kaçınmamak gerekir. Bırakın konuşsunlar insanlar, bırakın içindekini döksün. Öylelikle, toplum, yeni çözümler için hazır hale gelir.Tabiî, ciddî bir
afet vardır. Her toplumda, büyük ölçüde afet olması durumunda aksaklıklar olabilecektir; ancak, Türkiye'nin altyapısı ciddî ölçüde yetersiz olduğu için, büyük boyutta yansımıştır bu olay.Bu arada, özellikle, Türkiye gibi coğrafî konumu çok zor bir ülkede hava ulaşımı çok önem arz etmekte; "her ile havaalanı" sloganı onun için önemlidir. Gerek helikopter gerekse uçakla kısa sürede her yere ulaşabilir hale gelmek durumundadır ve her iline, her kritik noktasına hava ulaşımını sağlamak mecburiyetindedir Türkiye. Bunu, geçmiş dönemde, yapmak için büyük çaba sarf ettik ve bu süreci aksatmamak durumunda Türkiye. Her yerine, her önemli merkezine, havadan anında ulaşılabilir halde olması lazım Türkiye'nin. Aksi takdirde, işte, karayolunda bir kayma olduğu zaman, ulaşmak aczi içinde kalıyor Türkiye; en büyük merkezlere ulaşılamaz hale geliyor. Onun için, hava ulaşımını çok iyi planlamamız ve hava ulaşımını çok ciddî biçimde desteklememiz lazım; Türkiye'nin konumu bunu gerektiriyor.
Ben, tekrar maddeye dönmek istiyo
rum. Üç ay içinde ne yapılacağı konusunda, gerek komisyon çalışmaları sırasında gerek Genel Kurul çalışmaları sırasında, ben bir netlik göremedim. Aslında "elimizde yetki olsun, belki ihtiyaç olabilir" düşüncesiyle, apar topar getirilmiştir. İnşallah, belki, bu kanun hükmünde kararnameler hayata geçirilerek, burada dile getirilen eleştirileri de dikkate alarak bazı düzenlemeler yapılabilir; mevcuttan bir parça daha ileri gidilirse, o da kazanç olabilir.Ancak, bir diğer önemli konu da, çıkarılan bu kanun hükmünde kararnamelerin de Meclis tarafından süratle yasalaştırılması lazım. Aksi takdirde, Meclis dışında çok ciddî bir mevzuat oluşuyor ve bu mevzuat da, nerede duracağı, ne zaman denetleneceği belli olmaz bir yapıya kavuşuyor. O nedenle, Meclisin de, bu kanun hükmünde kararnameleri süratle ele alarak, aksak yönlerini gözden geçirdikten sonra yasalaştırması lazım.
Sözlerime burada son verirken, teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tezmen.
Fazilet Partisi Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Gören; buyurun efendim.
FP GRUBU ADINA ALİ GÖREN (Adana) – Muhterem Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; son günlerde ciddî bir ıstırap olarak milletçe yaşadığımız deprem için milletimize başsağlığı dilerken, yaralılarımıza şifa, ölmüşlerimize de rahmet diliyor ve hepinizi Grubum ve şahsım adına yürekten saygıyla selamlıyorum.
Adana depremini yakın geçmişte yaşamış ve bu son depremde de, İstanbul'da depremin sarsıntısını bizzat hissetmiş ve o andan itibaren İstanbul Belediyesi ve İstanbul kriz masasıyla birlikte, deprem şartları içerisinde, birinci gününü İstanbul'da, ikinci gününü Yalova, Gölcük, İzmit, Sakarya ve Düzce'de geçirmiş bir arkadaşınız olarak, yaşadığım ıstırabın halen üzerimde etkisi sürmektedir. Dolayısıyla, bu ıstırabı milletçe omuzlamamızın ve bu hususta milletimizin tüm fertlerinin bu işe göğüs ve omuz vermesinin, gönül vermesinin zaruretine inanıyor, bunu sağlamanın yöntemlerini geliştirmemiz için ne gerekiyorsa, onu yapmamız konusunda fikirlerimi arz etm
ek istiyorum.Şu an için üzerinde konuştuğumuz tasarı, bir yetki tasarısı. Aslında, bu yetki tasarısının mahiyeti bir vergi salmasından ibaretti; toplumdan gelen tenkitler nedeniyle, vergi, şimdilik geri çekilmiş veya yetki tasarısının içerisine kapatılmış durumda olsa da, böyle bir yetki yasa tasarısının bugünkü gündemi işgal etmesine bile gerek olmadığını, en azından, aradan geçen on günün yetkisizlik nedeniyle bir mazeret olmaması gerektiğine inanarak ifade etmek istiyorum.
Halihazırdaki kanunlarla bu kadar yoğun tenkit alan hükümetimizin, bu ihmali ve ihmalden de öte, beceriksizlik olarak, milletçe, kamuoyunun inandığı bu davranışını inşallah affettirme imkânı bulur ve vereceğimiz yetki... Vermekten de çekinmiyoruz; çünkü, yapılacak hizmetler, milletimizin ıstırabını dindirme ve yarasını sarma konusunda, eğer, bir yardım sağlayacaksa, muhalefet olarak, biz, yetki vermekten, yardımcı olmaktan çekinmeyeceğimizi ifade ediyoruz; ancak, vereceğimiz yetkinin ne kadar dirayetle kullanılacağı konusunda bazı endişelerim var. Bunlardan bir tanesi, depremin olduğu günden sonraki gün, yani çarşamba günü öğle saatlerinde İzmit Valiliğinde, Muhterem Başbakanımızın da bulunduğu bir toplantıda kriz masasında verilen brifingte müşahede ettiğim ve gerçekten ıstırap duyduğum bir olayı anlatmak istiyorum.
Gölcük'ten, o ıstıraplı milletin arasından geçerken gördüğümüz ve göğü kapatan o TÜPRAŞ yangınının İzmit'te kurulmuş bulunan kriz masasında müzakeresi esnasında, Muhterem Başbakanımızın da bulunduğu toplantıda, TÜPRAŞ Genel Müdürü arkadaşımızın -ismini anmak istemiyorum; ama, gördüğüm olayı burada dile getirmek istiyorum- yangını anlatırken olaya bigâne oluşu, olaydan zerre kadar ürperti göstermediğini ima edişi veya bu ıstırabı duymayışı, orada, beni kahretti.
Olayı Muhterem Başbakanımıza izah ederken "efendim, beş kilometre yarı çaplı bir alanı boşalttık" diyor. Boşalttınız da ne yaptınız? Sayın Başbakanımızdan şunu beklerdim: "Kardeşim, dünyanın değişik ülkelerinde, ülkemizin başka yerlerinde buna benzer mües
seseler var; bu müesseselerle temasa geçtiniz mi? Bu yangını söndürmek için ne yapıyorsunuz? Traktörüne bir litre mazot alamayan vatandaşın vergileriyle oluşturulmuş bu müessese, böyle harıl harıl yanarken, beş kilometre çapında bir alanı boşaltıp uzaktan seyretmekle yangın söner mi? Bunu, Başbakanımızdan duyamadık. Ben, bir muhalefet milletvekili olarak, orada, o ıstıraplı ortamda, böyle bir şey sormaya da teeddüp ettim, belki başka sakıncaları olur diye bir şey söylemedim; ancak, ben, doktor olarak defalarca riske girdim. Riske girmek, aynı zamanda, halkın da bildiği gibi, sadece polis ve askerin mecburiyeti olmamalı. İnsanlar, görevli oldukları konularda riske girmeyi, icabında hayatlarını tehlikeye atmayı bilmeliler. Orada, ben, TÜPRAŞ yangınında, göğü çizen o müthiş yangın esnasında yetkililerin oldukça bigâne kaldıklarını gördüm. Daha büyük yetkililerin, başta Başbakanımız olmak üzere, o Genel Müdürü ve oradaki yetkilileri sıygaya çekmeyişini, "arkadaş, sen, nasıl burada oturup, bu kadar soğukkanlılıkla TÜPRAŞ yangınını anlatabiliyorsun; dünyanın neresiyle temasa geçtin; gücünün yetmediği yerde benden yardım istedin mi; bu yangını bir an önce söndürmek için ne yapıyorsun" demediğini, diyemediğini gördüm. Tabiî, bunun da üzüntüsünü ayrıca yaşıyorum.Dolayısıyla, yetkiyi, bir nevi, halkın çok kullandığı bir terimle, oynayamayan gelinin "yerim dar" dediği gibi bir mazeret olarak değerlendiriyorum ve buna rağmen, yetki verilmesine sıcak bakıyoruz, yetkiyi vereceğiz; inşallah, bundan sonra, daha dirayetl
i ve selametli bir şekilde konunun üzerine gidilebilir.Diğer bir konuya temas etmek istiyorum. Toplum psikolojisi açısından, devletin ilk günlerde... Tabiî, burada devlet derken, bir hassasiyete de işaret etmek istiyorum. Efendim, devletimize laf söylemeyin... Devletimize laf söyleyen yok. Biz, devletimiz için varız. Devletin, bizim, tarihimizden beri içimizde bıraktığı iz, gönlümüzdeki yeri, kimseyle tartışamayacak kadar büyüktür; ancak, ülkemizde devlet etme anlayışı çok ciddî şekilde köhneleşmiş, hantallaşmış ve artık, bir nevi felç olmuş durumdadır. Bizim tenkitimiz, devlet etme anlayışınadır, insanların kendisini devlet sayma anlayışından kaynaklanmaktadır; bizim tenkitimiz bunadır. Halen, daha, devlet merkezli, 19 uncu Asırdan, hatta tarihin derinliklerinden, belki de, en yakın itibariyle İkinci Dünya Savaşından önceki dünyanın devlet anlayışını, halen elimizde bir dayanak olarak tutmamız ve konuşmalarımızda bunu bir kalkan olarak kullanmamız, yanlış arkadaşlar. Devlet, hepimizin devletidir; mübarekse de, kutsalsa
da, hizmet aracıysa da, servis unsuruysa da, neyse, devlet, hepimizindir; ancak, bugün, dünyanın gelişmiş ülkelerinde, bireyi esas alan, devleti hizmete yönelten bir kavram ve anlayış yerleşmişken, maalesef, bizim ülkemizde, bu anlayışa, bu entelektüel düzeye ulaşılamamış; herkes, kendi suçunu örtmek için, aman, devletimize dokunmayın, devletimizi zayıf göstermeyin gibi, devlet etme anlayışındaki kusurlarını örtmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla, bu anlayıştan kaynaklanan ve devlet merkezli hareketi önplanda tutan yaklaşımla, deprem olur olmaz, vatandaşın yardımları, bazı istismar endişeleriyle -maalesef, bunu da ayrıca açıklamak isterdim vaktim olsaydı- ve vatandaşın o an için gönlünden kopan hamiyet ve mürüvvetle olayın üstüne gidişi, değişik resmî kaynaklarca, kendilerine göre bazı haklı anlayış ve klasik kavramlarla engellenmek istenmiş ve bu, bazı günlerde dozu artarak devam etmiştir.Bundan sonra, hükümetimizden ve yetkililerden, hiç olmazsa, şunu rica ediyorum: Devletin yapacağı servisleri yapmasına kimsenin bir diyeceği yok; hükümetin, devlet adına yapacağı hizmetler, servisler yapılsın; ancak, müsaade edin de, vatandaşlar da, kendi hamiyetiyle, mürüvvetiyle yapacağı hizmetleri yapsın. "Ben, devletten başkasına yardım yaptırmam" veya Sayın İçişleri Bakanımızın söylediği gibi "arkadaş, yardım yapacaksanız, ancak bizim üzerimizden yapabilirsiniz" anlayışı, benim, hastanelerde gördüğüm bir yanlış anlayışın devlette ve hükümette tecellisinden ibarettir. "Ben, hastanemin kapılarına özel isim yazdırmam" diyen
başhekimlerin, hastaneleri, o münhal, bakımsız, zayıf ve pejmürde halden kurtulamamış; hastanelerini vatandaşın hayır hizmetlerine açan; ancak, bunun karşılığında, hastaneye yardım edenlerin ismini küçük bir levhaya yazdıran başhekimlerimizin hastaneleri güllük gülistanlık olmuştur. Dolayısıyla, vatandaşa koşarak yardımcı olma konusunu "efendim, parti nedeniyle istismar edilir, ismi öne çıkmak için istismar edilir" gibi...(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Efendim, teşekkür ediyorum.
ALİ GÖREN (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN – Buyurun.
ALİ GÖREN (Devamla) – ...bir istismar kompleksiyle, konunun üzerine abanarak, vatandaşı bu hayır hizmetinden engellememeleri için, özellikle istirhamda bulunuyorum. Vatandaşın, ülke genelinde bir şefkat hareketi olarak ortaya koyduğu hizmetleri, lütfen, engellemeyelim, teşvik edelim, çağıralım ve destekleyelim. Devletimizin üzerine kendi kusurlarımızı koyarak, böyle bir yanlış anlayıştan vazgeçelim. Sivil toplum örgütlerinin bu hususta yapacakları yardımları gönülden destekleyelim. Milletimizde, bu hususta bir birlik, bütünlük oluşması için, bu yönde modern bir yaklaşıma geçmeyi başarabilmek için, hiç olmazsa, bu felaket bir vesile olsun.
Hepinize saygılar, sevgiler sunuyor, milletimize geçmiş olsun diyor, hürmetler arz ediyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gören.
Milliyetçi Hareket Partisi Gruba adına, Adıyaman Milletvekili Sayın Hasari Güler; buyurun.
MHP GRUBU ADINA HASARİ GÜLER (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 157 sıra sayılı Tabiî Afetlere Karşı Alınacak Tedbirler ve Yapılacak İşlerle İlgili Yetki Kanunu Tasarısı üzerinde Grubum adına söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime başlamadan önce, Marmara Bölgesinde meydana gelen deprem felaketinde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Yüce Allah'tan, bu necip millete, bir daha böyle bir felaketi göstermemesini diliyor
um.Değerli milletvekilleri, meydana gelen deprem felaketinin sonuçları ortadadır. Bu sonuçlara niçin gelindiğini, elbette ki, araştırmalıyız; ancak, bunları araştırırken, birilerini suçlayarak bu sonuçları ortadan kaldıramayız. Milletimiz, bu tabiî felaket karşısında nasıl bütünleştiyse, siyasilerimizin de bütünleşmesi gerektiği inancındayım. Gün, senlik benlik günü değil, yaralarımızı sarma günüdür. Giden canları geri getirmemize imkân olmadığına göre, yaralılarımızın ve mağdurlarımızın günlük hayatlarının normale dönmesi için ne gereki
yorsa, o yapılmalıdır. Bütün teknolojilerin, 45 saniye gibi kısa sürede nasıl bittiğini, nasıl çaresiz kalındığını hep beraber gördük. O halde, bu bölgenin yeniden inşa edilmesini, çocuklarımızın okullarına, işçilerimizin fabrikalarına, memurlarımızın işlerinin başlarına dönmesini bir an önce sağlamalıyız. Bölgedeki felaketin sonuçlarını ortadan kaldırmak için oluşturulan kriz masalarının, kısa sürede böyle büyük bir yükün altından kalkması mümkün değildir. Onun için, her fert, üzerine düşeni yapmakla mükelleftir.Bölgedeki hayatın normale dönebilmesi için kısa, orta ve uzun vadede yapacaklarımız vardır.
Kısa vadede; çadırkentler süratle kurulmalı -ki, bunların büyük bir çoğunluğunun kurulduğunu görüyoruz- kamuya ait sosyal tesislerin, yazlıkların tahsisi, evsiz kalan vatandaşlarımıza yapılmalı ve bu vatandaşlarımızın, sıcak yemek, temizlik ve sağlık gibi acil ihtiyaçları giderilmelidir.
Orta vadede; önümüzde kış ayları var, bu aylarda, depremzedelerin mağdur olmaması için, çadırlarda iskân edilen insanların derhal prefabrik evlere taşınmasını sağlamak gerekiyor.
Deprem kuşağında olmayan, zemini sağlam alanlar tespit edilerek, hızlı bir biçimde altyapısı bitirilmeli, okulu, hastanesi, camii dahil, depreme dayanıklı binalar inşa edilmeli, inşa esnasında denetimler yaptırılarak, herhangi bir suiistimale izin verilme
melidir.Yüce Türk Milleti, öyle inanıyorum ki, bu yaraları çok kısa sürede saracak; çünkü, bunları çok yaşadık; hepsinin altından kalktık, bunun da altından kalkarız.
Bazı arkadaşlarımız, bu kürsüden, yapılan yardımların usulüne uygun harcanmayacağı beyanında bulunuyorlar. Bu ifadeler, yardımsever Türk Halkının zihnini bulandırıyor. Dünya yardıma koşarken, bu ifadelerin bu kürsülerde konuşulması, büyük talihsizliktir. Geçmişte bazı münferit hadiseler olmuş olabilir; bu felaketin yaralarının sarılmasında tekrar edileceğini ima etmek, son derece yanlıştır. Millet, devletine güvenecek, devlet de, bu tür günlerde, milletinin yanında olacak ve hiçbir müsamahaya da göz yummayacaktır.
Sözlerime son
verirken, Yüce Allah'tan, milletimize bir daha bu kara günleri göstermemesini temenni ediyor; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Güler.
Madde üzerinde, şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş...
FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Kahramanmaraş Milletvekilimiz Sayın Mustafa Kamalak konuşacaklar.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Kamalak.
MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Değerli Başkanım, kıymetli arkadaşlarım; yine, hepinizi hürmetle selamlıyorum.
Hük
ümetimiz, bu tasarıyla -biraz önce de arz ettiğim gibi- üç aylık bir süreyle kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi istiyor.Değerli arkadaşlarım, bu yetkiyi, Anayasamız, zaten, hükümete, doğrudan doğruya, çok daha fazlasıyla vermiştir. Yapılması gereken şey, kanaatimce, en geç 17 Ağustos sabahı, o yörelerde, derhal olağanüstü hal ilan etmekti. Eğer, böylesine büyük çaplı bir deprem olağanüstü hali gerektirmiyorsa, bu yetki, niçin 11 gün sonra isteniyor? Eğer, depremin vahameti gerçekten büyük ise -ki, öyledir- niye bu kadar geç kalındı?..
Sonra, öğrenmek istiyorum; değerli hükümetimiz, bu yetkiyi alıp ne yapacak? Belli; ama, konu, açıklığa kavuşsun diye soruyorum sorumu. "Amaç" maddesinde, yeni yerleşim alanlarının kurulması belirtiliyor.
Değerli arkadaşlarım, ta 1959 yılında çıkarılan ve halen yürürlükte bulunan kanunun 16 ncı maddesine göre, hükümetin, zaten böyle bir yetkisi var. Başlık da aynen şöyle: "Afet bölgelerindeki bir topluluğun, kaldırılarak, başka yerlere taşınması." Var... İstediğiniz
yere...Sonra "Amaç" maddesinde, bu yetkiyi bana verirseniz, birtakım fonlar kuracağım diyor.
Değerli arkadaşlarım, ben, hükümete buradan sormak istiyorum: Şu anda Türkiye'de kaç tane fon var? Bunun sayısını bilen var mı?
Değerli arkadaşlarım, üniversitede iken, bir vesileyle "acaba Türkiye'de kaç tane fon vardır" diye araştırma yapmıştık . Ben, hükümete arz ediyorum, 1987'deki tespitlerimize göre, Türkiye'deki fon sayısı 236 idi; ama, bu, kesin değil. Eminim ve gayet de iyi biliyorum, şu an Türkiye'de kaç tane fon olduğunu, Başbakan dahil, hiç kimse bilmiyor; çünkü, o araştırmayı yaparken, çeşitli kademelere ulaşmaya çalıştık, Maliye Bakanlığından, bürokrasiden, ulaşabildiğimiz tüm bürokratlara sorduk. Geniş kapsamlı bir araştırma idi o. Türkiye'de kaç tane fon vardır, nelerdir bunlar? Değerli arkadaşlarım, bilen yok. Şu an, hükümet, çıkmış diyor ki, bana yetki verin de, birtakım fon kurayım... Vereceğiz bu yetkiyi; ama, öğrenmek istiyoruz, ne yapacaksınız bu fonla?.. Ha, fonla ilgili olarak, yine, z
aten, bakın elimizdeki kanunun 33 üncü maddesi bu yetkiyi vermiş sana; yetkin var.Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, hizmetlerin durması, hizmetlerin aksaması, yetkisizlikten değildir. Belki de bu yetkilerin çok fazla olmasındandır. Şimdi, alacağınız bu yetkiyle kanun hükmünde kararname çıkaracaksınız... Malî tedbirlere başvuramazsınız bu kanun hükmünde kararnameyle vergi, resim, harç koyamazsınız. Ne yapacaksınız o zaman? Vergi, resim alamazsınız derken, ben demiyorum bunu...
(Mikrofon otomatik cihaz tara
fından kapatıldı)BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Kamalak.
Buyurun efendim.
MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Anayasanın 73 üncü maddesine göre, vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülükler kanunla konulur, kanunla değiştirilir ve kanunla kaldırılır; ama, olağanüstü dönemlerde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanarak çıkarılan kanun hükmündeki kararnameler hariç, onlarla konulabilir. Şu an, Türkiye'nin, geç kalınmış da olsa, sanıyorum, bu tür tedbirlere ihtiyacı vardır. Hükümetin istediği yetki, elbette, verilecektir; ama, dediğim gibi, sıkıntımız, yetki sıkıntısı değildir; sıkıntı, irade sıkıntısıdır, enerji sıkıntısıdır, güç sıkıntısıdır.
Efendim, hepinize saygılar sunuyorum, hükümetimize de başarılar diliyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kamalak.
Şahsı adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat.
Buyurun Sayın Polat.
ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.
Ben, burada, bir konuya değineceğim; o da şu: Hükümet gönderdiği 157 sıra sayılı yetki kanunu tasarısıyla, genel olarak "başta ihale, imar, kültür ve tabiat varlıklarının korunması, müteahhitlik ve sivil savunma konuları olmak üzere, bazı konularda yürürlükteki kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde ivedilikle değişiklik yapılması gerekmiştir, ben düzenlemelere gideceğim; bana yetki verin" diyor. Konusu bu.
Şimdi, ben, 55 inci hükümetin Sayın Bakanı Yaşar Topçu'nun, 30.6.1998 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapmış olduğu bir konuşmayı okuyacağım. Bu ikisi arasındaki tezatı size soracağım; bana izah ederseniz, memnun olacağım.
Sayın Topçu, Adana depreminden sonra, bu kürsüden diyor ki: "Burada, şu hususu hulusî kalple belirtmek istiyorum: Türkiye'nin deprem haritası var. Bütün matematiksel ve jeolojik bilgileri, Bakanlığımın Afet İşleri Genel Müdürlüğünde, kompütürde, bölge bölge, âdeta metrekare hesabıyla mevcuttur. Bu konuda, Japonya'ya falan muhtaç değiliz. Japonya'yla işbirliği halinde çalışıyoruz. Türkiye'nin yüzlerce yerinde bizim deprem istasyonlarımız var. Afet İşleri Genel Müdürlüğünde deprem mühendislerimiz var; tümü, Japon hükümetiyle işbirliği halinde.
Buradan Türk Halkına ifade etmek istiyorum ki, bu konuda dünyada en ileri olan ülke Japonya'nın elinde bulunup da Türkiye'de bulunmayan hiçbir araç gerecimiz yok; hepsi mevcut. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Sakarya gibi -dikkat edin, illere dikkat edin- depreme fazla maruz olan bölgelerde de, deprem senaryolarımız hazırdır. İstanbul, 1894 -1899 olacak herhalde 1894 diye yanlış demiş- depremi senaryosu elimizde hazırdır. Bunlar, zamanında hazırlanmış, böyle bir şeyle karşılaşıldığı zaman ne yapılacağı önceden belirlenmiştir. İzmir'inki bitmek üzeredir. Yani, rapor geliyor da, bunları hasıraltı ediyor falan değil kimse.
Şu anda 60 tane ekip orada tespit yapıyor. Üniversitelerin uzmanları dahil, Ortadoğu Teknik Üniversitesi uzmanları dahil, ayrı ayrı ekip burada çalışma yapıyor."
Şimdi, sayın milletvekilleri, şunu açıkça söyleyelim: Bu Türkiye Büyük Millet Meclisinde, eğer, bizim, bu kürsüde söylediğimiz sözler birbirini hep tekzip edecekse yazıktır. Şurada, şu hükümetin bakanı, bu kürsüye çıkıyor ve şu konuşmayı yapıyor; şimdi de, siz geliyorsunuz -bu hükümet- kanunlarımız yetmiyor, bana yetki ver diyorsunuz. O zaman, ben hükümetten rica ediyorum, açıklasın "Sayın Topçu'nun söylediklerinde biraz abartı var, bizim ihtiyacımız var" desin. Eğer, devletin bir sayın bakanının, şu kürsüye gelip de, bize verdiği ifadeler birbiriyle tezat teşkil ederse, yanlış olur, çok yazık olur diye düşünüyorum.
Şimdi, bir konu daha var; diyorsunuz ki, bir fon kuracağız, ekonomik tedbir alacağız; yani, biraz paraya ihtiyacımız var diyorsunuz. Peki, 1997 yılında, Plan ve Bütçe Komisyonunda, 55 inci hükümetin Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Sayın Güneş Taner'e, Güneydoğu Asya'da kriz oldu, Türkiye'ye de bu krizin etkileri gelebilir mi, ne tedbir alıyorsunuz demiştik. Güneş Taner de, bize, Plan ve Bütçe Komisyonunda, aynen -tutanaklarda var- şöyle demişti: "Bizim hiçbir şeye ihtiyacımız yok; Güneydoğu Asya'dan -aynen başladı; 20, 30, 40, 50, 60'da durdu- 60 milyar dolar kadar para kaçacak, Türkiye'ye gelecek. Bizim tek korkumuz, o dövizlerin Türkiye'deki karşılığını birileri isterse, onları basıp da nerede saklayacağımızdan endişeliyiz; yoksa, bizim paraya ihtiyacımız yok." Bunları Güneş Taner söylüyor.
Şimdi, bunlar Mecliste konuşuluyor, Plan ve Bütçe Komisyonunda konuşuluyor; ondan sonra da, bir şeye ihtiyaç olduğu zaman "bizim yetkimiz yok, bizim hazırlığımız yok, bizim paramız yok" deniliyor. İşte, bu konuyla da, hükümetler, biraz inandırıcılığını kaybediyor. Ben, şimdi, Sayın Topçu'ya sormak istiyorum -ismini de verdim- gelsin söylesin, o gün böyle demişti. Acaba, Japonların tekniklerine göre, afet olduktan on gün sonra mı onların afet işleri genel müdürlüğü afet yerlerine gidebiliyor?! Hükümet -duyuyoruz- dışarıdan 35-40 bin ceset torbası istiyor; eğer, denildiği kadar -Allah korusun- bir kaybımız var ise, şu anda da, bütün kayıp ve çıkarılan ceset sayımız 15 bin civarında ise, acaba, Japonya'da da
bir deprem olduğu zaman, aradan on gün geçtikten sonra, hâlâ, cesetlerin yarısı bile çıkarılamıyor mu?! Onun için, bir şey söylediğiniz zaman "yarın birisi gelir karşımıza, bunları söyler; dediklerimizi dikkat ederek söyleyelim..." diyelim. Herkes, bu kürsüde söylediklerine sahip çıksın ve inandırıcı olalım diyorum.Bakın, şimdi, siz, akşam bizi getirdiniz Plan ve Bütçe Komisyonunda 02.30'a kadar çalıştırdınız; niye çalıştırdınız... Biz çalışmaktan korkan insanlar da değiliz, kusura bakmayın; yani, bu çalışmaların çok fazlasını biz mühendislik hayatımızda yaptık; bir kesinhesap yapmak bundan çok daha fazla vakit alırdı; ben onun için söylemiyorum... Saat 02.30'a kadar çalıştırıldık...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Polat, lütfen, tamamlayın efendim.
ASLAN POLAT (Devamla) – Nedir?.. Bir vergi kanunu tasarısı getirdik; bu tasarıyı getirmekle yanlış yapıyorsunuz dedik; geri çektiniz, doğru da oldu. Ümit ederim ki, her zaman doğruları yaparsınız... Mesela, Sosyal Güvenlik Yasasında da yanlış yaptınız, onu da çekip doğrusunu yapsaydınız; ama, her şey oldu, bitti...
Yetki kanununu da çıkaralım; sizin yetkiniz olmadığından değil, yetkileriniz var da, bunları, normal olarak, kullanamadığınız için birtakım hatalar oluyor; ama, bir daha da -rica edeceğim, arz edeceğim- şu hükümetin bakanları buraya geldikleri zaman, söyl
edikleri sözlerle birbirlerini tekzip etmesinler.Hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Polat.
Üzerinde görüşmeleri tamamlanan maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.
Müteakip maddeyi okutuyorum:
MADDE 5 - Bu Kanun, yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
BAŞKAN – Madde üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Gören; buyurun efendim.
FP GRUBU ADINA ALİ GÖREN(Adana) – Muhterem Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; kısa arayla, ikinci defa söz almamı hoş görmenizi istirham ediyorum. Konunun üzerimde oluşturduğu ağır vebal, tenkitlerimizi yapmış olmamızın arkasından önerilerimizi de yapmayı icap ettirirdi. Bu hususta ikinci defa söz aldığım için hoşgörünüzü rica ediyorum.
Biraz önceki konuşmamda da çok kısa olarak ifade ettim. Hükümetimizden ricamız, vatandaşımızın zaten geçim sıkıntısı, yokluk ve fakirlik içinde kıvrandığı bu dönemde, birkaç gündür kamuoyunda da tartışıldığı üzre, özellikle, yaygın bir vergi salma anlayışından mutlaka kaçınması ve vatandaşımızı ikinci bir vergi şokuna tabi tutmamasıdır; bunu kendilerinden rica ediyoruz.
Dikkat edildiyse, iki
gündür, vergi tartışılmaya başlandığından beri, vatandaştan "öyle ise, biz de yardım etmiyoruz" gibi bir aksiyon, reaksiyon tablosu ortaya çıkmıştır. Buna, hükümetin meydan vermemesi lazım.Ortada da bir gerçek var. "Zaten, ekonomik kriz içinde olan devlet bütçesini hükümet bu yöne nasıl yönlendirmesi lazım?" diye sorulabilir. Bu hususta vatandaşlarımızın, medyanın ve yapılan bilimsel toplantıların ortaya koyduğu gerçekler var. Buralarda fev
kalade önemli kaynaklar gündeme getirilmekte ve yollar gösterilmektedir.Şimdi, fakir bir Anadolu köylüsü çocuğu olarak, zengin bilinen Adana halkının şu an içinde bulunduğu sıkıntıları yakından bilen bir milletvekili arkadaşınız olarak, benim önerim şu : Böyle anlarda, tabiî ki, yaygın fedakârlıkların ortaya konulması, yapılması lazım; ancak, bu fedakârlığı, elinde ne varsa ortaya koyan gönlü zengin yaygın vatandaş kitlesinden değil de, üzerinden denizden bir damla su alır gibi alınan, kendisinden böyle bir yardım talep edilince kendisine dokunmayacak kesime yüklemenin yollarını ve yöntemlerini geliştirmek lazım.
Bu hususta en akla geleni şu:; temmuz ayı içborç faizlerinin toplamı, 1 katrilyon 311 trilyon lira olarak belirlenmiştir; bu da gösteriyor ki, yıllık toplam içborç faiz ödemesi en azından 10 katrilyonu geçecektir; bu ödenecek faiz üzerinden -anaparaları dursun; faizlerinin de yüzde 90'ını alsınlar-yüzde 10'luk bir kesinti, hiç kimsenin sıkıntıya düşmesine yol açmaz ve bu hususta ortaya çıkacak miktar da, en azından 1 katrilyon mesabesinde olur. Vatandaşa salınacak, telefonundan akaryakıtına, arabasından evine, küçük esnafın gelirinden, fakir ve sıkıntıda bulunan işçi ve memurun maaşına kadar yapılacak salmayla elde edilecek miktar, 650 trilyon civarındaydı. Eğer, biz yapabilirsek..
BAŞKAN – Sayın Gören, siz, kanun tasarısının hangi maddesi üzerinde konuştuğunuzun farkındasınız herhalde; değil mi efendim?
ALİ GÖREN (Devamla) – Evet, bu kanun yayımı tarihinde...
BAŞKAN – Yürürlük maddesi üzerinde konuşuyorsunuz.
Buyurun efendim.
ALİ GÖREN (Devamla) – Evet,
yürürlük maddesi üzerinde.BAŞKAN – Ben, farkında olmadığınızı zannettim de...
Buyurun.
ALİ GÖREN (Devamla) – Efendim, hayır; ben farkındayım. Yürürlük maddesiyle ilgili olarak, genelini ilgilendirdiğini düşünüyorum.
Dolayısıyla, bu hususu hükümete öneriyor ve bu konuya dikkat etmesini rica ediyorum.
Ayrıca, biraz önce de söyledim; şefkat hareketlerini teşvik etmek ve önlememek... Özellikle, binalar yapılırken, sigorta sisteminin, aynı araba üretiminde olduğu gibi, gündemde tutulmasını tavsiye ediyorum; çünkü, araba firmaları, arabadan, arabanın üretiminden kaynaklanan konularda nasıl sigorta ödemek zorunda kalıyorlarsa, müteahhitlerin de, sadece yerden yığma binalar yapma sevdasından vazgeçip, üretimden kaynaklanan kusurların kendilerine irca olacağını bilerek, binaların yapımında gerekli titizliği göstermelerinin sağlanmasını diliyorum.
Diğer bir konu; yürek kanatan, yürek yaralayan ve millî olarak bizi vicdan azabına sürükleyen konu, Kızılay hususunda ortaya çıkan acı gerçekler. İlkokul yıllarında kolumuza taktığımız ve şeref duyduğumuz Kızılay rozetiyle... Bugün, millet, maalesef... Bir bakanımızın, Kızılaya yapılan bir yardımın yüreğini cız ettirdiğini söylemesi, yüreğimden geçen duygulara ve gönlümde beslediğim hislere tercüman olmuştur. Bugün, Kızılay'ın, ülkemizde fevkalade önemli görevlerle mükellef olması gerekirken, maalesef, ortaya çıkan acı tablo ve İkinci Dünya Savaşından kalma çadırları millete gösterip, kendilerine beş yıldızlı otel ziyafetleri çeken, Kızılay Meydanının göbeğine bina
diken Kızılayın, halen, daha, bu hususta yapılan tenkitlere cevap bile vermeme ve milletin bu reaksiyonunu hesaba katmama duyarsızlığını tenkit ediyorum.Rahmetli Atatürk, bize, çağdaş medeniyetin üzerine çıkmamızı öğütlemişti; ama, sadece yöneticiler, kendi yaşam standartlarını, çağdaş medeniyetin üzerine çıkarsın, beş yıldızlı otel imkânlarını kullansınlar; millet ise, açlık, sefalet içinde kalsın demedi; bize, millet olarak çağdaş medeniyetin üzerine çıkın dedi. Dolayısıyla, bu paylaşımın, Türkiye'de kökleşmiş bazı zihniyetlerin, yıllardır üzerinde oturduğu müesseseyi, belli imkânlarını kullanarak milletten uzaklaştıran, milletin, gönlünden, helal olarak verdiği imkânların sadece yüzde 6'sını, altını çiziyorum değerli milletvekilleri, Kızılay'ın, eline geçen hayır imkânlarının sadece yüzde 6'sını amacına uygun olarak kullandığı, onun dışında olanları, yolluk, ödenek, efendim kendi beylerinin, paşalarının yaşam keyfi için harcadığını görmenin acı ıstırabı içerisindeyim.
Ayrıca, ülkemizde, huzurunuzda teşekkür ederek yaâd etmek istediğim AKUT yardım derneği gibi, diğer derneklerin de oluşmasını ve bu hususta, sosyal etkinliğin ve bireyin teşebbüsünü sağlayacak ve teşvik edecek çalışmaların yapılmasına imkân verilmesini hükümetimizden ve vatandaşlarımızdan
rica ediyorum.Değişik illerden ve ilçelerden edindiğim bilgilere göre, vatandaşımız, şefkat hareketiyle, deprem bölgelerimize iletilmek üzere yoğun bir şekilde yardım toplamaktadır; bunun engellenmemesini, bizzat teşvik edilmesini diliyorum.
Yapılan bir hesaplamaya göre, ortaya çıkan büyük zararın milletimize genelleştirilebildiği ölçüde, en çok zarar görenlerin bile, 150 dolarlık zarardan ötesinin, değişik imkânlarla giderilebileceği hesaplanırken, halen, daha, vatandaşımızın belli bir kesiminin bundan bigâne ve bihaber kalması veya imkânların o tarafa kanalize edilememesi... Ama, ıstırap içerisinde bulunanların, ailece, hatta, sülalece sıkıntı ve perişanlık içerisinde yüzüyor olmasının önlenmesi de, vatandaşımızın tümünün, bu hayır hareketine, sosyal
harekete, devlet baskısından, devlet tekelinden -bu anlayıştan- kurtulup, vatandaşın her birinin yapacağı hareketi kendisinin iletmesinin, göndermesinin, ulaştırmasının sağlanmasını ve bu hususta yapılacak adımların teşvik edilmesini diliyor; beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, milletimize, tekrar geçmiş olsun diyorum.BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.
Doğru Yol Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Teoman Özalp; buyurun efendim.
DYP GRUBU ADINA TEOMAN ÖZALP (Bursa) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 5 inci maddesiyle ilgili olarak, DYP Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Memleketimiz, 17 Ağustos tarihinde büyük bir deprem felaketiyle karşı karşıya kaldı. Depremde binlerce vatandaşımızı kaybettik, binlerce vatandaşımız da yaralı olarak kurtarıldı; ancak, hâlâ enkaz altında çok fazla vatandaşımızın olduğunu biliyoruz; bu saatten sonra canlı olarak kurtarılma ihtimalinin de çok az olduğunun idraki içerisindeyiz. Depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına başsağlığı ve tüm milletimize sabır diliyorum; Yüce Allah'tan, memleketimizi, bir daha böyle felaketlerden korumasını niyaz ediyorum.
Bu deprem, bugüne kadar maruz kaldığımız deprem felaketlerinin en büyüklerinden biridir. 1939 Erzincan depremi de çok büyük bir felaket idi; ancak, Erzincan depremi, yalnız, Erzincan ve civarında büyük tahribat yapmıştır. Oysa, 17 Ağustos depremi, geniş bir sahada çok büyük bir yıkım yapmıştır. Gayet tabiîdir ki, bu depremin yaralarını sarmak çok kolay olmayacak. Ancak, hükümetin müdahalede bu kadar gecikmemesi gerekir idi. Depremin yarattığı şok birkaç saat içinde atlatılıp, günün aydınlanmasıyla birlikte müdahalenin başlaması gerekir idi. Bakın, bugün dahi -ki, depremin üzerinden 11 gün geçti- vatandaş hâlâ feryat ediyor "Hükümet nerede, devlet nerede" diye bağırıyor.
Depremin arkasından başlayan yağmur, depremzedeler için ikinci bir deprem felaketi yaşattı. Çadır bulamayan, barınacak bir yer bulamayan vatandaşlarımız, bir de yağmurla ve çamurla mücadele etmek mecburiyetinde kaldılar. Bırakın çadırı, normal naylona razı olan vatandaşlarımız, naylon bulmakta dahi zorluk çekti. Bu yaşanan sıkıntıların hepsi, tamamen organizasyon bozukluğundan kaynaklandı.
Değerli milletvekilleri, esasen, sivil toplum örgütleri, özel sektör ve vatandaşlarımız, güçleri dahilinde yardım için deprem bölgelerine koştular. Diğer ülkelerden hem kurtarma ekipleri hem de sağlık ve yardım ekipleri geldi. Depreme en az maruz olan ülkelerden dahi tam teşekküllü, dinleme cihazlı, enkazlardaki canlıları tespit edecek şekilde eğitilmiş köpekleriyle kurtarma ekipleri geldi. Biz, gerek yurt içinden, gerek yurt dışından yardıma koşanlara içtenlikle teşekkür ediyoruz. Bu yardımlar olmasaydı, depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısı çok daha fazla olacaktı.
Değerli milletvekilleri, her şey bir yana, hükümet, yalnızca bu yardımları organize edebilseydi, sıkıntı bu kadar büyük olmazdı. Şimdi, iktidar, doğal afetlerle ilgili yetki kanununu teklif ediyor. Bu kanunun ilkeleriyle ilgili kısmına bir göz atalım. Bakın, burada, (a) bendinde, Bakanlar Kurulunun, doğal afetlere maruz kalan yerlerde normal yaşamın devamını sağlayacak hizmetlerin verimli, etkin ve hızlı bir şekilde yürütülmesini göz önünde bulunduracağı belirtiliyor. Peki, bugün, bu hizmetlerin verimli, etkin ve hızlı bir şekilde yürütülmesine mani bir mevzuat mı v
ar? Mani olan bu mevzuatı değiştirmek için mi kanun çıkarılıyor? Anlamak mümkün değil. Siz, hükümet olarak, bugün, verimli, etkin ve hızlı bir şekilde hizmet yürütürseniz, size, kim "hayır" diyecek; hangi kanun, hangi mevzuat çalışmanıza mani olacak? Bu şekildeki süratli hizmet yürütülmesine söylenecek tek şey, teşekkürdür.Sayın milletvekilleri, (b) bendinde ise, doğal afet bölgesindeki hasar ve tahribatın bir an önce giderilmesinin göz önünde bulundurulacağı belirtiliyor. Gayet tabiîdir ki, afet bölgesindeki hasar ve tahribatın bir an önce giderilmesi gerekir. Bu tatbikat için kanun çıkarmaya gerek var mıdır? Maalesef, bunu da anlamak mümkün değildir. İlgili kuruluşlara derhal talimat verilir, iş organize edilir ve depremdeki hasar ve tahribat bir an önce giderilir. (c) bendinde ise, doğal afet bölgesindeki hizmetlerin yürütülmesinde ilgili kuruluşlar arasında eşgüdümün sağlanmasından bahsediliyor. Bu eşgüdümün sağlanmasında da kanun çıkarmaya gerek yok. Bugün, bu eşgüdümü hükümet üyeleri, valiler ve kaym
akamlar çok rahat yürütebilirler, çok rahat bu eşgüdümü sağlayabilirler. Ben depremin birinci günü Bursa Valiliğindeydim, orada bu eşgüdümle ilgili güzel bir çalışma gördüm; yani bunun mümkün olduğunu burada ifade etmek istiyorum.Değerli milletvekilleri, (d) bendinde de ülke çapında depreme dayanıklı, çağdaş bir yapılaşmanın sağlanmasından bahsediliyor. Bugün elimizde bulunan kanun ve yönetmelikler, tam manasıyla uygulandığı, tatbik edildiği takdirde, depreme dayanıklı çağdaş yapılaşmaları rahatlıkla sağlayabiliriz. Mühim olan, imar planlarının tanziminden, yapıların, zemin mekaniğine göre zemin etütlerinin yapılmasına, binaların mimarî ve statik projelerinin yönetmeliklere uygun tanzimine, bilahara inşaatların bu projelere göre aynen yapılmasını sağladığımız zaman, arzu edilen neticeye ulaşılır. Bu neticeye ulaşmak için, elimizde her türlü mevzuat, kanun ve yönetmelikler var. Mühim olan, bunların hepsinin tam manasıyla tatbikini sağlayabilmektir, işin üzerine ciddiyetle gitmektir, işi sağlam tutmaktır.
Bu
rada, Bayındırlık ve İskân Bakanlığının, afet bölgesindeki belediyelerin elinden imar planı yapma ve ruhsat verme yetkisini almasından bahsetmek istiyorum. Kadroları imar planı yapmaya, ruhsat vermeye yeterli olan belediyelerden yetkilerin alınması doğru değildir. Bu belediye yetkililerinin moralini bozar, çalışma heyecanını azaltır, şevklerini ortadan kaldırır. Şayet, hataları tespit edilen belediyeler varsa, önce bu tespit yapılır. Ondan sonra da, hataları tespit edilen belediyelerin hem ellerinden yetki alınır hem de bu hatayı yapanlar hakkında hukukî işlem yapılır.Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bu söylediklerimden, böyle bir kanun çıkarmaya gerek yok şeklinde bir düşünceye sahip olduğumuz kanaatine varabilirsiniz; ancak, DYP Grubu olarak bizler, bu kanunun, bir nebze de olsa yaralara merhem olacağı ümidiyle, kanuna müspet oy vereceğimizi beyan ediyoruz.
Kanunun, memleketimiz için hayırlı olması temennisiyle, DYP Grubu adına hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ö
zalp.Şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş?..
FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Efendim, Tokat Milletvekili Bekir Sobacı konuşacaklar.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Sobacı.
BEKİR SOBACI (Tokat) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; hepinize saygılar sunuyorum.
Sözlerime başlarken, başsağlığı, şifa ve sağlık dileklerimi yineliyorum millî afet ve millî yas dolayısıyla.
Burada, bir yetki kanunu tasarısının son maddelerine gelmiş bulunuyoruz. Yürürlük maddesi üzerinde şahsım adına söz aldım.
Evet, aciliye
ti sebebiyle, bu kanun, yarın yürürlüğe girecek ve bir yetki kanunu olması hasebiyle de, bir yetki süresi, tahdidi var; üç aylık bir yetki veriyoruz sayın hükümetimize.Şimdi, burada, yine sözlerimin başında, iki tavra işaret etmek istiyorum; biri basının tavrı, biri de iktidarın ve burada konuşan bazı milletvekillerinin tavrı ve ifadeleri üzerine. Basın, burada yapılan konuşmaları, maalesef, çarpıtarak veriyor; yani, ben, deprem süresince yaptığı faydalı çalışmaların, burada da pozitife yaklaşmasını temenni ederdim. Daha sonra, yine, burada konuşan bazı milletvekili arkadaşlar, dedikodu yapıldığını ifade etti. Eğer, bu afeti, burada, muhalefet olarak, konuşanlar olarak istismar etme gayreti olsaydı, çok daha farklı konuşmalar yapılabilirdi. Buraya çıkan her arkadaşımız, her grup sözcüsü dikkatli konuşmuştur; bunu ifade etmek istiyorum; ama, burada, yine, hükümet kanadının ifadelerinde, konuşan arkadaşların ifadeleri olarak, onların üzerine yapılan konuşmalarda biraz istihfaf ve istihza ifadeleri gördüm ve
bundan da üzüldüm.Şimdi, önümüzde üç ay süre var. Elbette, şimdiye kadar çıkarılan yasalar, zaten yürürlüktedir, Bakanlar Kurulu, onları da yürütecek; ama, benim merak ettiğim şudur: Keşke, bu yetkiyi isterken, hükümet adına çıkacak bir üyemiz, bu üç ay içerisinde neler yapılacağının hazırlığını, beyin jimnastiği yaptıklarını ifade ederek, önümüze bir veri tabanı koysalardı, getirdikleri bu veriyi, burada, bizlere de iletselerdi, bizim de gönlümüz çok daha rahat olurdu; en azından 25 milyon insanı ilgilendiren bu afette de bütün bir ülke daha rahat bir psikoloji içerisine girerdi diye düşünüyorum.
Burada, bu üç ay içerisinde yapacağınız düzenlemelerde, bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum. Toplu Konut İdaresinden sorumlu Bakan "bir kuruş para yok" diyor. Bilemiyorum, Emlakbank ve Toplu Konut İdaresinin elinde ne kadar konut var. Elbette, inşaat sektörü, uzun bir süredir bir durgunluk yaşıyor. Ben, değerlendirmesi için hükümetimize şunu ifade etmek istiyorum: Acilen, hiçbir şeyin gözünün yaşına bakmadan, bu eldeki toplu konutları yurt dışındaki işçilerimize, yurt içindeki tasarruf sahiplerine, belki maliyetine bile bakmadan; çünkü, başka yönden borçlanarak toplayacağınız fonun, paranın maliyeti.... Şunu ifade etmek istiyorum ki, bu konutları cazip fiyatlarla satışa sunduğunuzda ve de bir deprem yardımı olduğunu ifade ettiğinizde, hem yurt içinde hem de yurt dışında, tasarruf sahibi vatandaşlarımız tarafından ilgi duyulacağına inanıyorum. Bu, en azından faizle borçlanmaktan, bir de uluslararası kuruluşlara
el açmaktan daha hayırlıdır diye düşünüyorum.Yine, bu noktada, üzüldüğümüz konulardan biri, hâlâ, deprem bölgesinde etkin bir kriz yönetiminin olmadığını da görüyoruz. Yarın yürürlüğe girecek. Üç ayda neler getireceksiniz? Ondan da önce, halen yaptıklarınızın, çok müspet manada, bazı sonuçlarını görmemiz gerekirdi; ama, ne Afet İşlerinden gönderilenler ne de o bölgedeki sorumlular, çadırların seçim yerinde bile, maalesef, acze düşmüşlerdir. Perşembe gecesi, Gölcük'te, kaymakam ile donanma komutanının, 2 500 çadırın kurulacak yeri tespit etmediğini, aralarında yer seçiminde anlaşmazlık çıktığını üzülerek gördüm. İşte, bu tip gecikmeler ve çadırların kuruluş yeri de, o vatandaşı çamur deryasında ve göl içerisinde bırakmıştır. Maalesef, o kadar iş makinesi -özel sektörün, şirketlerin, belediyelerin iş makineleri- orada kilitlenmiş kalmışken, çadırların kurulacağı bölgeyi, topraktan izole edecek bir taban döşemesi, malzeme serimini bile beceremedik. işte, bunları, biz, üzülerek ifade ediyoruz; oy toplamak, oy
avcılığı sebebiyle bunları söylemiyoruz değerli arkadaşlar.Onun için, bu noktada neler yapılabileceği konusunda, özel sektörün ve kooperatiflerin elindeki boş konutların, inşaat sektöründeki durgunluk sebebiyle, bitmiş, oturulabilir ya da oturmaya yakın hale gelmiş konutların kira bedellerinin -birtakım fonları belki yeniden oluşturacaksınız bu yetki sebebiyle- hükümet tarafından karşılanması ve de imar çalışmalarında...
Şunu ifade etmek istiyorum: Gelin, bir hayırlı başlangıcı sizler yapın hükümet olarak. Bu memleketimizin tarihinde alyans apartmanları var. Bir dönem, bütçe boşaldı deyip, vatandaştan altın yüzükleri toplayıp, alyans apartmanları diye kötü bir örnek var. Gelin, siz, iyi bir başlangıç yapın -MÜSİAD'ı, TÜSİAD'ı, sanayi odaları, kendi adlarına- 50 dairelik, 100 dairelik binalar yapın, tabelalarını oralara asalım, çocuklarımıza iyi bir örnek kalsın diyorum.
Hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Sobacı.
Şahsı adına Sayın Aslan Polat?.. Yok.
Sayın Mehmet Batuk?..
Yok.Sayın Yakup Budak?.. Yok.
Sayın Mustafa Geçer?.. Yok.
Sayın Mehmet Ağar?.. Yok.
Sayın Mustafa Kamalak?..
MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Teşekkür ederim, vazgeçiyorum efendim.
BAŞKAN – Sayın Ali Oğuz?.. Yok.
Sayın Ali Şevki Erek?.. Yok.
Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.
6 ncı maddeyi okutuyorum:
Madde 6- Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
BAŞKAN – Madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Kütahya Milletvekili Sayı
n Ahmet Derin; buyurun efendim.FP GRUBU ADINA AHMET DERİN (Kütahya) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. 157 sıra sayılı yetki yasası tasarısının son maddesi olan 6 ncı maddede "Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür" maddesinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Tekraren, hepinizi saygıyla selamlıyorum; bu vesileyle de, tüm milletimizin başı sağ olsun, geçmiş olsun dileklerimi yineliyorum.
Evet, Bakanlar Kurulu yürütür, ama, nasıl yürütür; bu konuda, Grubum ve şahsım adına, düşündüklerimi, daha önce gördüğümüz bazı aksaklıkları hangi noktalara dikkat edilerek yürütülmesi gerektiğini ifade etmek için huzurlarınızdayım.
Malum olduğu üzere, ülkemiz bir deprem bölgesi ve bugüne kadar, birçok bölgede, küçük büyük depremler oldu. Asrın en büyük depremini şu anda yaşıyoruz. Birçok tecrübelerimiz var. Bu tecrübeler, güzel, iyi tecrübeler olduğu gibi, o olayların arkasında, millette bıraktığı kötü sonuçlar ve kötü kanaatler de var.
Şimdi, trilyonlarla ifade edilen, katrilyonlarla ifade edilen yardımlar toplanıyor; vergi limitleri değişiyor -daha sonra bir vergi yasası, tekrar, belki, gelecek- fonlar oluşuyor. Eğer, biz, bu fonları, daha önceki deprem bölgelerinde uygulanan bu imkânları, bu yardımları, adil, yerinde kullanmayacak olursak, daha kötü sonuçlar doğururuz diye düşünüyorum.
Depremzedeler var şu anda; ama, depremzadeler de oluşuyor her dönem. Kütahya'da, kendi bölgemde, 1970'lerde Gediz depreminden sonra, hatta, Lice depreminden, Varto depreminden sonra bu bölgelerde, Ağrı'da ve birçok bölgede, daha önceki dönemlerde, senelerde meydana gelen depremlerde birçok depremzade türediğini ve yıllar geçtikten sonra, yardım için gönderilen birçok ürünün veya yardım maddelerinin yıllar sonra birilerinin depolarında bulunduğunu basından okumuştuk. Ona göre, çok dikkat ederek, adil bir şekilde, gerçek manada ihtiyaç sahiplerine bu paraların verilmesi, bu yardımların yapılması gerektiğini burada ifade etmek istiyorum.
Bir konuya daha değinmek istiyorum. Bakın, yapılan bu yardımlar, gönüllü kuruluşların topladıkları yardımlar, güya, formalite eksikliğinden dolayı İstanbul Valisi tarafından bloke ediliyor. "Zenginin gönlü oluncaya kadar fakirin canı çıkarmış" derler, Anadolu'da bir tabir vardır. Şimdi, siz, bunları alacaksınız -Bosna-Hersek'te de böyle oldu- repoya yatıracaksınız, altı ay bekleyeceksiniz. Altı ay sonra postal, şeker, sigara göndermeye kalkarsanız, emin olun, bu milletin yardım yapma duygularını istismar etmiş olursunuz, onları hayal kırıklığına uğratmış olursunuz, yerinde kullanmamış olursunuz, zamanında kullanmamış olursunuz. Millet çamurda, fakir ve fukara; okul başlıyor, kış geliyor. Bir an önce, bu yardımları bloke edeceğinize, bunlar nasıl topluyorlar, yerinde kullanıyorlar mı, bunları denetlemeniz kâfidir diye düşünüyorum.
İnsanlar yardımı niye yapar; ya insan sevgisinden veyahut da Allah korkusundan, inancından dolayı yapar. Şimdi, inancından dolayı yapan insanlar, nereye isterse yapsınlar; ama, yapılan yeri... Televizyonlar bile yardım toplayabiliyor, kuruluşlar yardım toplayabiliyor da "gönüllü kuruluş" adı altındaki derneklerin, yıllardan beri bu memlekette böyle mağdur durumlarda, bu milletin başına böyle musibet ve belalar geldiği dönemlerde yardım eden bu derneklerin, bilinen derneklerin bu paralarına formalite eksikliği diye bloke koymak, bana göre çok büyük hatadır diye düşünüyorum.
Bir konuya daha değinmek istiyorum. Dün gece televizyonlara intikal etti, biliyorsunuz. İstanbul Valisi, İstanbul ilçe belediye başkanlarını topladı. Evet, şurada topladı, burada topladı; ben, bununla ilgilenmiyorum. Bize intikal eden şudur: Vali, şu yetki yasasından önce -sanki valinin elinde bir fon kurma hakkı varmış gibi- bu yetki yasasını hükümetten önce kullanıyor. Ne diyor belediyelere: "Bütçe gelirlerinizin yüzde 1'ini dört eşit taksitte, benim gösterdiğim fonda toplayacaksınız." Allah! Allah!.. Zaten, bugüne kadar, belki bütçelerinin yüzde 1'ini değil, o İstanbul belediyeleri, o yakındaki belediyeler -belki yüzde 1'in üzerinde- makinesini,
dozerini, mazotunu, aşevini, yiyecek maddesini, elindeki mevcut çadırları, personelini, her şeyini zaten oraya transfer etti. Bir de Bakan diyor ki: "Dört taksitte, şu kadar, şey yapacaksınız." İller Bankasındaki fonlarını kesin; ondan sonra, birçok yardım yaptıktan sonra, yüzde 1'in, yüzde 2'nin, yüzde 3'ün üzerinde yardım ettikten sonra da, tutun, bunu... Bir vali çıksın orada... Şov yapmak diyorum ben buna; başka... Böyle bir hakkının olduğuna da ben inanmıyorum. Ne demek, belediye gelirlerinin yüzde 1'ini bir fonda toplayacaksın! Bakın, hükümet bile yapamıyor da, böyle bir fon tesis etmek için, bir yetki yasası istiyor Büyük Millet Meclisinden. Bunun, bir an önce, Bakanlar Kurulu ve sayın yetkililer tarafından, bakan tarafından hatırlatılmasını ve derhal durdurulmasını burada talep ediyorum; buna hakkımın olduğuna inanıyorum.Bir konuyu daha gündeme getirerek konuşmama son vermek istiyorum.
Bakın, 27.8.1999 tarihli Cumhuriyet Gazetesi -hepimizin odalarına dağıtılan gazete- "Depremden sonra Türkiye'de köktendinci akımların güç kazanmasından endişe ettiklerini belirten İsrailli çevreler, Türkiye'ye Batı'nın yardım sağlaması gerektiğini, İsrail'in de bunu yaptığını söylediler" diyor. Ayrıca, NTV'de dış dünyadan, basından özetlerde, İtalyan basını diyor ki: "İslamcılar öne geçince devlet harekete geçti, İslamcılarla rekabet etmeye başladı." Ne enteresan bir şey! Yardım gelsin de nereden gelirse gelsin. Bu memleketin yüzde 98'i Müslüman, yüzde 99'u Müslüman.
Bunun dışında, bakın, devletin resmî organı olan TRT, Malezya'nın dışında hiçbir İslam ülkesinin oradaki ekiplerinin ismini vermiyor. Ne kadar enteresan! O İslam ülkeleri bize darılmaz mı, küsmez mi?! Şimdi, fert başına millî geliri 200 dolar olan, kendisi geçime muhtaç olan Bangladeş, tutmuş, heyet göndermiş, yardım yapmış. Bangladeş, kendisi yardıma muhtaç, bizim onda 1'imizden daha aşağı bir gelir düzeyi olan bir ülke, İslam ülkesi; ismini duymadık. Bakın, bir basın organımızdan intikal ediyor, İran'ın yardım ettiğini göstermek için "Yeni göreve başlay
an Türkiye'nin Tahran Büyükleçisi Turan Moralı -yani, Tahran'daki bizim büyükelçimiz- güven mektubunu İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi'ye sunarak, İran Hükümetinin yaptığı yardımların, depremzedelerin yarasının sarılmasında önemli bir katkı sağladığını söyledi" deniliyor. Bazı basın organlarımız da "İran nerede? Komşumuz!" deniliyor. Bak, yapmış; ama, belki reklam yapmamış.Suriye; 50 ton tıbbî malzeme, 15 ton çocuk gıdası, battaniye, çadır, sağlık ekibi. Kuveyt; 12 kişilik kurtarma ekibi, 20 uçak, insanî ve tıbbî yardım. Mısır, fakir bir Mısır; 190 kişilik kurtarma ekibi, 30 doktor, Sakarya bölgesine 140 yatak kapasiteli tam teşekküllü 2 sahra hastanesi, Serdivan bölgesine 500 kişilik çadır kamp, günde 9 bin ekmek üretim kapasiteli 6 fırın, 6 jenaratör, 10 ton ilaç, 10 ton dezenfekte malzemesi. Bahreyn; 30 ton tıbbî cihaz. Irak; Türkiye'nin istediği kadar hampetrol. "Amerika'nın verdiğini vereceğim, açın şu petrol hattını" diyor, açamıyoruz. Bakanlar Kurulu yürütür... Bu Bakanlar Kurulunu kim yürütür; o
nu sormak lazım. Yani, bu maddede var da, bizim Bakanlar Kurulunu kim yönetir?İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Meclis tabiî.
AHMET DERİN (Devamla) – Meclis işte... Söylüyoruz, görelim; hadi açsınlar o petrol hattını!.. Bakın "sizin rafineriniz de yandı, istediğiniz kadar bedeva petrol" diyor Saddam. Hadi, buyurun, gücünüz yetiyorsa açın!.. Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan, Tunus, Fas... İslam Âlemi Birliği (Rabıta); 300 ton insanî ve tıbbî yardım malzemesi. Çok enteresan!
Şimdi, bu millet, tüm İs
lam âlemi...(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Derin.
AHMET DERİN (Devamla) – Sayın Başkan, herkese 1 dakika eksüre verdiniz.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim. Yürütme maddesi üzerinde, Genel Kurulu gerektiği kadar aydınlattınız; çok teşekkür ederim.
AHMET DERİN (Devamla) – Hakikatlerden korktunuz herhalde diye düşünüyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN – Değerli milletvekilleri, madde üzerinde, şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş.
FETHULLAH ERBAŞ (Van) – İstanbul Milletvekili Osman Yumakoğulları konuşacak.
BAŞKAN – Sayın Yumakoğulları, buyurun efendim.
OSMAN YUMAKOĞULLARI (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi, şahsım adına saygıyla selamlıyorum.
20 nci Yüzyılın en büyük felaketini hep beraber yaşadık. Ankara'dan çıkıp İstanbul'a varıncaya kadar 14 saat geçti. Düzce, Sakarya, Derince, İstanbul, Yalova; buraları dolaştığımız vakit, gerçekten, büyük felaketin varlığının ne derece büyük olduğunu bizzat müşahede etmiş olduk. Allah Teala Hazretleri yüce milletimizi böyle felaketlerden muhafaza etsin.
Dahası vardı, hep beraber gördük. Hani, Yunus'a sormuşlar, dünya nedir diye, "ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık, döndük mezara" diyor. O kefen bile nasip olmadı çoklarına. Görüyorsunuz, greyderler çukurları açtı, olduğu gibi o insanlarımız oral
ara gömüldü.Değerli arkadaşlar, bu yetki yasasını çıkarmak için epeyce bir gayret sarf edildi. Şimdi "Bakanlar Kurulu yürütür" maddesi üzerinde duruyoruz. Bu tasarıyla, deprem bölgesinde normal hayata dönülebilmesi, hasar ve tahribatın giderilmesi amacıyla bazı kanunlarda ivedi olarak değişiklik yapılması, bölgedeki hizmetlerin bir merkezden, eşgüdümlü olarak yürütülmesi, doğal afetlerin oluşturduğu yıkımın daha az zararla atlatılması için, ülke çapında geçerli olacak düzenlemelerin yapılması; aynı zamanda, ihtiyaç duyulan yasal tedbirlerin vakit kaybetmeden alınması için yetki isteniyor. Bu yetkiler verilmelidir. Buna ihtiyaç vardır; ama, bu yetki ver
ildiği vakit, her şeyden önce, toplumumuzun bütün katmanlarını nazarı itibara almamız gerekir.Arkadaşlarımız bahsettiler. Bu devlet ile millet kaynaştığı gün, Allah'ın izni keremiyle, bu milletin herkese ve bütün dünyaya örnek birtakım olayları ortaya koyacağı malumdur. Heyhat ki, yapılan yardımlara elkoyuyoruz, şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz. Bunlar yanlış olan işlerdir. Bunun düzeltilebilmesi için devletimiz ile milletimizin el ele vermesi, yüzbinin üzerindeki konut açığını kısa zamanda halletmesi gerekir. Bunu da yapabilecek güce, inanca sahibiz. Bunu tahakkuk ettirebilmek için, birinci planda, inanmamız gerekiyor; ikinci planda, işi takip etmemiz gerekiyor; üçüncü planda da, işi ehline vermemiz, adaletten ayrılmamamız, mağdur olan insanların tamamına birden, hakkaniyet kavramına uygun bir şekilde, yardım yapmamız gerekiyor.
Bu duygu ve düşüncelerle, bu kanunun milletimize hayırlı olmasını diliyor; saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yumakoğulları.
Şahsı adına, Sayın Aslan Polat?..
ASLAN POLAT (Erzurum) – Konuşmayacağım.
BAŞKAN – Sayın Mehmet Batuk?.. Yok.
Sayın Yakup Budak?.. Yok.
Sayın Mehmet Ağar?.. Yok.
Sayın Mustafa Kamalak?.. Yok.
Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.
Sayın Ali Oğuz?.. Yok.
Sayın Ali Şevki Erek?..
ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Konuşmayacağım Sayın Başkan.
BAŞKAN – Görüşmeleri tamamlanan maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Değerli milletvekilleri, tasarının tümü açık oylamaya tabidir.
Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım.
Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılması hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Değerli milletvekilleri, açık oylama için 3 dakika süre veriyorum ve oylama işlemini başlatıyorum.
(Elektronik cihazla oylama yapıldı)
BAŞKAN – Değerli milletvekilleri, Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının yapılan açık oylamasının sonucunu arz ediyorum:
Katılan milletvekili sayısı : 276
Kabul : 269
Ret : 3
Çekimser : 1
Mükerrer : 3
Böylece, kanun tasarısı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır; hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum.
Değerli milletvekilleri, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yüksek Öğretim Kanununa Bir Geçici Madde E
klenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet Komisyonları raporlarının görüşmelerine başlıyoruz.2. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yüksek Öğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun T
eklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet Komisyonları Raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161) (1)BAŞKAN – Komisyon?.. Burada.
Hükümet?.. Burada.
Değerli milletvekilleri, komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Raporun okunmasını kabul edenler... Etmeyenler... Raporun okunması kabul edilmemiştir.
Tasarının tümü üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Amasya Milletvekili Sayın Ahmet İyimaya; buyurun efendim.
Süreniz 20 dakikadır.
DYP GRUBU ADINA AHMET İYİMAYA (Amasya) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimin başında, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Aziz arkadaşlar, büyük milletimiz, dar zamanda zor sıyrılabileceği bir şokun içerisinde. Millî ıstırap, ruhumuzu ve vicdanımızı bütün şiddetiyle sarmış vaziyette. Evler, onbinlere mezar olmuş. Dün elimizde olan değer ve kaynaklar, bugün mevcut değil. Tekerrür eden depremlerin malum suçluları, keyfîlik cennetinde yaşamlarının tadını çıkarıyorlar. Verilen deprem raporlarına rağmen, o raporlara kulak asmayan siyasîler, yani o günün siyasîleri, yine bugünün siyasîleri. Çürük zemine imar izni verenler, demirden, çimentodan çalanlara göz yuman devlet görevlileri, yine aynı görevliler. Eleştiriye tahammül edemeyen büyük devletimizin yücelerde oturanları, aczin haşmetini sergiliyorlar. Bu hava, bizim havamız değil. Bu zaaf, bizim kudretimiz değil.
Şimdi, ne yapıyoruz? Felaketin gölgesinde, işlenen suçların sayılarını dahi sayamayacağımız bir suçlular hummasında, affı şahaneyi görüşüyoruz. Milletimize saygının ve acıları paylaşmanın gereği bu mu?! Yarısından fazla harfleri cumhurdan, halktan mürekkep cumhuriyetin derin idraki bu mu?! Daha evvel "Meclise dayatılıyor" deniliyordu. Şimdi, Meclis, millete gündem mi dayatıyor?! Afetin can evinden vurduğu gün, milletin suçlulara karşı olan haklı öfkesini ayaklarımızın altına aldığımızın farkında mıyız? Rakik kalpli bir siyasînin seçim öncesi af teklifine bir parti
nin koşmasını anlamakta zorluk çekmiyorum; ama, iktidar ortağı iki partinin, üstelik kökünde devletin ve müteahhitlerin suç tohumları yatan millî yas gününde affa koşar adım yönelmelerini anlamakta zorluk çekiyorum.
(1) 161 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Değerli milletvekilleri, af, siyasetçinin elindeki en temel adlî yetkidir. Af, olur olmaz, her zaman veya sık aralıklarla kullanılabilen bir salahiyet değildir. Aftan beklenenlerin gerçekleşebilmesi, affın hizmet ettiği amaçların dışına taşırılmamasıyla ancak mümkün olabilir. Af, Türk siyasetinin elinde yozlaşmış, amacından saptırılmış, toplumu suçlular evine döndüren bir araç haline dönüşmüştür. Bir affın siyasî istismar için mi, toplumsal barış için mi çıkarıldığını anlamanın kolay ve basit bir yolu vardır. Gündeme getirilen affın toplumsal tabanı var mıdır sorusuna verilen cevap, sizi doğru yargıya götürecektir.
Sahi, şu günde ve şu anda görüştüğümüz af, bölünmez bir bütün olan Türk Milletinin hangi kesiminden gelmiştir? Hangi coğrafyadan böyle bir talep akmıştır? Hangi sağlıklı kamuoyu yoklamasından böyle bir istek sonucuna ulaşılmıştır? Hangi sivil toplum örgütü böyle bir ekseni gündeme getirmiştir? Cevap, hiçbiri... Merak ediyorum; 57 nci hükümet, toplumsal talebin varlığı için, bir siyasîlerinin affı dilemelerini yeterli mi görüyorlar? Bu tip ikamelerin bir mutlakıyet, bir krallık geleneği olduğunun bilincinde midirler? Bu suallerin zorunlu cevabı, af yetkisini kötüye kullandığınızdır, istismar ettiğinizdir, küçük siyasetinize alet ettiğinizdir.
Aziz milletvekilleri, 1974 affını çıkaran hangi siyasî zihniyetse, şu anda affı çıkaran da aynı siyasî zihniyettir. 1974 affının tahribatı ne idiyse, 1999 affının tahribatı da benzerinden başkası olmayacaktır. 1974 affının zihniyet ortakları hangi kaçınılmaz kaderi paylaşmışlarsa, 1999 affının ortakları da aynı müşterek kaderi paylaşacaklardır.
Değerli milletvekilleri, toplum düzenini sağlayan, güvenliği besleyen ortak bir inanç değeri vardır; suç işleyenler, cezalarını çekerler. Ceza ve infazın mutlaka gerçekleştirileceği inancı, sistemin ve siyasetin hassasiyetle koruması gerektiği bir temel değerdir; bu değeri göçerten uygulamalar, sosyal kamu düzenini sarsar. Her on senede bir genel af getirirseniz, devlet olarak inandırıcılığınızı, müeyyide uygulama kabiliyetinizi yitirirsiniz; ceza kanunlarımız oyuncak, mahkemelerimiz sanal ve infazlar etkisiz olmaktan kurtulamaz.
Hukuk devleti, kanunlara yansıyan millî iradenin suça öngördüğü cezaları uygulayan devlettir. Deprem testini yapmayan memur "Memurin Muhakematı Kanunu var, beni yargılayamazlar" derse; adam öldüren "af var; olmazsa, indirim var" nakaratını söylerse; size kim inanır, kim güvenir!
Ceza ısrarını, af ve benzeri müesseselerle yitiren devlet, suçsuzların ve mağdurların kalbinden silinmeye başlar. Cezaların kesinliği, toplumun savunma aracı oluşu ve suçluyu eğitici özelliklerini elleriyle yıkan bir sistemi, millet hayrına göremiyoruz.
Değerli arkadaşlar, af tasarısının dayandırıldığı gerekçe, affı açıklamaktan uzaktır. Cumhuriyet, gelişimimizin ve çağdaşlığın önemli bir ivmesidir. Bu yapısıyla dahi cumhuriyetin kaldırabileceği af kapasitesi tektir ve o da 1933 yılında gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyeti belli aralıklarla mükerrer affın masum gerekçesi yapmak, bir tapınma değilse, onun sırtından siyasî prim toplamaktan başka bir şey değildir. Cumhuriyet, hepimizin, milletimizin gönlündedir. Onu, siyasî istismarınızın ucuz perdesi olarak kullanmayın; onu gerekçenize can simidi yapmayın. Asıl maksadınızı, dürüst siyaset adına mertçe ortaya koyun. Deyin ki "biz çağdaş bir cezaevi yönetimi oluşturamadık; suçluları ıslah edemiyoruz, onları besleyemiyoruz, barındıramıyoruz; çareyi, suçluları millete salmakta bulduk; mağdurların, anaların, bacıların seslerine kulak asmıyoruz." "Parmak bizde ise mühür bizdedir; kuvvet bizde ise, ferman-ı af bizdedir" deyin. Bu cesareti gösterin. Takıyyenin övgüdeğer muhaliflerinin bir maksat gizleme sanatı olarak şimdi takıyyeye nasıl sarıldıklarını ibretle izliyoruz.
Aziz arkadaşlar, af, muayyen bir zaman için, devletin, millet adına ceza sisteminden feragat etmesidir; suç ve cezayı, tarif ettiği haller için yok saymasıdır; adaletin hükmünü, siyasetin eliyle imha etmesidir. Millete ve mağdurlara ait olan menfaat alanında Meclisin kullanacağı bu tasarruf, çok önemli, nerede ise örneğine ancak bir asırda rastlanması gereken hallerde kullanılabilir. Af, kaideyi değil, cüzi bir istisnayı anlatır. Büyük bir kalkışma-isyan yaşanmıştır. Bastırılmıştır. Suçlusu-suçsuzu iç içe girmiştir. "Suç değil, kahramanlık" karşıt tartışmaları, ayrılışı derinleştirmektedir. İşte bu durumda af, sosyolojik bir çaredir; siyasetin zarurî bir vasıtasıdır; umumî psikolojinin vazgeçilmez bir gıdasıdır. Şu anda ülkemizde böyle bir özel durum mu vardır? Elbette ki yoktur. O halde, bu duruma has bir aracı, affı, neden şimdi gündeme getiriyorsunuz? Millete beyaz bir sayfa açamıyor olduğunuza göre, kime, hangi meçhule beyaz bir sayfa açıyorsunuz? Bunu millete açıklayın.
Önemli bir dönüşüm sağlanmıştır. Çağı başlatan veya çağa damga vuran bir evre açılmıştır. Millî heyecan, iliğinden beynine, fakirinden zenginine doruktadır. Ulusal kıvancın atıfete dönüşmesi bir himmettir. Türkiye şu anda bir büyük dönüşüm evresini mi gerçekleştirmiştir? Sermayesi siyasetten elini çekmiş; devlet, enerjisini vehimlere hapsetmekten kurtarmış, millî iradenin belirlediği iktidar üzerindeki derin bürokrasi vesayeti sona ermiş; düşünceden ürken devletten bireyin devletine bir geçiş mi sağlanmıştır? Hayır. O halde af niye? Affı sadece bir kanun çıkarmak olarak algılayan, onu milletin çok önemli şartlarda ancak kabul edebileceği, aksine ruhunda makes bulmayacağı bir yetki olduğu idrakine ulaşamayan siyaset, hiçbir zaman millî bir siyaset olamaz. Millete tepeden bakanların, onun içini tartamayanların seçkin terazileri paslanmıştır. Millet bu paslı teraziyi de, tepeden bakanları da çok iyi bilmektedir.
Büyük bir savaş olmuştur; yedi düvele karşı zaferler kazanılmıştır; âdeta, yeniden doğuş ve sıfırdan başlama vardır; o durumda af, bir zarurettir. Türkiye, böyle bir kaderi mi yaşamıştır? Hayır. O halde af niye? Yoksa, 1974 iktidarını ele geçirmenin kötü uygulaması olarak gündeme getirilen affı, ikinci kez iktidara gelişin bir geleneğine mi dönüştürmek istiyorsunuz? Parmaklarınızı, birinci Ecevit affına ikinci Ecevit affını eklemek için mi kaldıracaksınız? Affeden suçlu parmakların ve affa destek veren partilerin siyasî cezası, Büyük Türk Milleti tarafından sandıkta görülecektir.
Oturdunuz, bir kişi, üç kişi, her ne kadar ise o kadar kişi oturdunuz, affı biçimlendirdiniz; grup rötuşlarını eklediniz; tasarılaştırdınız. Biliyoruz, millete sormadınız. Peki, mağdurlara sordunuz mu? Ayşe Hanım, senin çocuğunu öldüreni affediyoruz dediniz mi? Otobüsü yolcuya teslim eden, aracı uçuruma uçurarak yüzlerce mağdur bırakan cani şoförün affını hak sahiplerine bildirdiniz mi? Daha doğrusu, hepimizi etkileyen bu şok dalgasında, böylesi makul bir çalışmaya vaktiniz oldu mu? Affınızın çiğnediği vicdan sayısını, affınızın pas geçtiği gözyaşlarını taşıyacak bir melekeye sahip misiniz? Olmazları var etmeye çalışanların, bununla millete kaybettireceklerini hesap etmek gibi bir mecburiyetleri olduğunu düşünüyoruz.
Aziz arkadaşlar, Türkiye'nin muhtaç olduğu şey, af değil, hukuk reformunun bir parçası olan ceza reformudur. Siyasetin ve iktidar çoğunluğunun ele alması gereken sorun, bu sorundur. Buyurun, kökü İtalyan değer yargılarına dayalı Ceza Kanununu değiştirelim; suç olmaktan çıkmış hükümleri atalım; cezaları etkinleştirecek normları belirleyelim.; insan hakları ekseninde yeni bir kod inşa edelim; küçük hareketleri, illüzyon yoluyla büyük gösterme hastalığından vazgeçelim.
Af popülizmine saplananların öncelikler konusunda isabet kaydedememelerini anlayışla karşılıyoruz; ama, iktidarın, ikazları dinlemek, doğruları kabul etmek ve hatadan dönmek gibi erdeme sahip olduklarını kanıtlamaları gerektiğini düşünüyoruz.
Af tasarısında, başarılı bir hukuk mühendisliğinin sergilendiği söylenemez. Konjonktürün özürlü eleği, burada da etkisini göstermiş ve semeresini almıştır. Düşük yoğunluklu bir hukuk tahlili dahi, tasarının, bir af felsefesinden yoksun olduğunu göstermektedir. İlimden, cezaların korumaya aldığı değer çözümlemesinden yoksun, grupların saniyelik tartışmalarıyla delik deşik edilmiş bir af taslağı, yasalaşma imtiyazına hiçbir zaman mazhar olmamalıdır.
Devlete karşı suçlar, af kapsamı dışında. Bu tasarıyı tarif için, yalnızca, bu ayıbın, bu kör gözlülüğün zikredilmesi dahi yeter. Eğer af olacaksa, devlete karşı suçlarda olur; kitaplar böyle yazıyor, affın cevheri böyle diyor. Kendisine karşı suçları af kapsamı dışına alan, vatandaşını mağdur eden suçları cezasız bırakan devlet ve bu zihniyet, elbette ki, sorgulanmalıdır.
Devlet, bireyin ve milletin hizmetkârıysa, kendisini kutsamak ve üste çıkarmak gibi bir ayrıcalığı yoktur. İktidarın, milletin reyleriyle gelenlerin bu zihniyetle malul olmalarını anlayışla karşılayamıyoruz. Demokrasi hedefi, teslimiyetçi zihinlerin ve dar ufukluların ulaşabileceği kadar kolay ve yakın bir hedef değildir. Türkün büyük aklı Atatürk, 1933 yılında çıkardığı afta bu ince çizgiyi yakalamış; İzmir suikastı faillerini, ihaneti vataniyye suçlularını kısmen af kapsamına almıştır. Evrimin ve demokrasinin icabını kavrayamanların küçük idrakte boğulmalarına diyeceğimiz yok; sözümüz, bu milletin böyle bir kaderi hak etmediğidir, isyanımız bunadır.
Düşünce suçlarına af, basın suçlarına af deniliyor. Bu cümleleri telaffuz eden bir milletvekili olmaktan hicap duyuyorum. Elli yıl gerimizde kalması gereken meseleleri halen yaşayan neslin bir ferdi olmayı talihsizlik sayıyorum. Düşünceyi affedeceğiz, basın suçunu affedeceğiz yahut affetmeyeceğiz. Hani özgürlük vardı? Hani çoğulculuk vardı? Hani eğilim çeşitliliği ve katılım zenginliği vardı? Ha, bunlar Anayasada var, Ceza Hukukunda yok, öyle mi? Arkadaşlar, düşünceyi ve kalemi suçlu sandalyesine oturtan sistem suçludur. Bu kanunları çıkaran organ suçludur. Bu düzeni sürdüren siyaset suçludur. Bu afyonu yutturan brifing mühendisleri suçludur. Şu gün, Parlamentonun irade koyması gereken bir gündür. Şu gün, Türkiye'nin, düşünce hapishanesi olmaktan çıkarılması gereken bir gündür. Yüce Meclis, af kanununa, bir yürürlükten kaldırma hükmü ekler ve düşünce, basın suçu ayıpları hukukumuzdan ayıklanmış olur. Gelecek paketle de, Anayasadaki ibareler, ilga mezarlığına gömülür. "Somut ve yaygın tehlike" evrensel kriteriyle biçimlendirilecek yeni ceza düzeni, çağdaş hukukun bir kurumu olarak reformdaki yerini alır. Parlamentoların itibar grafiğini yukarıya çıkaracak dinamik, bu gibi tarihî tavırlarla yakalanabilir; yoksa, yasama organını, koşu temposuyla çıkarılacak imalathane mamullerine muhatap kılmak, ülkeyi, hukuk devleti değil, kanun devleti yapma gayretkeşliğinden başka bir şeye götürmez.
Değerli milletvekilleri, özellikle, deprem bölgesindeki ve ülkedeki binlerce öğrenciye yeniden sınav hakkını kazandıracak, disiplin cezalarını silecek, hatta kimi öğretim elemanlarına da fırsat tanıyarak okullara ve fakültelere geri dönüşü sağlayacak öğrenci affını, bütün unsurlarıyla faydalı görüyoruz; DYP olarak, içtenlikle destekliyoruz. İhtiyacı tam karşılamayan tasarı metni yerine, mükemmeli ifade eden Prof. Sağlam modelinin tercihi daha doğru olacak ve bu konuda, değerli Hocamız tarafından, Yüce Genel Kurul aydınlatılacaktır.
Değerli milletvekilleri, suçluları topluma kazandıracak psikolojik uyum, istihdam ve diğer altyapı tedbirlerinin alınmaması halinde, cezaevi yolculuğu yeniden başlar. İktidarı, böyle bir kaygı ve gayretin içerisinde göremiyoruz. Aftan yararlanacaklara, belli süre içerisinde kullanılmak kaydıyla, affı reddetme hakkını tanımak gerekir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın İyimaya, konuşmanızı tamamlamak için ne kadar süreye ihtiyacınız var efendim; 3 dakika yeter mi?
AHMET İYİMAYA (Devamla) – Yeter efendim.
BAŞKAN – Buyurun.
AHMET İYİMAYA (Devamla) – Değerli milletvekilleri, af yetkisini sebebe bağlayan, kötüye kullanılmasını önleyen ve behemehal, referandumu, halkoylamasını zorunlu kılan bir anayasa değişikliğini süratle gerçekleştirmeliyiz. Affı, kötü avcının yahut oy avcısının toplumu yaralayan zararlı silahı olmaktan çıkarmalıyız.
Şahsa ve mala karşı suçlarda affın uygulanmasını, belirli sürede zararı tazmin şartına bağlayan bir kuralı yasaya eklemek gerekir. Başkasının sırtında tepinerek verilen af, devlet korsanlığından başka bir şey değildir. Bu şartı taşımayan affın bir hizmet kusuru sayılması ve vatandaşların devletten tazminat istemeleri mümkün sayılmalıdır. Hiç kullanılmayan bu yolun, barolarımızca derinleştirilerek hukukumuza kazandırılması, affın da kötüye kullanılmasını önleyecektir.
Cezaları hafifletecek yasal düzenlemeye gidelim. Ancak, cezanın hiç çekilmemesi anlamına gelen af, pişmanlık, infaz indirimi gibi suça teşvik tedbirlerini unutalım. Çekilmeyen ceza ile beraat arasındaki fark büyük değildir. Suçluyu ödüllendirirseniz, dürüstleri cezalandırmış olursunuz.
Bir büyük tehlikeyi Yüksek Genel Kurula hatırlatmaya mecburum: Anayasada, bir daha gerçekleştirilmesini veya gerçekleşmesini önlemek amacıyla değişiklik yapılmasına rağmen, sorunun, bir mahkeme yoluyla Anayasa Mahkemesine götürülmesi halinde, kanunun af kapsamı dışında bırakan hükmünün iptali ve affı Anayasanın yasakladığı birkaç halin dışındaki bütün sanıkların cezaevlerinden çıkması, daima muhtemeldir. Her ikisi elimizde mevcut taslak metinlerle tasarıda sergilenen istisnaların keyfîlik kriteriyle kaleme alınması, bu ihtimali güçlendirmektedir. Böyle bir tehlikeyi, toplumumuzun kaldıramayacağını düşünmekteyiz.
Doğru Yol Partisi, ceza adaletinde reform istemektedir. Şartları oluşmadığından, affa karşıdır. Affedilecekse, devlete yönelik suçlar için bu af öngörülmelidir. Öğrenci affı, behemehal benimsenmelidir. DYP, düşüncenin ve basında ifadesinin suç olmaktan çıkarılmasını şiddetle ve iştiyakla savunmaktadır.
Değerli milletvekilleri, düşünce ve basın suçlularının infazları, eğer durdurulacaksa, topluca durdurulmalıdır. Temel değişiklikler gerçekleştirilinceye kadar, hiçbir ayırım yapılmadan, normatif tecil yoluyla salıverilmelidir. Bu konudaki ayırım, Parlamentonun takdiri değil, cezası olur. Yüce Meclise keyfîlik isnat eden böyle bir girişimin içinde asla olamayız.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın İyimaya.
Fazilet Partisi Grubu adına, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç.
Buyurun Sayın Arınç. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bazı suçların affına ilişkin tasarı üzerinde Grubum adına söz almış bulunuyorum; şahsım ve Fazilet Partisi Grubumuz adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bugün, çok önemli bir tasarıyı görüşüyoruz. Toplumu çok yakından ilgilendiriyor ve hemen hemen bir yıldan bu yana konuşuluyor, tartışılıyor; ancak, tasarı olarak önümüze gelmesi, geçtiğimiz dört beş gün içerisinde oldu. Bu kısa süre içerisinde, önce Anayasa ve Millî Eğitim Komisyonlarında, daha sonra Adalet Komisyonunda görüşüldü, bu sabah dağıtıldı ve hemen, tasarı üzerinde, birkaç saat sonra da görüşmelere başladık.
Şüphesiz hatırlayacaksınız; geçtiğimiz yıl, Sayın Başbakanımızın eşleri tarafından af konusu gündeme getirilmişti. Böyle netameli bir konunun gündeme getirilmiş olması, arkasından tartışmayı getirdi. Seçimler dolayısıyla çıkarılmasına imkân bulunamadı. Seçimden sonra da, daha çok, basında ve kamuoyunda tartışıldı, şimdi de kanunlaştırılmak üzere önümüze getiriliyor. Artık şu aşamada, af çıkmalıdır. Bu affın, en mükemmel şekilde, toplum vicdanını, kamuoyunu elbette tatmin edebilecek noktada çıkması arzumuzdur; böyle bir başarıya kavuşmamızı diliyorum.
Değerli arkadaşlarım, biraz önce, Sayın İyimaya, fevkalade veciz ifadelerle af konusu üzerinde durdu. Ben, olayı biraz daha somutlaştırarak, günümüzde neler tartışılıyor, hangi eksikler var, bunları nasıl giderebiliriz, Genel Kurulumuzun bu konudaki katkısını nasıl sağlayabiliriz, onların üzerinde durmaya çalışacağım.
Bir defa, cezaevlerinde, zannediyorum, 80 000 civarında tutuklu ve hükümlü var. Cezaevlerinin hali malum. Türkiye'de, suç işlemek için mümbit bir ortam var; ekonomik sebepler var, ahlakî sebepler var, sosyal sebepler var; eh, bataklıktan da, devamlı, toplumu rahatsız edecek birtakım olumsuzluklar sürekli yayılıyor.
Çare, ikide bir af çıkarmak değil şüphesiz; çare, bataklığı kurutmaktır; suç işlenmesine yol açan, bu bataklığa vücut veren sebepleri ortadan kaldırmaktır; kesin çözüm budur; ama, ne yazık ki, işin kolayını tercih ediyoruz; toplumun refahı, huzuru ve mutluluğu için tedbirler almak ve bunu göğüslemek yerine, arada bir cezaevlerinin kapısını açmak, biraz da işimize geliyor.
İnşallah, bu, son af olsun, vicdanlar kanamasın ve artık, toplum, huzurlu ve mutlu bir yaşayışın başlangıcına bundan sonra kavuşabilsin.
Af, atıfettir diyenler var, sosyal bir vakıadır diyenler var, bir ihtiyaçtan doğmuştur diyenler var. Kim ne derse desin, af, artık, Anayasada da yerini alan, devletin, yasa yapıcı organın zaman zaman çıkarmak zorunda kaldığı bir gerçek. 87 nci madde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini sayarken, genel ve özel af çıkarmak yetkisini ve görevini Meclise vermiş.
Şüphesiz, 1982 Anayasasının 87 nci maddesinde bir öncekilerden farklı olarak bir istisna hükmü getirilmiş; 1982 Anayasasının özelliklerinden biridir bu zaten. Kendinde önceki olan hadiselere bir tepki duyarak, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması noktasında nasıl bazı tedbirleri Anayasanın içerisine koymuşsa, Büyük Millet Meclisine verdiği görevin de bir istisnasını, yine aynı maddenin içerisinde saklamıştır. Yapılacak olan şey şuydu: 87 nci maddede bir değişiklik yapılması, 14 üncü maddedeki istisnaların kaldırılması. Çünkü, mademki Meclisindir bu y
etki; Meclis, millet iradesini temsil etmektedir; millet iradesi, bu Mecliste neyi affedip affetmeyeceğine de kendisi karar vermeliydi. Yoksa, muğlak, muayyen olmayan birtakım ifadelerle, neyi kısıtladığı veya yasakladığı belli olmayan birtakım soyut cümlelerle, bizim yetkimiz olan af yetkisini, şu veya bu şekilde kısıtlamamalıydı.Eskiden anayasa değişiklikleri biraz zordu; ama, bu hükümet döneminde bir başarılı adım atıldı, uzlaşma zemini hazırlandı. Mesela, devlet güvenlik mahkemeleriyle ilgili Anayasa maddesi, mesela, uluslararası tahkime yol açan ilgili maddeler, Meclisimizin de büyük katkısıyla, 450 evet oyu gibi, gerçekten bütün Meclisin kucakladığı bir oy çoğunluğuyla çıkarıldı. İnanıyorum ki, Sayın Bakan veya hükümetimiz, Anayasanın bu maddesinin değiştirilerek, çıkarılacak affa Meclisin karar vermesi noktasında bir girişimde bulunsaydı -böyle açık bir talebimiz olmuştu- bu istisnayı kaldırır, ne affedilmeli ne affedilmemeli noktasında Meclisimiz kararını verirdi; ama, maalesef, bu yapılmadı.
Değerli arkadaşlarım, o yüzden biz inanıyoruz ki, eğer bir af çıkarılacaksa, önümüzdeki tasarıda çok önemli eksiklikler var, yanlışlıklar var bunları düzeltelim; bir.
Genel çerçeve içerisinde, inanıyorum ki, bu af, sadece cumhuriyetin 75 inci yılı gibi böyle bir amaçla çıkarılmış olamaz. Cumhuriyetin 75 inci yılı geçti; daha, inşallah, yüzlerce yıl bu kutlamaları yapacağız. Bana kalırsa, hem bu olmalı hem de 2000 yılına girerken Türkiye, bir toplumsal barışı kucaklayacak bir proje olarak bu affa bakmalı. Cumhuriyetin 75 inci yılı; evet, bu bir anlamdır; ama, 2000 yılına giden Türkiye, şöyle bir yirmibeş yıl geriye dönüp baktığında, neler yaşadı, ne gibi olumsuzluklarla karşılaştı, ne gibi yürekler yandı, ne gibi gözyaşları aktı, toplumda değişim nasıl oldu; bunları görmeli, bunları bu affın içerisine koymalıydı.
Bir tek amacımız var değerli arkadaşlarım; bu af çıkacaksa, bir tek şeye faydası olmalı; toplumsal barışı kurmalı ve bununla, toplum, yeni bir bin yılın eşiğinde ileriye daha da güvenle bakabilmeli.
Af denildiği zaman, gözü yaşlı insanlar var; ağlıyorlar; babaları çocuksuz kalmış, yavrularından mahrum kalmışlar, bir gece yolda yürürken önlerine geçilmiş, evlerinden kıymetli malları çalınmış; daha nice suçların mağdurları var. Sanıyorum, şu bir sene içerisinde size ulaşan faksların ve mektupların içinden gözyaşı damlıyor.
Bir de içeride olanlar var; onlar da bir ümitle af bekliyorlar; kimi kocalarını kavuşmak için, kimi gencecik delikanlılarını tekrar topluma kazandırmak için çabalıyor.
O zaman, iki
sinin arasında bir denge kurmamız lazım. Mağdurların gözyaşları çok daha önemli; onların rızaları alınmalı, onların olurları alınmalı, onların duaları alınmalı, onların zararları tazmin edilmeli ve toplumda bir af çıktığı zaman "ne yapalım, ben onları bağışladım, affettim; inşallah, bir daha bu suçu işlemezler, ülkem huzur içerisinde yaşar" diyecek bir noktayı bulmalı.Suçluları sevindirir, tekrar suç işleme şevkini artıracak tasarılarla önümüze gelirseniz veya gelirsek, zannediyorum ki, bu af, iyi bir okul olur bazıları için, tecrübelerini değerlendirirler; her kapıda, her evde, her sokakta, insanların gözyaşları daha da artar. Haksızlıklara uğrayan ve zulme uğrayanlar, mağdurlar sevinmelidir; en azından, makul bulmalıdırlar.
Böyle bir af çıkarırken -biraz evvel Sayın İyimaya ne güzel ifade ettiler- düşünce özgürlüğü, anlatım özgürlüğü... Artık, 2000'li yılların eşiğinde, düşünceye af getirdim demek, belki utanılacak bir olaydır. Düşünce ne zaman suç oldu ki?.. Ne zaman suç olmalı ki?.. Ama, biz bugün bunları tartışıyoruz. Adam öldürmekle, hatta taammüden adam öldürmekle eş tutulan, düşünce ve anlatım özgürlüğü içerisinde sayılan birtakım olaylar var. Artık Türkiye, demokrasisinin standardını yükseltmelidir, uluslarası hukuk normlarına uygun bir hukuk sistemine ulaşmalıdır ve Türkiye'de, din ve vicdan, inanç ve fikir, özgür olmalıdır; çünkü, toplumsal hayatın en büyük dinamiklerinden birisi, düşünce ve fikir özgürlüğüdür, din ve vicdan özgürlüğüdür.
Beş partimizin değerli temsilcilerini, değerli bağımsız arkadaşlarımı da içine koyarak söylüyorum ki, hiçbirimizin, ferden ferda bu konuda hayrı olamaz. Düşünce, inanç, din ve vicdan, elbette özgür olmalıdır, elbette Anayasada hudutları kesinlikle net olarak belirlenmeli ve iltibasa yol açmamalıdır.
Değerli arkadaşlarım, bu af çıkacaksa, eşitliği, adaleti, objektifliği göz önünde tutmalıdır ve affı, tek başına hiçbir hükümet göğüsleyemez; bu ağır yükü paylaşmalıdır; muhalefetle paylaşmalıdır, Meclisle paylaşmalıdır, 65 milyon insanla paylaşmalıdır.
Değerli arkadaşlarım, böyle olduğu zaman, bu tasarıya bakıyoruz; Anayasa Komisyonunda da takip ettik, Adalet Komisyonunda da takip ettik; yararlı olmaya çalıştık, bazı ikazlarımız oldu naçizane, arkadaşlarımızın değerli fikirleri oldu; ama, yine, mükemmel olarak önümüze gelmedi; hatta, çok eksik olarak geldi. Dolayısıyla, bugün, bu af tasarısını, biraz da, ilk okuyuşta anlamak mümkün değil; bir maddenin altına geçtiğiniz zaman, onu af kapsamından çıkaran veya indirime sokan bir başka bentle karşılaşabiliyorsunuz;
tek tek maddelere baktığınız zaman bile yanlış anlamak mümkün. Belki de bilerek böyle yapıldı; yani, bu affın içinde ne var, ne yok diye insan şöyle bir baktığında, okusa, anlasa daha iyi olacak; ama, böyle olması belki siyaseten daha doğru olmuştur. Günlerce uğraştım ve şöyle listeler çıkardım: Tamamen af kapsamı dışında kalan suçlar var, ceza indirimine giren suçlar var, bir de affın içinde olanlar var. Aslolan affın içinde olmaksa, bunları çıkardığınız zaman, onların affa gireceğini anlamak mümkün; belli bir limit de getirilmiş. Af kapsamı dışında kalanlar, 125'ten 150'ye kadar, devletin şahsiyetine karşı işlenen cürümler, devam ediyor tabiî ve bunlar ağır cezalık suçlar; adam öldürmenin üç çeşidi de vardı, bir tanesi indirime sokuldu son anda, taammüden adam öldürmek, yakınlarını öldürmek, kasten öldürmek; bunun yanında uyuşturucu suçları, rüşvet, irtikâp, zimmet ve arkasında birsürü suçlar... Bunların içerisinde dikkati çekenler var; bunlarla birlikte tutulmaması gerekenler var; 4 kişiyi taammüden öldürmüş insanlar, canavarca his saikiyle adam öldürmüş kişi ile düşündüğünü anlatan, konuştuğunu dinleten insanları yan yana tutmak, zannediyorum ki, bu tasarı için çok büyük bir eksikliktir ve bir utanç vesilesidir.Değerli arkadaşlarım, ceza indirimine girenler var; hırsızlıktan 311'e kadar, 313'e kadar, bina yakma suçlarına kadar, sahtekârlıklara kadar vesaire... Bunları ne tek tek okumam, ne de tek tek muhtevasını sizlere anlatmam mümkün; ama, herhalde, Türkçesi biraz da şöyle: Mesela, hırsızlıkla ilgili tüm suçlar hemen hemen girmiş durumda; görevi kötüye kullanmayla ilgili hemen hemen bütün suçlar girmiş durumda; mesela, işkenceye verilecek cezayı, daha dün çıkardığımız kanunla, 8 yıllık bir cezaya yükseltirken, 243 üncü maddenin indirime girmesi bir çelişki olarak... Mesela, dağdaki eşkıyayı düze indirmek için, Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonraki konjonktür gereği, onlara örtülü bir af getirirken, beri tarafta da, sadece boynu bükük insanların af dışında kalmış olması -biraz sonra vaktim olursa, te
k tek gireceğim- bize göre çok büyük bir eksikliktir ve maalesef, çok büyük bir yanlışlıktır.Değerli arkadaşlarım, bakınız, kamuoyu bu affı merak ediyor; bu maddelerden çok fazla bir şey de anlamamış olabilir; ama, biz çıkardığımızdan emin olmalıyız, vicdanen müsterih olmalıyız; çıkardığımız şey bizi rahatsız etmemeli. Türkiye, 1996'nın kasım ayından sonra, bir kamyon bir Mercedes'e çarptığından bu yana, hep çeteleri konuştu; çetelerle ilgili bir kamuoyu gündeme geldi. Temiz toplum, temiz siyaset arayışları, her yerde yüksek sesle dile getirildi. Sadece bir dakikalık mum yakma eylemleriyle de sınırlı kalmadı. Yine, toplum, şu Genel Kurul salonunda bir yolsuzluk yapıldığı konusunda çalkalandı. Bir Meclis Başkanı ve bu Meclisin yüksek bürokratları yargı önüne çıktılar.
Yine, toplum merak ediyor; bu Mecliste soruşturma komisyonları kurulmuştu; bu soruşturma komisyonlarında Sayın Başbakan ve bakanların sayısı da az değildi. Kimisi POAŞ'tan, kimisi Karadeniz otoyol ihalesinden, kimi turizm alanlarının şuna buna peşkeş çekilmesinden, kimi şundan, kimi bundan... Özelleştirmiyorum, isim vermiyorum; çünkü, ben de bu Meclisin bir üyesiyim; ama, vicdanımın kabul etmediği bir şeyi söylüyorum, üzülerek söylüyorum; bütün bunlara, ya tamamen ya ceza indirimiyle, af getir
iliyor.Bunların dışında neler var; çetelerle ilgili soruşturmalar var, Cumhurbaşkanına hakaretler var, 159 var, 313 var, 448 var ve diğerleri var. Bunların hepsi, ya affın tamamen içindedir ya da ceza indirimine girmiş suçlardır.
Değerli arkadaşlarım, tasarıyı hazırlayanlar böyle uygun görmüşler; ama, halk demez mi: "Siyasetçiler kendisini kurtarmayı çok iyi biliyor; ya bizim yaramıza kim merhem olacak? Ya bizim derdimizi kim dinleyecek? Ya bizim gözümüzün yaşını kim silecek?"
Bütün bunları, henüz tasarının başındayken, hepinize bu şekilde açıklamak durumunda kaldım.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu tasarı içerisinde olan pek çok şeyin yanında, olması gereken, ama, eksik bulunan konular, naçizane kanaatime göre şunlardır. Bakınız, tasarının içerisinde 3 üncü maddenin 1 numaralı bendinin (a) alt bendinde yazılı, tamamen kapsamdışı kalan suçlardan birisi, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasıdır. Bu ne menem bir maddedir ki, 312'nin birinci fıkrası affın içerisinde, 312'nin (a) bendi affın içerisinde; ama, 312'nin ikisi bir felaket; tek başına rejime yetiyor, tek başına devletin altını üstünü getiren bir şey, adam öldürmekten daha kötü. O, kapsam dışında kalıyor. Bunun için bir şeyler yapmamız lazım; onları arz edeceğim.
Yine (4) numaral
ı bendinde sayılı suçlar; bir yıldan başlayan birbuçuk yıla kadar çıkan; çoğu zaman, eleştiri düzeyinde kalsa bile, hakaret olarak algılanıp, bazı kişilerin mahkûm olduğu suçlamalar.(9) numaralı bentte yazılı olan suçlar; bunlar da, Terörle Mücadele Kanununda, özellikle 1991'de çıktıktan sonra 1995'te değiştirilen 8 inci maddeyi zikretmek istiyorum.
Yine, 3 üncü maddenin en son fıkrası -saya saya numara veremedim, en son fıkrası diyorum- daha önce bir aftan yararlanıp da, yeniden suç işleyenler bu aftan istifade edemez diyor. Bana göre, bu da bir eksiklik. En son affı 1974 olarak görürseniz, 25 yıl sonra, bu 25 yıl içerisinde hasbelkader bir suç daha işlemiş olan bir insanı, 25 yıl sonra bir aftan, şu veya bu şekilde mahrum etmenin, naçizane doğru olmadığını düşünüyorum.
11 inci maddenin üçüncü bendinde, 121 ve 122 nci maddelere göre, memnu hakların iadesindeki süre, bu aftan yararlananlar için bir iyileştirme getirmiyor, aynı madde muhafaza ediliyor; bununla ilgili bir iyileştirme yapmamız lazım.
12
nci madde, hepimizin bildiği gibi, kısa ismiyle "öğrenci affı" olarak bilinen maddedir. Bu maddede de, birtakım iyileştirmeler, ilaveler ve açık ve net ifadeler konulması lazım; yeri geldiğinde arz edeceğiz. Bütün arkadaşlarımızın bu konuda hassasiyetini bekliyorum.Bir de, değerli arkadaşlarım, bakınız, demokratikleşme konusunda, Türkiye'de çıkaracağımız bu afla, 2000 yılına, demokrasinin ve hukukun standardını yükseltme açısından bir güzel sayfa ekleyebilmek için, yine, bir teklifim var: Geçtiğimiz dönemde, bugünkü Adalet Bakanımız, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanıyken, Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Tasarısını getirmişti. Bu tasarının gerekçesinde, uluslararası hukuk normları, Avrupa Birliği standartları ileri sürülüyordu; çünkü, uluslararası sözleşmelere imza atan Türkiye, artık, kendi hukukunu da, o hukukun bir parçası yapmaya mecbur hale gelmişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını da tanıdıktan, onun yargı yetkisini de kabul ettikten sonra Türkiye, st
andardını yükseltmek mecburiyetindeydi. Dolayısıyla, Sayın Bakanın bir yıl önceki bu talebi, fevkalede haklıdır ve yerindeydi. Komisyondan geçirdik, Genel Kurulda, bildiğiniz sebeplerle görüşülemedi ve kadük oldu. Bunlar, Türk Ceza Kanununun 17 nci maddesidir, 158, 159, 312 ve Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddeleridir.Suçun unsurlarını daha iyi belirlemek, muğlaklıktan kurtarmak ve uluslararası hukuk standartlarına uymak noktasındaki bu çabayı, bugün de destekliyoruz. Bakınız, bu beş tane suçun, beş tane maddenin, iki tanesi affın içindedir, 158 ve 159 uncu maddeler; geriye kalan, 312'dir, 17 nci maddedir, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesidir; bunları da, bu affın içerisine mutlaka koymak mecburiyetindeyiz. Bu maddelerden suçlanan insanların, düşünce ve fikir özgürlüğü adına veya şahsî hürriyeti bağlayıcı bir cezaya çarptırılarak, şartla salıverilme süresi içerisinde eski cezasını tekrar çekenler, bu afla...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Arınç, ne kadar süreye ihtiyacınız var efendim?
BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Sayın Başkanım, 3 dakika rica edeceğim; 1 inci maddede de bendeniz konuşacağım, tamamlarım efendim.
BAŞKAN – Buyurun.
BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Teşekkür ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, konuşmamı bir bütün halinde arz edeceğim.
1 inci maddede de, Grubum adına söz alacağım; sizi, daha fazla sıkmak istemiyorum.
Türk Ceza Kanunundaki bu değişiklikler, bugün de yenilenmiş ve Meclis gündemine gelmek üzeredir; ama, af, hergün çıkmaz; ama, her gün, bunların görüşülmesi belki mümkün olmayabilir. Şimdi meseleyi, enine boyuna müzakere ederken ve yapacağımız çalışmalarla, biraz daha mükemmelliğe doğru gitmemiz gerekirken, yine bir ek madde ilavesiyle veya bir yere koymak suretiyle, bununla ilgili önergelerimiz de olacak; bu üç madde üzerinde de, doğrusu, sizlerin katkılarını beklemek istiyoruz, ümit etmek istiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, yine, bu af içerisinde, bugün, hepimizin üzerinde hassasiyet gösterdiği konular var, arka arkaya gelecekler; biraz sonra basın yoluyla işlenen suçların affı gelecek, daha sonra memurların disiplin cezalarıyla ilgili diğer kanun tasarısı önümüze gelecek.
Aslında, bu üçünü bir bütün olarak görüyoruz; ama, özellikle basın yoluyla işlenen suçlarla ilgili af tasarısının bunun içerisine alınmamış olmasının özel bir sebebi vardır. Bu özel sebebi, biraz sonra huzurlarınızda açıklayacağım.
Ayrıcalık yapmamalıyız, adaletli olmalıyız, şu veya bu güçler böyle bir şey istiyorlar, şu veya bu merkezler harekete geçebilir, konjonktür müsait değil, falan böyle söyledi, filan böyle haber gönderdi gibi kanun içerisinde hile aramak yerine, Anayasayı by-pass etmek düşüncesiyle iki tasarı birbirinden ayrı olarak getiriliyorsa, yapacağımız şey, bu konuda ağzımızı kapatmak; ama, adaletsizliği de gidermektir. İşte, bu adaletsizliği gidermenin yollarını da, biraz sonra madde üzerindeki müzakerelerde arz edeceğim.
Sayın Başkana ve hepinize teşekkür ediyorum. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Arınç.
Anavatan Partisi Grubu adına, Sayın Beyhan Aslan.
Buyurun efendim.
ANAP GRUBU ADINA BEYHAN ASLAN (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde, Anavatan Partisi Grubu adına söz almış buluyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Hukuk tarihine baktığımız zaman, af, insanlık tarihi kadar eskidir ve hemen hemen her rejimde af olagelmiştir. Demokratik ülkelerin hukuk mevzuatlarında, af, çeşitli şekillerde düzenlenmiştir. Bizdeyse, af, ceza ve anayasa hukukunda yerini almıştır. Anayasamızın 87 nci maddesi, affetme yetkisini yasama organına bırakmış. Yine, Anayasamızın 87 nci maddesinin 14 üncü maddeye yollamasıyla da, yasa gereği, bazı suçlar af kapsamı dışına alınmıştır. Yine, Anayasamızın 169 uncu maddesi gereği, orman suçlarının affı da, affı mümkün olmayan suçlar içerisine alınmıştır.
Af, ülkemizde on aydır konuşuluyor. Artık, ok yaydan çıkmıştır. Af çıksın mı çıkmasın mı tartışmalarını yapmak yerine, topluma bu işi kestirip atmak noktasında cevap vermek durumundadır P
arlamento.Bundan bir ay önce, Adalet Bakanlığı Af Kanunu Taslağı şeklinde, iktidar ortağı siyasî parti gruplarına ve kamuoyuna açıklamalarda bulunmuştur ve bundan sonra af, daha da çok konuşulmaya başlanmıştır. Bu tasarı taslağı bize intikal ettikten sonra, biz, Anavatan Partisi Grubu olarak, Grupta görüştük ve bu konuşulmaya başlandıktan sonra, Anadolu'nun dört bir yanında, mektupla, faksla affın aleyhinde olanlardan, affın lehinde olanlardan çok sayıda mektuplar gelmeye başladı. Bu mektuplar, milletvekillerimize geldi, bakanlarımıza geldi, liderlerimize geldi, her birimize geldi ve bu mektupları değerlendirdik. Toplumun hangi suçlar üzerinde hassasiyeti vardır noktasını bu mektuplardan tespit ettik ve biz, bu mektupların değerlendirilmesi sonucunda, Anavatan Partisi Grubu olarak dedik ki: "Bu af tasarısı taslağını biraz daraltalım." Toplumun hassas olduğu, affedilmesini istemediği, toplumun hassasiyet gösterdiği suçların af kanunu tasarısından çıkması gerektiği düşüncesindeydik ve aldığımız mektuplarda
n, edindiğimiz bilgilerden ve toplumun hassasiyetini ön plana alarak, biz bu Af Kanunu Tasarısının çok daha daraltılması noktasında görüşlerimizi, sayın bakana ve sayın hükümete ilettik ve Anavatan Partisinin bu görüşlerini, iktidarın diğer siyasî parti grupları da paylaştı. Bunun sonucunda, bugün, huzurunuzda bulunan Af Kanunu Tasarısı geldi.Bu Af Kanunu Tasarısında ne var, milletimiz hangi suçlara karşı hassastır; bunun üzerinde durmak gerekir. Bugün, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısında, zimmet, rüşvet, irtikâp, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, toplu ve teşekkül halinde her türlü kaçakçılık, küçükleri uyuşturucuya ve fuhuşa teşvik, küçükleri baştan çıkarma, kız kaçırma, kadın kaçırma, hürriyeti tahdit, ırza geçme -halk tabiriyle- bankaları boşaltma gibi suçların hepsinin de, af kapsamının dışında olan suçlar olduğu görülecektir.
Yine, mal bildiriminde bulunulmaması, rüşvet ve yolsuzluk, Terörle Mücadele Kanunundaki suçlar, karaparanın aklanmasına ilişkin suçlar, Atatürk aleyhine işlenmiş suçlar, vergi, resim ve harçlara ilişkin cezalar yine af kapsamının dışındadır.
Tasarının Adalet Komisyonunda görüşülmesi sırasında, bazı suçların özelliğinden dolayı, Adalet Komisyonu da bu af tasarısını biraz daraltmıştır. Karşılıksız çek ve icra iflas suçlarına ilişkin olan suçlarda, suçların özelliği itibariyle; yani, karşılıksız çeki çıkana verilecek bir yıl hapis cezasının, paranın ödenmesi durumunda, ortadan kalkma imkânı olduğundan ve yine, mal beyanında bulunmamaktan dolayı verilen hapis cezası, borçlu borcunu ödediği zaman ortadan kalkacağından, daha doğrusu bunlar hapsen tazyik kapsamına girdiğinden dolayı, Adalet Komisyonu, bu suçları da af kapsamı dışına almıştır.
Yine, Adalet Komisyonu, son yaşadığımız felaketten dolayı, çürük yapılara sebep olan müteahhitlerin affını da af kapsamı dışına almış ve Türk Ceza Kanununun 383 üncü maddesini de af kapsamı dışında tutmuştur. Ne yazık ki, bizim ceza kanunumuzda, bu tür yapılara ilişkin düzenlenmiş hükümler yoktur; ama, inşallah, yeni ceza kanunumuzda bunu da sağlayacağız.
Tasarının 4 üncü maddesi "Ceza İndirimi" başlığını taşımaktadır. Yine, burada da, toplumun hassasiyeti düşünülerek, af değil ceza indirimi getirilmiş; üçte bir ceza indiriminden faydalanacak suçlar sayılmıştır.
Bu af tasarısıyla, küçükler biraz daha fazla korunmuş, çocuk sanıkların topluma kazandırılması noktasında önemli adımlar atılmıştır.
Yine, bu af, şartlı bir aftır; yani, bu af yasasından faydalananlara bir şart getirilmektedir. Eğer, sen üç yıl içerisinde tekrar suç işlersen, bu aftan faydalandığın süre kadar ayrıca hapis yatacaksın diyerek, cezanın caydırıcılığı ön plana alınmıştır.
Yine, bir sanık, eğer, daha önce bir aftan yararlanmışsa, tekrar bu aftan yararlanamayacaktır; çünkü, suça mütemayil, müteselsilen suç işlemeyi itiyat edinmiş insanlar da, bu tasarıyla af kapsamı dışında bırakılmıştır.
Bu tasarıyla, öğrencilerimize, 1989-1990 öğretim yılından itibaren af getirilmekte ve bu öğrencilerimizin yeniden hayata hazırlanması, yeniden topluma kazandırılması noktasında, önemli adımlar atılmaktadır. Bunun da çok faydalı ve isabetli bir düşünce olduğunu kabul ediyoruz. Bu öğrenci affı, 1998-1999 öğretim yılını da kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.
Değerli milletvekilleri, ceza hukukçularının, Anayasa hukukçularının, sosyologların en çok tartıştıkları konu aftır; tarihin her döneminde tartışılmıştır. Af öncesi ve sonrası bu tartışmaların dozu öncelikle artmıştır. Affa karşı olanlar demişlerdir ki, af cezanın caydırıcılığını, etkinliğini kökünden yok eder. Yargının vermiş olduğu kararları zayıflatır, zedeler. Suç kışkırtıcılığı yapar, cezaların kesinliğine ilişkin güveni sarsar. Ceza verme ve bunun infazı ahlâkî bir amaç taşır; af, bu amacı ortadan kaldırır. Mahkeme kararlarının itibarını düşürür. Af, yarardan çok zarar getirir. Af, affa layık olanla olmayanı ayırt edemez. Affa karşı olanların ileri sürdükleri fikirler bunlar.
Bir de affa taraftar olanlar ne diyor. Affa taraftar olanlar, affetmenin, toplumdaki kin duygularını ortadan kaldırdığını, haksızlık ve adlî hataları yok ettiğini, suçluları birer günahkâr, birer hain, kendilerinden intikam alınmaları gereken birer varlık olarak görmek yerine, bunların topluma kazandırılmalarında toplumun menfaatı olduğunu söylüyorlar. Af, geçmişin unutulması ve geleceğe bakılmasıdır. Af, bir huzur ve barış aracıdır. Af, dünün yaralarını kapatıp, geleceğe dönük bir hayata başlama noktasıdır, diyorlar.
Değerli milletvekilleri, ülkemizdeki af uygulamalarına baktığınızda, af, çok sık uygulanmıştır. Af yasası çıkaran ülkelerin başında Fransa ve Türkiye geliyor. Fransa, ortalama yedi yılda bir af çıkartıyor; Türkiye ise -5.12.1921 Fransızların işgaliyle başlayan af serüvenimiz- bugün 45 inci affını çıkartıyor ve afların çoğu da, maalesef, İstiklal Savaşı dönemlerinde ve meşrutiyet dönemlerinde azınlıkların baskılarıyla çıkartılan aflardır.
Bu afların az kısmı genel, büyük kısmı kısmî ve özeldir; ama ne yazık ki, bugün görüştüğümüz af da 45'inci aftır, bu sağlıklı bir yapıyı bize göstermez; ama buna mukabil İsviçre, İskandinavya ve İngiltere affa hiç başvurmayan ülkelerdir. Af kanunu, mevzuatlarında olduğu halde af yasasına çok seyrek başvuran ülkeler vardır; ama, biz, maalesef, bu noktayı tercih etmedik; sık sık af yasaları çıkararak, sık sık bu yola başvurarak, bize göre, Türkiye'de, af müessesesi yıpranmıştır, af müessesesi eskimiştir, affın, bu müessesenin yeniden gözden geçirilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Af, bir ülkeyi cennete çevirmez. Toplum düzeninin eksiklikleri, aksaklıkları, bozuklukları sürüp giderse, affın hiçbir yararı olmaz. Suç işlemeyi önleyici, aftan yararlananların tekrar cezaevine dönmesini engelleyici tedbirleri devlet almak zorundadır. Önemli olan affetmek değil, suç ortamını ortadan kaldırmaktır. Sosyal, siyasal ve ekonomik koşulları suç işlemeyi engelleyici şekilde oluşturmadıkça, sosyal ve caydırıcı tedbirler alınmadıkça, insanları suça iten yapının koşulları yok edilmedikçe, affın hiçbir yararı olmaz.
Değerli milletvekilleri, üzerinde önemle durmamız gereken olmazsa olmaz şart, ceza yasamızın ve özel ceza kanunlarımızın, Ceza Usul Yasamızın günümüz şartlarına uygun bir hale getirilmesini sağlamaktır. Kanunlarımız, hayatın gelişimini izleyememiştir; çünkü, ceza hukukunun hedefi, sadece ceza vermek değil, suçu önlemek, kişiyi suçtan caydırmaktır. Yasalarımızın ıslaha ihtiyacı vardır, Ceza Kanunu, modern bir toplumun yaşayışına, yeni teknolojik gelişmelere, yeni suç çeşitlerine göre gözden geçirilmelidir. Önümüzdeki dönemde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin en önemli işleri arasında, bu yasaların çıkarıl
ması olmalıdır; çünkü, hukuk dünyamız, üniversitelerimiz, mahkemelerimiz, bir aftan ziyade, mevzuatımızın çağdaş düzeye ulaşmasını ve bu noktada tedbirler alınmasını bekliyor; hantal değil, dinamik bir mevzuata ihtiyacımız olduğunun idraki içerisinde olmalıyız.Değerli milletvekilleri, cezaevlerimiz tıka basa doludur. Cezaevlerimizin, fizikî şartlar açısından, yeterli olmadığı malumunuzdur. Maalesef, cezaevlerimizin kişiyi müteselsil suç işlemeye itici bir ortamı vardır; hele, siyasî tutuklu ve hükümlülerin kaldığı cezaevleri ve koğuşlar, örgüt kampları niteliğindedir. Buralarda, maalesef, otorite boşluğu vardır. Son cezaevi isyanları da hep bunu göstermiştir.
Adalet Bakanlığının yeni cezaevi yapılması, yapılan cezaevlerinin fizikî şartarını iyileştirici yöndeki gayretlerini takdirle karşılıyoruz; ama, aynı hassasiyetin adliyelerin fizikî şartlarının iyileştirmesinde de gösterilmesini diliyoruz.
Cezaevlerindeki fizikî mekân, cezaevlerindeki mahkûm ve hükümlülerin sosyal ve psikolojik şartlarının, onların ıslah olması, topluma yeniden kazandırılması amacını gerçekleştirmek noktasında iyileştirilmedir.
Değerli milletvekilleri, kanunlar yeterli de olsa uygulamada aksaklıklar olabilir. Mahkemeler ve adalet, ne kadar mükemmel olursa olsun, vaki hatalar olabilir. Belki, bu tasarı, bu noktadan da hayırlıdır. Bir hayır var diyelim.
Değerli milletvekilleri, demokrasi kervanına geç katıldık; ağır aksak ilerliyoruz. Bize düşen demokrasimizin standardını yükseltmektir. Çağımızın insan hakları çağı olduğunun idraki içerisinde, fikrî suçlar konusunda, demokrasi ve cumhuriyeti yok ekmek kastı hariç, yeni düzenlemeler getirmeliyiz. Fikir suçlarının affını tartışacağımıza, mevzuatını tartışmalıyız, iyileştirmeliyiz. Bütün bu iyileştirmeden sonra, hiç ama hiç affı tartışmamalıyız.
Değerli milletvekilleri, ben, 1973-1974 yıllarında, genç bir avukatken, rahmetli Prof. Tarık Zafer Tunaya'nın bir konferansını dinlemiştim ve oradan bir hatıramı nakletmek istiyorum. Demokrasi noktasında attığımız adımı göstermesi açısından önem atfettiğim için arz edeceğim.
Tarık Zafer Tunaya anlatıyor: "Bir gün, Fransa'da, bir küçük müzede geziyordum. Salonun bir köşesinde ufak boyda bir kitap vardı. Küçük bir kitabı, bir müzenin en seçkin yerine koymuşlar. Yadırgadım. 'Acaba, bu küçük kitabı, bu müzenin en seçkin yerine niye koymuşlar' dedim. Yaklaştım, baktım; 1791 tarihli Fransız Anayasası olduğunu gördüm. 'Peki, Anayasaysa Anayasa, niye koymuşlar ki' dedim. Altındaki cümleyi okudum: 'Bu, Fransa'nın ilk yazılı Anayasasıdır' deniliyor ve altında da 'bu anayasa insan derisiyle kaplıdır' deniliyor. 'İşte, o zaman, hürriyet, eşitlik ve demokrasi mücadelesinde, Fransa'nın katettiği yolu anladım' diyor."
Biz, belki bu yolu katederken, daha çok çileler, ıstıraplar, acılar çekebiliriz; ama, demokrasimizin ağır aksak olduğunu kabul edelim, standardımızın düşük olduğunu kabul edelim; mevzuatımızın, gerek Avrupa Birliği standartları açısından gerek insan hakları standardı açısından düşük olduğunu kabul edelim ve bu noktada, adımlar atmaktan da yılmadan, korkmadan üzerine gidelim diye bu hatıramı naklettim.
Değerli milletvekilleri, ceza hukukumuza yeni ve çağdaş müesseseleri taşımak zorundayız. Ceza hukukumuzun en önemli eksiği, suç mağdurlarını himayesiz bırakmasıdır. Bizim ceza hukukumuzda bu müessese yoktur. Uygulamada, suç mağdurları tamamen himayesizdir. Hele sanık yakalanmamışsa, suç delilleri de toplanamamışsa, mağduriyet iyice artar. Faili meçhul cinayetlerin sanıkları yakalanamadı. Peki, mağdurların acısı kaç kat artıyor, bunu biliyor muyuz? İşte, ceza davaları görülürken, suç mağdurlarına mutlak surette tazminat, ceza mahkemelerince takdir ve tayin edilmelidir. Sanıkların mallarına el konulmalıdır. Mağduriyeti önleyici tazminatı karar öncesi ödeyen sanık lehine indirim hükümleri uygulanmalıdır. Hükümlü ise -İnfaz Yasasında düzenlenecek bir maddeyle- yine, tazminatını öderse, belirli miktar indirimden faydalanmalıdır. Hâkimler, yasal ve takdirî indirimlerini, ancak tazminat ödendiği zaman yapmalıdır. İşte, bu da, ceza hukukumuza, mağdurların
korunması müessesesi olarak gelmelidir.Hukuk mahkemelerinde ayrıca tazminat davası açmaya gerek yoktur. Hukuk mahkemelerinde tazminat davası açıyoruz; -meslekten gelen arkadaşlarımız var- ne yapılıyor; suç işleniyor, üçüncü gün mallar kaçırılıyor, açılan hukuk davası, neticesi alınmayan bir dava ve mahkemeleri boşuna işgal eden bir dava haline geliyor. Öyleyse, mutlaka, mağdurları koruma müessesesi gelmeli ve mutlaka da, mağdurlar korunmalı ve sanıkların mallarına el konulmalı, takdirî tazminatı da, ceza mahkemeleri mutlaka yerine getirmelidir. O zaman, hukuk mahkemelerinde ayrıca tazminat davaları açmaya gerek olmayacaktır.
Diyeceksiniz ki, peki, faili meçhul cinayetler ne olacak?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Aslan, ne kadar süreye ihtiyacınız var efendim?
BEYHAN ASLAN (Devamla) – 3 dakika...
BAŞKAN – Buyurun.
BEYHAN ASLAN (Devamla) – Eğer bir devlet, sanığı yakalamakta, delilleri toplamakta acz içindeyse, sanığı yakalayamıyor, delilleri toplayamıyorsa, o zaman, o mağdurun tazminatını devlet ödesin; çünkü, devlet, aczinin bedelini de o tazminatı ödemekle yerine getirsin diye düşünüyorum.
Ayrıca, Anayasa mevzuatında, devletin, haksız olarak tutuklananlara tazminat ödemesi hakkında yer vardır; ancak, ne yazık ki, kanunlarımızda ve tatbikatımızda, haksız yere yirmi yıl cezaevinde yatan bir tutukluya tazminat ödenmemiştir. Bu hükmü de, bunu da uygulanır hale yeni düzenlemede mutlaka getirmek zorundayız.
Değerli milletvekilleri, bir tartışmaya açıklık getirmek istiyorum. Devlet, kendisine karşı işlenen suçları affetmiyor da, şahıslara karşı işlenen suçları, yani, mağdur olanlara karşı işlenen suçları affediyor... Arkadaşlar, bütün suçlar, bir kere, devlete karşı işlenmiştir. Avukat arkadaşlarım bilirler; bir davaya müdahil olunmasa, şikâyet edilmese ne yazar?!. Suçluyu yakalayan, devlet; soruşturmasını yapan, devlet; kamu davasını açan, devlet; onu cezalandırmak için elinden gelen gayreti gösteren, devlet; müdahil olunmasa ne olur? Müdahil olunması ya da olunmaması, sanığın alacağı hangi cezayı etkiler; hiçbir zaman etkilemez. Ben 26 yıllık tatbikattan geliyorum. Müdahil olma ile olmama arasında, sanıkların aldığı ceza yönünden hiçbir zaman değişiklik olmamıştır. Öyleyse, bizim burada yapacağımız husus, Ceza Kanunumuza mağdurların önlenmesi için gerekli yasayı getirelim; şahıs çıksın aradan, devlet ile sanık arasında kimse olmasın. O zaman, duygusallık da ortadan kalkar. İşte, bu nedenle, bütün suçlar, devlete karşı işlenmiş suçlardır. Burada, bazı basının ve bazı arkadaşlarımızın ifade ettiği gibi "efendim, şahıslara karşı işlenen suçları affediyorsunuz da devlete karşı işlenen suçları affetmiyorsunuz..." Hayır, bütün suçlar devlete karşı işlenmiş suçlardır.
Bu nedenle, bu af tasarısının hayırlı olmasını diliyorum; ancak, mevzuatı tümüyle yenileyip, demokrasi standardımızı yükseltip, insan hakları çağına ulaşmanın idraki içerisinde olmanın şuuruyla, önümüzdeki dönemde, her açıdan kendimizi yenileyelim. Cezaevlerinin, adliyelerin fizikî şartlarını oluşturalım ve bir daha da affı konuşmayalım; bu, son af olsun diyorum ve hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Aslan.
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Konya Milletvekili Sayın Faruk Bal; buyurun.
MHP GRUBU ADINA FARUK BAL (Konya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Af Kanunu Tasarısı hakkında, Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerimin başında, Marmara Bölgesinde binlerce vatandaşımızın ölümüne, yaralanmasına, yüzbinlerce insanımızın evsiz ve işsiz kalmasına sebebiyet veren deprem felaketinde hayatlarını kaybedenlere Cenabı Allah'tan rahmet, yaralananlara acil şifalar diliyorum. Bu felakette canlarını kaybedenlerin yakınlarına ve mal kaybına uğrayanlara Yüce Mevla'dan sabırlar niyaz ediyorum.
Büyük milletlerin büyüklük sıfatları, kazandıkları büyük zaferlerle ve aşmayı başardıkları büyük felaketlerle ölçülür. Türk Milletinin büyük millet olduğu, tarihe altın harflerle yazdırdığı zaferleriyle kayıt ve tescil edilmiştir. Bu yüce milletin büyüklüğü, aynı şekilde tarihi boyunca uğradığı felaketleri aşmada gösterdiği kabiliyet ve tecrübeyle de kayıt ve tescil edilmiştir. Bu sebeple, Türk Milleti, son felaketi de millî birlik ve beraberlik şuuru içinde atlatacaktır. Depremde zarara uğramış vatandaşlarımızın yaraları, eminim ki, en kısa zamanda sarılacaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Af Kanunu Tasarısı, çıkarılması gereken kanunlar içerisinde en çok tartışılan ve en çok tenkit edilen kanun türlerinden birisidir. Bir suçun işlenmesiyle toplumsal düzen bozulmakta ve suç failiyle, kamu düzenini korumakla görevli devlet arasında cezalandırma amacına yönelik hukukî bir ilişki kurulmaktadır. Bu ilişki dolayısıyladır ki, suçun faili, devletin ceza verme müeyyidesiyle karşılaşmakta ve sonuçta, ceza infaz edilmekte ve diğer tedbirler uygulamaya konulmaktadır.
İşte bu çerçeve içerisinde "af" kavramı, çok kısa bir biçimde "devletin ceza vermek hakkından vazgeçmesi" şeklinde tanımlanabilir. Türk Ceza Kanunu iki tür affı öngörmüştür; bunlardan birincisi, Türk Ceza Kanununun 97 nci maddesinde ifadesini bulan genel af, diğeri ise, 98 inci maddesinde düzenlenen özel aftır. Genel af, sosyal fayda düşüncesiyle suç ve cezaların tamamını veya bir kısmını bütün sonuçlarıyla birlikte düşüren bir yasama işlemi olup, bu işlem ancak kanunla gerçekleştirilebilir. Ceza Kanunumuzda düzenlenen özel af ise, hükmedilmiş bir cezayı kaldırır, azaltır ve
ya bir başka cezaya çevirir. Ancak, özel afta, işlenmiş olan fiil, suç olmaktan çıkarılmaz; bu nedenle, özel afta kapsama giren suçlar hakkında kamu davasının açılması ve açılmış bulunan kamu davası varsa, buna devam edilerek hüküm kurulması gerekmektedir. Dolayısıyla, kamuoyunda anlaşılan biçimiyle, genel affın bütün suçluları kapsamasıyla, özel affın da bazı kişilere yönelik olmasıyla bir ilişkisi bulunmamaktadır. Genel af, sonuç itibariyle, bir kişi için çıkarılmış olabileceği gibi, birden çok kişi için de çıkarılmış olabilir. Bu nedenle, genel aftan söz ederken, kişilerin değil, suç ve cezaların bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkmış olacağına dikkat etmek gerekmektedir. Genel affın temelinde, affın kapsamına giren suçların takibinde ve suçun cezalandırılmasında sosyal fayda kalmadığı düşüncesi yatmaktadır. Genel af, niteliği itibariyle affın kapsamında bulunan suçlar bakımından Ceza Kanununun geçici olarak kaldırılmasıdır. Bu nedenle genel af, mazinin üzerine çekilmiş bir örtü değil, Ceza Kanununun üzerine geçici olarak çekilmiş bir örtüdür.Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu kısa açıklamalardan sonra, cezaî müeyyideyi düşüren af, siyasî ve hukukî bakımdan en tartışmalı kurumdur. Bu bakımdan, kamuoyunda bu konuda ortaya atılan farklı düşünceleri doğal karşılamak gerekmektedir.
Doktrinde af ile ilgili görüşleri kısaca özetlemek istiyorum. Affın aleyhinde olan düşünceler şu temel fikirlere dayanmaktadır: Af, kanun önünde eşitlik ilkesini zedeler. Af, kanunların etkinliğini azaltır. Af, suça teşvik ederek toplumu ağır tehlikeler karşısında bırakır. Af, cezaların kesinliği prensibini bozar ve cezanın caydırıcılığına darbe vurur.
Bunun karşısında, affın lehinde olan düşünceler ise şu şekilde özetlenebilir: Siyasal, ekonomik ve sosyal bakımdan toplumda meydana gelen derin değişlikler genel bir barışmayı gerekli kılar ki, bunun en kesin ve pratik yolu aftır. Ender de olsa adlî hatalar yapılması durumunda, bu hataların yargı yoluyla düzeltilememesi durumunda, tek çare aftır. Bazen, adalet, sadece kanuna uygun olarak ortaya çıkar; fakat, kanuna uygun olan bu adelet, kamu vicdanına aykırı olabilir. Bu durumda, kamu vicdanını yansıtan merhamet duygusu ve şefkat duygusunun devreye girmesi ve kanunun mahkûm ettiği kişilerin, şefkat ve merhamet duygusuyla affedilmesi halinde, toplumsal fayda sağlanabilir, toplumsal faydaya bunun katkısı olabilir. Bir kanun ne kadar mükemmel olursa olsun, cezaî yaptırım bakımdan ağır ve kamu yararına aykırı nitelik gösterebilir. Bu tür suçları ortadan kaldırabilmek için, af
, kaçınılmaz hale gelebilir.Ekonomik ve sosyal yapının yozlaştığı, adaletsiz gelir dağılımının açtığı yolsuzluk, ahlakî değerlerdeki aşınma, sağlıksız kentleşme, aşırı tüketimin körüklenmesi, görsel yayınlardaki şiddet sahneleri, silahlanma eğilimi, işsizlik ve toplumdan kaynaklanan diğer olumsuzluklar suçların artmasına etken olmuşlardır. Çağdaş ceza hukukunda, bu gerçeklerden hareketle, suçlunun ortaya çıkarılmasında olumsuz şartların etkili olduğu ilkesi kabul edilmiştir. Bu nedenle, af, olumsuz şartların yarattığı suçluluğun affedilmesini ve sınırlı da olsa geçmiş anlaşmazlıkların unutulmasını, yeni ve sakin bir sosyal hayatın kurulmasını sağlar.
Bu düşüncelerle Anayasa Mahkemesi de, 31.3. 1992 tarihli bir kararında, affın anayasal bir kurum olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Çok değerli milletvekilleri, bütün bu düşünceleri birlikte değerlendirdikten sonra, Milliyetçi Hareket Partisinin af konusundaki görüşlerini arz etmek istiyorum.
İçimizde tatbikattan gelen arkadaşlarımız bulunmaktadır ve içimizde, gerek emniyet gerek askerî camiadan gelerek suçların nasıl işlendiğine, suçların nasıl takip edildiğine, suçluların nasıl yakalandığına, bunlara ne gibi bir muamele yapıldığına ve neticede, yargılamanın mahkemeler önünde nasıl cereyan ettiğine hep birlikte şahitiz. Ben, sizlere, adliyeden gelen, yirmi yıl hâkimlik yapmış, dört yıla yakın genel müdürlük yapmış bir yargı mensubu olarak hitap etmek istiyorum.
Adalet sistemimiz, maalesef, adlî hizmeti üretirken, 21 inci Yüzyılın getirmiş olduğu birtakım hizmet kalitesinin artırılması yönündeki çalışmalardan mahrumdur. Bu itibarla, adalet hizmetimizdeki bu kalite düşüklüğünü mutlaka ve mutlaka artırmak üzere yeniden yapılandırılması yönündeki ve bu yeniden yapılandırmanın "otomasyon" dediğimiz bilgisayar ve diğer ileri teknolojilerle desteklenmesi yönündeki fikirlerimi arz etmek istiyorum. Bu fikirleri izah etmeden önce de, şimdiki halimizin ne olduğuna bir göz atmak istiyorum.
Hep birlikte canlandırmaya çalışalım... Şurada bir hadise olduğunda yapacağımız ilk iş, emniyet güçlerini çağırıp vaziyete elkoymalarını temin etmektir. Çağrılan emniyet güçlerinin sorduğu ilk soru, "bu suçu kim işlemiştir" sorusudur. En son sorulması gereken soru bu olduğu halde, emniyet güçlerimizin soracağı ilk soru, "bu suçu kim işlemiştir?" İkinci yapılan iş, suçu işleyen kişinin nereye gittiğidir. Üçüncü yapılan iş, suçu işleyen kişinin gidip bulunduğu yerde yakalanmasıdır. Dördüncüsü, onun karakola götürülmesidir. Arkasından, olay yerinde delillerin toplanması safhasın
a gelmekteyiz.İşte bu, bizim, adlî sistemimizdeki en büyük hatayı ortaya koymaktadır. Her ne kadar, şerefiyle, haysiyetiyle çalışan emniyet güçlerimizin büyük bir çoğunluğu, büyük bir gayretle, adaletin tecellisi için faaliyette bulunmakta ise de, içlerinde, maalesef, insan hakları ihlalleri iddialarına sebebiyet veren bazı davranışlarda bulunan arkadaşlarımız da olmaktadır. İşte, bu, o arkadaşlarımızın eline, suçluyu tespit delillerini elde edebilme imkânını veren gerekli alet ve edevatın temin ve tahsis edilmemesi düşüncesinden ve bu fiilî imkânsızlıktan kaynaklanmaktadır.
O halde, Milliyetçi Hareket Partisinin öngördüğü sistem içerisinde, olay yerine gelecek polis, elinde oradaki delilleri toplayabileceği bir çanta ve bu çantanın içerisinde her türlü delili toplamaya yarayan, en basitinden, fotoğraf makinesi, metresi, şeridi, plasteri, tüpü, kan damlasını alabilmek için şırıngası gibi alet ve edavatla, eğer olay yerinde bir kıl bulabilirse, eğer olay yerinde bir diş bulabilirse, eğer olay yerinde parmak izi bulabilirse, eğer olay yerinde bir elbise parçası bulabilirse, ayak izi bulabilirse ve bunları toplayabilirse, şu biraz önce arz ettiğim soruları sorma ihtiyacını hissetmeyecektir. Bu delillerin toparlanıp, laboratuvarlarda, failin kim olacağını inkâr edilemeyecek bir biçimde ispatlayacak tıbbî ve adlî raporların alınması suretiyle fail tespit edildiği takdirde, biraz önce ifade etmeye çalıştığım insan hakları ihlallerinin hiçbirini yaşamayacağız.
Bu şekilde delillerini toplayarak, karakoluna dönen emniyet görevlilerimiz, eğer, masasının başında bir bilgisayar bulursa ve o bilgisayarının düğmesine bastığında hangi suçla ilgili ne gibi bir tahkikat yapılması gerektiğine dair ilaç reçetesi gibi, elinde yapacağı işleri gösteren bir prospektüs bulabilirse ve ona göre icraatını yapabilirse, elbette ki, tahkikat eksik kalmayacaktır.
Eğer, emniyet güçlerinin bu bilgisayarı ile cumhuriyet savcısının bilgisayarı birbirleriyle irtibatlı ise, bilgisayarından dolayı cumhuriyet savcısı, yapılmakta olan hazırlık tahkikatını sevk ve idare edebilecektir ve dolayısıyla, adlî hatanın yapılmasına, daha başında engel olabilecektir.
Eğer, cumhuriyet savcısı, oturduğu odasından bir monitör marifetiyle nezarete alınmış olan faili nezarethanede gözleyebiliyor ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde en çok suçlandığımız, insan haklarının ihlal edildiği mahal olarak geçen nezarethanelerimiz kontrol altına alınabilmiş demektir ve cumhuriyet savcısının da bilgisayarındaki suçun, dava açılmadan önce tüm unsurlarını ve delillerini toplama yönündeki bilgisayar bilgilerinden yararlanarak tahkikatı tamamlaması, ileride mahkemelerde uzun süren delillerin toplanması aşamasını ortadan kaldıracak ve bu suretle, makul ve güvenli bir yargılama sistemine kavuşulmuş olacaktır.
Mahkemeye gelindiğinde, hâkim, önündeki bilgisayarla, hiç usul hatası yapmayacak şekilde yargılamayı sürdürebilecek bir imkâna sahip ise, böyle bir program yapılmış ve hâkimin eline verilmiş ise, yargılama, makul bir süre içerisinde bitecek ve netice itib
ariyle, adil ve dürüst yargılanma gerçekleşecektir.Hâkimin verdiği karar Yargıtay aşamasına gittiğinde, Yargıtayın bilgisayar devresi mahkemenin bilgisayarıyla irtibatlı olabilecek ise, orada, hata yapılması engellenmiş olacaktır.
Netice itibariyle, bu şekilde geliştirilen entegre bilgisayar sistemi, ceza tevkifevlerinde mahkûmiyetini çeken sanığı takip edebilecek durumda ise, tahliye edildikten sonra meşruten tahliye süresini izleyebilecek durumda ise ve nihayet adlî sicilin silin
mesiyle noktalanabilecek ise, o takdirde, biz, adil ve dürüst yargılamayı sağlayacak bir yargı sistemine kavuşmuş olacağız demektir.Bu bilgisayar sistemi içerisinde, adliyenin ihtiyaç duyduğu bilgilerin ve delillerin toplanabilmesi için, devletin diğer kurum ve kuruluşlarının, yani, nüfusun, verginin, tapunun ve diğer kurumların bilgisayarlarıyla organize olabilmiş ise, bu taktirde yargı, elbette mükemmel olacaktır ve 21 inci Yüzyılda bu şekilde organize olmuş bir Türk yargısı, eminim ki, dünya yargı sistemine de örnek olmuş olacaktır.
Şimdi, dönelim Af Kanunu Tasarısına; bu aşamalardan geçmeyen, sadece olay olduğu zaman, bir bekçinin, bir polisin tuttuğu iki satırlık bir yazıya istinaden, bir zapta istinaden yargılanan bir kişinin, nezarethanede ne gibi bir muameleye tabi tutulduğu belli olmayan bir kişinin, hazırlık aşamasında sanığın kim olduğunu ispata yarayan kesin deliller bulunamayan ve tamamen hâkimin takdirine kalmış olan bir kişinin hakkında yapılan yargılamanın ne derecede sağlıklı olduğuna dair ciddî kuşkular bulunmaktadır. A
dlî hata, adlî bir zulüm demektir ve eğer bir cezaevinde bir tek kişi eğer adlî bir hatanın sonunda masum bir şekilde yatıyor ise, o cezaevinin tümünü boşaltmak, o insana uygulanan zulmün ortadan kaldırılması için yeterli gerekçedir bence.Çok değerli milletvekilleri, usul hukuku açısından bu mükemmeliyete sahip olmadığımıza göre, cezanın tayin ve tespiti sırasında usulî hataların pek çoğunun yapıldığını, bir meslek mensubu olarak hep birlikte müşahede ediyoruz. O halde, bu usul hatalarının kurbanlarının bertaraf edilebilmesi için Türkiye'de, bir af kanununa ihtiyaç vardır.
Diğer taraftan, Sayın İyimaya isabetle ifade ettiler; İtalyan kültürüne dayalı bir Ceza Kanunuyla Türk insanını yargılıyoruz. Biraz önce tenkit ettiğim Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu da Alman hukukundan alınmaktadır. Alman vatandaşı için hazırlanmış bir usul yasasıyla, İtalyan vatandaşı için hazırlanmış bir maddî anlamda ceza hukuku hükümlerini uygulamak suretiyle, Türk vatandaşını cezalandırıyoruz. Bu, bu af kanunu için bence yeterli seb
eptir.O halde, herkesçe bilinen bir tek örneği ifade ederek sözüme devam etmek istiyorum. Malumdur ki, Türk Ceza Kanunu, mala karşı işlenen suçları, cana karşı veya bedensel bütünlüğe karşı işlenen suçlarla mukayese ettiğimizde, çok daha üstün tutmaktadır. Örnek: Türk Ceza Kanununun 456 ncı maddesi, muhtelif yaralama olaylarını cezalandırır; en ağırı da uzuv tatili şeklinde veya uzuv kaybı şeklindeki yaralamadır. Eğer, bir insanın gözünü çıkaracak müessir fiil suçunu işlerseniz, cezanız 4 yıl; ancak, o insanın görmesine katkı sağlayan gözlüğünü, geceleyin silah zoruyla alırsanız, gasp ederseniz cezası 15 veya 20 yıl. Bu reva mıdır?! Bu ceza, toplumsal vicdana uygun mudur?! Bu şekilde, toplum vicdanının kabul etmediği bir biçimde cezalandırılmış ne kadar insanın cezaevinde yattığını biliyor muyuz?! İşte, bu sebepledir ki, Milliyetçi Hareket Partisi, getirilmiş olan af kanunu tasarısına olumlu oy vermektedir ve Milliyetçi Hareket Partisi, 21 inci Yüzyılda, Sayın Adalet Bakanımızın da katkılarıyla, adalet s
istemimizdeki kalitenin artırılması, adalet sistemimizdeki yeniden yapılandırma çalışmalarının hızlandırılması, adalet sistemimizdeki otomasyon çalışmalarının muhakkak ama muhakkak devreye geçirilmesi, adalet sistemimizdeki dokümantasyon çalışmalarımıza hız verilmesi yönündeki gayretlerini desteklemektedir; bu yöndeki gayretlerine, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, tam destek verdiğimizi, burada ifade etmek istiyorum. Aynı manada, Türk Ceza Kanununun önümüzdeki günlerde gelecek olan modernize edilmiş şekliyle, yeniden değerlendirilmiş şekliyle, toplumun vicdanına hitap eden ve toplumsal vicdanı yaralayan nitelikteki -biraz önce verdiğim örnekte olduğu gibi- hükümleri bertaraf edip, bizim geleneklerimize, millî ve manevî değerlerimize uygun bir yapıya kavuşturulması yönündeki gayretlerine tam destek verdiğimizi ifade etmek istiyorum.(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun Sayın Bal, tamamlayın efendim.
FARUK BAL (Devamla) – Bu şekilde, gerek usul açısından gerek maddî anlamda ceza hukuku açısından modernize edilmiş bir adalet sistemiyle 21 inci Yüzyıla giren Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bu af kanununun son af kanunu olmasını Cenabı Allah'tan niyaz ediyor, hepinize saygılarımı sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bal.
Değerli milletvekilleri, çalışma süremizin dolmasına çok kısa bir süre kalmıştır. Bu nedenle, saat 20.00'de toplanmak üzere, oturumu kapatıyorum.
Kapanma Saati : 18.56
ÜÇÜNCÜ OTURUM
Açılma Saati : 20.00
BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU
KÂTİP ÜYELER : Hüseyin ÇELİK (Van), Şadan ŞİMŞEK (Edirne)
BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 59 uncu Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.
Görüşmekte olduğumuz kanun tasarısının müzakerelerine geçmeden önce, Ülkemizde Meydana Gelen Deprem Felaketi Konusunda Yapılan Çalışmaların Tüm Yönleriyle İncelenerek Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutuyorum:
IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam)
B) TEZKERELER VE ÖNERGELER
1. – (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının, Komisyonunun Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Ülkemizde Meydana Gelen Deprem Felaketi Konusunda Yapılan Çalışmaların Tüm Yönleriyle İncelenerek Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan (10/66), (10/67), (10/68), (10/69), (10/70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonumuz, 27.8.1999 tarihinde saat 14.00’te Başkanlık Divanını seçmek üzere, Ana Bina Zemin Kat Meclis Araştırması Komisyonları Salonunda, 9 üyenin katılımıyla toplanmıştır.
Yapılan seçim sonucunda, Komisyonumuzun görev dağılımı aşağıdaki şekilde oluşmuştur.
Teoman Özalp
Bursa
Komisyon Geçici Başkanı
Başkan : Atilla Mutman (İzmir) (9 oy)
Başkanvekili : Teoman Özalp (Bursa) (9 oy)
Sözcü : M. Zeki Çelik (Ankara) (9 oy)
Kâtip : Sefer Ekşi (Kocaeli) (9 oy)
BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.
Aynı Komisyonun bir tezkeresi daha vardır, okutup oylarınıza sunacağım :
2. – (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanlığının, komisyon çalışmalarına Genel Kurulun tatilde olduğu sürede de devam edilmesine ilişkin tezkeresi
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Ülkemizde Meydana Gelen Deprem Felaketi Konusunda Yapılan Çalışmaların Tüm Yönleriyle İncelenenerek Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan 10/66, 67, 68, 69, 70 esas numaralı Meclis Komisyonumuz 27.8.1999 tarihinde yaptığı toplantıda komisyon çalışmalarına Meclisin tatilde olduğu sürede de devam edilmesini gerekli gördüğünden, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 25 inci maddesi gereğince istemde bulunulmasını kararlaştırmıştır.
Bilgilerinizi ve gereğini arz ederim.
Atilla Mutman
İzmir
Komisyon Başkanı
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, okunan tezkereyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.
Sayın milletvekilleri, şimdi, tasarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz
.VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (37Devam)
2. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yüksek Öğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet komisyonları raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280)(S. Sayısı: 161) (Devam)
BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.
Hükümet?.. Yerinde.
Önceki oturumda, tasarının tümü üzerinde Demokratik Sol Parti dışındaki gruplar konuştu.
Sıra, Demokratik Sol Parti Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Ali Arabacı’da; buyurun Sayın Arabacı.
DSP GRUBU ADINA ALİ ARABACI (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Demokratik Sol Parti Grubu ve şahsım adına hepinize saygılarımı sunuyorum.
Değerli milletvekilleri, genel af, toplumların geçirdiği buhranlı günlerin ardından, toplumda bozulan dengeyi sağlamak, dayanışma duygularını güçlendirmek, toplumsal barışı yeniden kurmak amacıyla başvurulan siyasal bir tercihtir. Kamu yararı varsa af yoluna gidilir. Bu yetki, affedilenin çıkarları gözetilerek kullanılamaz. Merhamet, lütuf, taraftar kazanma, cezaevleri mevcudunu azaltma gibi, hukuksal değeri olmayan düşüncelerle af yetkisinin kullanılması, toplumda, devlete ve adalete olan güven duygusunu azaltır, cezanın genel önleme özelliğini zayıflatır. Bu konuda beslenecek bir umut, suça dolayısıyla özendirir ve toplumu ağır tehlikelere açık duruma getirir.
Genel af bütün suçları kapsayan bir af çeşidi değildir. Bir cezayı bütün hukuksal sonuçlarıyla bağışlayan af çeşididir. Bir kişi için de genel af olabilir. Özel af ise, yalnızca uygulanan cezayı kaldırır; cezanın hüküm ve sonuçları ise kalır. Genel ve özel af yetkisi Anayasanın 87 nci maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Ne var ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yetkisi kısıtlıdır. Anayasanın 87 nci maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri genel olarak sayılırken, Meclisin af çıkarma yetkisine bir istisna getirilmiş, Anayasanın 14 üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hakkında af yetkisi tanınmamıştır. Bu istisna hükmünü, öncelikle, Yasama Meclisinin doğal hak ve yetkilerine bir müdahale saymak gerekir. Demokratik bir rejimde parlamentonun af çıkarma yetkisi kısıtlanamaz. 12 Eylül olağanüstü
rejiminin bir dayatması olarak maddeye giren bu istisna hükmü var oldukça, amaca uygun, kamu yararı taşıyan af yasası çıkarılması olanağı yoktur.Değerli milletvekilleri, Türkiye, onyedi yıldır, bazen işimize geldiğinden, bazen de Türkiye Büyük Millet Meclisinde konsensüs sağlanamadığından, parlamenter sisteme leke getiren bu hükümden kendisini kurtaramamıştır. Bunun yerine, erteleme ya da şartla salıverme gibi, bir anlamda af niteliği taşıyan muvazaalı yollarla Anayasanın bu hükmü aşılmaya çalışılmıştır. Oysa, 21 inci Dönemde, Parlamentomuz, Anayasayı çağdaş hale getirme, antidemokratik hükümleri kaldırma şansını yakalamıştır. Parlamento, istenildiğinde Anayasayı değiştirebileceğini, Devlet Güvenlik Mahkemeleriyle ilgili Anayasa hükmünü, özelleştirme ve uluslararası tahkimle ilgili hükümlerini büyük bir çoğunlukla değiştirerek göstermiştir.
Anayasayı değiştirmeyen ya da değiştiremeyen Meclis, düşünce suçlarını çağdaş anlamda, yani, sınırsız düşünme ve örgütlenme özgürlüğüyle, şiddet kullanma ya da şiddet kullanımını savunma ayırımını tanımlayan yasa değişikliklerine de gitmemiştir. Bu yönde açık tanım da olmayınca, Türkiye, siyasal suç kavramı karmaşası içine düşmüştür. Af yasaları da bu tereddütler içinde hazırlanır olmuştur.
Özetle, Anayasanın 87 nci maddesi değiştirilmeden ya da yasalarımızda yer alan, kimilerince düşünce suçu, kimilerince terör suçu sayılan ceza maddeleri çağdaş anlamda değiştirilmeden hazırlanan af yasaları eksiktir, affın kamusal yararına aykırıdır.
Önümüzdeki af tasarısı da, genel af, özel af, şarta bağlı af ve erteleme niteliklerini taşımaktadır. Bazı suç ve cezaların affına ilişkin kanun tasarısının 2 nci maddesinde, suç ve cezalar genel af çerçevesinde ele alınırken, 3 üncü maddesinde, istisnalar gösterilmiştir; fakat, istisnanın istisnasının da olduğunu 4 üncü maddeden anlıyoruz. “Kapsam dışında kalan suçlar” başlığı atıldıktan sonra, 3 üncü maddede gösterilen suç maddelerinin bir bölümü mutlak olarak af kapsamı dışında tutulurken, bir bölümünün ceza indiriminden yararlandırıl
ması, eşdeyişle, kısmî affa tabi tutulması, maddenin başlığıyla çelişir gözükmektedir.Ceza indiriminden yararlanan suçlar arasında, niteliksiz adam öldürme, işkence ve çete oluşturma suçlarının da yer alması dikkat çekici olduğu kadar, affın gündeme taşınması gerekçelerine de uygun düşmemektedir. Bu suçların aftan yararlanmaması için Adalet Komisyonuna verilen önergelerin Fazilet Partisi mensubu milletvekillerin de katkısıyla reddedilmesi, anlaşılır gibi değildir. Bir yandan, çetelerle mücadele için, işkencecilerle mücadele için yasalar çıkarırken, bunlara verilecek cezaları artırırken, diğer yandan, bu suçların kısmen de olsa affı yoluna gidilmesi neyle açıklanabilir?
Tasarının önemli eksikliklerinden biri de, affı reddetme hakkının tanınmamasıdır. Affedilen sanığın, eğer affedilmeseydi, suçsuzluğunu mahkemede kanıtlama olanağı vardır. Bu inançta olan sanık, affı reddedip suçsuzluğunu kanıtlarsa beraat edecektir, mahkûm olursa aftan yararlanacaktır. Şaibeli yaşamak istemeyen kişiye bu olanağın verilmesi gerekirdi. Bu hakkın tasarıda yer almaması doğru olmamıştır.
Küçüklere getirilen geniş kapsamlı af, yükseköğrenim öğrencilerine ve avukat stajyerlerine getirilen af, affın koşullu olması, tasarının olumlu yanlarıdır.
Değerli milletvekilleri, hukuk bilimiyle uğraşanlar, affı, yalnız siyasal suçlarda kullanılması kaydıyla kabul ederler. Eğer, adi nitelikli suçların cezaları ağırsa ya da suç ve ceza arasında denge yoksa, yürürlükteki ceza kanunu toplumsal ihtiyaçları karşılamıyorsa, adalet duygularını zedeliyorsa, bunu düzeltmenin yolu, yasaları değiştirmek, suç olmaktan çıkarmak, böylece, adil hale getirmektir. Ceza siyaseti, adil ve sosyal çıkara uygun olursa, affa zaten gerek kalmaz.
Aslında, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanun, sürekli bir af yasası niteliğindedir. Bugün, verilen cezanın beşte 2’sini cezaevinde iyi halle geçiren her hükümlü, koşullu salıvermeden yararlanıyor.
Türkiye’nin, çok kapsamlı ve ciddî bir yargı reformuna ihtiyacı vardır. Böyle bir reform yapılmadan genel af çıkarılması, cezanın, suç işlenmesini önleyici işlevini ortadan kaldırabilir.
Af, toplumda içbarışın sağlanması için tek çare de değildir; sadece, biridir. İçbarışın gerçekleşmesi için, toplumdaki büyük gelir dengesizliğinin, adaletsizliğinin de önlenmesi, adalete olan inancı zedeleyen anlayış ve örgütlenmelere son verilmesi zorunl
udur.Tasarının, ülkemize ve halkımıza hayırlı olması, barış getirmesi dileğiyle, Demokratik Sol Parti adına, hepinize saygılar sunuyorum. (DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Arabacı.
Şahısları adına söz alan üyeleri okuyorum: Erzincan Milletvekili Sayın Sebahattin Karakelle, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu, Konya Milletvekili Sayın Veysel Candan, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin, Kayseri Milletvekili Sayın Sadık Yakut, Hatay Milletvekili Sayın Namık Kemal Atahan, Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı, Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş, Kayseri Milletvekili Sayın Abdullah Gül.
Şimdi, şahsı adına ilk söz, Erzincan Milletvekili Sayın Sebahattin Karakelle’de.
SEBAHATTİN KARAKELLE (Erzincan) – Sayın Başkan, benim yerime Sayın Bedük konuşacaklar.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Bedük.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan af kanunu tasarısı üzerinde, şahsım adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, affın, kamu vicdanını, sosyal barışı ve bir ülkede huzur ve birlikteliği sağlamak için zaman zaman kullanıldığı bir gerçektir. Ancak, sosyal barışı sağlamazsa ve vicdanlar rahat etmezse, o af, af olmaktan çıkar, huzursuzluk kaynağı olur ve o ülkede güven de, ortam da bozulur.
Getirilmiş olan af kanunu tasarısı çok yönlüdür: Birincisi, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümlerinden dolayı cezalandırılmış olan kişilerin affı; ikincisi “öğrenci affı” adı altında getirilen kısım; üçüncüsü, memur sicillerinin affı hakkındaki kanun tasarısı veya teklifleri; dördüncüsü de, basın yoluyla işlenen suçlar.
Değerli milletvekilleri, bunların hepsinin, ayrı ayrı olmasına rağmen, aynı kanun tasarısı içerisine girmesi veya birbirini devam ettirecek şekilde arka arkaya getirilmiş olması fevkalade anlamlıdır.
Bir defa, öğrenci affı; yani, üniversitede okuyan gençlere yeniden sınav hakkı verilmesinin aynı af kanunu tasarısında yer alması fevkalade calibi dikkat ve yanlıştır; çünkü, o, af olmaz. Burada, adam öldürmek veya sahtekârlık, hırsızlık vesaire gibi birkısım suçlar var. Bunun dışında, Ceza Kanununa göre suç teşkil eden ve cezalandırılan birkısım kişilerin affı söz konusu, hemen sonra da, üniverisiteye giriş sınavlarında veyahut da üniversite sınavlarında başarısız olan insanlara yeniden sınav tanıma hakkı var. Şimdi, bunların bir arada olması yanlış, incitici ve üzücü; onun için de, gençler bakımından söylüyorum; doğru bir hareket değil.
İkincisi; biz, affa karşıyız, Türk Ceza Kanununun ilgili maddelerine karşı suç işlemiş kişilerin cezalarının affına taraftar değiliz; prensip olarak, biz, bu kanaatteyiz.
Metni inceliyoruz; ta
biî, getirilen metin ile uygulama arasında, konuşanlar arasında çok farklı yorum yapılabilecek birkısım değişiklik teklifleri var, tasarılar var; tasarıda muhtevalar var ve daha sonra getirilecek olan kanunlar var.Bir defa, devlet ve rejim aleyhine cürüm işleyenlerin kesinlikle affedilmemesi muhakkaktır; zaten, affedilemez de... Anayasamızın 14 üncü maddesi açık ve sarihtir; devlet ve rejim aleyhine suç işleyenlerin; yani, terör örgütü mensuplarının; yani, ülkeyi v
e milleti bölmek ve parçalamak isteyen hainlerin affedilmesi mümkün değildir. Ancak, bizim üzerinde durduğumuz nokta şudur: Eğer, devlet olarak, hükümet, bir affı düşünüyorsa, önce, devlet aleyhine işlenen cürümler var, onu, isterse, affedebilir; ancak, şahıs aleyhine işlenen cürümlerin, mal aleyhine işlenen cürümlerin affını hükümetin getirmesi fevkalade yanlıştır; çünkü, onlardan mağdur olanlar, vatandaşın bizatihi kendisidir. Eğer, vatandaş mağdur olmuşsa, buna karşılık da, devlet, affa doğru gidiyorsa, burada bir yanlışlık var diyoruz. O sebeple, mağdur olan vatandaş, can kaybına, mal kaybına maruz kalmış olan vatandaş, eğer, affediyorsa, o zaman, affa evet deriz; ama, devlet aleyhine işlenen cürümler arasında... Tekrar ifade ediyorum: Devlet ve rejim aleyhine işlenen cürümlerin zaten affı mümkün değil, teröristlerin affı mümkün değil; onu, kesinlikle, standardın tamamen dışında mütalaa ediyorum; ama, devlet, eğer, kendisi aleyhine işlenen birkısım cürümleri affetmek istiyorsa, hükümet de bunu getiriyorsa, o, müzakere edilebilir.Bütün bunlar
a rağmen, biz, bunların hepsine karşıyız; affa karşıyız. Öğrencilere sınav hakkı tanınmasından yanayız, memurlara sicil affının getirilmesinden yanayız; ancak, basın yoluyla suç işleyenlerin affına da karşıyız. Basının, düşünce, fikir ve ifade hürriyetinden yanayız, basının özgür olmasından yanayız, basının sansür edilmemesinden yanayız; ancak, birkısım terör örgütü mensuplarının, basın yoluyla ülkeyi bölmek ve parçalamak için, birkısım terör örgütlerini desteklemeye, yönlendirmeye veya onların dışında, onlara hedef gösterecek ve ülkede kargaşa yaratacak, anarşi yaratacak birkısım faaliyetler yapmaya izin verilmesini basın hürriyetiyle de bağdaştırmıyoruz, basın suçuyla da, düşünce, fikir ve ifade hürriyetiyle de bağdaştırmıyoruz. Biz, düşünce, fikir ve ifade hürriyetini, ülkenin, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü şartı ve o ülkede rejimi herhangi bir şekilde tehdit ve tehlikeye düşürecek bir anlayışı sergileyecek düşünce, fikir ve ifade hürriyetini asla kabul etmiyoruz.İşte, birbirini devam ettirecek olan, basın yoluyla işlenen suçlarla ilgili getirilen bir affı görüyorum ve o afla birlikte, maalesef, affedilecek olan insanların, özellikle listesini gördüm, doğrusunu isterseniz, üzüntü duydum. Çünkü, o affedileceği ifade edilen kişileri, lütfen, bütün milletvekilleri bir incelesinler. Affedilecek olan o kişiler, özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum; bu ülkede kargaşa yaratmak isteyenler, terör örgütü mensupları ve ülkeyi bölmek ve parçalamak isteyen birkısım faaliyetlerin içerisinde bulunan v
eya onları destekleyen kişiler olduğu gözleniyor.Değerli milletvekilleri, onun için, basınla ilgili konu geldiği zaman tekrar konuşacağız; ama, şimdi size hatırlatmak istiyorum; affedilen o kişileri acaba biliyor musunuz? Hangi terör örgütüne mensup olduklarını biliyor musunuz? Bana 68 kişilik bir liste geldi, bunun 60’ı PKK terör örgütünü destekleyen, yayın yapan, hedef gösteren, hatta bunların içerisinde beyin olarak telakki edilen kişiler de var. O halde, böyle bir anlayış içerisinde hareket edildiğinde, karşımıza bir nokta çıkıyor. Evet, basının özgür olmasından yanayız; düşünce, fikir ve ifade hürriyetinden yanayız; ama, ülkeyi bölmek için, parçalamak için, eğer bir şeyler yapılıyorsa, buna hiç kimsenin taraftar olmaması, affından yana da olmaması gerektiği kanaatini taşıyorum, kişisel olarak, özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum.
Değerli milletvekilleri, bu, ne anlama gelir, biliyor musunuz? Diyelim ki, bir terör örgütünün içerisinde olan kişi, gidip, hepimizin bildiği gibi, iki kişi, üç kişi veya dört kişi bir araya gelmek suretiyle, ben bir basılı yayın organı çıkarabilirim, gazete çıkarabilirim anlayışı içerisinde, bir dilekçeyle valiliğe müracaat etmek suretiyle gazete çıkarabiliyor. Şimdi düşünün; bir terör örgütü mensubu dışarıda dolaşıyor, propaganda yapıyor veyahut da bir kısım faaliyetlerde bulunuyor, onu cezalandırıyorsunuz; ama, o kişinin dışında bir başka kişi aynı faaliyetleri yapıyor; ama, bunu, basın yoluyla yapıyor, çıkardığı bir gazete marifetiyle yapıyor; onu ise, o suçtan d
olayı affettiriyorsunuz. İşte, burada eşitsizlik vardır, haksızlık vardır, gerçekten, devletimize karşı bağlı olmamız gereken bir kısım temel anlayışımızı zedeleme hadisesini ortaya koymak vardır; yani, zedelemek vardır.Değerli milletvekilleri, o itibarla, ben, size, bilhassa şunu ifade etmek istiyorum, altını çizerek belirtmek istiyorum: Gelin, bizler, hep birlikte, devlete yönelik terör örgütlerini destekleyen, yönlendiren ve onları belli bazı suikastlar, sabotajlar yapmaya kadar götüren; hatta, bir kısım, aletini edevatını, hatta, destek hizmetlerini kendi evinde yapan kişileri affettirecek bir anlayışın içine girmeyelim. Eğer girersek, bu milletimiz bizden hesap sorar, bu milletimize biz yazık ederiz.
Düşünce, fikir ve ifade hürriyetine, hep beraber diyorum, evet; ama, bu tarzdaki bir anlayışa hayır.
Lütfen, listeyi inceleyin; kimler affediliyor, hangi, “basın mensubu” diye ifade edilen kişiler affediliyor? Yani, bu, bizim bildiğimiz basın değil. Çoğu zaman, örgütlerin kullandığı basılı yayın organlarını kullananlar maalesef affediliyor. Ondan üzüntü duyduğumu belirtiyor, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bedük.
Hükümet adına, Adalet Bakanı Sayın Sami Türk.
Buyurun Sayın Bakan.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; dün, Bazı Suç Faillerine Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun Tasarısıyla başladığımız görüşmeler, bugün, Bazı Suç ve Cezaların Affına Dair Kanun Tasarısıyla devam etmektedir. Bundan sonra görüşeceğimiz iki kanun tasarısıyla, Türk toplumunda, yeniden, barışı, yakınlaşmayı sağlayacak olan bir dizi kanun tasarısı tamamlanmış olacaktır.
Af, çeşitli nedenlerle -kişisel, toplumsal, ekonomik nedenlerle- suç işlemiş insanların, topluma, yeniden, üretken bireyler olarak kazandırılması yollarından biridir.
Çağdaş ceza hukuku, suç işleyenlerden intikam almak anlayışına dayanmamaktadır. Çağdaş ceza hukuku, suç işleyenlerin ıslah edilerek, topluma yeniden kazandırılması düşüncesine dayanır. Af da, çeşitli ülkelerde ve bu arada Türkiye’de, zaman zaman bu çerçeve içerisinde başvurulan bir yoldur.
Af çıkarılması için asırların geçmesine gerek yoktur; gerek af uygulaması olan başka ülkelerde gerek Türkiye’de, afların, daha sıklıkla çıkarıldığı görülmektedir. Hatta, bugün, burada, affa tamamıyla karşı çıkan arkadaşlarımızın, kendilerinin iktidarda bulunduğu dönemlerde de, ya af ya da af sonucu doğuran çeşitli yasalar çıkarıldığını biliyoruz. Türkiye’de, doğrudan doğruya “af” adıyla, cumhuriyetin hemen ilanından sonra, 1923 ve 1924 yıllarında, arka arkaya, iki kez af çıkarılmıştır. Genel af niteliğindeki bu aflardan sonra, cumhuriyetin 10 uncu yılında, 1933’te, yine bir genel af çıkarılmıştır. 1950 yılında, iktidarın serbest oyla değiştiği seçimlerden sonra da, kapsamlı bir genel af çıkarılmıştır; on yıl sonra, 1960 ihtilalinin arkasından yeni bir af çıkarılmıştır. 1960’lı yıllarda, çeşitli af kanunlarının arka arkaya çıkarıldığını görüyoruz. 1974, cumhuriyetin 50 nci yılı dolayısıyla çıkarılan en geniş af kanununu görmüştür. İşte, o zamandan beri, af sonucu doğuran bazı kanunlar ya da afla ilgili bazı hükümler içeren bazı kanunlar çıkarılmakla birlikte, kapsamlı bir af kanunu çıkarılmamıştır.
Şimdi, cumhuriyetin 75 inci yıldönümü
dolayısıyla, bir genel af ve özel affı bir arada getiren bir kanun tasarısıyla, Yüce Meclisin huzurundayız. Türkiye cumhuriyeti, yetmişbeş yıl boyunca, ne kadar güçlü temellere dayandığını göstermiştir; ama, son genel af kanunundan sonra Türk toplumunda yaşanan çeşitli olaylar, insanların, değişik nedenlerle -değişik kişisel, toplumsal, ekonomik nedenlerle- suç işlemesine neden olmuştur. Şimdi, bu insanların, topluma yeniden kazandırılması için, Anayasanın, Türkiye Büyük Millet Meclisine verdiği bir yetki kullanılmaktadır. Anayasamız, genel ve özel af ilanı yetkisini, Türkiye Büyük Millet Meclisine vermiştir. O bakımdan, bu af kanunu için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluş yıldönümü olan 23 Nisan 1999’a kadar işlenmiş suçlar esas alınmıştır.Bu çerçeve içerisinde, kanun tasarısında, hem genel af hem de özel afla ilgili hükümler yan yana bulunmaktadır. Burada, genel af, bir kapsamı değil, daha önce konuşan bazı arkadaşlarımızın belirttiği gibi, suç ve cezanın bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasını ifade etmektedir. Özel af ise, sadece, cezanın indirilmesini veya başka bir cezaya çevrilmesini içermektedir. Tasarıda, her iki türden affa ilişkin hükümler yan yana yer almaktadır.
Af yetkisinin kullanılması, tamamıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdirindedir. Bu bakımdan, afta, devlete karşı işlenen suçların affedilmediği, buna karşılık, kişiye ve mala karşı işlenen suçların affedilmesinin yanlış olduğu görüşü savunulmuştur. Aslında, suç, daima, toplumsal düzeni bozan bir olaydır; ama, suçtan dolayı ceza verme yetkisi devlete aittir. Dolayısıyla, o cezayı, ya bütün sonuçlarıyla kaldırmak ya da indirmek veya başka bir cezaya dönüştürmek de, devletin yetkisi içerisindedir.
Bu yetkinin kötüye kullanıldığı iddia ediliyorsa, cumhuriyet döneminde çıkarılan af kanunlarının çokluğu ya da affa yer veren kanun hükümlerinin çokluğu karşısında, Türkiye’de bu yola gitmemiş iktidar sayısının çok az olduğu görülmektedir; ama, esas olan, cezaların suçla dengeli olarak verilmesi ve suç işlendiği takdirde, bunun mutlaka ceza görmesi, böylece, ceza politikasının caydırıcı olmasıdır.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, ceza politikasının esas amacı insanları kazanmak olduğu için, bunun yöntemleri arasında, sadece cezanın çektirilme biçimi değil, infaz biçimi değil, aynı zamanda, bazen, belli olaylar vesilesiyle ya da belli durumlarda, koşullarda af yetkisinin kullanılması da vardır. İşte, şimdi, cumhuriyetin 75 inci yıldönümü dolayısıyla bu yetkiyi kullanmak istiyoruz. Bununla, son 25 yılda, Türk toplumunda, çeşitli nedenlerle suç işlemiş insanların yeniden topluma kazandırılması, ailelerine kavuşturulması, toplumun diğer bireyleriyle barıştırılması amaçlanmaktadır.
Ancak, af, çok dengeli ayarlanmak durumundadır; çünkü, aftan yararlananlar, ona sevindikleri kadar, aftan yararlanacak olanların işledikleri suçtan dolayı mağdur olan insanların da üzülmemesi, onların menfaatlarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Getirilen af kanunu tasarısı, bu dengeyi korumaya çaba göstermiştir.
Af konusunda, her şeyden önce, Anayasamız, bazı sınırlar çizmiştir. Anayasamızın 87 nci maddesine göre, 14 üncü madde kapsamına giren suçlardan dolayı genel veya özel af ilanı söz konusu değildir. Ayrıca, yine, Anayasamızın 169 uncu maddesine göre, ormanları yakmak, orman alanını daraltmak suçlarından dolayı da, genel ve özel af ilan edilemez. Anayasamızda bu hükümler yer aldığı sürece, tersine bir af kanunu çıkarılması olanaksızdır.
Anayasanın 87 nci maddesinin değiştirilmesi ve oradaki sınırlamanın kaldırılması, şüphesiz, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesindedir; ama, o hüküm Anayasada yer aldığı sürece, çıkarılacak af kanunlarında, oradaki sınırlamanın ihmal edilmesi olanaksızdır.
Öte yandan, şimdiye kadar bütün af kanunlarında yapıldığı gibi, toplum vicdanının affını kabul etmeyeceği birtakım suçlar da kesin olarak af kapsamı dışında bırakılmıştır.
Bunların yanında, bazı suçlar, genel af konusu olmamakla birlikte, tasarıda, özel aftan yararlanacak biçimde, yani, ceza indiriminden ya da cezanın başka bir cezaya çevrilmesinden yararlanacak biçimde düzenlenmiştir. Böylece, genel af için söz konusu olan fer’i ve mütemmim cezaların, örneğin, kamu hizmetlerinden yoksun kalmanın, böyle bir indirimle kalkması söz konusu değildir. Bunların ayrıntıları, ilgili maddelere gelince görülecektir.
Bu arada, tasarı, küçüklerin ıslah edilmesi ve topluma kazandırılması için onlara daha şefkatli yaklaşmıştır. Öğrencilere yeni sınav hakkı tanımıştır. Avukatlık stajıyla bağdaşmayan bir iş yaptıkları için baro levhasından kaydı silinen stajyerlere ve avukatlara bir yeni olanak getirmiştir.
Tasarı, mükerrirliği; yani, aynı kimsenin yeniden suç işlemesini özendirmemek için, daha önce bir aftan yararlanmış olanları bu af kanununun dışında bırakmıştır.
Bundan başka, tasarı, önümüzdeki 3 yıl içinde, yeniden, uzun süreli; yani, 1 yıl veya daha fazla hürriyeti bağlayıcı bir cezayı gerektiren suçtan dolayı hüküm giyenlerin, bu, şimdi yararlandıkları aftan, o tarihten itibaren yararlanamayacaklarını ve infaz edilmeyen kısmın infaz edileceğini hükme bağlamıştır. Böylece, bu tasarı, gerek genel af gerek özel af bakımından, şartlı bir af niteliğindedir. Böylece, tasarının mükerrirliğe, yeniden suç işlemeye özendirici nitelik taşımamasına dikkat gösterilmiştir.
Tasarı, ayrıca, affedilenlerin ya da daha önce salıverilenlerin, yeniden, kısa zamanda, bütün haklarıyla, toplumun üretken bireyi olarak topluma kazandırılmaları için de özel hükümler getirmiştir.
Bütün bu yönleriyle, tasarının, Türk toplumunda, özlenen, ihtiyaç duyulan bir barış ve huzur getireceğini ümit ediyoruz.
Şimdi, size, bu affın kapsamı hakkında bir fikir vermek üzere bazı rakamlar sunmak istiyorum. Halen, cezaevlerimizde, ceza infaz kurumlarımızda 69 382 hükümlü ve tutuklu bulunmaktadır. Bunlardan 59 181’i adlî, 10 201’i terör suçlusudur. Bu kanun tasarısı kabul edildiği ve yürürlüğe girdiği takdirde, 26 538 hükümlü ve tutuklunun, bundan, doğrudan doğruya yararlanması söz konusudur. İndirimden, başka bir deyişle özel aftan yararlananlar ise, önümüzdeki yıllar içerisinde cezaevlerinden çıkacaklardır; onların sayısı da 31 980’i bulacaktır. Geri kalanlar ise, aftan yararlanamayacaklardır; yani, ne şimdi ne de önümüzdeki yıllarda; onlar, cezalarının tamamını, sonuna kadar çekeceklerdir. Bunlar, daha çok, Anayasa gereğince affetme olanağına sahip olmadığımız terör suçlularıdır; bunların da sayısı 10 201’
dir.Böylece, toplumumuzda önemli bir kesimin aileleriyle birlikte beklediği bu af kanunu, toplumun duyarlılıklarını da dikkate alarak, hem affedilecek olanların topluma yeniden kazandırılması hem de bu arada, daha önce işlenen suçlardan dolayı mağdur olanların incitilmemesi düşünceleri arasında makul bir denge kurmuştur.
Bu tasarı kabul edildiği takdirde, dün kabul edilen kanun tasarısı ve bundan sonra görüşeceğimiz iki kanun tasarısıyla birlikte, toplumumuzda, barışın, huzurun, kardeşliğin kurulması yolunda önemli bir adım atılacaktır; tasarının amacı budur.
Bu düşünceyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.
Şimdi, söz sırası, şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu’nun.
Buyurun Sayın Hatiboğlu.
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; milletimizi ıstıraba gark eden acı depremden sonra ilk defa kürsüye gelme imkânım olduğu için, 65 milyonumuza, hatta, tüm insanlık âlemine, ölenler için başsağlığı, yaralananlar için g
eçmiş olsun temennilerimi arz ediyorum.Milletimiz büyüktür, gerçekten büyüktür. Bu Meclis de, İstiklal Savaşını takip eden, geçenki deprem gibi Haymana’ya kadar gelmeye cesaret eden düşmanları nasıl defü ref ettiyse, zannediyorum ki, insanlarımızın üzerindeki acı ve ıstırabı da defü ref edecek
tir.Takdire inanmak zorundayız; ama, esbaba tevessül, takdire inanmaya mâni değildir. Dolayısıyla, efendim, takdirdir, ne yapalım... Hayır, onu demiyorum. Her şeyi yapmakla beraber, takdire rıza göstermekten başka çar
emiz de yoktur; ölüm hepimiz için mukadderdir.“Kiminde güller açar, kimi var küskün ölür,
Allah’a dost olanlar, melekten üstün ölür,
Hiçbir şey baki değil, herkes ölümü tadar,
Rabbimden emir gelir, ölüm de bir gün ölür.”
Bu inançla, bütün milletimize tekrar başsağlığı diliyorum.
Şimdi, geliyorum konumuza.
Değerli milletvekilleri, depremimiz bir değil ki, bu yürek hangisine yansın! Evet, bir jeolojik deprem geçirdik ayın 17’sinde. Dün, bir sosyal deprem geçirdik; Sosyal Güvenlik Yasası. O, ayrı bir depremdir. Onun acısı, aheste aheste, zaman zaman, parça parça çıkacak. O, ayrı bir depremdi ve şimdi, bir yeni depremle tanıştırılmak üzereyiz; siyasal deprem. Bunun acısı da görülecektir.
Şimdi, bana söyleyebilir misiniz, 25 yaşında evladı toprağa düşmüş ana, evladının soğuk yüzünü nasıl unutacak?! Öldüren insanı kapısının önünden geçerken gören ananın acısını dindirmek için çareniz var mı?! Reçetemiz var mı?! Yalnız size söylüyor değilim, hepimiz bu çatının altındayız; sorumluluğumuz beraberdir.
Sayın Arabacı dostum -kendisine çok büyük saygım var, severim- öyle anlattı ki, yani, kalkıp, alnının ortasından şap diye öpesim geldi; ama, sonra düşündüm; Değerli Arabacı, siz, iktidar partisi milletvekilisiniz; Anayasada değişiklik ihtiyacı hissettiniz de, bizim gibi, sayınız mı yetmedi, gücünüz mü yetmedi?! Bu tasarıyı sevk ettiğiniz gibi, öyle bir teklif getirdiniz de muhalefetten tepki mi aldınız?!. İşin üzerinde biraz ciddî ve samimÎ durmakta fayda vardır.
Değerli milletvekilleri, 1974 yılında çıkarılan 50 nci yıl affı içerisinde çalışma yapmış bir arkadaşınızım. Sayın İyimaya o günleri yaşamadı, bilmiyor. Orada çevrilen dolapları -bu tabiri kullandığım için beni bağışlayınız, çok özür diliyorum- orada çevrilen hileleri, ben yaşadım, biliyorum. Hangi siyasî parti, hangi hesabın peşine girerek, sadece 141, 142 ve 163 üncü maddeler affın kapsamındayken, Anayasa yoluyla, 146’nın da 147’nin de 149’un da nasıl sokaklara salıverildiğini, bunun müsebbibinin kim olduğunu, Sayın İyimaya dostum bilmeyebilir; onu
, ben, çok iyi biliyorum.AHMET İYİMAYA (Amasya) – Biliyorum, biliyorum...
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Yıllarca bunun istismarı yapıldı.
Söylediğim şudur: Anayasa Mahkemesi, o gün öyle bir fırsatı buldu, herkesin sokağa çıkmasına fırsat verecek bir iptal cihetine gitti; korkarım ki, bunun akıbeti farklı değildir, farklı olmayacaktır. Onun için, dikkatli olalım diyorum.
Yine diyorum ki, Sayın Bakanım, sayın hükümet, niye bunun adı “cumhuriyetin 75 inci yılı af tasarısı”dır? Sebep ne? Bana söyler misiniz. Bana göre -beni bağışlayınız- bu, cumhuriyetimize bühtandır, cumhuriyeti küçük görmektir. Cumhuriyetim, yıllara sığmaz, bana çağlar getirin... Evet, benim cumhuriyetim çağlar boyu yaşayacak; ama, küçültemeyiz. Ne demek?!. Ha, şunu deyin; bu, olur; onun telafisi de mümkün olur, “57 nci hükümetin af tasarısı” deyin; uygun düşer doğrusu. Bu, cumhuriyetin af tasarısı olamaz, olamaz böyle şey. Yani, cumhuriyet, demokrasi, laiklik, sosyallik ve hukukilik üzerine bina edilmiş bir cumhuriyetin, hedefimiz, idealim
iz, emelimiz, gayemiz, kastımız ve maksudumuz bir cumhuriyetin af tasarısı olacak, niye?! Eğer, benim cumhuriyetim bir af tasarısı hazırlasa, böyle hazırlamaz; adil bir tasarı hazırlar, eşitlikli bir tasarı hazırlar; uzun ömürlü bir tasarı hazırlar; muhalifinden muvafıkına, öldüreninden ölenine, yaralayanından yaralanana herkes bağrını açar, kucağına basar. Benim gönlümdeki, idealimdeki cumhuriyet, böyle bir cumhuriyettir. Başka türlü söz isnat ve izafesine fırsat verecek belgelerle ortaya çıkan hükümeti uyarmak istiyorum; geliniz, bir önergeyle adını değiştirelim “57 nci hükümetin af tasarısıdır” diyelim; hiçbir engel de yok, uygun da düşer doğrusu.Değerli milletvekilleri, bağışlayınız, bir başka mahzuru daha var bendenize göre; kurumlaştırmış oluruz; yani, cülûsiye gibi bir şey olur. Cumhuriyetimizin 50 nci yılı oldu, bir af... Şimdi, herkes, artık, bunu hesap eder. Hatta, latife olsun diye ve biraz da karikatürize ederek, arkadaşlarımdan Ali Oğuz Ağabeyime dedim ki, “ağabey, bir önerge versek ‘29 Ekim 1999 tarihine kadar işlenen suçlar affedilmiştir’ desek, kanunu da şimdi çıkarsak...” Bununla onun mantığı farklı değil ki... Böyle şey olur mu?! Kurumlaştırırsanız, artık suça meyilli insanlara -hani, biz, neyin karşısındayız; intikamın karşısındayız. İntikam, bizim millî hasletlerimize terstir, inançlarımıza terstir, insanlık anlayışına terstir- intikama meyilli insanlara fırsat vermedir. Oturup hesap edecek; cumhuriyetin 75 inci yılı bugün; ama, acaba, 100 üncü yılı ne zaman?.. Bir de 2000 yılı var arada.
Yani, kurumsallaştırırsak, herkes kendisini ona göre programlar. Bunu yapmayalım diyorum.Değerli miletvekilleri, gelelim başka bir konuya: Bu af tasarısı, prematüre bir af tasarısıdır.
MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Ne demek?
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Şu demek efendim: Olgunlaşmadan, süresini doldurmadan dünyayı teşrif eden demek. Keşke, doğumuna yardımcı olan hekim, uzman olsa; yani, bir jinekolog olsa, olur; o da ortopedist. Prematüre, et parçası gibi; yardımı yapan da ortopedist... Onun işi kemikle; yani, orasını burasının tutarken, kolunu kanadını da kırdı... Bu af kanunu buna döndü.
Niye bu kadar acele ettik? Bakınız -Sayın Başkanım, Sayın Bakanım biliyorlar- bu saydıkları 47 sayfadır; 3 afla ilgili 3 kanun tasarısı, 6 kanun teklifi var, genel af -genel af mıdır, nedir; o, tartışılır- basın affı ve memur affı, 47 sayfadır. İçtüzüğümüzün 26 ncı maddesi diyor ki, zorunluluk yoksa, komisyon, iki gün önceden gündemi gönderir, davet eder.
Sayın Başkan Komisyonda söyleyemedi...
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Ama, Sayın Başkanım zannediyorum bana süreyi söyler.
Komisyonda söyleyemediler kendileri. Bana söyler misiniz; hangi zorunluluk var ki, bana, bir gün önce gönderdiğiniz 47 sayfayı oku, araştırmanı yap, istişareni yap, buna da katkıda bulun diyorsunuz... Bu, nasıl olacak?
Orada sordum, şimdi, burada da soruyorum; Komisyon üyeleri, Allah lillah aşkına söyleyiniz, bu tasarıları, bu teklifleri okuyabildiniz mi, inceleyebildiniz mi; hayır. Peki, nasıl katkıda bulunacağız?.. Efendim, 57 nci hükümet, inayeti hakla her şeyde bâhir ve mütebahhirdir; dolayısıyla, o ne söylüyorsa buyurun diyecekseniz; olabilir; ama, ben, temsil ettiğim halk adına katkıda bulunmak isterim, engellemem lazım gelen yere engel koymak isterim. Bu fırsatı vermezseniz nasıl olacak?..
Şimdi göreceğiz, maddelere geçince önergeler gelecek, Sayın Başkanım, nezaketle, çok sevecen bir şekilde “bu önergeye katılıyoruz” diyecekler. Yapmayın...Yapmayın... Muhalefet obstrüksiyona gidebilir; ama, iktidar gidemez. Şimdi, göreceğiz birazdan.
Demek istediğim şu: Bunun üzerinde ciddî çalışılmadı. Bakın, o 1974 affının içerisinde, katkıda bulunabilir mıyız diye, benim, ziyaret etmediğim mahkeme, gitmediğim Yargıtay, incelemediğim dosya kalmadı. Niye bunu bugün de yapmıyoruz? Niye getirip sıkıştırdınız, sabahlara kadar çalıştıracaksınız? Bana söyleyiniz, salim bir zihinle, salim bir muhakemeyle bunu takip edebiliyor muyuz?
BAŞKAN – Sayın Hatiboğlu, toparlar mısınız efendim.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Bitti mi Sayın Başkan?
BAŞKAN – Toparlarsanız memnun olurum.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Efendim, hamiyete endaze olmaz; ama... 1 dakika verdiler...
Değerli milletvekilleri, bir hususta rica ediyorum, iktidara da muhalefete de hükümete de rica ediyorum: Beyler, üniversitelerde perişanız, çocuklarımız perişan; özellikle, temel insan hakları açısından perişanlar. Diyorduk ki, hiç olmazsa, 2547 sayılı Kanunun ek 17 nci maddesi bu çocuklara hak getiriyor; yani, kanunî düzenleme bu imkânı veriyor; ama, ne yapalım ki, iki Kemal’in elinden çektiğimiz var. Komisyonda da söyledim, inşallah, bir üçüncü Kemal, yani Mustafa Kemal gelir, bu iki Kemal’in hakkından gelir. Şimdi, bakınız, diyoruz ki, hiç olmazsa, kanunî engel yok bu temel hakkın kullanılmasında. Eğer, bu madde böyle geçerse, Sayın Bakanım, bu madde böyle geçerse, yarın, Kemal Alemdaroğlu “efendim, bir kanun geçti, burada bir kanun var; şimdi, kılık kıyafet bu kanuna tabi oldu; eskiden kanun yok deniyordu; buyurun, kanun da geldi” diyecek. Yapmayın, buna fırsat vermeyin lütfen. Bu, çok önemli bir konudur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Zannediyorum, 3 üncü madde üzerinde, kapsam üzerinde, grup adına konuşma yapma fırsatı arayacağım.
Sayın Başkana teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Ben teşekkür ederim.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Beni bağışlar umuyorum.
BAŞKAN – İstirham ederim efendim.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Saygı sunuyorum efendim. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Sağ olun.
Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
1 inci maddeyi okutuyorum:
Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı
Amaç
Madde 1.- Bu Kanununun amacı, Cumhuriyetin 75 inci yılı nedeniyle bazı suç ve cezaların affına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.
BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Gurubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Celal Adan; buyurun efendim.
DYP GRUBU ADINA C
ELAL ADAN (İstanbul) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.Büyük milletimizin birkaç gün evvel geçirmiş bulunduğu afet dolayısıyla, bütün şehitlerimize rahmet diliyorum, yaralılara acil şifalar diliyorum, büyük milletimize başsağlığı diliyorum.
Huzurunuzda, cumhuriyetimizin kuruluşunun 75 inci yılı nedeniyle çıkarılmak istenen afla ilgili düşüncelerimi söylemek üzere bulunuyorum.
Değerli milletvekilleri, aşağı yukarı bizim yaş kuşağımız üniversiteye geldiği yıllarda, o zaman dünyada iki kamptan, iki bloktan bahsediliyordu; bunların biri komünist blok, diğeri kapitalist blok olarak tarif ediliyordu. Bugün ise, dünyada iki bloktan bahsediliyor; zengin ülkeler, fakir ülkeler. Zengin olup demokrat olmayan ülke yok, fakir olup demokrat olan ülke yok. Dolayısıyla, Türkiye’nin hiçbir menfaatı demokrasinin dışında tarif edilemez.
Şimdi, cumhuriyetimizin 75 inci yılı münasebetiyle çıkarılan afla ilgili neden böyle bir düşünceyi ortaya koyduğumu ifade etmek istiyorum. Parlamentoya bir kesit olarak baktığımız zaman, Milliyetçi Hareket Partisi, Anavatan Partisi, Fazilet Partisi ve Doğru Yol Partisine baktığımız zaman; Doğru Yol Partisinden istifa eden bir milletvekilinin, kısa bir dönem içerisinde Milliyetçi Hareket Partisinin Başkanlık Divanında görev aldığını görüyoruz. Anavatan Partisinden istifa eden milletvekillerinin, kısa bir zaman içerisinde Fazilet Partisinin Başkanlık Divanında görev aldığını görüyoruz. Doğru Yol Partisinden istifa eden bir milletvekilinin
, Anavatan Partisinin Başkanlık Divanında görev aldığını görüyoruz. Peki, nedir bu kadar süratli bir şekilde siyasî partilerin başkanlık divanında yetkili hale getirecek olan bu geçiş? Bunun sebebi şudur değerli milletvekilleri: Birbirine benzeyen cemiyet yapılarının üzerine baskı geldi mi, onlar, çözülürler, ayrışırlar.İşte, her günden daha fazla istikrara ihtiyacımızın olduğu böyle bir dönemde, birbirine bu kadar benzeyen; ama, demokrasiyi korumadığımız için, koruyamadığımız için, bu kadar dağınıklığın yaşandığı bir süreçte, izninizle, ben, 65 milyon Türk vatandaşı adına af talebinde bulunacağım.
Daha dün, 15 000 şehidin ölümüne sebep olan depremin sebeplerini gündeme getirdiğiniz zaman, yetkilileri izledim; belediyeleri sorumlu tuttular, meclisleri sorumlu tuttular, mimarları sorumlu tuttular. Sadece, o bölgede ölenlerden sorumlu tuttuklarınızı sanık sandalyesine oturtsanız, hapishaneye 100 000 kişi koyarsınız.
Bugün, Türkiye’de, sosyal hayatı az çok bilen bir vatandaş, bir tek şey biliyor; bu sistemde suç işlemeden yaşamanın imkânı yok. Herkes, Türkiye’de suç işliyor. Bakınız, senede 10 000 kişinin öldüğü trafik suçlarında bile, ehliyet almış bir vatandaş, ehliyet almadan araç kullanan bir vatandaştan polisin avanta aldığını gördüğü zaman, onu denetle
memekte, onu ihbar etmemekte.Bununla şunu söylemek istiyorum: Bu sistem adına hiç kimse kimseyi denetlemiyor. Bu sistemde, herkes suçla ittifak kurmuş durumda. Tabiî, bu suçla ittifak, devlet ile milletin barışık olmadığı bir süreci beraberinde getiriyor, birileri de bunu hızlandırıyor.
Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini bölmek iddiasıyla ortaya çıkmış, insan öldürmüş, silahlanmış, organize olmuş ve yakalanıp Türk adaletine teslim edilmiş, bugün idamla yargılanmış Abdullah Öcalan, avukatları marifetiyle Türkiye’de basın toplantıları yaptırıyor, Türkiye’deki güçlerini bir başka yere toplayacağını ilan ediyor, gazetelerimizin birinci sayfasında yer alıyor, bir siyasî lider konumuna getirtiliyor, bununla ilgili hiçbir mesele yok; ama, İstanbul’da 1 milyon oy almış bir kişiye, herkesin rahatlıkla alabileceği, okuyabileceği, okuduğunu birilerine söyleyebileceği bir kitaptan okuduğu bir şiir nedeniyle siyaset yasağı koyacaksınız!..
Ben, bunu, şunun için söylüyorum: Eğer, çifte standart kullanırsanız biraz daha bölünürsünüz, biraz daha bölünürüz; her baskının böldüğü gibi bölünürüz. O bakımdan, Türkiye’de “Allah’tan sonra en büyük güç millettir” demek mecburiyetindeyiz ve milletimizin, devleti yapılandırmak noktasında ortaya koyduğu iradenin önüne kim geçerse geçsin, onun karşısında durmalıyız.
Böyle bir süreç içerisinde af çıkarılmak isteniyor. Benim bilebildiğim kadarıyla af, bir sosyal barışın gereği olarak gündeme gelir veya bir büyük hukuk reformunun gereği olarak gündeme gelebilir. Seçimlerden evvel bir gezide, Sayın Başbakanın eşlerinin, Türk kamuoyunun gündemine getirdiği af, çifte standartlarla dolu ve demin ifade ettiğim gibi, birilerinin, özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına bu milletle barışık olmayan bazı güçlerin, bazı grupların telkininin halen geçerli olduğunu görüyoruz. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temellerini, Zağanos Paşa Camiinde hutbeler vererek, Hacı Bektaş Veli’de dergâh kurarak, Anadolu insanıyla kucaklaşarak attı; Türkiye Cumhuriyeti Devletini böyle kurdu. Bir başörtülü öğrencinin, üniversitesini bitirmesinden korkanlar -çok açık bir ifadeyle söylüyorum- Ziya Gökalp’in şiirini okuduğu için ceza alanları affedemeyecek kadar Türkiye’yi küçültmüşlerdir.
Türkiye, bir büyük ülkedir; Türkiye, her üçyüz yılda, başka milletlerin rastlayamayacağı fırsatları yakalamış bir büyük millettir. Ortaasya heyecanıyla kucaklaşan, Balkanlarda misyon biçen, hırsızdan, arsızdan arınmış bir büyük millet olmaya taliptir, dünya devleti olmaya taliptir. Bizim, şartlar ne olursa olsun, özellikle bu dönem, demokrasiyi korumak ve demokrasinin gereği neyse onu yapmak gibi bir mecburiyetimiz var.
Hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Adan.
Fazilet Partisi Gru
bu adına, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)FP GRUBU ADINA BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi, tekrar saygıyla selamlıyorum.
Kanun tasarısının tümü üzerinde konuşma yapmıştım. 1 inci madde üzerinde de hem tasarının amacı hem de geneli üzerindeki konuşmam sırasında eksik bıraktığım bir iki konuya temas etmek istiyorum; ancak, sözlerimin başında, bir konuyu ifade etmeliyim. Biraz evvel, tasarının tümü üzerinde konuşan Demokratik Sol Parti temsilcisi Sayın Arabacı’nın konuşması içerisinde “Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesinde zikredilen, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak suçundan, çete suçlarının affının kapsamdan çıkarılmasında Fazilet Partili üyelerin de katkısı olduğu” şeklinde anladığım bir ibare geçti.
Adalet Komisyonundaki görüşmeler sırasında hazır bulundum. Hükümetin sevk ettiği tasarı içerisinde, Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesi, zaten ceza indirimine tabi bir maddeydi. Birtakım çalışmalarla önce, bunun kapsam dışına çıkarılması benimsendi; sonra, tekrar bir tekriri müzakereyle, yine, indirimin içerisine alındı.
Adalet Komisyonunda, iktidar çoğunluğu, sayı itibariyle 16’dır. Fazilet Partisinin 5 üyesi var, Doğru Yol Partisinin 4 üyesi var. Dolayısıyla, komisyonda geçen bu müzakereler sırasında, kendi hükümet ortaklarını görmeyerek topu taca atmanın yanlış bir olay olduğunu söylemek istiyorum.
Yine, Adalet Komisyonundaki görüşmeler sırasında, bir ilginç olay daha yaşandı. Türk Ceza Kanununun 448 inci maddesi; yani, kasten adam öldürmek fiili, 449 ve 450 gibi, yine adam öldürmek fiileriyle ilgili maddelerle birlikte kapsam dışı iken, yine birtakım çabalarla indirime tabi bir fiil haline getirildi.
“Adalet Komisyonunda, burada yaşanan hükümetin uyumu, hayır, orada yok” diyorlarsa, bilmem; ama, komisyon çoğunluğu itibariyle yapılan bu işler, Demokratik Sol Partinin eğer tamamını rahatsız ediyorsa, bu konuda, ya hükümet ortaklarıyla hazırladıkları bir teklifi Genel Kurula getirirler veya grupları olarak getirirler; kimin destekleyip desteklemeyeceği konusu Genel Kurulda açıkça ortaya çıkar.
Değerli arkadaşlarım, tasarı içerisinde gördüğümüz olay şudur: Tamamen kapsam dışında olan suçlar, adam öldürmek, rüşvet, irtikâp, zimmet, cebren ırza geçme ve devletin arsıulusal şahsiyetlerine karşı fiillerdir ve bunların cezaları hemen hemen idam veya onbeş, yirmi, yirmibeş yıllık ağır hapis cezalarıdır.
Bunların yanında, Türk Ceza Kanununun 312/2 nci maddesi de, aynı şiddette bir suç olarak belki görülmüş ve onların yanına dahil edilmiştir. Ceza indirimi içerisinde de pek çok suçlar vardır. Bunların içerisinde de yirmi, yirmibeş yılı bulan ceza mahkûmiyetlerini müstelzim fiiller bulunmaktadır. Bunlar da, en azından üçte 1’lik ceza indirimine tabidir; ama, 312 büyük bir suçlu olduğu için, ceza indiriminden de istifade etmemektedir.
Değerli arkadaşlarım, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesi, İtalyan Ceza Kanunundan alınmış bir maddedir. Genelde ırk ayırımını yasaklamaktadır; ancak, 1995 yılından sonraki tatbikatıyla, farklı bir uygulama içerisine girmiştir. Hatırlayacaksınız, Türk Ceza Kanununun 141, 142 ve 163 üncü maddeleri 1991 yılında kaldırıldığında, yerine Terörle Mücadele Kanunu getirilmişti. Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesiyle bu boşluğun dolacağını düşündüler; ancak, o madde, 1995 yılında bir tadilata uğradı. Dolayısıyla, 312 nci madde -denize düşenin sarıldığı gibi- herkese uygulanabilecek bir elastikî madde haline geldi. Maddenin bu şekle gelmiş olması, Türkiye’deki hukukçuları da -siyasetçilerden ö
nce- fevkalade rahatsız etmektedir.Zabıtlara geçmesi ve dikkatlerinize arz etmek üzere söylüyorum, bakınız, şu anda, Yargıtayımızın Başkanlığına seçilen, daha önce Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı olan Sayın Selçuk, bir makalesinde, şunu yazmaktadır:
“Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesi, Faşist İtalyan Ceza Yasasından alınmıştır. Maddede yer alan terimler, gereksiz, belirsiz ve tanımlanamaz nitelikte; yargıçlar, yorumlamada ve uygulamada sıkıntı çekiyor; sık sık görüş ayrılığına düşüyorlar. Hangi eyle
min suçu oluşturduğu belli değil. Demokles’in kılıcı gibi, yazarın, düşünürün, siyasîlerin tepesinde sallanıyor.Madde, düşünceyi açıklama özgürlüğüne aykırıdır. Kamu düzenini, barışı koruma iddiası taşıdığı halde, tersine, toplumda huzursuzluk yaratıyor. Bu madde kaldırılmalıdır.”
Yine, Türkiye’de, hukukun zirvesinde bir insan, Anayasa Mahkememizin Değerli Başkanı, Anayasa Mahkemesinin 37 nci Kuruluş Yıldönümünde yaptığı bir konuşmada, bakınız şunları söylüyor: “İnsan haklarının, demokratik toplum düzeni içinde insan olmanın, insanca yaşayabilmenin vazgeçilmez koşulu olduğunu... İnsan haklarına saygılı ve demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye cumhuriyetinde, bu özgürlüklerin, çağdaş, evrensel standartlara uygun olarak korunması ve geliştirilmesi zorunludu
r.1982 Anayasasında, 12 Eylül öncesi yaşananlara bir tepki olarak, hak ve özgürlükler önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Bunun sonucu olarak, Türkiye’de, düşünceyi açıklama özgürlüğünün hukuksal boyutlarıyla ilgili sorunlar ortaya çıkmıştır. Demokrasi yönünden taşıdığı yaşamsal önem herkes tarafından bilinmesine rağmen, düşünceyi açıklama özgürlüğünün önündeki engeller aşılamamış, düşünce suçlarına yönelik yasal düzenlemeler yapılamamıştır.
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna bireysel başvuru hakkını ve Divanın bağlayıcı yargı yetkisini kabul etmiştir. Bu nedenle, sözleşme kurallarıyla Türkiye’nin düşünce özgürlüğüne ve bu özgürlüğün sınırlandırılmasına ilişkin anayasa ve yasa kuralları arasında uyum sağlanması zorunluluğu vardır.” Bakınız, sonuç itibariyle, Dernekler, YÖK, Siyasî Partiler, Sendikalar, DGM, Terörle Mücadele ve Türk Ceza Kanununda bu özgürlükleri kısıtlayan bütün sınırlamaların kaldırılması tavsiyesinde bulunuyor.
Vaktim kısıtlı; şunu söyleyeceğim: Niçin, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrası, bir adam öldürme suçu gibi, tamamen af kapsamı dışında bırakılmıştır? Başta Sayın Bakan olmak üzere, birkısım hukukçular, Anayasanın 14 üncü maddesindeki kısıtlamanın bu maddeyi gösterdiğini ifade etmektedirler. Bu, doğru değildir; çünkü, 1982’de, Danışma Meclisi burada bu Anayasayı yaparken 13 ve 14 üncü maddelerin tartışılması sırasındaki müzakere zabıtları elimizde bulunmaktadır. Bu müzakere zabıtlarında, kapsam dışı bırakılması gereken suçlar, Türk Ceza Kanununun 141, 142, 163 üncü maddeleri olarak gösterilmiştir; Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinden bahis yoktur; bir. İkincisi, eğer böyle bir kısıtlama varsa, bunu işleyen bütün suçlular için, affın kapsam dışında olması gerekir. Oysa, bildiğiniz gibi, bu af tasarısının dışında, biraz sonra görüşeceğimiz, basın yoluyla işlenen suçlara karşı yapılan af kanunu içerisinde, basın yoluyla işlendiği takdirde, 312/2, erteleme kapsamı içerisine girmektedir. Siyasetçiler, belediye başkanları, bir partinin genel başkanı, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, eğer bu suçu işlerlerse, af kapsamı dışında kalabiliyorlar; ama, basın yoluyla işlendiği zaman, bu ceza ertelenebiliyor.
Yine, 5816 sayılı Kanun af kapsamı dışında kalmış olmasına rağmen, mesela, Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret, basın yoluyla işlendiği zaman, yine, erteleme kapsamı içerisine girebiliyor. Yani, sadece, oniki yılı geçmeyen bütün suçlar, basın yoluyla işlendiği zaman erteleme kapsamına girerken, burada, sivil şahısların böyle bir suç işlemesi, affın kapsamı dışında tutulmaktadır. Bu, eşitliğe aykırıdır, adalete aykırıdır, Anayasanın temel kurallarına aykırıdır. Kaldı ki, erteleme, hâkimin takdirinde olan bir konudur. Hâkimin takdirinde olan bir konuyu, Anayasanın 138 inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre, yasa ko
yucunun kendi iradesiyle değiştirmesi mümkün değildir. Bu konu, Anayasa Komisyonunda Anayasaya aykırılık cihetiyle oylanmış ve 9’a 8 gibi, sadece 1 oy farkıyla Anayasaya uygun bulunmuştur. 8 değerli üyenin Anayasaya aykırılık görüşünün değerlendirilmesini, yine, takdirlerinize sunuyorum.Değerli arkadaşlarım, 14 üncü madde kapsamında kalan suçlar, yani, affın dışında bulunması gerekli suçlar ya devlete karşı işlenmiş suçlar olarak anlaşılabilir veya ideolojik suçlar olarak anlaşılabilir. Artık, dünyada, ideolojiler, eski etkisini kaybetmiştir. Dünya, globalleşme içerisinde, bireysel hak ve özgürlükleri daha önplana getirmiştir. Bugün bile, Türkiye’nin son yirmibeş yıllık geçmişine baktığımızda, dün birbirine kurşun sallayanların bugün aynı çatı altında bulunduklarını, kimisinin televizyon ve gazetelerde, kimisinin banka genel müdürlüklerinde, kimisinin de Parlamento içerisinde bulunduğunu görüyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BÜLENT ARINÇ (Devamla) – 1974’te Millî Selamet Partisi ile Cu
mhuriyet Halk Partisi koalisyon kurduğu zaman bunu olağanüstü bir tepkiyle karşılayanlar, yıllar sonra hem DYP’nin SHP ve CHP ile hem de bugün MHP’nin DSP ile ortaklığını görmüşlerdir. Eğer, geçmişiyle birbirimizi hatırlasak ve aynı düşmanlıkları devam ettirsek birbirimize selam verecek adam bulamayız. Eğer, terör suçu olarak, ideolojik suçlar olarak 312’yi, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesini her gün önümüze getirecekseniz, bu, kendimizle çelişki olur. Sayın Başbakan bile, daha geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşmalarda onbeş-yirmi sene evvel söylediklerinin bugün takipçisi olmadığını ifade etmişti; bu, herkes için geçerlidir. Dolayısıyla, Ceza Kanununda böyle bir af düzenlemesini getirirken, birtakım düşünce sahiplerini, affın kapsamı dışında, bir cüzzamlı gibi tutmanın toplumsal vicdanı rahatsız edeceğine inanıyorum.Bu maddeden mahkûm olan insanlar, cezaevlerine başı dik olarak giriyorlar, alınları açık olarak çıkıyorlar (FP sıralarından alkışlar) Bu insanlar, halk tarafından, nefretle değil, sevgiyle karşılanıyor yeri geldiğinde. Dolayısıyla, 312 nci maddedeki ıstırabımızı, belki, toplumda paylaşmayan insanlar bulunabilir.
BAŞKAN – Sayın Arınç, toparlayın lütfen.
BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Çünkü, 312 nci madde, hırsızları, yolsuzluk yapanları, çete mensuplarını cezalandırmıyor; 312 ve ikinci fıkrasından mahkûm olanların büyük çoğunluğu, düşünen, tartışan, fikirleriyle kendi inançlarını ortaya koyan insanlardır. Sayıları belki dörttür, beştir; ama, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, böyle bir af yasasını milletin önüne sunarken bu konuya dikkat etmesi gerekir.
Son cümle olarak şunu söylüyorum: Bu affın istismarını yapacak değiliz; ama, yarın, toplumda şunların hepsi affedildi; çeteciler çıktı, hırsızlar çıktı, uğursuzlar çıktı, şunlar çıktı, geride dört masum insan kaldı denip, bunun meydanlarda, köylerde, Anadolu’nun en ücra kasabalarına kadar tartışmak kimseye yarar getirmeyecektir. Doğru olanı yapalım ve bütün dikkatlerinize sunduğumuz bu gerçekler karşısında hepinizin takdirlerini bekliyoruz, deste
klerini bekliyoruz.Saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Arınç.
Gruplar adına başka söz talebi?.. Yok.
Şahsı adına, Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mehmet Sağlam; buyurun efendim.
MEHMET SAĞLAM (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Huzurunuzu işgal etmemin sebebi, bu af kanunu içerisinde öğrenci affıyla ilgili hükümlerle alakalı olarak çok önemli gördüğüm bir iki noktayı huzurunu
za getirmek içindir.Bildi
ğiniz gibi, öğrencilerin bir suçu yok affedilme konusunda; ama, bir tabir olarak “öğrenci affı” diye kullanıyoruz. Asıl olan, onlara yeniden bir şans verme, dünyada, özellikle Avrupa’da son yıllarda “ikinci şans okulları” adı altında, okul dışı kalmış insanlara yeni okullar icat etme gibi, yeni bir eğitim anlayışının en azından ışığı altında gençlerimize, hele de dünyada nadir görülen büyük bir afeti geçirmiş bir ülke olarak, onlara ikinci bir şans vermenin, bir hak vermenin yolunu arama konusunda önemli gördüğüm bir iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunlardan birincisi, her şeyden evvel öğrenci affına sebep olan başarısızlıktır. Başarısızlık, bir kere, artık, eğitimde izafî bir kavram; yani, başarısız öğrenci yok; ama, başarının sıralaması var. Dolayısıyla, başarısızlıktan dolayı okul dışında kalma, başarısızlıktan dolayı toplum dışında kalma, eğitimini tamamlayamama fikri, artık, eğitimde kabul edilmiyor. Dolayısıyla, şimdi, ilkönce, bu başarısızlığın sebebini, kaynağını birazcık kurutmak için acaba neler yapabiliriz?Şimdi, son zamanlardaki yükseköğretim kurumları uygulamalarına baktım, sınav sistemlerine baktım, ortaya şöyle bir şey çıkıyor: Bir kere, bazı üniversitelerimizin bazı fakülteleri, hatta aynı üniversitenin bazı fakülteleri sınıf geçme sistemi uyguluyor, bazıları ders geçme sistemi uyguluyor. Daha basite indirgersek, bir üniversitenin bazı fakültelerinde bir dersten başarısız olan öğrenci sınıfta kalıyor, bütün dersleri bir yıl daha tekrar ediyor; aynı üniversitenin bir başka fakültesinde ders geçme sistemi uygulanıyorsa, üç, dört, beş dersten başarısız olsa bile, bir üst sınıfa geçiyor, o derslerin sınavlarını almak suretiyle bir üst sınıfta okuyor. Hatta Orta Doğu ve Boğaziçi gibi üniversitelerimiz, yaz okulları açmak suretiyle, bu çocukların, kalmış oldukları derslerden sene kaybetmeksizin yazın eğitimlerini tamamlamalarına müsaade ediyor; böyle bir çığır açıyor.
Şimdi, değerli hükümetimizin hazırlanmış olan tasarısına bakıyoruz: Daha evvelki dokuz öğrenci affında olduğu gibi, sadece okulla ilişiği kesilen lisans ve lisansüstü öğrencilerine iki sınav hakkı tanımak suretiyle, onların üniversiteye dönüşünü sağlıyor. Bu, işte, dokuz defa tekrar ettiğimiz klasik bir öğrenci affı. Halbuki, şimdi, bizim, şu sınıf geçme esası ile ders geçme esasının yarattığı, en azından sınıfta kalma, yıl kaybetme olayını, sınıf geçme esası uygulayan fakültelerde veya üniversitelerde en çok üç dersten başarısız olanları bir üst sınıfa alır, yaz okulları veya iki sınav hakkı vermek suretiyle, onların yıl kayıplarını önlersek, en azından -mesela, halen, otuzbeş yıldır Hacettepe’de uygulanan, otuz yıldır Orta Doğu’da uygulanan, Boğaziçi’nde uygulanan sistemi- sistemdeki haksızlığı gidermiş oluruz.
İkincisi, ara sınavlar yapılıyor. Bir kısmı diyor ki, bu ara sınavlardan 60 ortalama alırsan genel sınava girersin; bir kısmı diyor ki, 50 alırsan girersin. Şimdi, bu büyük haksızlık ve eşitsizliği ortadan kaldırmak için... Bir örnek vermek istiyorum: Hacettepe’ye çıkan yolun solunda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, sağında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde 50 ile sınıf geçersiniz, Ankara Üniversitesinde 60 ile geçersiniz.
Şimdi, buna “üniversite özerkliği” diyor Sayın Bakanımız; uzaktan yakından ilgisi yok. Üniversite özerkliği, akademik freedom, akademik hürriyettir; yani, öğretim üyesinin, serbestçe, bilimsel olarak bildiğini anlatmasıdır. Yoksa, bir öğrenciyi 60’la diğerini 50’yle geçirmenin, akademik hürriyetle de, üniversite muhtariyetiyle de, özerkliğiyle de ve kanun önünde eşitlikle de ilgisi yok.
Şimdi, bunlara, diyelim ki, ara sınav ortalamasını alır, final sınavına ortalamada şu kadarını tutturan girer ve final sınavında da şunu alan sınıfını geçer. Aynı şekilde, teorik ders, pratik ders ayrımı yapmışlar. Teoriden 90 alıyor, pratikten 40 alırsa, ikisinden de 60 alacaksın diyor; sınıfta bıraktığı gibi, 90 aldığından da tekrar sınava tabi tutuyor. Bunlar bir asır öncenin yöntemleri.
Şimdi, bütün bunları şunun için sayıyorum: Koyacağımız bir iki maddeyle bu adaletsizlikleri önleriz, bu başarısızlıkları önleriz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Sağlam, toparlayın lütfen efendim.
MEHMET SAĞLAM (Devamla) – Dolayısıyla, bunun politikası yok, siyasî parti farkı da yok. Sadece, bu gençlerimize, bir kere daha, bir iki maddeyle, aralarındaki eşitsizliği kaldırarak yardımcı oluruz.
Şimdi, bir diğer çok önemli konu, deprem bölgemizde 21 üniversite var. Bu 21 üniversitede, Türkiye’de kayıtlı öğrencilerin yarıdan fazlası okuyor. Şu anda, bu çocukların bir çoğunun ya kendi üniversitelerinde ya da okudukları üniversitelerde bütünleme sınavları devam ediyor. Bütünleme sınavına girmeyenler sınıfta kalır. Eğer, biz, bunlara, şu anda, 1998-1999 ders yılı itibariyle, hiç olmazsa iki ilave sınav hakkı vermezsek, bu çocuklarımızın, yarın, yıl kayıpları söz konusudur. Üniversitelere sonra imkân versek bile “şubat veya hazirandan evvel sınav yapamayız” derler; bu çocuklar yıl kaybeder. Bununla ilgili iki örenge hazırladık. Arkadaşlarımdan rica ediyorum
-hiçbir siyasî yönü yoktur- lütfen, desteklerseniz, bu gençlere imkân vermiş olursunuz.Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Sağlam.
Şimdi söz sırası, Adana Milletvekili Sayın Yakup Budak’ta.
Buyurun efendim.
YAKUP BUDAK (Adana) – Sayın Başkan, değerli üyeler; hükümetimizin Meclisin huzuruna getirmiş olduğu ve cumhuriyetin 75 inci yılı münasebetiyle, bazı suçların ve cezaların affına ilişkin usul ve esasları belirten bu yasa tasarısı üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinize saygılar, sevgiler, selamlar sunuyorum.
Tabiî, bu yasa tasarısı üzerinde Meclisimizde de tartışmalar olacak, toplumda da çok tartışmalar olacak. Belki, yasa çıktıktan sonra da, yine, çok tartışmalar olacak. Özellikle af kanunları, eşitlik ilkesine, genellik ilkesine, adalet ilkesine göre çıkarılmalıdır. Hele hele af kanunları çıkarılıyorsa, bu ilkelerin üzerinde daha bir ciddî olarak durulmalı, daha fazla bir önem atfedilmeli ki, toplumda gözyaşları dinsin, kanayan kalplerdeki sızılar dinsin. Eğer öyle yapılmayacak olursa, adalet ölçülerine uymadan, eşitlik ilkesiyle bağdaşmayacak bir şekilde bir af yasa tasarısı çıkarılırsa, onu çıkaran insanlar da, hayatları boyunca kalplerinde bir sızı hissedeceklerdir. Onun için, bizim buradaki eleştirilerimizin “af yasasına karşı çıkıyorlar, kader mahkûmlarının, sistem mağdurlarının işte dört duvar arasında hayat sürmemelerine mâni olmak için müdahale ediyorlar” şeklinde algılanmaması gerekir. Bu eleştirilerimizi, bu yürek sızılarının ortadan kaldırılmasına ve sürmemesine sebep olmak için yaptığımızı da ifade etmek istiyorum.
Bu af yasasıyla -biraz önce Sayın Bakanımız ifade buyurdular- cezaevlerindeki mahkûmların hemen hemen yüzde 50’si, belki daha fazlası bir bakıma salıveriliyor; diğerlerinin de, birtakım indirimlerle, birtakım cezaî müeyyidelerindeki hafifletmelerle bir bakıma yükleri hafifletiliyor. Acaba bu getirilen yasa tasarısı, kendisinden beklenen toplumsal barışı sağlama noktasında, sosyal barışa katkı yapma noktasında aynı neticeyi verecek mi? Bilhassa, benim üzerinde özellikle durmak istediğim konu, maalesef, bu af yasa tasarısı hazırlanırken, hükümet komisyona gönderirken, komisyonlarda tartışılırken ve komisyonlardaki tartışmalardan anlıyoruz ki, bu af yasa tasarısı, eşitlik ilkesinden, genellik ilkesinden uzak bir tarzda birtakım siyasî mülahazalarla, pazarlıklarla getirilmiştir. Belki şimdi arkadaşlarımız diyecekler ki, böyle olmadı. Bu af yasa tasarısının anası diyebileceğimiz, 55 inci hükümet zamanında,
bu yasa tasarısının bir benzeri, 312 nci maddeyle, düşünce suçlarıyla ilgili olarak getirilmişti ve bu Mecliste, onlarla ilgili birtakım değerlendirmeler yapılmıştı. O zamanki sayın başbakanımıza, bir başsavcı geliyor “siz, bu affı çıkaracaksınız; ama, bu aftan falanca falanca kişiler de yararlanacaklar; ona göre bu düzenlemeyi yapın, yoksa başınız ağrır” diyor. Bir başsavcı, bir başbakana böyle diyor. Adalet Bakanı da diyor ki: “Gerçekten doğru; o gün gazetelerde, medyada birtakım yazılar çıktı; dolayısıyla, hükümet olarak ön sıralara aldığımız bir af yasa tasarısını geri sıralara, hatta, hiç çıkmamak üzere geri sıralara çektik.” Bunu ben tutanaklardan aynen okumak istiyorum müsaade ederseniz :“O günün başbakanı diyor ki: ‘Vural Savaş bana geldi ve mahkemenin Tayyip için mahkûmiyet kararı verdiğini; ancak, dört profesörün de, bir nevi, bu görüşte olmadıklarını da bildiğini işaret etti...’ Bu tartışmanın sonunda Vural Savaş’ın sözleri şöyle: ‘O
dört profesör ne söylediklerini bilmiyorlar; çünkü, gerekçeli karar henüz yazılmadı; yazılınca görürler ki, şiirle irtibatı yoktur bu işin’...” Şimdi, bir başsavcı geliyor, başbakana tesirde bulunuyor.Yine aynı dönemin Adalet Bakanı Sayın Türk, Sayın Yılmaz’a raporlarken şöyle diyor: “Sayın Ecevit’e bunu arz ettiğimde, kendileri de dediler ki: ‘Siyasî Partiler Yasasında da 312’den mahkûmiyetin -siyasî yasak olması maddesi- kaldırılması kaydıyla, biz de, buna taraftarız Grup olarak.’” Sayın Ecevit, o gün öyle diyor “312, muhakkak suretle bu affın kapsamı içerisine gir
meli” diyor.Şimdi getirilen bu yasa tasarısında ne var? Eğer, siz, bu suçu, 312’ye giren suçu bir gazete köşesinde yazarsanız veya bir televizyon ekranında söylerseniz veya bir radyo mikrofonunda ifade ederseniz_
BAŞKAN – Sayın Budak, toparlayın lütfen; süreniz bitmek üzere.
YAKUP BUDAK (Devamla) – _suçunuz erteleniyor, hafifletiliyor; ama, bir siyasî olarak üç dostunuzun arasında ifade ederseniz, bu, affedilmeyecek bir suç oluyor. Bunun mantığını anlamak mümkün müdür? Dolayısıyla, bu af yasa tasarısının getirilmesinin arkasında siyasî hesaplar vardır ve bunun yanında, eşitlik ilkesiyle de, adalet ilkesiyle de bağdaşmamaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
YAKUP BUDAK (Devamla) – Ben, sözlerimi, hemen, kısaca kesmek istiyorum. Bu af yasa tasarısında arsıza af var, hırsıza af var; ama, üniversitede okumaktan başka amacı olmayan başörtülü kızlar için hiçbir şey getirilmiyor. Bunu anlamak mümkün değil.
Şu Meclisi belirli şekillerde şaibe altına sokan insanlar, belirli noktalarda affa uğr
uyor_BAŞKAN – Sayın Budak, toparlayacağınızı ümit ediyorum.
YAKUP BUDAK (Devamla) – _ama, netice itibariyle, yine bu üniversitelerde okumak isteyen başı örtülü kızlarımıza “konjonktür böyle” diyor. (DSP sıralarından “Sayın Başkan, televizyon yayınlamıyor, arkadaşı uyarın” sesleri)
BAŞKAN – Kestim efendim, ne yapalım.
YAKUP BUDAK (Devamla) – Sayın Başkan, süre vermediniz.
BAŞKAN – Verdim efendim. İki kere ikaz ettim sizi, Sayın Budak. Siz, heyecandan duymuyorsunuz beni.
YAKUP BUDAK (Devamla) – Efenim, herhalde, bu hükümet de bu konjonktürelde konjonktüre göre hareket ediyor.
Saygılar sunuyorum. (DSP sıralarından “kurallara göre hareket ediyor” sesleri)
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 1 inci madde üzerindeki görüşmeler bitmiştir.
Önerge yoktur.
1 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler_ Kabul etmeyenler_ Kabul edilmiştir.
2 nci maddeyi okutuyorum :
Kapsam
MADDE 2. — 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş suçlardan :
1. İlgili kanun maddesinde öngörülen şahsî hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı oniki yılı geçmeyen suçlar ile birlikte yalnız para cezasını yahut kamu hizmetinden yasaklanma veya bir meslek veya sanatın yapılmaması, işyerinin kapatılması veya müsadere cezasını gerektiren suçlar ve mahkemelerden başka merciler tarafından verilen para cezasını gerektiren fiiller hakkında takibat yapılmaz.
2. (1) numaralı bentte belirtilen suçlardan dolayı oniki yıl veya daha az şahsî hürriyeti bağlayıcı bir cezaya yahut böyle bir ceza ile birlikte veya yalnız para cezasına mahkûm olanlar yahut mahkemelerden başka merciler tarafından haklarında para cezası verilenler, fer’i ve mütemmim cezalarıyla, ceza mahkûmiyetlerinin bütün sonuçlarını da kapsamak üzere affedilmişlerdir.
Bu Kanundan yararlanan subay, astsubay, uzman erbaş ve uzman jandarmalardan ilişiği kesilmiş olanlar, muvazzaf olarak tekrar Silahlı Kuvvetlerde hizmete alınmazlar. Askerî öğrenciler tekrar askerî öğrenciliğe dönemezler.
BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Kayseri Milletvekili Sayın Sevgi Esen; buyuru
n efendim.DYP GRUBU ADINA SEVGİ ESEN (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 2 nci maddesi hakkında Grubum ve şahsım adına görüşlerimi belirtmek üzere söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, sizleri, en derin saygılarımla selamlarım.
Demokrasi, siyasal sistemler içerisinde en çok hayranlık uyandıran olmasına rağmen, belki de korunması ve yaşatılması en zor olanıdır. O nedenle, hükümet biçimlerinin içerisinde bir tek demokrasi, en az zorlamaya ve en çok rızaya dayanır. Bunun sonucu olarak da, demokratik yönetimler, kendilerini, belirli paradokslar ve çelişkiler yüküyle yüklenmiş bulurlar. Bunların yarattığı gerilimleri yumuşatıp uzlaştırabilecek, öyle de çok kolay bir sistem yoktur. Kesin olan şudur ki, demokratik bir yönetime sahip olmak isteyen her ülkenin, bunu gerçekleştirebilme yolunu, kendi toplumuna uygulama yolunu kendisi bulmasıdır.
Gelişmekte olan ülkelerde demokrasinin sorunu, demokrasinin kendi doğasından gelen gerilimlerdir. Demokrasi, doğası gereği, yarışma sistemidir. Yarışma ve çekişme olmadan demokrasi olmaz; fakat, bu çekişmenin çok yoğun olması, sivil barışın ve siyasal istikrarın tehlikeye girdiği uyuşmazlık içinde bir toplum yaratma riskini de beraberinde getirir. Diğer yandan, sistemin hareketli olması, çok çabuk karar verebilmesi, menfaat gruplarına direnebilmesi demokrasideki gerilimleri en aza indirir. Demokrasi, sosyal ve ekonomik sorunları etkili bir biçimde ilgilenip çözümlemediği ve biraz da düz
en ve adaleti sağlamadığı sürece, halkın desteğini arkasında bulamaz. 21 inci Yüzyılda, demokrasi, artık özlenen bir kavram olmuş, daha çok demokrasi hergün biraz daha gündeme gelmiştir; ancak, keskin bıçak sırtı, demokrasi sisteminin korunması ve uluslararası bir anlayışa bağlanmasıdır. Bütün bu aktarımlardan çıkan sonuç, hükümetlerin, toplumun bütününe karşı sorumluluğudur.Değerli milletvekilleri, şimdi soruyorum: Bu tasarıyla toplumun bütününün -hayır, değiştiriyorum- çoğunluğunun rızası aranmış mıdır? Kamuoyu oluşmuş mudur? Zamanı mıdır? Yeri midir?
Af, kelime olarak saygın ve kutsaldır; ancak, bu tasarıyı yaratan nedenleri ve alınacak tedbirleri görüşmek varken, af müessesesini gündeme getirmeyi tercih etmek, sabun köpüğü misali çabucak uçup gidecek bir işlemi gündeme getirmektir. Oysa ki, hukuk devletinde hedef, güvenlik ve asayişin sağlanarak hukuk düzeyine ulaşılması olmalıdır. Ancak, ahlakın rolü asla küçümsenmemelidir. Öncelikle, suçluluğun önlenmesi yolunda müşterek bir ahlakın yerleşmesine çaba göstermek esastır. Bunun yanında, suçluların yakalanma ihtimalinin yüksek olması, her suçlunun cezalandırılması, cezaların artırılmasında cezanın kesin olması, daha etkili olduğu bilinen bir istatistiktir.
Gerçekçi bir suç önleme siyasetinin benimsenmesi, güvenlik güçlerinin halkın yanında olduğunun bilincinin yerleşmesi, halkın güvenlik güçlerine yardımcı olması neticesini getirecektir. Toplumsal boyutta, suç ve suçlulukla savaşmanın en önemli yöntemleri aranmalıdır. Gelin, suçun ceza adaletine konu olmaksızın önlenmesini görüşelim. Gelin, adalete ilişkin kurumların yeterli olanaklarla donatılmasını konuşalım. Gelin, suç hakkında daha köklü bilgiyle, suçlulukla savaşmanın en iyi biçimde nasıl sağlanacağının araştırılmasını konuşalım.
Sayın milletvekilleri, biz ne yapıyoruz?! Adalet kurumları can çekişiyor. Neden bir iyileştirme yasasını görüşmüyoruz? Adaletle ilgili yasalar sırada beklerken, yaraya neşter vurmak varken, yaraya ilaç olmayacağından emin olduğumuz af ivediliği nedir, telaşı nedir? Gelin, suçluluğun önlenmesi ve ulusal kalkınma konusunda somut adımlar atalım. Unutmayalım ki, hiçbir millet anarşi içinde kalkınamaz.
Sayın milletvekilleri, suçlu ve mağdur, tanımları birbirinden ayrılmaz bir ikilidir. Suçun oluşması, kesinlikle mağdur doğurur. Anayasanın 60 ıncı maddesiyle getirilen sosyal düşünüş, çağımızda büyük bir anlam kazanmıştır. Sosyal düşünüş, yalnız fertlerin refah ve mutluluğu için bir güvence olmayıp, ayrıca, toplum hayatının geleceği bakımından da demokrasinin en şaşmaz garantisidir. Toplum, suçlu ve mağdur üçlüsüne, himaye gören suçlu ve toplum yanında mağdurun şahsî haklarının korunması ve yeni bir hukuk düzeyinin getirilmesi gerekmektedir. Mağdurun korunması kavramı, tarih potasında, Hammurabi kanunlarına kadar gider. Eski Türklerde ise, geleneksel şekillerde de tezahür etmiştir.
Ceza kanunlarının insanÎleştirilmesi ve ılımlaşması sonucu, mağdurdaki nefret ve isyan hislerinin daha şiddetlendiğini asla gözardı etmemeliyiz. Bir toplumda hukuk düzeni, yasaların çokluğuyla değil, hukuka saygının geliştirilmesiyle sağlanır.
Değerli milletvekilleri, Anayasanın 87 nci maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisine, genel ve özel af ilânı konusunda yetki verilmiştir; ancak, bu yetki, istisnaî, cüzî bir yetkidir ve olağanüstü durumlar için söz konusudur. Hangi olağanüstü durumu yaşıyoruz, soruyorum; rejim değişikliği mi oldu, adalet reformu mu yapıldı? Devlet, kendisine karşı işlenen suçları affedebilir; devlet, kendisiyle karşı karşıyadır. Devlet, kendisine karşı işlenen suçlarda dahi, toplum ve kamu menfaatını gözardı etmemek durumundadır.
Ya bireye karşı işlenen suçlar!.. Daha bilinen bir tabirle; kulun kula karşı işlediği suçları bizim affetmeye yetkimiz var mı? Vekil olmamız, bu konuda vekâlet aldığımız anlamına gelir mi; yeter mi?..
Anaların yüreği yanıyor. Yetkiyi bırakalım, müsaade aldık mı? Kamuoyu ne diyor? Ciddî bir anketimiz var mı? Affı nereye oturtacağız? Soruyorum sayın milletvekilleri.
Af tasarısının gerekçesine dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Gerekçede “kanunlarda yer alan soyut ve genel kuralların, bazen, belirli bir olayda, yasa koyucunun öngörmediği veya öngörülenden daha şiddetli bir sonuç verdiği bilinmektedir” denilmektedir. Demek ki, kabul edilen husus, yasalarımızdaki birtakım belirsizliklerdir. Neden bu kuralları düzeltmiyoruz? Neden, bir grup suçluyu, affa uğramak gibi, diğerlerine göre şanslı kılıyoruz? Elimizle, neden yeni bir eşitsizlik yaratıyoruz? Yargı organlarının şevkini niçin kırıyoruz ve neden yeni af beklentilerine kucak açıyoruz?
Değerli milletvekilleri, sizleri, bir kez daha, 18 Nisanda milletten aldığımız vekâletin kapsamını ve bu kanunla kullanacağımız yetkiyi, şahsa karşı işlenen suçlar bakımından, bir kere daha, kendinizle sorgulamaya davet ediyor ve Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Esen.
Söz sırası Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Nazlı Ilıcak’ta.
Buyurun Sayın Ilıcak.
FP GRUBU ADINA AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Değerli Başkan, Sayın Başbakan, saygıdeğer milletvekilleri; Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin 161 sıra sayılı Kanun Tasarısının 2 nci maddesi hakkında Fazilet Partisi Grubu adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Af, taze bir başlangıçtır; toplumun önünde beyaz bir sayfa açılması demektir. Öte yandan, af, iki tarafı keskin bir bıçak. Yani, toplumda aftan rahatsız olanlar var elbette. “Annemi öldürdü, babamı öldürdü, evimi soydu” veyahut “ülkeyi milyarlarca lira, trilyonlarca lira zarara soktu, onu nasıl affedebiliyorsun” diye soranlar çıkıyor; ama, bir adım atarken elbette herkesi memnun etmek mümkün değil. Çare, adım atmamak da olamaz. Bilhassa, af lafı telaffuz edildikten sonra ve hapishanelerde o hummalı bekleyiş başladıktan sonra, af ateşi yüreklere düştükten sonra artık aft
an vazgeçilemez.Türkiye’de her düşünen insan gibi, daha ziyade çoğunluk gibi bendeniz de, hapishaneden nasibini alanlardanım. 12 Eylül döneminde hak mücadelesi yaparken, idamla yargılanan Milliyetçi Hareket Partilileri savunmuştum “Faşizm yargılanıyor” yazımda ve bu yüzden üç aylık bir mahkûmiyet aldım. Yani, o dönemde hepimiz beraberdik; Sayın Ecevit, Sayın Demirel ve yargılanan Milliyetçi Hareket Partililer. Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda. “Kendimiz için bir şeyler istiyorsak namerdiz” diyenler, bugün çok önemli koltukları işgal ediyorlar; ama, biz buradayız ve diyoruz ki, kendimiz için bir şey istiyorsak gerçekten namerdiz. Af, taze bir başlangıç olsun herkes için; ama, kimilerinin önü açılırken kimilerinin önü kapatı
lmasın, eşitsizlikler ve adaletsizlikler yapılmasın. Sadece bunu istiyoruz.Evet, Sağmalcılar Cezaevinde katillerle, eroinmanlarla, çek sahtekârlarıyla, hırsızlarla birlikte kaldım üç ay; çünkü, fikir suçlularına, kadınlar için özel bir koğuş yoktu. Kader kurbanı olan adlî suçluları yakından tanıdım. Onların ortada bir af ihtimali dahi yokken, nasıl her sabah umutla gözlerini gökyüzüne dikip hürriyet düşleri gördüklerini yakından müşahede ettim; görüş günlerinde hasretle kucaklaşma, her celseye umutla gidiş ve yıkılarak tekrar koğuşa dönüşlerini yakından izledim. Cezaları kesinleştiğinde yükselen feryatlar, intihar teşebbüsleri... Dört duvar arasında geçirilen her gün, inanın, bir ömre bedel. Her sabah, insan yeni bir umutla yatağından doğruluyor ve umudunun kırıldığını anlayınca, kapkara bir çaresizliğin içine gömülüyor.
İnsan, hapishanelerde, şairin dediği gibi, hayal ettiği müddetçe yaşıyor: “Yürü hür maviliğin çizdiği hatta kadar; insan, bu âlemde, hayal ettiği müddetçe yaşar.” Hele o âlemde, Türkiye’deki cezaevi şartlarında; üst üste, alt alta, yarı aç yarı tok, pislik içinde... Gözlerinin feri sönmüş o kadınları hatırlıyorum. Hür maviliğin çizdiği o hatta yürümek için, umutla, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkacak ışığı gözlüyorlar; umutla bekleşiyorlar. O insanları yakından tanıdım ve sevdim. Evet, suç işlemişler; ama, çoğu pişman. Çoğu genç yaşında, mesela -hanımlardan bahsetmek istiyorum- bir sevda yüzünden elini kana bulamış veyahut eroin tuzağına düşmüş, esrar, uyuşturucu işine girmiş. K
adınlar, daha ziyade, onları suça teşvik eden erkekler tarafından, maalesef, yönlendirilmiş.Evet, madalyonun bir başka yüzü de var; bunu biliyoruz. Kardeşiniz, bacınız, babanız evladınız öldürülmüş, eviniz soyulmuş, mağdur olmuşsunuz; cezalarını çeksin istiyorsunuz. Evet, bu düşüncede olanlar da haklı.
Şimdi, diyeceksiniz ki, Nasrettin Hoca gibi, o haklı, bu haklı; bu nasıl iş?! Ben, aslında, her düşüncenin tezadıyla bir bütün olduğuna inanıyorum. Tek doğru yoktur. Mühim olan, farklı bakış açılarını, bakış zaviyelerini birbiriyle telif ederek orta bir yolu bulmaktır, vicdanları en fazla rahatlatacak yolu bulmaktır. Bu yol bulunmuş mudur? Benden sonra gelecek olan sözcüler bunun üzerinde madde madde konuşacaklar.
Yalnız, benim ilk başta gördüğüm noksan, düşünce suçlularının af kapsamı dışında bırakılmasıdır; Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrası, Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesi. Terörle Mücadele Yasanının 8 inci maddesi, ülke ve millet bölünmezliği aleyhinde propagandayı suç saymaktadır; ama, maalesef, bu madde, sadece propaganda yapanlara değil, propaganda yapmayanlara da, mesela, alalade bir konuşma yapanlara da keyfî bir şekilde uygulanmaktadır ve bu 8 inci madde, siz beğenseniz de beğenmeseniz de, bir fikir suçudur. Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesi de öyle ve son birkaç yıldır 312 nci madde fevkalade keyfî bir şekilde uygulanmaktadır. Evet, dünyanın her yerinde suça tahrik cezalandırılır; ama, 312 nci maddenin biçimi, dünyadaki uygulama şekline uymuyor. 312 nci madde, bugü
nkü şeklini 12 Eylül döneminde aldı. 12 Eylül öncesinde, suça tahrik fiilinin cezalandırılması için, umumun emniyeti için tehlikeli olması şartı mevcuttu. Oysa, 12 Eylül rejimi, yani, askerî rejim, halkı, sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik eden herkesi, umumun emniyeti için tehlikeli olması şartı olmadan cezalandırmaya başladı. Üstelik, bir başka şey daha yaptı; bu cezalandırmanın neticesi, hak mahrumiyetini getirdi, siyasî haklardan mahrumiyeti getirdi, onları ömür boyu siyasî yasak kapsamına aldı. Bu da, 12 Eylül askerî rejiminin bize kötü bir mirasıdır.Değerli arkadaşlar -bilhassa ANAP’lılara seslenmek istiyorum- Türk Ceza Kanunundan 163 üncü maddeyi çıkardınız; sizleri tebrik ediyoruz, Allah sizden razı olsun. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat hakkını Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına kazandırdınız; bundan dolayı, sizleri kutluyoruz, sizlere teşekkür ediyoruz. Bu adımları rahmetli Özal döneminde attınız. Haydi, gelin, Mesut Yılmaz liderliğindeki ANAP da bu özgürleştirici çizgiyi takip etsin; 312 ayıbından memleketimizi elbirliğiyle kurtaralım; hiç değilse, 312 nci maddenin ikinci fıkrasını da af kapsamına alalım veyahut basın suçları için görüldüğü gibi tecil edelim ve siyasî sonuçlarını, siyasî yasakları kaldırmaya çalışalım. Ancak o zaman vicdanları biraz rahatlatabiliriz. Hırsızı, katili, çete mensubunu affediyoruz -ben bunu istismar etmek istemiyorum- onlar için beyaz bir sayfa açıyoruz; ama, düşünce suçluları için de bir beyaz sayfa açmak gerekm
ez mi arkadaşlar?Birkaç cümleyle, yükseköğrenim öğrencilerine verilen sınav hakkına da temas etmek arzusundayım. Genelde başörtülü genç kızlara yeniden bir sınav hakkı veriliyor; ama, bir şartla veriliyor, ancak başlarını açtıkları takdirde; ama, onların üniversiteyle ilişkileri başarısız oldukları için kesilmemişti ki, inançları gereği başlarını örttükleri için disiplin cezası almışlar ve bu yüzden üniversiteyle ilişkileri kesilmişti. Dolayısıyla, af getirmek için, sınava girmeleri için başlarını açma şartını getirmek, aslında, bu yanlış uygulamayı, bu keyfî uygulamayı yasallaştırmak ve perçinlemek oluyor.
Ben, Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk’un makalesinden aldığım bir cümleyle konuşmamın son bölümüne geldim. Bakın, Sayın Sami Selçuk şöyle diyor: “Hücreleri ön yargılarla dolmuş bir beyin, ideolojik banyodan geçmiş bir beyin, hasta bir organdır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Sayın Başkan, 1 dakika müsaade eder misiniz?
BAŞKAN – Tabiî Sayın Ilıcak, buyur
un.AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – O beyin, bu ideolojinin haricindeki her düşünceyi geri püskürtür. Karşıt görüş sahipleriyle tartışmaz bile. Onları suçlu diye damgalar.”
Değerli arkadaşlar, Parlamentoda böyle beyinler, daha doğrusu böyle beyinsizler olduğunu hiç düşünmüyorum; aksine, buradaki milletvekillerinin her birinin Voltaire gibi “sizin gibi düşünmüyorum; ama, sizin, düşüncelerinizi savunmanız için hayatımı vermeye hazırım” diyeceğine inanıyorum. Hatırlıyorsunuz, Voltaire, Rousseau’nun düşüncelerine katılmıyordu, o görüşleri paylaşmıyordu; ancak, kitabı yakılıp da, Rousseau kaçmak zorunda kalınca, ona sahip çıktı “söylediklerinize katılmıyorum; ama, onu söyleme hakkınızı sonuna kadar savunacağım” dedi. Ben, bu Voltaire’ler Meclisinin, düşünce suçlularını mağdur durumda bırakmayacağına inanıyorum. Ecevit’in barış güvercininin düşünce suçlularının hücresine de uğrayacağına inanıyorum, umut ediyorum. Bu umut, inşallah, yakında hakikat haline gelecek.
Hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum efendim. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ilıcak.
Gruplar adına başka söz isteyen yok.
Şahsı adına, Balıkesir Milletvekili Sayın İlyas Yılmazyıldız.
Buyurun Sayın Yılmazyıldız.
İLYAS YILMAZYILDIZ (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şahsım adına söz almış bulunmaktayım. 2 nci madde hakkında görüşlerimi açıklayacağım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Bakan, konuşmasında, bu affın, cumhuriyetin 75 inci yılı dolayısıyla çıkarıldığını ifade etti, öyle de yazdı; ancak, tasarıyı incelediğimiz zaman görüyoruz ki, cumhuriyetin 75 inci yılına uygun olan bir af değil. Devlet, kendisine karşı olan suçları değil, vatandaşların birbirleri arasında olan suçları affediyor. Bunun ne anlama geldiğini, daha önceki afları inceleyerek anlayabilirdik. Bu af yasa tasarısı hazırlanırken, daha önce, cumhuriyetin 50 nci yıldönümü dolayısıyla çıkarılan aftan yararlananların ne kadarı tekrar hapisaneye geri dönmüş, bu aftan yararlananların hasımları suçsuz iken ne kadarı suç işlemek mecbu
riyetinde kalmış, ne kadarı topluma kazandırılmış veya daha önceki aflarla ilgili bir araştırma yapılmış mı? Maalesef, hiçbir inceleme yapmadan, elimizde... İnceleme yapıp daha mantıklı, daha makul bir tasarı hazırlayabilecekken, sadece bir duygusallıkla, sadece bir kişinin önerisi ortaya atıldı diye, böyle bir yasa tasarısı hazırlıyoruz.2 nci maddenin birinci paragrafını okuduğunuzda, bakıyorsunuz ki, hastasını öldüren doktor -yine, deprem bölgesinde olan müteahhitler gibi- binası çöken mühendis meslekten men edilmiş; ancak, tekrar mesleğe dönecek. Peki, bunların, tekrar hastasını öldürmeyeceğine, bunların yaptığı binaların sağlam olacağına dair, kim, ne garanti verebiliyor?
Affın en önemli amacı, önemli bir toplumsal dönüşüm olduğunda, toplumsal barışı sağlamak içindir. Bu aftaki hedefimiz, hangi toplumsal barış?.. Enkaz altında kalarak can veren binlerce vatandaşımızla, bu yıkılan binaları yapan, çalan çırpan müteahhitleri affederek, nasıl bir barış sağlayacaksınız?
Ben, bu affın amacına ulaşacağını düşünmüyorum. Bakınız, af konuşulmaya başlandığı günden itibaren -bu, daha önce gündeme gelmişti- Sayın Başbakanın eşlerinin talebi üzerine gündeme geldiğinde, üzülerek ifade etmek istiyorum ki, Balıkesir’de iki muhtar hasmını öldürdü; evet, bu aftan yararlanmak için ve şimdi bu aftan yararlanacak. Soruyorum size: Bu hangi adalet anlayışı?.. Bu af çıkacak diye, böyle, kaç tane suç işlendi ve bu insanlar ortada, serbest kalacak. Bu af konuşulmaya başlandıktan sonra -uzaklardan değil, çevremden örnek veriyor
um- kardeşi, yakını öldürülmüş vatandaş diyor ki: Eyvah, bu katil serbest mi kalacak? Veyahut kurşunlanmış, bıçaklanmış bir başka vatandaşımız diyor ki... O zaman, Anavatan Partisinden bir arkadaşımız konuşuyordu “şahıslara karşı suç yoktur, bütün suçlar topluma karşıdır” diyordu. Sayın Bakan da “aslında, suç, daima toplumsal düzeni bozan bir olaydır...” Yani, şahıslara karşı değil, topluma karşıdır demeye getiriyor; ama, vatandaşımız şöyle diyor: Lütfen, ona söyleyin, benim yerime kurşunu o yesin, benim yerime bıçağı o yesin, aylarca hastane köşelerinde sürünsün, ondan sonra hasmını affetsin; bakalım, affedebiliyor mu? Oturduğu yerden, bana zarar vereni affetmek kolay.Yine, bakıyoruz, işadamımız, çetelerle baskı altında kalmış, mağdur edilmiş ve biz bunu affediyoruz. Tedirgin, çıktıktan sonra yeniden yapıp, yapmayacağı belli değil. Halbuki daha çok kısa bir süre önce, organize suçlarla ilgili bir ceza yasası çıkarmadık mı; çok kısa bir süre önce, cezaları artırmadık mı, trafik kazalarını azaltmak için, ölümlü cezaları, sanki cana kasıt varmış gibi cezalandıralım diye yasa önerileri görüşülmüyor mu? O halde, bütün bunları düşündüğümüzde...
(Mikrofon elektronik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Toparlayınız lütfen.
İLYAS YILMAZYILDIZ (Devamla) – Önemli bir toplumsal dönüşüm olmadan, böyle bir affın çıkarılmasını anlamak mümkün değil.
Japonya’da öğrenci olduğum dönemde, altmışüç yıllık iktidarı sonucunda İmparator Hirohito öldüğünde, yerine yeni imparatorun geçmesi, yani Akihito’nun geçmesi üzerine, genel af ilan edildi. Biliyor musunuz, kaç kişi serbest kaldı; bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar, yani tümüyle sembolik. Gelişmiş ülkelerde, suç işleyen, cezasını çeker, toplumsal düzen böyle kurulur.
Sonuç olarak, bir vatandaşımızın faksla göndermiş olduğu bir mektubu sizlere okuyarak sözlerimi tamamlayacağım: “Evet, sayın milletvekilim, bu, önemli bir gün; bu, halkın gözünün, kulağının sizde olduğu bir gün; bu, vicdanla karar verilmesi gereken bir gün, grup kararıyla değil. Halk, sizden, adalet bekliyor, suçluyu korumanızı değil; halk, sizden, insanlık bekliyor, usulsüzlük değil...”
BAŞKAN – Lütfen toparlayın.
İLYAS YILMAZYILDIZ (Devamla) – “Halk, sizden, milletvekili olmanızı istiyor, iştirakçi değil.”
Saygılar sunarım.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yılmazyıldız.
Sayın milletvekilleri, hatipler konuşurken, uğultu gürültüyü, gürültü de uyumu bozmakla kalmıyor, bu konuda çok hassas olan milletimizin müzakereleri takip etmesi zorlaşıyor; lütfen, sükûneti muhafaza edelim, hatipleri dinleyelim.
Şimdi söz sırası, Hatay Milletvekili Sayın Mustafa Geçer’de.
Buyurun efendim.
MUSTAFA GEÇER (Hatay) – Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının, affın kapsamıyla ilgili 2 nci maddesi hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ceza hukukunda, af müessesesi, tartışılan bir konudur. Zira, bizim ceza hukuku dışında, idare hukuku, vergi hukuku ve diğer alanlara da af yaygınlaştırılmıştır ve bunların niçin çıkarıldığı niçin çıkarılmadığı da, ülkemizde bir tartışma konusudur.
Gerçekten af gerekli midir; gerekliyse, niçin gereklidir; kimler, niçin affedilmelidir?.. Kısaca, affın kapsamı ne olmalıdır sorusuna bir cevap aramak gerekir. Zira, burada, toplumumuzda yaygın olan “affetmek, büyüklüktendir” anlayışının acaba bir tezahürü mü diye düşünüyorum bunu.
Diğer taraftan, MHP Grubu adına konuşan değerli üyenin, maddî ve usul hukuku açısından olaya yaklaşarak “bir Türk vatandaşının affedilmesi için, İtalyan Ceza Yasasına ve Alman Ceza Usul Yasasına göre yargılanıp mahkûm edilmesi, yeterli gerekçedir” demişti. Gerçekten, burada, Türk Ceza Yasasının, İtalyan Ceza Yasasından tercüme edilerek alınmış olmasını, diğer taraftan, Ceza Usul Yasasının, Alman Ceza Usul Yasasından tercüme edilerek alınmasını ve Türk toplumuna uygulanmasını yapısal bir bozukluk