BİRİNCİ OTURUM
5 Ekim 2005 Çarşamba
Açılma Saati: 15.00
BAŞKAN: Başkanvekili Sadık YAKUT
KÂTİP ÜYELER: Ahmet KÜÇÜK (Çanakkale), Ahmet Gökhan SARIÇAM (Kırklareli)
_____0_____
BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet
Meclisinin 3 üncü Birleşimini açıyorum.
BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama
yapacağız.
Yoklama için 5 dakika süre vereceğim.
Sayın milletvekillerinin, oy
düğmelerine basarak salonda bulunduklarını bildirmelerini, bu süre içerisinde
elektronik sisteme giremeyen milletvekillerinin salonda hazır bulunan teknik
personelden yardım istemelerini, buna rağmen sisteme giremeyen üyelerin ise,
yoklama pusulalarını görevli personel aracılığıyla 5 dakikalık süre içerisinde
Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.
Yoklama işlemini başlatıyorum.
(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yetersayısı
vardır, görüşmelere başlıyoruz.
Şimdi, üç sayın milletvekiline gündemdışı
söz vereceğim.
Gündemdışı ilk söz, Zonguldak İli Ereğli İlçesinde kurulu bulunan Erdemir’in özelleştirilmesi, yerli ve yabancı sermayenin
ihaleye yaklaşımı hakkında söz isteyen Zonguldak Milletvekili Fazlı Erdoğan’a
aittir.
Buyurun Sayın Erdoğan. (AK Parti sıralarından alkışlar)
FAZLI ERDOĞAN (Zonguldak) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; sözlerime başlarken, hepinizi en kalbî duygularımla
selamlıyorum.
Bugün ramazanın birinci günü; sizlerin ve bütün ülkemin
insanlarının, bütün İslam âleminin ramazanını tebrik ediyorum. Bu ramazanla
birlikte Avrupa Birliği yolculuğuna çıkan Türkiye’yi tebrik ediyorum;
Türkiye'de ekonominin, istikrarın, güvenin bir dönüm noktasıydı. Avrupa
Birliğine giden yolda hep birlikte, iktidarıyla muhalefetiyle, bu güvenin
devamına bu Meclis imza atmıştır, bu Meclisten çıkan Başbakan imza atmıştır,
Dışişleri Bakanı imza atmıştır, velhasıl 550 milletvekilinin her birinin burada
büyük katkısı vardır, hepsine teşekkür ediyorum.
Evet, Türkiye'de üç yıl önce kurulan AK Parti hükümeti,
her sahada olduğu gibi özelleştirme sahasında da kendine düşen görevi yapıyor;
istikrarla, güvenle geçmişte yapılamayanı adım adım
gerçekleştirmeye çalışıyor. Bunlardan bir tanesi Telekom,
bir tanesi TÜPRAŞ, dün de Ereğli Demir Çelik Fabrikaları Özelleştirme
İdaresinin programına göre özelleşerek sahibini buldu. Tabiî ki, yasal süreç
devam ediyor. Üç büyüklerden bir tanesi olan Ereğli Demir Çelik Fabrikasının
özelleştirilmesinde dünü iyi algılamak, yorumlamak, görmek lazım. Bölgemizde
olan bu hassasiyetlerde, bölge milletvekillerimizle
meseleyi iyi kontrol ettiğimizi düşünüyorum. Ayrıca, Ereğli Demir Çelik
Fabrikası yönetiminin disiplinli çalışmasıyla Erdemir’i
çok kârlı bir noktaya getirdiğini bütün kamuoyu biliyor, dış dünya biliyor;
ondan dolayı, Özelleştirme İdaresi de, bu konuyu son derece, en iyi şekilde
değerlendirip, iyi bir zamanlamayla, Türkiye'nin gündeminde ve Türkiyemizin nadide bir kurumu konumunda olan bir firmanın
önüne koymuştur.
Bundan
öncesinde, Ereğli Demir Çelik Fabrikasıyla ilgili, başta Sayın Genel
Başkanımız, Başbakanımızla ilgili, bakanlarımızla ilgili, milletvekillerimizle
ilgili, hükümetin ekonomiyi yönetme noktasındaki özelleştirme duruşuyla ilgili
çok çeşitli söylemler oldu; yerel bazda söylemler oldu, ulusal bazda söylemler
oldu, köşe yazarları yazdı, milletvekilleri konuştu. Konuşulanların hepsi
artıya yönelik olduğu zaman onlara teşekkür ediyoruz; fakat, o konuşulanları, Fransızın bir firmasına, Rusun
başka bir firmasına pazarlıklar yapılarak satıldı diyenler, öyle bir şeyin
olmadığını, Türkiye'nin kendi bağrından çıkan yerli sermayeyle, kendi konumunu
denetleyen ve bugünkü noktada, Türkiye'de iyi bir konumda olan OYAK firması,
Ereğli Demir Çelik Fabrikasının sahibi oldu.
ZEKERİYA
AKINCI (Ankara) – Biz olmasaydık, böyle olmayacaktı.
FAZLI
ERDOĞAN (Devamla) – Demek ki, biz, yabancı sermayeyle görüşürüz, konuşuruz;
ama, yerli sermayeyi de vakti gelince o güce
taşır, onun da hakkını veririz. Bu böyle olmuştur, alıcıya hayırlı olsun.
Değerli arkadaşlar, takdir edersiniz ki, özelleştirme
dün, bu hükümetin öncesinde, gerçekten, kendine yük bir kurumdu. Özelleştirmeyi
idare eden Özelleştirme İdaresi, kendi kendini yönetemiyordu. Bugün, Ereğli
Demir-Çelik Fabrikası… 1998’de iki firma katılımda bulundu; birisi Uzanlar, diğeri Bayındır Holding; ama, 355 milyon dolar
gibi bir değer biçilmişti. O gün, bu tespit yapılan değerlendirmeler sonuç
vermedi. Geldiğimiz bugünkü noktada, 3 milyar dolar civarında, OYAK, Ereğli
Demir Çelik Fabrikasının yüzde 49’unu aldı, kendi Kalkınma Bankasının
portföyünde olan 3,17 hisseyle birlikte. Yani, bunun yüzde 100’ü 6 milyar
dolar, 2,8 milyar dolar da yatırım şartı var, yaklaşık 8,6 milyar dolar yapar.
Bu demektir ki -yani, tamamı 8,6 milyar dolar yapar- Ereğli Demir Çelik
Fabrikasının bugüne kadar zarar eden beş yıl öncesindeki konumunu, üç yılda
biz, yaklaşık olarak 1,5 milyar dolar kâr yaptık. İşte, bu kârı, bundan sonra
alan firmayla da bekliyoruz.
Dünkü özelleştirmede -daha önce 13 firma katılmıştı-
yapılan birtakım “yabancı sermaye Erdemir’i göremez, Erdemir’e bakamaz, sınırlardan geçemez”
beyanları ve birtakım barikatlar, Ereğli’yi merak edenlere zaman zaman engellemeler olmuş, bu firmaların teklifleri 13’ten
6’ya düşmüştür. Bunların 3 tanesi yabancı 3 tanesi yerli firmadır; ama, bu
yerlilerden bir tanesi, Türkiye’nin 51-52 tane firmasıyla birleşik girmiştir,
sonunda, OYAK diye firma almıştır. Yapılan açıklamada ikinci sırada gelen
firma, bir değerlendirme yapmıştır. Daha önce hazırlanmış, cebinde olan bir
çalışmayı Türkiye kamuoyuyla paylaşarak…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Erdoğan, toparlayabilir misiniz; buyurun.
FAZLI ERDOĞAN (Devamla) -
…yabancı sermayeyi Türkiye’ye sokmadık, yabancı sermayenin gelişini
engelledik; bunları söyleyebilirler. Yalnız, alan firma da diyor ki, ben yeni
ortaklar arıyorum. O zaman, yeni ortaklar arayacaktır, onun meselesidir. Daha
iyi yönetmek adına bu özelleştirme yapılmıştır. Geriye değil, daha ileri gitmek
için, yatırımın devamı, istikrarın devamı, altın hisseyle korunması, 2,8
milyarla, Erdemir’e yeni Erdemirler
kazandırmak adına yapılmıştır. Şuraya gelmek istiyorum: Özelleşen Ereğli Demir
Çelik Fabrikasının liste değeri yaklaşık olarak 3 milyar 223 milyon dolardı. Ne
zaman; 3 Ekim öncesinde. İşte, dünkü özelleştirmede yüzde 84 sermaye
piyasasındaki değerinin üzerinde, 6 milyar dolarlara gitmiştir. Bu, bir dik
duruşun neticesidir, özelleştirmede samimiyetin neticesidir. (AK Parti
sıralarından alkışlar, CHP sıralarından “Bravo!” sesleri) Bu noktadan dolayı,
katkısı olan, tekrar, herkese teşekkür ediyorum.
Yalnız, biz, söylemlerimizden hiç yanılmadık. Kamuoyunda
hiç de utanmadık.
FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Ofer
ne olacak?
FAZLI ERDOĞAN (Devamla) - Hiç de bu konuda mustarip
değiliz. Bizim için Erdemir’i satanlar…
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Size kalsaydı o da gidecekti.
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…
FAZLI ERDOĞAN (Devamla) - Lütfen dinlemesini bilin;
bitiriyorum. “Erdemir’i satanlara vatan haini”
diyenler, “Erdemir’i satan vatanı sattı” diyenler, o
söylemlerini, dün, açsın, bütün gazetelerde, televizyonlarda yeniden bir check’ten geçirsin, yeniden bir gözlemlesin. Onları ben vicdanlarıyla
baş başa bırakıyor, yeni özelleştirmelerde buluşmak üzere hepinize saygılar
sunuyorum.
Değerli Başkanım, teşekkür ediyorum. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Erdoğan.
Gündemdışı ikinci söz, İstanbul’un sorunlarıyla ilgili söz isteyen
İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen’e aittir.
Buyurun Sayın Sevigen. (CHP
sıralarından alkışlar)
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Sayın Başkanım, değerli
arkadaşlarım; hepinizi saygı, sevgiyle selamlıyorum.
Hepinizin bu mübarek ramazan ayınız kutlu olsun.
İnanıyorum ki, hiç olmazsa bu ayın hayırı şerifi için yoksulumuzu, fakirimizi
fukaramızı düşünürüz diye düşünüyorum.
5 Ekim Dünya Öğretmenler Gününü de kutluyorum buradan.
Bütün öğretmenlerimizin de Dünya Öğretmenler Günü kutlu olsun.
Sevgili arkadaşlarım, İstanbul deyince akla çok şey
geliyor. Bir Avrupa’nın ülkesi kadar büyüğüz; ama, İstanbul’un 70 tane
milletvekiliyiz. 70 milletvekilinin 5 tanesi bakan, 6 tanesi bakan galiba, öyle
zannediyorum. Milletvekili arkadaşlarımızın birçoğu İstanbul’da belediye
başkanlıkları yapmış, İstanbul’un sorunlarını en çok bilen arkadaşlarım. Ama,
maalesef, biz İstanbullular -gerçekten söylüyorum, buna ben de dahilim- bir
araya gelip şu İstanbul’u bir konuşalım, şu İstanbul’da neler oluyor diye düşünmüyoruz,
konuşmuyoruz. Hükümetten bir çağrı gelmiyor. Sağ olsun, Sayın Bakan, İçişleri
Bakanı ağabeylik yapıp hepimizi toplaması gerekir. Başbakan Yardımcımız aynı
bölgenin milletvekili; ama, İstanbul, kendi yağıyla, ehliyetsiz insanların
elinde, ne olduğu belli olmayan yönetimlerin, kimin eli kimin cebinde, kim
yetkili, kim yetkisiz, bir kargaşa içerisinde almış başını gidiyor. İstanbul
sahipsiz kalmış. Son günlerde İstanbul’un trafiğini biliyorsunuz; tatilden
dönen insanlar ile okulların açılması ve kış aylarının gelmesiyle İstanbul
kilitlendi. Belediyemizin yapmış olduğu yanlış yönetimden dolayı, yanlış
ihalelerden dolayı, yanlış şantiye binalarının yanlış inşaatların kurulmasından
dolayı İstanbul arapsaçına dönmüş. Milyonlarca lira zarar… Bütün benzin kuyruklarında
insanlar diyor ki: “Arkadaş, benzinimizi dolduruyoruz Mehmet Bey, üç defa
giderdim işimden evime; 20 000 liralık benzin koyuyorum; ama, şimdi, ben benzine bir bakıyorum ki, işe gittiğim zaman
bitiyor; farkında değilim.” Yani, insanlar sahipsiz kalmış İstanbul’da, çaresiz
kalmış sevgili arkadaşlarım. Ama, İstanbul’a çare bulmamız mümkün değil.
Kentsel Dönüşüm Projesi altında belediyemiz bir projeyi
uygulamaya çalışıyor. Fakir fukaranın evini yıkıyoruz. Bunu yıkarken bütün
İstanbul’un yollarını, İstanbul’un altyapılarını tamamen perişan etmişiz.
Şantiyeler durmuş parasızlıktan. Hangi şantiye kimindir, hangi şirket nereden
nereye kadar yetkilidir; bu, bilinmiyor. Tamamen İstanbul kargaşa içerisinde.
İstanbul’un sahibi yok diye düşünüyorum.
İstanbul Belediyemiz, maalesef, raylı sistemden, İstanbul
Belediyemiz toplutaşımacılıktan, İstanbul Belediyemiz
denizyollarından faydalanmayı hiç düşünmüyor; bunlar gündeminde yok. Varsa
yoksa karayolları; ama, karayollarını da beceremiyor, beceriksizlik içerisinde.
İnanın, Edirnekapı’dan -eski Edirne Asfaltı var- Arnavutköy’e
giden yol –Recep buradaysa bilir; oranın eski belediye başkanı- beş yıldır,
tamamen -samimî olarak söylüyorum- kapalı. İki tane ray demir atmışlar, beş
yıldır orası kapalı. Oradaki insanlar feryat içinde, perişanlık içerisinde.
İnsanlar işlerine gidemiyor, çocuklar okula gidemiyorlar; ama, İstanbul’daki
yönetici arkadaşlarımıza telefon ettiğimiz zaman, Hiç kimse bize doğru dürüst,
tatmin edici bir cevap veremiyor. Trafik sorunu felç olmuş. İstanbul’un diğer
sorunlarından gasptı hırsızlıktı, kapkaçtı, çeteydi, uyuşturucuydu okul
önlerinde… Bunlardan bahsetmiyorum; ama, tamamen insanları canından bezdiren,
insanları perişan eden bu trafik sorunu İstanbul Belediyesinin ve İstanbul’da
yetki kimdedir, valilikte midir, poliste midir hiç belli olmayan yöneticilerin
elinde perişan olmuş durumda. Bir trafik kazası oluyor, trafik polisleri
gelmiyor telefon ediyoruz. Kadıköy’ün
nüfusu 1 000 000 -biraz önce gelirken bir yetkiliyle
konuştum- 30 tane trafik polisi var. 30 tane trafik polisini üç vardiya
çalıştırdığın zaman, her vardiyaya 12 tane trafik polisi. Kaza oluyor,
gelmiyor, trafik kapanıyor. En küçük bir yerde bir trafik kazası olsa, trafik
polisini bekliyoruz, sigortayı bekliyoruz; gelinceye kadar yollar kapanıyor,
trafik kapanıyor, insanlar kavga ediyor, günlerce kavga ediyor. Trafik kazası…
En son araştırmaya göre, 13 000 insanımız ölmüş bu son ayda trafik kazasından.
13 000 tane kaza yapılmış İstanbul’da. Bunun önüne kim duracak? Bunun önüne ya İçişleri Bakanı geçecek ya Belediye Başkanı geçecek.
Belediye Başkanı kendi halinde. Tayyip Erdoğan
İstanbul sevdalısı, İstanbul şiirleri okuyan Başbakanımız ortalarda yok; Arap
ülkelerini dolaşıyor geziyor. İstanbul
perişan… İstanbul sevdalısı burada belli olur, burada… (CHP sıralarından
alkışlar, AK Parti sıralarından gürültüler)
AHMET YENİ (Samsun) –
Brüksel’den geliyor, Brüksel’den…
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Laf atarak konuşmanın bir
anlamı yok.
İstanbul’u sevmek, İstanbul’u sevmek sözde olmuyor, sözde
olmuyor beyefendi. Belediye Başkanlığınız döneminde İstanbul’a ne yaptınız,
hangi çiviyi çaktınız?
AHMET YENİ (Samsun) – Brüksel… Brüksel…
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Aklınıza geliyor mu?.. Bugün
ramazan günü bir şey sormak istiyorum…
AHMET YENİ (Samsun) – Avrupa Birliği…
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Tayyip Erdoğan
deyince İstanbul Belediyesinden aklınıza gelen bir proje var mı? Bir tane
söyleyin. Susuyorum… Bir tane söyleyin… (CHP sıralarından alkışlar, AK Parti
sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri…
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Bir tane söyleyin, aklınıza
gelen bir tanesini söyleyin.
AHMET YENİ (Samsun) – İSKİ…
NUSRET BAYRAKTAR (İstanbul) – Metro...
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Arkadaşlar, bak, bir şey
söylemiyorum.
Sayın Başkanım…
Siz belediye başkanlığı yaptınız. Samimî olarak…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…
Sayın Sevigen…
Toparlar mısınız Sayın Sevigen…
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Otobüs alımı, kent içi ray,
doğalgaz, metro, bunların hepsi o belediye başkanı döneminde yapıldı.
BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri…
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Bu üç dönemde İstanbul’a tek
bir çivi çakılmadı sevgili arkadaşlarım. Öyle şiir okumak, İstanbul’u sevmek,
İstanbul’a gidip padişahlık gibi saltanat kurmak, İstanbul’u koruma anlamına
gelmiyor. (AK Parti sıralarından gürültüler) İstanbul’u sevmek, İstanbul’a
hizmet etmekle belli oluyor.
Bunun için, ben, bir tarafa bırakıyorum. Gerçekten
söylüyorum, 70 milletvekili arkadaşımız, aklımızı başımıza alalım, biz beraber
toplanalım, bu hükümetten bize fayda yok. İstanbul’un sorunlarını nasıl
çözeriz, İstanbul’u bu kargaşadan nasıl kurtarırız, İstanbul insanına nasıl bir
fayda sağlarız, bu okullara gitmesini sağlarız, insanlarımızın işe gitmesini
nasıl sağlarız, milyonlarca lira devletimizi zarara uğratan bu benzini, mazotu
nasıl telafi ederiz; bunun yolunu bulmak zorundayız; yoksa, samimî olarak
söylüyorum, İstanbul bir perişan, İstanbul kan ağlıyor, İstanbul trafiği hallaç
olmuş, İstanbul trafiği felç olmuş durumda; ancak, İstanbul’un çilesi ölünce
bitecek, inanın insanlar böyle diyor. Bu bakımdan, bizim el ele verip, bir an
önce İstanbul’un sorununa el koymamız lazım, önce bu trafik sorununa. Hele kış
geldiği zaman, yağmur yağdığı zaman, inanın İstanbul’da sokağa çıkamayacak
insanlar.
Hiçbir zaman bu son dönemdeki trafiğin kapandığı kadar
depremde kapanmadı. İstanbul milletvekili arkadaşlarım burada. Allahaşkına havaalanına kaç günde gidiyoruz başkanım, kaç
saatte şehir meydanına gidiyorsunuz? Kimin haberi var?! Sayın Bakanım burada
işte. Ben bir soru önergesi vermiştim. Mustafa sen de buradasın, allahaşkına konuşsanıza İstanbul milletvekillerisiniz;
yalan mı söylüyorum?! Hepiniz bu konuyu bilmiyor musunuz?!
BURHAN KILIÇ (Antalya) – Muhalefettesin sen.
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Muhalefetle alakası yok; ben
İstanbulluyum, İstanbul’da yaşıyorum.
BURHAN KILIÇ (Antalya) – Sen getir, sen de görevini yap.
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Getirdik önerileri, gelin
çözelim diyoruz; ama, maalesef, İstanbul’da iyi yönetici yok, onu anlatmaya
çalışıyorum. O 70 milletvekili arkadaşımla el koyacağız İstanbul’un yönetimine.
Bu konuda bizim arkadaşlarımız hazır, siz de hazırsanız bir toplantı yapalım,
İstanbul’un sorunlarını yatıralım ortaya, kim suçlu ortaya çıksın.
NUSRET BAYRAKTAR (İstanbul) – Yaptık daha önce, yaptık…
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Var mısınız?!
BURHAN KILIÇ (Antalya) – Var…
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – O zaman mesele yok.
Sayın Bakanım çok teşekkür ediyorum.
Kusura bakmayın Sayın Başkanım, biraz zamanımız geçti;
çok teşekkür ediyorum, eksik olmayın. (CHP sıralarından alkışlar)
AHMET YENİ (Samsun) – Başbakan Brüksel’den geliyor.
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – Öyle değil, Başbakan
İstanbul’u sevmek şiirlerle olmuyor…
AHMET YENİ (Samsun) – Avrupa Birliğinden geliyor.
BAŞKAN – Sayın Sevigen,
teşekkür ediyorum.
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – İstanbul’u sevmek İstanbul’a
hizmet etmekten geçiyor.
AHMET YENİ (Samsun) – Avrupa’dan geliyor.
MEHMET SEVİGEN (Devamla) – İstanbul’a hizmet edenin
kölesi oluruz, kölesi. (CHP sıralarından alkışlar, AK Parti sıralarından
gürültüler)
BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri…
Sayın milletvekilleri, gündemdışı
konuşmaya hükümet adına İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir
Aksu cevap vereceklerdir.
Buyurun Sayın Aksu. (AK Parti sıralarından alkışlar)
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (İstanbul) – Sayın
Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Sevigen’in İstanbul’la ilgili gündemdışı
konuşması üzerine söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, konuşmama başlamadan
önce hepinizi saygıyla selamlıyor ve bugün öğretmenler günü, bütün eli öpülesi
öğretmenlerimizin de öğretmenler gününü kutluyorum. Ayrıca, hepinizin, -ramazanın ilk günü- ramazanınızı tebrik ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, tabiî, Sayın Sevigen
İstanbul Milletvekili, İstanbul’la ilgili görüşlerini dile getirdi; ama, bir
konuda gerçekten haksızlık yaptı. Sayın Başbakanımız İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanlığı döneminde büyük bir
çığır açmış ve bugün, İstanbulumuzda hemen hemen birçok sorunun halledilmesinde büyük katkıları olmuş.
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Bir tane söyle!
İSMET ATALAY (İstanbul) – Bir tane söyle öğrenelim; ne
yapmış onu söyle!
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) – Büyük
köprüler, kavşaklarla, ilk defa İstanbullu, Sayın Recep Tayyip
Erdoğan’ın büyükşehir başkanlığında tanışmıştır.
İSMET ATALAY (İstanbul) – Bir projesini söyle!
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen karşılıklı
konuşmayalım.
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (İstanbul) – Şimdi, tabiî
haklılar belki, Sayın Başbakanın çok yurtdışı gezilerinden şikâyet ediyorlar;
ama, değerli arkadaşlarım, işte bu gezilerin, işte bu dışpolitikadaki
performansın neticesini bugün hep birlikte aldık; bunu birlikte yaşıyoruz. (AK
Parti sıralarından alkışlar) Yeni bir sürece başlıyoruz; onu da kutluyorum.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, izin verirseniz ben konuya,
İstanbul özelini de içine alacak şekilde ülkenin geneline şamil bir bakış
açısıyla başlamak istiyorum.
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – İstanbul’u konuşuyoruz Sayın
Bakan!
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) – Ülkemizin
çeşitli bölgelerinde yaşayan insanlar, çeşitli nedenlerle yaşadıkları yerleri
terk ederek bölge içinde veya dışında kentsel merkezlere göç etmek zorunda
kalmışlardır; ancak, kentlerin taşıma kapasitesinin düşüklüğünden dolayı
gecekondu mahallelerinde sağlıksız çevre şartlarında ve konutlarda yeterli iş
ve gelir imkânından yoksun olarak
yaşamaya mecbur kalmışlardır. Yaşanan bu göçün ani ve
hızla gerçekleşmesi, göçün yaratabileceği sorunları daha da artırmıştır. Bu
durum yeni sosyal sorunların ve istikrarsızlığın da ortaya çıkmasına zemin
oluşturmuştur.
Nüfus hareketliliğinin neden olduğu sorunları en şiddetli
yaşayanlar göç etmek zorunda kalan insanlar olmakla birlikte, göç hareketinin
hedefi konumundaki kentler ve bu kentlerde yaşayan insanlar da göç olaylarından
olumsuz etkilenmiş ve her kesim için kentsel yaşam sorunlarını artırmıştır.
İşte, hükümetimiz bütün bunları düşünerek, bu amaçla acil
eylem planımızda sosyal politikalarla ilgili yapılacak faaliyetlerle ilgili
olarak özel bir bölüm açtık ve bu bölüm altında gelir dağılımında adaletin
sağlanması, işsizliğin önlenmesi, nitelikli eğitim, sağlıklı toplum, herkese
sosyal güvenlik, kentleşme ve yerleşme ana başlıkları altında tam 45 tedbir
öngördük. Bu tedbirlerin realize edilmesi için de,
yasal altyapıyı uyumlaştırmak amacıyla geçtiğimiz 2,5
yıl boyunca pek çok yasamız bu Yüce Meclisten sizlerin de katkısıyla
çıkarılarak onaylandı ve yürürlüğe girdi. Ayrıca bu cümleden olarak, birçok
idarî tedbirler de alınmış oldu.
Şimdi, özel de İstanbul’un trafik sorununa gelince hemen
şunu ilave edeyim ki, öncelikle polislerin zamanında gelmeyişiyle ilgili bir
serzenişte bulunuldu, bu bize de intikal ediyor ve yine bir şey ilave edeyim
ki, biz, kendi grubumuzdaki İstanbul milletvekilli arkadaşlarımızla inanın bu
konuları sık sık görüşüyoruz ve en son
Kızılcahamam’da da, yine bizim İstanbul Milletvekili arkadaşlarımızla bir araya
geldik. Bir gelişimizde sizleri de davet ederiz, sorunları birlikte görüşürüz.
Bu sorunları sık sık görüşüyoruz. Ben, dün
İstanbul’daydım; yine Sayın Valiyle, öncelikle bu trafik konusunu ele aldık,
kısa bir görüşme yaptık.
Şimdi efendim, İstanbulumuzda,
ben burada asayişle ilgili bilgileri de verirken, polis sayımızdaki eksiklikten
bahsetmiş, bununla ilgili önlemler alındığından bahsetmiştik. Polis okullarının
sayısını artırdık. Biz iktidara geldiğimiz zaman 20 polis okulumuz vardı, 4 500
mezun veriyordu; bu sayıyı bugün 26’ya çıkardık ve 7 000 mezun verir hale
getirdik; ama, bu da yetmiyor. Yine bildiğiniz gibi, ayrı bir yasayla, fakülte
ve dört yıllık yüksekokul mezunlarının polis olması imkânını getiren yasayı
yine birlikte geçirdik, gerçekleştirdik. Okullara aldığımız 2 000 öğrencimiz
öğrenimlerini tamamlamak üzere; önümüzdeki günlerde bunların da yine büyük
kısmını İstanbul’a vermek üzere Anadolumuzun diğer
illerine göndereceğiz. Polis sayısında artış oldukça, tabiî ki, her konudaki,
güvenlik hizmetlerindeki, asayiş hizmetlerindeki, devriye hizmetlerindeki
sayıları da arttığı gibi, trafik hizmetlerine ayrılan polis sayımız da artmış
olacaktır.
Tabiî, önemli bir sorun, İstanbul’da trafik altyapısında
sorunlar var. Bakın, şöylece izah edebiliriz; İstanbulumuz,
özellikle 1980’li yıllardan sonra hızlı nüfus artışı ve beraberinde plansız
gelişim sonucunda sağlıksız ve kontrolsüz bir büyümeye maruz kalmış. Bu
durumda, düzensiz iskân alanları, tek merkezli yağ lekesi gibi büyüme, sosyal
ve donatı alanları eksikliği sonucu ulaşım ve trafik sorunları oluşmuştur.
Bugün İstanbul Büyükşehir Belediyemiz, son çıkardığımız 5216 sayılı Yasayla,
tüm İstanbul İlini kapsayacak şekilde planlı bir gelişim stratejisi üzerinde
çalışmalar yapmaktadır. Bildiğiniz gibi, bütün İstanbul mülkî hududu belediye
hududu kabul edildi ve bütün köyler
belediyelerimizin mahalleleri haline, bütün belde ve ilçe belediyeleri de büyükşehir belediyesine dahil olabildi. Bu çerçevede,
İstanbul’da, belediyemiz tarafından, sürdürülebilir her ölçekte çok merkezli
şehir planları oluşturulması çalışmaları yapılıyor; cazip ve kullanım
kapasitesi yüksek bir toplutaşıma sisteminin
kurulması çalışmaları yapılıyor, ulaşım altyapılarının, bilhassa yol, kavşak ve
otopark kapasitelerinin artırılması konusunda çalışmalar var, geçerli bir
trafik yönetim ve denetim sisteminin kurulması çalışmaları var, yine,
kontrolsüz ve düzensiz nüfus artışının önlenmesi çalışmaları da hızla devam
ediyor. Biliyorsunuz, yine, bu yasayla il trafik komisyonlarının bütün görev ve
yetkileri de büyükşehirde büyükşehirlere,
ilde de il belediyelerine bırakılmış oldu. Tabiî, bu görev büyükşehire
yeni, ilave yüklendiği için o konuyla da ilgili çalışmalar yapılıyor.
Tabiî, yukarıda bahsedilen bu ananedenlere
yönelik çalışmaların yapılması İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından
başlatılmış; şehir planlama ve ulaşım master plan
çalışmalarına da başlanmış ve iki yıl içerisinde bitirilmesi hedeflenmiştir.
Yine, trafikteki taşımada büyük kolaylık getirecek raylı toplutaşımacılığı artırmak amacıyla da, mevcut 47
kilometrelik yola ilaveten 60 kilometrelik yol inşaatı çalışmalarına İstanbul
Büyükşehir Belediyesince devam edilmektedir. Yine, bildiğiniz gibi, Ulaştırma
Bakanlığımızca da, Marmaray Projesi kapsamında, bu
yolların bağlantısı olarak 18 kilometrelik bir raylı sistemin çalışması var.
Ayrıca, 100 kilometrelik raylı sistemin projeleri de nihaî noktaya gelmiştir.
Tabiî, karayolu sistemleri olarak, İstanbul’da karayolları kapasitesi de
yeterli değil; bu nedenle, çeşitli noktalarda, koridor ve noktasal olarak
karayolu ulaşım sistem çözümleri üzerinde de çalışmaktadır.
Değerli arkadaşlarım; takdir edersiniz ki, dünyanın tüm
büyük şehirlerinde kentiçi ulaşımda sorunlar vardır
ve yaşanmaktadır. Bugün, New York’a gidin, Londra’ya gidin, Berlin’e gidin,
büyük kentlerin hepsinde şehiriçi trafikte sorun var
ve sorunlar yaşanmakta. Önemli olan, bu trafik sorunlarını çözmek, daha doğrusu
sorunu azaltmak için, hem merkezî yönetimin -hükümet olarak bizlerin- hem de
yerel yönetimlerin bu konuda gayret göstermesidir. İşte, İstanbul trafiğini ele
alırsak, sizin de göreceğiniz gibi, yılların ihmaliyle durumun pek iç açıcı bir
noktada olmadığı gözükmektedir; ama, yılların ihmali.
Bakın, İstanbul’da her gün, şu anda, bugün itibariyle,
625 araç tescil edilip trafiğe katılmaktadır; bu, yıllık 250 000 araç
etmektedir. Her gün, 625 yeni araç tescilden çıkıp trafiğe giriyor. Tabiî,
motorlu araçların bu seviyede, hızla artmasına karşılık, yeni yolların,
kavşakların yapılması aynı hızla gerçekleşmemektedir; ancak, İstanbul
Büyükşehir Belediyemiz, son zamanlarda, bu bağlamda önemli bir hamle içine
girmiştir. İstanbul genelinde 30 civarında kavşak düzenlemesini gerçekleştirmek
üzere proje çalışmaları tamamlanmış, bunların kısmının yapımına başlanmış, geri
kalan kısımların yapımı için de ihale aşamasına gelinmiştir.
Yine, İstanbul trafik sorununu kökten çözmek için, toplu
taşımanın -biraz evvel de
bahsettiğim- altyapısının da geliştirilmesi gerekmektedir, bu da, raylı
sistemin yaygınlaştırılmasıyla mümkün olabilecektir.
Burada bir önemli noktaya daha temas etmek istiyorum.
Bakınız, Londra, 400 kilometre üzerindeki raylı sistemini 100 yıl önce
tamamlamış olmasına rağmen bugün halen Londra Şehri trafik sorunuyla
boğuşmaktadır.
İstanbul’da raylı sistemle ilgili 100 yıllık bir gecikme
vardır değerli arkadaşlarım. Zamanında gerekenler yapılmamıştır; onun için,
ancak 1990’lı yılların başında raylı sistemle ilgili olarak İstanbul’da önemli
çalışmalar başlatılmıştır.
Bakın, zamanımızda, belediye başkanlarımızın gayretiyle,
hükümetimizin verdiği destekle, süratle, işte Taksim-Levent tamamlanmış,
hizmete girmiş; Taksim-Şişhane-Yenikapı hattının
yapımı devam etmektedir; Kadıköy-Kartal raylı sisteminin ihalesi yapılmıştır; Yenikapı’dan otogar ve havaalanıyla bağlantı sağlayan hafif
raylı sistemin Güngören-Mahmutbey bağlantısı inşaatı hızla devam etmektedir.
Bütün bu raylı sistemlerin omurgasını teşkil edecek olan Marmaray
Tüpgeçiş Projesinin de, Ulaştırma Bakanlığı
tarafından, bildiğiniz gibi, 2004 yılında ihalesi yapılmış, inşaatına
başlanmıştır. Bu proje çalışması hızla devam etmektedir. İstanbul’a
gittiğinizde hemen gözünüze çarpar; çünkü, Boğazda çalışmalar var. Geçtiğimiz gün Değerli Ulaştırma Bakanımız Tuzla’da bununla
ilgili, yeni tüplerin yapımıyla ilgili de bir hamle başlattı; ki, bu
tamamlandığı takdirde Asya, Avrupa yakasındaki trafiğin önemli ölçüde
rahatlatılması sağlanacak ve böylece köprülerin yükü de azaltılmış olacaktır.
Esasen, trafik sıkışıklığının önemli nedenlerinden birisi
de yukarıda bahsedilen çalışmalar nedeniyle bazı ana arter ve meydanlarda
şantiyelerin kurulmuş olmasıdır.
Değerli arkadaşım da belirtti, bu çalışmalar yapılıyor.
İstanbul’un her tarafında yeni yollar, alternatif yollar, kavşaklar; bunlar
için şantiyeler kuruluyor; çalışmalar yapıldığı için de trafik bu bakımdan da
sıkıntıya giriyor; ama, bunlar, inşallah, tamamlandığı zaman, bu sıkıntı biteceği
gibi, İstanbul trafiği de, gerçekten, çok rahatlayacaktır. Ancak, kalıcı
rahatlama için geçici sıkıntılara İstanbullu hemşerilerimizin biraz daha belki
katlanması gerekecektir.
Diğer bir problem, İstanbul’da park alanları fevkalade
yetersizdir -bunu, hem İstanbul milletvekili
arkadaşlarım hem sizler biliyorsunuz- plansız yapılaşma nedeniyle, bugün, şehir
merkezinde park sahası oluşturmanın zorlukları da vardır; ama, bu yüzden,
bununla ilgili olarak İstanbul Valiliğimiz ve belediyelerin -büyükşehir ve diğer ilçe ve ilk kademe belediyelerin-
müştereken bu konudaki çalışmaları ve toplu taşımacılığı teşvik edecek
çalışmalarımız da vardır. Özellikle İstanbul’un trafik sorununun günden güne
ağırlaşmakta olduğunu söyledik; bu husus da göz önüne alınarak, sorunun
hafifletilmesi bakımından, yine İstanbulluların, belediyemizin, valiliğin ve
hükümetin birlikte konu üzerinde hassasiyetle durmakta olduklarını da
bilmelerini isterim.
Yine, hükümetimiz, İstanbul’da devam eden projeler
yanında, kent içi toplu taşımacılığın artırılması ve taşımacılığın denize
kaydırılması için de yakıt fiyatlarında, ki, mazotta yüzde 65 bir indirim
yapmıştır ve bu indirimden sonra, iki yılda, İstanbul’da deniz taşımacılığında
yüzde 30 artış olmuştur. Ayrıca, entegrasyonun iyi sağlanması, yani, otobüs,
minibüs, raylı sistem ve deniz taşımacılığının uyumlu olması için hükümetimiz,
Türkiye Denizcilik İşletmelerini İstanbul Büyük Şehir Belediyesi İDO’ya devretmiş, böylece, deniz ulaşımında da bir bütünlük
ve deniz taşımacılığında da kısmen bir rahatlama meydana gelmiştir.
Değerli arkadaşlarım, bakın, İstanbul’da günde ortalama
215 noktada asfalt çalışması yapılıyor şu anda.
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Sayın Bakanım, sizin o konuda
haberiniz yok, Kadıköy’de 6 tane iskeleyi kapattılar.
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) - Yaya alanı
düzenlemesi, yağmur suyu, korkuluk, yaya karayolu, aydınlatma, muhtelif işler
adı altında şu anda da 300’ün üzerinde çalışma sürdürülmektedir. Yine, günde,
ortalama, 5 noktada sinyal imalatı, 3 noktada sinyal bakımı, 16 noktada levha
yapım-bakım, 18 noktada da çizgi uygulaması yapılmaktadır.
Sonuç olarak, İstanbul başta olmak üzere, ülkemizin
sorunlarının oluşmasında yılların ihmali de olsa, çözümü konusunda, tüm
gayretlerimizi, Hükümet olarak ve ilgili alanlarda Bakanlık olarak
sürdürüyoruz, sürdürmeye de devam etmekteyiz.
Şimdi, bakın, bir not geldi; mesela, Sayın Ali Coşkun
“İstanbul milletvekillerinin hepsini davet ettim, toplantı yaptık” diyor.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – O, ticarî konulara dairdir
Sayın Bakanım.
AHMET YENİ (Samsun) – CHP gelmemiş…
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) – Bir kişi
geldi…
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) - Ticarî konuları
konuşmuşsunuzdur.
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) – Hayır, hayır;
İstanbul’un sorunlarıyla ilgili…
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – O, İstanbul’un sorunlarıyla
ilgili değildir.
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) – Yine, bizim
AK Parti milletvekillerimizle kendi aramızda
toplanıyoruz dedik. İstanbul sorunlarıyla ilgili tam 11 komisyon kurmuşuz ve
arkadaşlarımız, bu komisyonlarda, bütün İstanbul sorunlarıyla ilgili çalışmalar
yapıyorlar.
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Demek ki, komisyonlar
başaramıyor bu işi.
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) – Ayrıca, yine,
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Kadir Topbaş
da, bütün İstanbul milletvekillerini çağırmıştı; herhalde, Cumhuriyet Halk
Partisinden sadece Bülent Tanla arkadaşımız vardı ve Mehmet Sevigen
katılamamıştı o toplantıya. Ben bunu da bilgilerinize arz ediyorum. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Sayın Bakan, o, İstanbul’un
sorunlarıyla ilgili değil.
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) - Tabiî, bu
sıkıntılı, bu geçiş döneminde vatandaşlarımızın bazı
sıkıntıları olacaktır diyorum; ama…
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Sayın Bakan, İstanbul’un
sorunlarla ilgili değil o.
BAŞKAN – Sayın milletvekili, lütfen, karşılıklı
konuşmayalım.
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) – Bu
sıkıntıları da minimize etmek için her türlü tedbiri alıyoruz ve bu sorunların
da en kısa sürede üstesinden geleceğiz.
Herkes şunu bilmelidir ki, gerçekten, Sayın Başbakanımız
İstanbul sevdalısıdır, İstanbul için elinden gelen her şeyi…
AHMET YENİ (Samsun) – Türkiye sevdalısıdır.
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) - …Türkiye için
elinden gelen her şeyi yapmaktadır; bundan da hiç kimsenin şüphesi olmasın.
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Siz inanıyor musunuz?!
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) - Ben, bu
vesileyle hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.
Gündemdışı üçüncü söz, Dünya Öğretmenler Günü hakkında söz isteyen
Siirt Milletvekili Sayın Öner Ergenç’e aittir.
Buyurun Sayın Ergenç. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
ÖNER ERGENÇ (Siirt) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü vesilesiyle gündemdışı
söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi, aziz milletimizi ve
aziz öğretmenlerimizi, değerli meslektaşlarımı bu milletin kürsüsünden
saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Yine, konuşmamın başında hepinizin ve aziz milletimizin
ramazanını tebrik ediyor, hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Değerli milletvekilleri, bilgi toplumu insanının modelini
yetiştirecek olan eğitim sistemi okulların ve öğretmenlerin bugünkünden farklı
özelliklere sahip olmasını gerektirmektedir. Esas itibariyle öğrenmeye dayanan
bilgi toplumunun oluşmasında, yeni dünya düzeninde yükselen değerlerin
kazanılması sürecinde, öğrencilerle kurulacak ilişki türlerinde ileri teknoloji
sonucu oluşmaya başlayan duvarsız sınıflar, öğrenci merkezli eğitim, internet okulları ve benzerlerinde öğretmenin rolünün ne
olacağı bütün dünyada tartışılmaktadır. Bilgi çevrelerindeki yaygın görüş,
öğretmenlerin sürekli öğrenme alışkanlığı edinmiş birer bilge insan olarak
yetişmelerini sağlamak noktasındadır. Bilgi toplumunun yükselen başlıca
değerleri, hızlı gelişme ve değişme, insanî değerlere dönüş, insan kaynağına
ilgi, yeni bilgi teknolojileri, bilgiye dayalı örgütlenmeler ve
organizasyonlar, bilgi insanı gibi değerler sayılabilir. Bu değerlerin
oluşmasının benimsenmesini sağlayacak olan, şüphesiz ki, eğitim sürecidir. Bu
sürecin baş aktörü ise öğretmendir.
İnsanlık, bilgi toplumunun hayata hâkim kılmakta olduğu
değerlerle oluşan yeni bir hayat biçimiyle karşı karşıyadır. 21 inci Yüzyılın
yükselen yüksek teknolojisinin otomatikleştirdiği insan, ne yazık ki, bütün
dünyada, bugün mutlu değildir. Kalabalıklar içerisinde insan yalnızlaşmıştır.
İnsanlık bu handikaptan bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Bunun da yolu bilgi,
hedefi ise insanî değerlerdir. Bu, insanın mutlu ve huzurlu olabilmesi, fikrî
zenginliğe erişmesi, zihinsel potansiyelini harekete geçirmesi; yani, bilgi
insanı olmasıyla mümkündür. Bilgi insanının duygusal öğrenme kapasitesini
harekete geçirmek, bu hedefe ulaşma noktasında vazgeçilmez bir unsur olarak
görülmelidir. Günümüzde yaşanmakta olan problemlerin başında insanî değerlerin
aşınması yer aldığına göre, duygusal öğrenme yoluyla insanî değerlerin yeniden
topluma kazandırılması, eğitim sürecinde, öğretmenin, hiç şüphe yok ki, temel
görevidir. Makinenin yardımıyla öğrenilemeyecek insanî değerleri bireylere
kazandırmak, okulların ve öğretmenlerin işlevleri arasında daha önemli bir yer
tutmaktadır. Günümüz öğretmeninin öncelikle kendi yeterliliğini gözden
geçirmesi lazımdır; çünkü, öğretmenin yetersizliğinin faturası millete çok ağır
olacaktır. Öğretmenin, öğrencilerinin ilerisinde olması, onlara yol
gösterebilmesi, danışmanlık rolünü iyi oynayabilmesi için öncelikle öğretmenin
kendisini geliştirme sorumluluğuyla hareket etmesi ve devletlerin de
öğretmenlerini bu bağlamda yetiştirmekle yükümlü oldukları bir gerçekle karşı
karşıya bulunmaktayız.
Türkiye itibariyle ifade etmek gerekirse, ne yazık ki,
bugün, bugüne kadar uygulanan öğretmen yetiştirme biçimimizde istikrarlı bir
çizgi takip edilememiş ve öğretmen yetiştirme kaynağının çok çeşitli olması
sonucunda öğretmenliğin bir meslek olmaktan çıkarılması suretiyle de...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Ergenç,
toparlayabilir misiniz.
Buyurun.
ÖNER ERGENÇ (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım.
Teşekkür ediyorum.
...öğretmen yetiştirmede birtakım sıkıntılar yaşanmıştır
ve bu ülke, ne yazık ki, kırkbeş günlük eğitimler
içerisinde öğretmenler yetiştirmiştir, hızlandırılmış eğitimlerle öğretmen yetiştirmiştir
ve yine bu ülke, ne yazık ki, başka meslekler alanında yetiştirilen insanları
öğretmen yapmak durumunda kalmıştır. Buna bir son verilmesi gerekmektedir.
Öğretmenlik mesleği, yeniden, vakarına, ehemmiyetine ve ciddiyetine yakışan ve
gereken tarzda yeniden ele alınmalıdır ve özellikle Yüksek Öğretim Kurumu, YÖK,
öğretmen yetiştirme modelini yeniden gözden geçirmeli, ülkenin ihtiyaçlarına ve
dünyadaki gelişmelere paralel olarak, bunu karşılayabilecek donanımda, gönül
zenginliğinde, kafa zenginliğinde öğretmen yetiştirebilmeli ve ülkenin bu
ihtiyacı, bu yolla karşılanmalıdır.
Bu vesileyle, ben, Dünya Öğretmenler Günü’nde, bütün
dünya öğretmenlerini kutlarken, aziz öğretmenlerimizi, evlatlarımızı,
yarınımızın geleceğini yetiştiren değerli öğretmenlerimizi buradan bir kez daha saygıyla anıyorum ve
onlarla birlikte, Yüce Heyetinize, yeniden saygılar, sevgiler sunuyorum. (AK
Parti sıralarından alkışlar)
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Pazarlarda limon satıyor
öğretmenler.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ergenç.
Birleşime 5 dakika ara veriyorum.
Kapanma Saati: 15.53
İKİNCİ
OTURUM
Açılma
Saati: 16.02
BAŞKAN: Başkanvekili Sadık YAKUT
KÂTİP
ÜYELER: Ahmet KÜÇÜK (Çanakkale), Ahmet Gökhan SARIÇAM (Kırklareli)
------ 0
------
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet
Meclisinin 3 üncü Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.
Şimdi, hükümet adına, Dışişleri Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Abdullah Gül’ün, Avrupa Birliği müzakere süreci konusunda Genel
Kurula bilgi vermek üzere, İçtüzüğün 59 uncu maddesine göre söz talebi vardır;
gündeme geçmeden önce, bu talebi yerine getireceğim.
Sayın Bakanın açıklamasından sonra, istemleri halinde,
siyasî parti gruplarına ve grubu bulunmayan milletvekillerinden birine söz
vereceğim.
Bu konuda Danışma Kurulunun bir önerisi vardır; şimdi, bu
öneriyi, okutup, oylarınıza sunacağım.
Öneriyi okutuyorum:
Danışma Kurulu Önerisi
No: 162 Tarihi:
5.10.2005
İçtüzüğün 59 uncu maddesi gereğince hükümetin Avrupa
Birliği müzakere süreci konusunda yapacağı gündemdışı
konuşmanın süresinin 45 dakika, grupların yapacağı konuşmaların 30’ar dakika,
grubu bulunmayan milletvekillerinden birine verilecek sözün süresinin 10 dakika
olmasının, gruplar adına yapılacak konuşmaların birden fazla üye tarafından
yapılabilmesinin Genel Kurulun onayına sunulması Danışma Kurulunca uygun
görülmüştür.
Bülent Arınç
Türkiye
Büyük Millet Meclisi
Başkanı
Faruk
Çelik Ali
Topuz
AK
Parti Grubu Başkanvekili CHP Grubu Başkanvekili
BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul
edilmiştir.
Buyurun Sayın Bakan. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Konuşma süreniz, alınan karar gereğince, 45 dakikadır.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Avrupa Birliğiyle
müzakerelerin başlamasıyla ilgili ve bu süreçle ilgili Türkiye Büyük Millet
Meclisine bilgi vermek için söz almış bulunuyorum; hepinize saygılar sunuyorum
ve bu vesileyle de, bugün, Ramazanın birinci günü olması sebebiyle, bütün
vatandaşlarımızın, hepinizin, sizin, Ramazanlarınızı tebrik ediyorum;
milletimiz için, bütün İslâm Alemi için, bütün dünya için, bütün insanlık için,
hayırlara vesile olmasını Cenabı Allah’tan niyaz ediyorum.
Değerli arkadaşlar, 3 Ekimde, daha önce, alınan karar
gereği, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında müzakereler başladı. Müzakerelerin
başlaması kolay olmadı. Biraz sonra detaylarına gireceğim; ama, 3 Ekim gecesi
Avrupa Birliği ve Türkiye arasında, hükümetlerarası
konferans toplantı. Bu konferansla resmen müzakereler açılmış oldu.
Bildiğiniz gibi, müzakerelerin açılmasıyla ilgili karar,
geçen sene, 17 Aralık 2004’te, Brüksel’de alınmıştı. Avrupa Birliğinin devlet
ve hükümet başkanları tarihi kararı o zaman almışlardı ve 3 Ekimde de Türkiye
ile müzakerelere başlamak için bazı şeylerin yerine getirilmesini şart
koşmuşlardı. Bunlar, 6 tane kanun çıkarılması demokratikleşme yolunda...
Bunları hep beraber, iktidar-muhalefet çıkarttık. Daha sonra gümrük birliğinin
bütün yeni üyelere şamil kılınmasıydı. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra geriye
Avrupa Birliğinin müzakereler sırasında takip edeceği yolu tayin edecek
müzakere çerçeve belgesinin hazırlanması ve bizim kendi pozisyonumuzun
belirlenmesi kalıyordu. Öncelikle şunu açıklamak isterim: Avrupa Birliğinin
kendi müzakere çerçeve belgesi Avrupa Birliğini bağlayan bir pozisyondur.
Dolayısıyla, sonunda mutabakata varıp altına müşterek imza attığımız bir kâğıt
değildir. Kendilerinin mutabakatıdır, kendi pozisyonlarıdır, kendilerinin yol
haritasıdır. Türkiye’nin de tabiî kendi bir pozisyonu olacaktır. O da bizim kendi
yol haritamız olacaktır ve müzakere neticesinde, müzakereler bittikten sonra
kaç sene sürecek, onu Türkiye’nin performansı gösterecektir. Ondan sonra bir
katılım ortaklığı belgesi hazırlanacaktır ve bu katılım ortaklığı belgesi her
iki tarafı da bağlayan ve altına imza atılan hukukî bir belge olacaktır.
Şüphesiz ki, Avrupa Birliğinin kendi pozisyonu onları bağlar; ama, biz Avrupa
Birliğine girmek istediğimize göre bizi de çok yakından ilgilendirir. O açıdan,
her ne kadar altına imza atmayacak bile olsak başlangıçta bizim için çok
önemlidir. O açıdan, bu süre içerisinde, bizim içinde bulunmadığımız 25 üye
ülkenin bir araya gelip tartıştıkları konuların içine girip onların müzakere
çerçeve belgesini düzeltmek için uğraştık.
Yalnız, detaylara geçmeden önce
3 Ekimde neticede varılan uzlaşmayla ortaya çıkan olay gerçekten tarihî bir
olaydır, büyük bir dönüm noktasıdır. Çeşitli şekilde bunlar tenkit edilebilir;
iktidarın, muhalefetin, diğer arkadaşlarımın, herkesin şüphesiz ki görüşleri
olacaktır; ama, bizatihî olay, gerçekten tarihî bir olaydır. Çünkü, bu sadece
Türkiye’yi veyahut da Avrupa’yı ilgilendiren bir olay değildir, dünya çapında
bir etkisi vardır. Dünya çapında etkisi şundandır: Dünya, son yıllarda büyük
bir bunalımın içindedir, hep çatışmalar, kavgalar, gerginlikler, karşılıklı
etnik temizlikler, hep bunlarla geçmiştir. Özellikle, 11 Eylülden sonra bu çok
daha şiddetlenmiştir. İlk defa, global anlamda, küresel anlamda, bütün dünyaya
nefes aldıran, farklı kültürlerden, farklı dinlerden, farklı tarihî geçmişlerden
gelen bir buluşmanın gerçek adımı atılmış oldu. O bakımdan, bunun muhakkak ki,
dünya çapında bir etkisi vardır. Bundan dolayı da zaten, bu işe Avrupa ve
Türkiye’nin dışında birçok ülkenin, liderin de katkısı olmuştur. Birleşmiş
Milletler Genel Sekreterinden Amerika Birleşik Devletlerine, Arap Birliğinden
diğer birçok dostumuza kadar herkes bu işi yakın ilgiyle takip etmiştir.
Tabiî ki, Avrupa için de çok önemlidir bu. Çünkü, Avrupa
bir şeyi görmüştür: Türkiye ile beraber olmayı, olabileceğini de hazmetmeye
başlamıştır. Yani, farklı kültürü, farklı dini, 73 milyona varmış nüfusu, büyük
bir tarihî birikimi olan böyle bir ülkeyle çok kültürlü ve çok farklı etnik
yapılardan gelen insanlarla beraber olmayı da Avrupa Birliği, Avrupa içine
sindirebileceğini ve hazmedebileceğini de burada göstermiştir. Dolayısıyla,
Avrupa için de tarihî bir olay olmuştur. Avrupa için de yeni bir statü söz
konusudur. Çünkü, Türkiye’yle birlikte Avrupa, şüphesiz ki, stratejik bir güç
haline daha kuvvetli olarak gelmiştir. Küresel planda Türkiye’yle, Asya’yla
ilişki kurmuştur, Türkiye’yle güvenlik açısından, genç nüfus açısından çok daha
dinamik hale gelmiştir.
Bölgemiz için de çok önemli olmuştur. Çünkü, Türkiye,
zaten, bölgesine istikrar yayan bir ülkedir. Kafkaslar’da,
Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Avrupa Birliğiyle beraber bu istikrar çok daha
pekişecektir.
Değerli arkadaşlar, şüphesiz ki, bunların hepsinden çok,
en önemli olan, Türkiye ile ilgili olandır. Dolayısıyla, bu, Türkiye’nin
çıkarına, lehine olmuştur; çünkü, Türkiye elli yıldır, yarım asra yakındır
Avrupa Birliğine tam üye olmak için yönünü çevirmiştir. Aslında Türkiye, bin
yıldır Avrupa’nın içindedir; Türkler, bin yıldır Avrupa’nın içindedir. Son ikiyüz yıldır kurumsal olarak içindedir, son yarım asırdır
da Avrupa Birliğiyle ilişki içerisindedir. 1950 yıllarının en sonunda ilk
müracaatlar yapılmıştır. 1963 yılında, o zaman, en tarihî adımlardan biri
olarak Ankara Anlaşması yapılmıştır ve Ortaklık Konseyi kurulmuştur ve şu anda
en önemli anlaşmalardan, referanslardan biridir. Daha sonra 1987 yılında,
Türkiye tam üyelik için başvurmuştur. 1996 Ocak ayında resmen gümrük birliği
başlamıştır. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında tam gümrük birliği uygulanmaya
başlanmıştır. 1999 yılında Helsinki’de Türkiye aday olmuştur. Bizim dönemimize,
bu Meclisin dönemine geldiğimizde, 6 Ekim 2004 yılı önemlidir; çünkü, Avrupa
Birliğinin Komisyonu, Türkiye’nin Avrupa standartlarında bir demokrasiyi
gerçekleştirdiğini gösteren raporunu yayımlamıştır. İlk defa, halkı Müslüman
olan bir ülkede Avrupa Standartlarında, Avrupa tipi bir demokrasinin, insan
haklarının gerçekleştirildiğini resmen raporuyla ispatlamıştır ve 2004 yılı
Aralık ayında devlet ve hükümet başkanları Brüksel’de uzun müzakerelerden,
kopma noktasına gelen müzakerelerden sonra Türkiye ile 3 Ekim 2005 yılında
müzakerelere başlama kararını almıştır.
İşte değerli arkadaşlar, bu süreç kolay olmamıştır.
Birçok siyasetçi, birçok hükümet, Türkiye’de ve Avrupa’da birçok liderler bu
işe öncülük etmiştir, katkı sağlamıştır ve hepsinin, şüphesiz ki, meclisler
başta olmak üzere hizmetleri olmuştur.
Başında söylediğim müzakere çerçeve belgesi 3 ekimde
müzakerenin başlaması için Avrupa açısından gerekli olan bir belgeydi. Bizi
niçin ilgilendirdiğini biraz önce sizlere söyledim. Bunun ilk taslağı komisyon
tarafından haziran ayında çıktı daha sonra üye ülkelere dağıtıldı ve üye
ülkeler bazı eklemelerle uzlaşmaya vardılar, üstünde bazı eklemeler yaptılar.
Bütün bunların işaretleri geçen iki hafta içerisinde Birleşmiş Milletlerde
genel kurul toplantısı yapılırken ortaya çıktı. Ben ve Sayın Başbakanımız
New-York’tayken aslında Birleşmiş Milletler toplantısından ziyade o platform
Avrupa Birliği platformuna döndü, 23 Avrupa Birliği bakanıyla görüşerek bu
müzakere çerçeve belgesinin iyileştirilmesi ve görmek istediğimiz hususların
pekiştirilmesiyle ilgili çok yoğun görüşmelere o zaman başladık; ama, esas
neticeye varıcı görüşmeler 2 ekim günü başladı. 2 ekim günü Avrupa Birliğinin
dışişleri bakanları Lüksemburg’ta bir araya geldiler,
toplandılar Türkiye’yle ilgili nihai pozisyonlarını tespit etmek için.
Değerli arkadaşlar, 2 ekimden 3 ekim gecesinin son anına
kadar inanılmaz yoğun bir diplomasi ve yoğun bir
müzakere yaşandı. Bu müzakereler tabii sokak ortasında yapılmadı, bunlar,
şüphesiz ki, Dışişleri Bakanlığının, Başbakanlığın koridorlarında ve Avrupa Birliğinin dışişleri bakanlarının
toplu bulunduğu Lüksemburg’ta yapıldı; ama, bir şeye
çok basından kesin karar verdik. Türkiye’nin, muhakkak, olmazsa olmaz
şartlarını Avrupa Birliğinin pozisyonunda görmeden Ankara’dan gitmeyeceğimizi,
hareket etmeyeceğimizi, Brüksel’de yaşadığımızı bir daha yaşamak istemediğimizi
çok net bir şekilde söyledik. Ne yazık ki daha önceki uzun süre içerisinde
Türkiye’nin birçok uygulamaları biraz bizim inandırıcılığımızı kırmıştır.
“Türkler hep böyle derler; ama, son anda, yine, büyük düşünürler; son anda,
yine, biz uzlaşmacı olalım derler ve sonunda her şeyi kabul ederler” mantığı,
algılaması en azından yerleşmiştir. Bunun örnekleri de vardır doğrusu; biraz
sonra da söyleyeceğim size bunlarla ilgili şeyleri.
O açıdan, bu tavrımızı çok kesin koyduk. Bu, tabiî, ilk
şaşırma oldu karşı taraf tarafından; çünkü, 3 Ekim saat 17.00’de 25 ülkenin
bakanı ve benim Heyet Başkanı olarak randevumuz vardı; bir araya gelip,
toplantı yapılacaktı. 2 Ekim gecesi sabaha kadar müzakereler sürdü karşılıklı.
Teknolojinin bütün imkânlarını kullandık. Sabaha kadar herhangi bir mutabakata
varamadık. Burada şu zorluğu arkadaşlarımın unutmamasını isterim: 25 ülkenin
kendi bir mekanizması var; zor. 25 ülke, oybirliğiyle bir şey, bir kelime
değişikliği bile olsa, 25 ülke mutabakata varmak zorunda. Dönem Başkanı
İngiltere, bu mutabakat neticesinde ancak bizimle konuşabilir durumda.
Dolayısıyla, her konuşmamızı, oradaki 25 ülkenin bakanı onaylamak, vardığımız
anlaşmayı onaylamak zorunda. Böyle bir zorluk var.
Sabahın erken saatlerine kadar süren müzakere
neticelenmedi, bitti. Ertesi gün sabah tekrar başladı; 3 Ekim günü. Bizim
buradan hareket edeceğimizi beklerlerken, biz “gelmeyeceğimizi, görmeden
hareket etmeyeceğimizi” tekrar söyledik. Son, bize, değişikliklerini
getirdiler. Bizim, özellikle, tam üyelik perspektifini kesinlikle gölgeleyecek
ve onu yok edecek bir alternatif veyahut da ayrıcalıklı ortaklık, bunları kesinlikle kabul etmeyeceğimizi söylememize
rağmen, belki 30 kez o paragrafta değişiklikler yapıldı. Bunların hiçbiri bizi
tatmin etmedi. Sabah saat 10’lara doğru bize gelen son belgeleri reddettik ve
reddettiğimizi de kamuoyuna da açıkladık; bütün dünya kamuoyuna da açıkladık.
ondan sonra işler daha farklı gitmeye başladı ve neticede, bu paragrafla ilgili
bizim kabul edebileceğimiz duruma gelindi. Hepinize dağıttık,
göreceksinizdir…(CHP sıralarından “bize dağıtmadınız ki” sesleri) Partinize
gönderdik, bütün partilere gönderdik.
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Ne dağıttınız ki?!
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Kime gönderdiniz, yok…
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Hayır, gelmedi…
İSMET ATALAY (İstanbul) – Siz konuştuktan sonra mı
gelecek?
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Hayır…
CANAN ARITMAN (İzmir) – Kime gönderdiniz?! Genel
Başkanımıza bile gelmedi!
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Kendi kartımla Deniz Bey, bütün…(CHP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri…
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – O zaman, o zaman… Gidince, o zaman, partilerinizi bir kontrol edin.
Belki, partileriniz çok efficient değildir size gelen
belgeleri dağıtmakta. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlar… Değerli arkadaşlar…
EMİN ŞİRİN (İstanbul) – Peki, bağımsızlara ne
yapıyorsunuz?
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Bağımsız milletvekillerine ne
yapıyorsunuz Sayın Bakan; onlar milletvekili değil mi?!
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen, karşılıklı
konuşmayalım.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Değerli arkadaşlar, şunu göreceksiniz, tam üyelik kesin ve net bir
şekilde bu belgenin içine girdikten sonra ayrıcalıklı bir ortaklık reddedilmiş,
alternatif herhangi bir hedef konmamış, bunların hepsi püskürtülmüştür, hepsi
yok olmuştur.
Burada ucu açıklık… Tabiî ki, otomatik olarak Avrupa
Birliğine tam üyelik söz konusu değildir. Türkiye bugün geldiği durumdan sonra,
ben, tamam, artık yaptığım bu kanunları da değiştiririm, demokraside de geriye
giderim, hatta, zaman zaman, eski alışkanlıklarda
olduğu gibi askıya da alırım demokrasiyi gibi durumlar hangi ülkede olursa
olsun, tabiî ki otomatiklik söz konusu değildir.
O bakımdan, kriterler geçerli olduğu süre içerisinde ve
ilgili performanslar gerçekleştirildiği süre içerisinde objektif, sonunda,
Türkiye, inşallah tam üye olacaktır. Avrupa Birliğiyle tam üyelik
müzakerelerine başlayıp da Avrupa Birliğine üye olmayan bir ülke varsa onu
gösterin. O bakımdan, zaten, Avrupalılar, üye ülkeler çok büyük sıkıntılar
çektiler; nasıl olur da buraya bir alternatif koyarız diye.
Değerli arkadaşlar, Burada bir kelime var; bu kelimeyi,
görüyorum arkadaşlarım çok konuşuyorlar: “Özümseme kapasitesi.” Bu, sanki,
müzakere…
İSMET ATALAY (İstanbul) – Hazım, hazım!
DIŞİŞLERİ BAKANI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Evet, hazmetme
kapasitesi, özümseme… (CHP sıralarından gürültüler)
HÜSEYİN GÜLER (Mersin) – Sindirim!..
DIŞİŞLERİ BAKANI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Hayrola?! Öz
Türkçe’yi çok seversiniz diye öyle söyledim ben. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
ALİ TOPUZ (İstanbul) – “Hazım” başka, “sindirme” başka!
DIŞİŞLERİ BAKANI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Bazı
arkadaşlar, bu, çerçeve belgesine yeni girdi zannediyorlar; demek ki, Avrupa
Birliğiyle ilgileri bu kadar satıhta. 1993 yılında Kopenhag Siyasî Kriterleri
gerçekleştikten sonra, bundan sonraki bütün üyeler için, herkes için Kopenhag
Siyasî Kriterleri yayınlanmıştır, sadece siyasî kriterler değil, sadece
ekonomik kriterler değil, bu özümseme veya hazmetme kapasiteleri ta o zamandan
belgelere girmiştir ve bu belgeler…(CHP sıralarından gürültüler)
K.KEMAL ANADOL (İzmir) – Sindirme, sindirme!
DIŞİŞLERİ BAKANI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Öyle diyelim,
hay hay; tamam, öyle diyelim peki.
Tamam, sindirmesi lazım Türkiye’yi. Türkiye gibi 73
milyonluk bir ülkeyi sindirmek kolay değil, kimse kolay kolay
sindiremez; sindirecek ama! (AK Parti sıralarından alkışlar) Sindirebileceğini
de, bunun ilk işaretlerini de Hükümetlerarası
Konferans başladıktan sonra, bütün görüşmeler, konuşmalar bittikten sonra
genişlemeden sorumlu komiser bu itirafı yaparak zaten söylemiştir orada.
Değerli arkadaşlar, şimdi, bu, yeni bir şey değildir
dediğim gibi, 1993 yılından bu yana gelen bir kriterdir; ama, ben şuna
inanıyorum ki, bu büyüme hızıyla, bu genç, dinamik nüfusuyla, bu müteşebbis
gücüyle, Türkiye, günü geldiğinde “ben sana girmek istemiyorum” diye
düşünebilir belki. Bunu yapan ülkeler vardır biliyorsunuz, mesela Norveç bunu
yapmıştır; Avrupa’nın kalbinde olan bazı ülkeler, bütün ısrarlara rağmen,
“hayır, ben girmiyorum” diyenler vardır, İsviçre gibi. O açıdan, o gün
gelecektir; tabiî ki o gün bizim halkımız, o günkü Meclis, o günkü yöneticiler
buna karar verecektir; ama, 5-10 sene sonraki Türkiye, eminim ki çok farklı bir
Türkiye olacaktır, herkesin arkasından koşacağı bir ülke haline gelecektir
Türkiye; bunun işaretleri daha bugünden vardır.
Değerli arkadaşlarım, ikinci, çok önemli bir husus daha vardı; her an müzakereyi
kopartacağımız, çok önem verdiğimiz… Bu da, bugünkü metinlerde yedinci paragraf
olarak geçen, uluslararası kuruluşlara Avrupa Birliğinin üyesi bir ülke
müracaat ettiğinde, bunun, buna karşı bir engel çıkarmamayı, sözünü vermekle
ilgili bir paragraf idi bu da. Bu paragraf, aslında, halkımız tarafından, bazı
köşe yazarları tarafından çok yorumlandı ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi eğer
NATO’ya müracaat ederse, o zaman, her ne kadar bizim veto hakkımız her zaman
duracaktır; ama, biz, böyle bir şey olur ve veto edeceğiz dersek, o zaman,
bize, siz, söz vermiştiniz, niye veto ediyorsunuz diye sorabilirlerdi; o
paragrafta herhangi bir değişiklik bu konuda yapılmamış olsaydı. Bu konuya da,
biz, doğrusu çok önem verdik. Bu konuya önemimizi şu şekilde verdik: Bunu,
çünkü, Avrupalıların algılaması biraz zordu; çünkü “ben, bazı konularda sözümü
yerine getirmiyorum, sen de, işte, sözünü yerine getirmezsin, geçer; niye bu
işe bu kadar ısrar ediyorsunuz, kopartma noktasına getiriyorsunuz” diye, bunu
çok algılayamadılar; ama, bizim için bu çok önemliydi; çünkü, geçmişte, birçok
hükümetlerin düştüğü duruma düşmek istemedik de onun için.
Şimdi, değerli arkadaşlar, öğlene kadar birinci paragraf
halloldu; ama, ondan sonra, bu paragrafla ilgili müzakere devam etti. Birçok
teklifler geldi, bunların hiçbiri olmadı. Sayın Başbakanımız birçok başbakanla
konuştu, ben birçok bakanla; ama, son saniyeye kadar, randevu saatimiz geçti,
gün de bitme noktasına geldi; çünkü, 3,5 saatlik yolu bitiremeyecektik;
sonunda, birçok ülkenin, Amerika Birleşik Devletlerinin rolünü, burada, olumlu
rolünü zikretmek isterim, herkesin katkısıyla, sonunda, bu paragraf şöyle bir
çözüme ulaştı… Bunu, kendi kartımla size gönderdim Sayın Genel Başkan; gelmiş
olması lazım.
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Bakınız, ısrar ediyorsunuz, şu
anda sekreterimle görüştüm; bize, ne sizin kartınızla, ne başka türlü, müzakere
çerçevesiyle ilgili hiçbir resmî belge gelmemiştir…
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Bakacağım…
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Partiye de gelmemiştir,
milletvekili arkadaşlarımıza da gelmemiştir. Kamuoyunu yanıltmayın lütfen!..
Yok böyle bir şey.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Bunu…
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Yalan mı söylüyor Sayın Genel
Başkan?.. Bu kadar nezaketsizlik olur mu?!
DIŞİŞLERİ
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Şimdi bakın, biraz sonra
çıkıp söylersiniz. Peki, peki…
Şimdi,
bunu ben diplomat arkadaşlarımla gönderdim. Sizin de bakanlığını yaptığınız
Dışişleri Bakanlığına verdiğim talimatla gönderildi. O bakımdan… O bakımdan,
bakarsınız, önemli değil, elinizdedir, geçecektir.
DENİZ
BAYKAL (Antalya) – Bizde değil, elimizde değil beyefendi, inat etmeyiniz, ısrar
etmeyiniz…
DIŞİŞLERİ
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Buyurun size bir tane
vereyim…
DENİZ
BAYKAL (Antalya) – Şimdi elimizde olmasının bir önemi yok.
DIŞİŞLERİ
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Buyurun alın…(AK Parti
sıralarından alkışlar)
(Dışişleri
Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, elindeki metni CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal’ın sırasına bıraktı)
DENİZ
BAYKAL (Antalya) – Niye alayım kardeşim?! Bu böyle mi götürülür, bu işler?!
DIŞİŞLERİ
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Peki…
BAŞKAN
– Sayın Bakan… Sayın Bakan… Lütfen…
ALİ
RIZA BODUR (İzmir) – Şov yapıyor...
DIŞİŞLERİ
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Bu işlerin nasıl
götürüldüğünü anlatırım ben biraz sonra…(AK Parti sıralarından alkışlar, CHP
sıralarından sıra kapaklarına vurmalar)
ALİ
RIZA BODUR (İzmir) – Avrupalı olduğunuzu gösterdiniz!.. (CHP sıralarından sıra
kapaklarına vurmalar)
DIŞİŞLERİ
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Arkadaşlar, müsaade
edin…
BAŞKAN
– Sayın Bakan, bir saniye…
Sayın
milletvekilleri…
DIŞİŞLERİ
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Bu iş nasıl çözülmüştür…
Bu
iş nasıl çözülmüştür?.. Değerli arkadaşlar, bu iş nasıl çözülmüştür, onu
anlatayım size. Sonunda varılan mutabakatla şöyle bir noktaya gelinmiştir:
Sonunda Avrupa Birliği Konseyinin onayıyla Başkanlık açıklaması yapılmıştır. Bu
Başkanlık açıklaması, bu Müzakere Çerçevesi Belgesinin –şöyle bir belgedir-
birinci sayfasında, kapakta basılmıştır ve sonunda “Müzakere Çerçeve Belgesinin
ilgili tüm uluslararası örgütleri kapsayan 7 nci
paragrafı, bu uluslararası örgütler ya da üyelerinin ya da Avrupa Birliği üye ülkelerinin karar verme
özerkliğine ve haklarına halel getirecek şekilde yorumlanamaz” denilmiştir ve
bu Avrupa Birliğinin müktesebatı haline gelmiştir. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
Şimdi
burada ne olmuştur? Burada şunu söylemek isterim size: Burada Avrupa Birliği
Konseyi, Avrupa Birliğinin en üst yasama ve yürütme organıdır, bunun onayıyla
bu karar çıkmıştır ve bu buraya gelmiştir.
Şimdi,
burada, biz, beklentimizin –burada açık söyleyeyim- ötesine gitmişizdir; çünkü,
herkes, kamuoyu, konuşmalarda hep NATO
denirken, bütün kuruluşlar, uluslararası kuruluşlar, OECD’den tutun da,
kültürle ilgili kuruluşlara kadar -16 kadar kuruluş vardır- bütün bunlarla
ilgili de bizim, günü geldiğinde nasıl hareket edeceğimize karar verme hakkımız
mahfuz tutulmuştur.
Şimdi, akşam televizyonları dinlerken, tenkit edenler,
bunu… 1999 yılında Türkiye'nin adaylığı ilan edilirken, o zaman Kıbrıs meselesi
büyük bir meseleydi, çözülmemişti, o şöyle çözülmüştü o zaman. O zaman Dönem Başkanı Finlandiya idi,
Finlandiya’nın Başbakanı Sayın Lipponen o zaman bunu
çözmek için kendi, şahsi olarak bir mektup yazmıştı Türkiye'ye. O gün yazdığı
mektupta demişti ki: “Kıbrıs meselesi Avrupa Birliği işlerinin dışında olacak”
Ama, bu mektup, o zaman Dönem Başkanı olarak kendisinin şahsi yazdığı bir
mektup idi.
Şimdi, bizim bugün geldiğimiz nokta ise, Avrupa
Birliğinin en üst karar organı, yasama ve yürütme açısından en üst, en güçlü
karar organının, Konseyin verdiği karar onayı ile yayımlanan açıklama, bildiri
ve bütün metinlere ve birinci sayfadan girecek şekilde olmuştur. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
Dolayısıyla bu konuda da, açıkçası…
Değerli arkadaşlar, AB Bakanlar Konseyi Kararlarının
kapak ve eki, saat 12.00-12.45 arasında CHP, MHP, ANAP, Saadet Partisi, Doğru
Yol Partisi, DSP, Büyük Birlik Partisi genel merkez evraklarına teslim edilmiştir.
Dışişleri Bakanlığı memurunca teslim edilmiştir ve alındı belgesi de vardır.
(AK Parti sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlar, bunlar, şüphesiz ki, esas şeyleri
gölgelememesi lazım; ama, daha önemli şeyler şudur: Sayın Başkan, değerli
milletvekili arkadaşlarım; şimdi, bütün bunlar hangi şartlar altında oldu ona
bakmamız lazım, yani, hangi yıllarda oldu. Bir yaz mevsiminde iş yapmak var bir
de kış mevsiminde iş yapmak var. Avrupa Birliğinin Türkiye’ye “aman gelin,
buraya girin” dediği yıllar değil, Avrupa Birliğinin genişlerken eski Sovyet
bloğu ülkelerini bile içine alırken, böyle herkese, aman sen de gel dediği
yıllar değil. Eski komünist ülkeler Avrupa Birliğine girerken, bütün Balkan
ülkeleri Avrupa Birliğine girerken, Türkiye elli yıldır Avrupa Birliğine girmek
için uğraşıyor da, niye girmedi o yıllarda? Niye? Şundan dolayı girmedi…
Şimdi, bakıyorum, televizyonlarda, eski başbakanlar, bazı
siyasîler konuşuyor; işte, bu, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek falan filan diye
küçümsüyorlar. Onlara soruyorum, herkese, bütün muhalefet partilerine
soruyorum; bu dönemlerde hep iktidardaydınız, Doğru Yol Partisi, Cumhuriyet
Halk Partisi, hep iktidardaydınız. (AK Parti sıralarından alkışlar)
İSMET ATALAY (İstanbul) – Sen de iktidardaydın!
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Soruyorum ben şimdi; niye, o zaman, bu kulübün, niye o gün acele etmediniz? (AK Parti sıralarından
alkışlar) O gün sadece şunu yaptınız; Türkiye hazır, Türkiye girmek istiyor.
Kardeşim, Türkiye girmek istiyor tabii; ama…
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – O günkü konuşmalarınızı
okuyalım mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Türkiye girmek istiyor; ama, gireceğin kulübün şartları belli,
demokratik standartları belli; niye bu demokratik standartları
gerçekleştirmiyorsun konuşana kadar burada? (AK Parti sıralarından alkışlar)
K.
KEMAL ANADOL (İzmir) – Bu kürsüden o
zaman tam tersini söylüyordun.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) - Eğer bugün sıkıntılar varsa, yarın yine birçok sıkıntılar olacaksa,
bunlar, herkes gibi elalem girerken, bizim oturup
üstümüze düşeni yapmayışımızdandır.
Niye, bakın, söyleyeyim size…
K.
KEMAL ANADOL (İzmir) – O gün Batı kulübü diyordun!
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Dinleyin siz, boş verin.
K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Batı kulübü
diyen sen değil miydin!
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Değerli arkadaşlarım, üç sene içerisinde bu Meclis, AK Partisiyle,
Cumhuriyet Halk Partisiyle hep beraber…
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Refah Partili Abdullah Gül böyle
mi konuşuyordu?!
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen hatibe müdahale
etmeyelim.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Hayır, hep beraber, değerli arkadaşlarım…
BAŞKAN – Sayın Bakan, Genel Kurula hitap eder misiniz.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Hep beraber, üç sene içerisinde, Cumhuriyet Halk Partisi de, AK
Parti milletvekilleri de, bu Meclis ve bizim partimizden ayrılan veya bağımsız
gelen arkadaşlarımız, hep beraber, bu Mecliste, üç sene içerisinde, biz hangi
kanunları çıkardık düşünün. Biz, hep beraber övünmedik mi, Türkiye'nin
demokratik derinliğini genişlettik, Türkiye'de sessiz devrim yapıldı derlerken,
sadece bizim Grubumuza demediler; hep beraber yaptık bunları biz. Bunları hep
beraber yaptık. Bunu söylüyorum.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Şimdi, sadece sizin partinizde
yapıyorsunuz toplantıları.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) –Niçin bunları Türkiye o zaman yapmadı?!
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Siz de devlet bakanıydınız.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Kulübün şartları orada belli, Kopenhag siyasî kriterleri 1993
yılında olmuş. Biz tamamız, Türkiye’de her şey güzeldir, tamamdır, demokrasi
Avrupa’dan da daha iyidir diyerek kendi kendimizi oyaladık ve bu mevsimlere
kaldık.
O bakımdan, aslında istasyondan kalkan bir trene Türkiye
koşarak binmiştir. (AK Parti sıralarından alkışlar)
O açıdan değerli arkadaşlarım, ne kadar övünsek azdır; şu
son üç sene içerisinde yaptıklarımızla ne kadar övünsek azdır.
Bakın, bir şey daha var değerli milletvekili
arkadaşlarım; ben, bu pazarlıkları yaparken, elinde gücü olmayan bir temsilci
olarak, bir bakan olarak gördüm kendimi. Elimizde bir güç vardı; kapıyı
kapatırdık “ben, Avrupa Birliğiyle ilgilenmiyorum” diyebilirdik.
Böyle bir, bu kararı almak… Kolay bir karar değil.
Artısını, eksisini koyarsınız; sonunda, çok uzun düşünmeniz gerekir. Bunu
hepimiz çok düşündük. Elimizde bir bu silah kalmıştır, bir bu kalmıştı. Ama,
elimizde, bizim, aslında çok şeyler vardı; bakın, onları çok daha ucuza verdik
biz daha önce. Önce, Yunanistan’ın NATO’ya girişi… Ne aldı karşısında
Türkiye?!. Ne aldı Türkiye karşılığında, ne aldı?! (AK Parti sıralarından
alkışlar)
BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Kenan Evren’e sor onu.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Ne aldı Türkiye karşılığında?! Bu kadar ucuza…
Daha geliyorum bak, bak geliyorum; yine, Avrupa Birliğine
giren Doğu Avrupa ülkeleri, bunların hepsi bir yere daha girdiler, NATO’ya
girdiler. Bu ülkeler NATO’ya girerken, Türkiye, Avrupa Birliği süreciyle
senkronize edebilirdi bunu. En büyük kartı buydu elinde; ama, geçen on sene
içerisinde, ne yazık ki, Türkiye, bu kartını da iyi oynayamamıştır. Açık
konuşuyorum.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Evren’e soracaksınız Sayın
Bakanım.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Hayır, bu son söylediğim şey o dönem değildir. İsimlerini
saymamayım bu ülkelerin, 10’a yakın ülke vardır. Bu, dünyayı ilgilendiren bir
olaydır. Bu geçen on sene içerisinde kimler hükümette oldu, bunları düşünün.
Daha başka bir şey daha oldu; gümrük birliğine, tabiî,
Türkiye girdi. Gümrük Birliğine girdik, iyi oldu; çünkü, Türk ekonomisi güçlü
hale geldi, kuvvetli hale geldi. Bugün, ticaretimizin çok büyük bir kısmı
Gümrük Birliğiyle ilgili, ekonomimiz rekabet kazandı; ama, bir şeyi hatırlatmak
istiyorum: O günlerde, Türkiye Gümrük Birliğine girerken, Avrupa Birliği,
Türkiye’yi âdeta, böyle, çekerek Gümrük Birliği’ne girmesini istedi; çünkü…
Ben, doğru, karşıydım o zaman. Şunu söylüyordum ben; o zaman, bugün size
geldikleri gibi, o gün bana da geliyorlardı; ben, şunu söylüyordum: Türkiye
Gümrük Birliğine girerse… Tezim şuydu: Türkiye Gümrük Birliğine girerse,
Avrupa, Türkiye tamam, bizim yörüngemize girmiştir, artık bununla kifayet etsin
der ve tam üyelik çok zor olur. Bu noktadan hareket ederek, ben buna karşı
çıkmıştım.
İSMET ATALAY (İstanbul) – Öyle demiyordun.
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Tutanaklar öyle söylemiyor
yalnız.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Bu da haklı da çıktı.
Değerli arkadaşlar…
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Tutanaklar var, beyanlarınız
var.
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) - Değerli arkadaşlar…(CHP
sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Lütfen, sayın milletvekilleri…
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Şimdi, Gümrük Birliğiyle ilgili, bu metinlerle ilgili konuşan
arkadaşlarım, o gün en iyi şartlarda, dediğim gibi, Avrupa kapıları açmış, aman
gel diye ısrar ede ede biz Gümrük Birliğine girmişiz;
o gün, keşke çok daha titiz müzakereler yapılsaydı da, bugün karşılaştığımız
bazı engeller o zaman olmamış olsaydı. Bunların burada detayına girmek
istemiyorum; çünkü, bunlar hâlâ bizim meselelerimiz olduğu için.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Girin girin,
yarım bırakmayın Sayın Bakan; girin, öğrenelim.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Onları çok iyi biliyorsunuz.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, ne kazandık derseniz, şunu
kazandık: Türkiye’de demokrasi pekişmiştir, Türkiye’de demokrasi daha da çok derinlemiştir, reform süreci artık kurumsal hale gelmiştir,
reform süreci çok daha emin adımlarla devam edecektir. Halkın özgürlüğü,
bireylerin özgürlüğü, bunlar, çok daha, hukukun üstünlüğü, bu dönemle birlikte
çok daha garanti altına ve çok daha pekişmiştir ve geri dönüşü olmayan bir yola
girmiştir Türkiye, olumlu. Türkiye, öngörülebilir bir ülke haline gelmiştir; en
önemli unsur budur. Türkiye’nin geleceğini artık, Latin Amerika’daki de,
Afrika’daki de, herkes öngörebilir Türkiye’nin geleceğini; Türkiye böyle bir
hale gelmiştir. Ekonomik göstergelere bakarsanız zaten her şey ortada; faizlerden
bakın, özelleştirmeden bakın. Dün Demir Çelik özelleştirildi. Acaba, bu olay
gerçekleşmemiş olsaydı Demir Çelik kaça giderdi, şimdi kaça gitti; mukayese
ederseniz ortaya çıkacaktır.
HARUN AKIN (Zonguldak) – Sizin anlaştıklarınız birinci
turda kaçtı gitti.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Değerli arkadaşlarım, 1 puanlık faiz düşüşü Türkiye’ye 2 milyar
dolar kazandırmaktadır. Bu süreç içerisinde -yüzde 24 faizden, yüzde 15’ti,
14’e düştü; göreceksiniz, birkaç gün içerisinde, çok kısa süre içerisinde,
inşallah, daha da düşecektir- her 1 puanlık faiz yılda 2 milyar dolar, hatta
onun üzerinde Türkiye’ye tasarruf sağlamaktadır. Sermaye akını başlayacaktır,
başlamıştır. Eskiden bize hiç kimse gelmez derken, şimdi herkes yarış içine
girmiştir. Sadece özelleştirmede değil, özel şirketlerimizin satılmasında da
yine yarış vardır. Eskiden bankalar satılırken müşteri çıkmazdı. Şimdi,
bankaların sahipleri, müşteriler arasında tercih yapar hale gelmişlerdir. Bütün
bunlar halk tarafından görüldü; olumlu tepki, işte bundan dolayıdır değerli
arkadaşlarım. İki gündür gördüğümüz olumlu tepki, otomatik olarak ortaya çıkan
bu olumlu tepki, bütün bunlar çok iyi algılandığı içindir.
Değerli arkadaşlar, sözlerimi bitirmeden önce, Sayın
Genel Başkan -biraz sonra konuşacaklar- dün grup
toplantısında şunu söylediler: “Telefon konuşmasında, bana giderken telefonla
bilgi verdi” dediler. Doğrudur, gerçekten. Dün grup konuşmanızda “giderken bana
Sayın Gül telefon etti, ondan sonra arabasına bindi, gitti” dediler. Değerli
arkadaşlar, bakın, böyle bir müzakere içerisindeyiz, zaman bitmiş. Zaman bitmiş
diyorum, şaka değil. Zamanı dondurdular, saati durdurdular. Saat 4 Ekime geçti,
bunlar 11.58’de durdurdular saati. Böyle bir son saniyeye kadar, son kilometreye
kadar müzakere etmişiz, alacağımızı almak için. Bunları aldığımız anda tek
işimiz koşarak havaalanına gitmektir. Giderken Sayın Başbakan dedi ki: “Ben
hemen Sayın Cumhurbaşkanımızı arayayım, sen de hemen Sayın Baykal’ı ara.”
Şimdi, Sayın Başbakanımız Sayın Cumhurbaşkanımızla
konuşurken ben de Sayın Baykal’la konuştum; kendilerine dedim ki: “Böyle böyle oldu…” İki önemli, demin verdiğim bilgi çerçevesi
içerisinde –bilgi diyorum, bakın, ben müzakere filan değil, bilgi verdim
kendilerine- 1 inci maddeyi, yani, tam üyelik meselesini burada anlattığım
çerçeve içerisinde anlattım. 7 nci maddeyle ilgili
de, hatta, bu size okuduğum metnin İngilizcesini -Türkçesi yanımda değildi- onu okudum “bu şekilde bağladık”
dedim. Sayın Baykal haklı olarak “bu kifayet etmez” dedi kendi açısından. Ben
de dedim ki, muhakkak ki muhalefet olarak sizin ayrı değerlendirmeleriniz
olacaktır, titiz titiz bakacaksınız bu konulara ve
değerlendireceksiniz; bunları dedim. Bu ayrı; sizin tenkitlerinizi muhakkak ki
biz olgunlukla karşılayacağız; ama, ben size siyasî nezaket gereği bu bilgiyi
veriyorum dedim. Hiç kimseye açıklamadan bunları, koşarak, ben arkadaşlarımla
vedalaşmadan, koşarak havaalanına gittim.
Değerli arkadaşlar, biz koalisyon hükümeti değiliz ki,
yani, sizin mutabakatınızı alalım bu konuda. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Siyasî sorumluluk bizim üstümüzdedir.
Siyasî sorumluluk bizim üstümüzdedir.
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Bu meclise karşı sorumlusunuz.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Bu millî bir meseledir.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Dolayısıyla, ben basına açıklarken de, Sayın Baykal tebrik etti,
“çok güzel” dedi demedim; bilgi verdim dedim, kendilerine bilgi verdim dedim.
Sayın Cumhurbaşkanımıza da Sayın Başbakanımız bilgi verdi. Aynı anda oldu. Eğer
vakit olsaydı belki çok daha uzun olurdu, belki Sayın Başbakanımız daha sonra
sizi arardı; ama, bu sürat içerisinde… Ben oraya vardığımda, Lüksemburg’a vardığımda saat 01.30’du, 4 Ekimin 01.30’uydu,
saat 11.58’de orada duruyordu biz vardığımızda ve böyle ilan ettiler. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Bu kadar zorladık. Her şeyi bu kadar kopma noktasına bu
kadar getirdik ve orada bıraktık işi.
Değerli arkadaşlar, bir de şu tenkiti görüyorum. Partide
toplanmışız filan…
Değerli arkadaşlar, biz, bu reform sürecini niye yaptık,
nedir? Reform süreci siyasî iradenin güçlenmesidir. Demokratikleşmenin esasıdır
bu da.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Siyasî irade Başbakanlıkta,
bakanlıkta… Burada millî irade yok mu?!
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) Biz, sabaha kadar çalışmışız, her şeyi bağlamışız, Sayın Başbakan…
Tabiî ki, sonunda bu gruptur, iradi sorumluluğu da alan bu gruptur. Siz değil,
siz tenkit ediyorsunuz. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Bu en iyi şekilde, çok daha iyi bir şekilde çıksaydı bile
yine tenkit edecektiniz; bunu biliyorum. Yine tenkit edilecekti. Onun için
sorumluluk bize aittir, bu gruba aittir.
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Biraz önce “Meclis çıkardı”
diyordunuz, şimdi “grup” diyorsunuz; hangisi doğru Sayın Bakan?!
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Devamla) – Tabiî ki, ben, bu grubun talimatını alacağım, en son onlara
soracağım. (AK Parti sıralarından alkışlar) Onun için, Bakanlar Kurulu başta
olmak üzere Partimin sorumlularıyla tabiî ki bir araya gelip, tabiî ki ben
onlardan son durumu ve son arkamızda mısınız lafını almışızdır. Dolayısıyla,
bunlar, her demokratik ülkede… Buna alışacaksınız… (AK Parti sıralarından
alkışlar) Avrupa Birliğine giriyorsunuz, üç senedir yaptığımız reform sürecini
unutmayın. Bunları biz değiştireceğiz, hazmedeceğiz bütün bunları, biz de
hazmedeceğiz; yani, bu reformları hepimiz hazmedecek. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
Son olarak… Türk Halkının her kesimi bu sürece çok güçlü
destek vermiştir. Bu desteğin, hükümetimizin özellikle ekonomik ve siyasî
reformlarla ilgili performansına büyük katkısı olmuştur. Sivil toplum
örgütlerimizden, diplomatlardan teknisyenlere, tüm kamu çalışanlarına,
işçilerimizden basın mensuplarına, gençlerimizden tüccar ve işadamlarımıza
kadar herkese şükran borçluyuz. Türkiye Büyük Millet Meclisinin tamamı olarak
Mecliste bulunan bütün siyasî partilerimizin, bütün milletvekillerimizin
belirleyici rolüne ayrıca işaret etmek isterim. Sayın Başkan, değerli üyeler ve
siyasî partiler en büyük desteğimiz olmuşlardır.
Ayrıca, Türkiye ile Avrupa’nın ortak geleceğine inanan
Avrupalı devlet adamı, siyasetçi, düşünür, işadamı, sendikacı, gazeteci, genç,
yaşlı bütün Avrupa vatandaşlarına bu yöndeki fedakâr çabaları için içten
teşekkürlerimi sunuyorum. Avrupa Birliği Komisyonu mensuplarına da teşekkür
ediyorum. Ne zaman Avrupa’da bizim aleyhimizde bir ses yükselse, hemen bunun
karşıtı Avrupa’nın içinde çıkmıştır. En muhalif gözüken Fransa’da, Fransa’nın
en büyük dergileri Türkiye’yle ilgili bu hafta içerisinde 13 sayfalık en güzel
şekilde Türkiye’yi takdim etmişlerdir. Her yerde bir muhalif çıktığında Türkiye’ye
karşı, Avrupa’dan da bir olumlu ses çıkmıştır. Bunları, tabiî, görmezlikten
gelemeyiz.
Türkiye’nin Avrupa Birliği projesinin küresel barış ve
uyum için öneminin bilincinde olan Arap dünyasından Amerika’ya kadar dünyanın
çeşitli yerlerinden gelen desteğe de teşekkür etmek istiyorum.
Hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen İstanbul
Milletvekili Onur Öymen.
Buyurun Sayın Öymen. (CHP
sıralarından alkışlar)
Sayın Öymen, süreniz 15 dakikadır.
CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok
değerli milletvekilleri; Sayın Dışişleri Bakanının müzakere çerçeve belgesiyle
ilgili olarak Yüce Meclise ifade ettiği görüşler hakkında Cumhuriyet Halk
Partisi Meclis Grubunun görüşlerini ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum;
Yüce Meclisi saygılarla selamlıyorum.
Açıkça ifade etmek istiyorum ki, Sayın Bakanın biraz önce
söylemiş olduğu hususları, verdiği bilgileri, hükümetin bu konudaki çalışmalarını
ve değerlendirmelerini, biz, müzakere çerçeve belgesi sonuçlandırılmadan önce
bilmek isterdik; ülkemiz açısından bu kadar önem taşıyan bir konuda, biz de,
Cumhuriyet Halk Partisi olarak, görüşlerimizi, katkılarımızı ifade etmek
isterdik.
Bu hükümetin döneminden çok daha önce başlamış olan ve bu
hükümetin ömrünün yetişmeyeceği, bu hükümetten sonra da yıllarca devam edecek
olan ve ülkemizin bir millî dava olarak kabul ettiği Avrupa Birliğine üyelik
konusunda, biz, hükümetin, Yüce Meclise ve muhalefete daha fazla önem veren,
daha fazla saygı gösteren ve Meclisin, muhalefetin görüşlerini öğrenmeye dikkat
eden bir yaklaşım sergileyeceğini bekliyorduk; ama, ne yazık ki, böyle olmadı.
Sayın Bakan diyor ki, bu bizim işimiz, biz koalisyon hükümeti değiliz ki sizinle
bu konuda iş bitmeden bilgi paylaşmak zorunda değiliz ki; biraz önce öyle dedi
yanlış anlamadıysam. Çok güzel…
Değerli arkadaşlarım, 2004 yılının aralık ayında Türkiye
bir koalisyon hükümetiyle mi yönetiliyordu?! Nasıl oldu da, aralık ayında
Brüksel’e gitmeden Sayın Başbakan, Sayın Genel Başkanımızı ziyaret etti, bilgi
verdi, onun görüşlerini aldı; o zaman koalisyon muyduk biz?! (CHP sıralarından
alkışlar) O zaman gösterdiğiniz dikkati niçin şimdi göstermediniz?
FATMA ŞAHİN (Gaziantep) – Zaman… Zaman…
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Gerekçe olarak zamanın eksikliğini
dile getiriyorsanız onu söyleyin...
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar)
– Zaman yoktu.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – …ama, koalisyon olmadığımız için
size bilgi vermek zorunda değiliz derseniz; sizin, biz, parlamenter demokratik
rejimi biraz hafife aldığınızı düşünürüz. Acaba diğer aday ülkeler de böyle mi
yapmışlardı; o ülkelerde de, efendim biz muhalefete bilgi vermek zorunda
değiliz, meclise bilgi vermek zorunda değiliz mi denilmişti?! Dışişleri Bakanlığındaki
çok değerli arkadaşlarım eminim ki biliyorlardır, belki fırsat bulup Sayın
Bakana anlatamamışlardır; ama, bu vesileyle ben hatırlatayım; Hırvatistan, 2004
yılının aralık ayında iktidar ve muhalefet partilerini bir araya getirmiştir ve
müzakere sürecini tartışmaya açmıştır ve sonucunda tüm siyasî partilerin ortak
açıklaması olarak isimlendirilen bir tutum belgesini kabul etmiştir. O ülkeler
muhalefete önem veriyor da siz niye vermiyorsunuz; siz niye vermiyorsunuz?
MAHMUT GÖKSU (Adıyaman) – Biz de veriyoruz.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Önem veriyorsanız, niçin bize
bilgi vermediniz; niçin bizim görüşümüzü almadınız?
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – O zaman Amerika’yla pazarlık
yapıyorlardı.
ONUR ÖYMEN (Devamla) –
Ayrıca, mecliste de bu konu tartışılmıştır Hırvatistan’da ve Hırvatistan
Cumhuriyetinin Avrupa Birliğine tam üyeliği hakkında müzakerelerin temel
ilkeleri konusunda bir ortak meclis açıklaması yapılmıştır. O ülkelerde bu
işler böyle yürütülüyor. Meclise getiriyorsunuz, mecliste tartışıyorsunuz,
mecliste ortak karar alıyorsunuz, milletin görüşünü dünyaya yansıtıyorsunuz;
demokrasi bu. Ama siz ne diyorsunuz, biz iktidarız, biz çoğunluğuz,
istediğimizi yaparız, size hesap vermek zorunda değiliz, size bilgi vermek
zorunda değiliz.
Değerli arkadaşlarım, bu yaklaşım, demokrasiye, rejime
kuvvet kazandırmaz; zaaf getirir. Peki, bir tek Hırvatistan’da mı bu oluyor;
hayır. Açınız, bakınız Polonya’da ne olmuş; 8 Eylül 1999, 16 Şubat 2000, işte,
bu tarihlerde Polonya Meclisi genel görüşme yapmış. Genel görüşmede enine
boyuna tartışmışlar Avrupa Birliği üyeliğini biz ne yapacağız, bunları
görüşmüşler ve sonunda ortak açıklamalar yapmışlar.
Biz ne yapıyoruz; Cumhuriyet Halk Partisi olarak Meclis
tatile girmeden bu Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizin ulaştığı durum hakkında
genel görüşme önergesi veriyoruz ve iktidar partisinin oylarıyla genel görüşme
önerimiz reddediliyor. Üzülerek söylüyorum ki, eğer bir noktada bugünkü
hükümetin bu politikaları yüzünden Türkiye Avrupa Birliğinin gerisindeyse,
işte, bu noktada gerisindedir. Yani, demokrasiye önem vereceksiniz,
parlamentoya önem vereceksiniz. Burası milletin sesidir. Bir konunun, bu kadar
hayatî bir konunun parlamentoda görüşülmesinden kaçınmak nasıl bir demokrasi
anlayışının ürünüdür.
Değerli arkadaşlarım, bizim Dışişleri Komisyonumuz var,
haberi bile yok olup bitenden. Bizim Avrupa Birliği Uyum Komisyonumuz var,
haberi bile yok. Karma Parlamento Komisyonumuz var, haberi bile yok. Böyle şey
olur mu, bu komisyonların işi nedir?! Böyle bir dönemde bu konuları biz o
komisyonlarda görüşmeyeceksek, ne zaman, hangi konuyu görüşeceğiz?!
Parlamentoya hükümetin daha saygılı olmasını bekliyoruz ve hükümeti bu gibi
konularda Meclise karşı daha ciddî olmaya, daha saygılı olmaya davet ediyoruz.
Peki, değerli arkadaşlarım, Meclise bilgi vermediniz, çok
gizliydi. Muhalefete bilgi vermediniz, bu kadar gizli bilgileri
paylaşamazdınız. Peki, kiminle paylaştınız bu bilgileri, kime bilgi verdiniz?
Gazetelere bakıyoruz, televizyonlardan öğreniyoruz ki, Amerika Dışişleri
Bakanıyla paylaşmışsınız. (CHP sıralarından alkışlar) Amerika Dışişleri
Bakanına bilgi vermişsiniz, ondan görüş almışsınız, yetmemiş, ondan destek
istemişsiniz ve Amerika Dışişleri Bakanlığı bizi desteklemek için Avrupa
ülkelerine telefon etmiş, nüfuzunu kullanmış, mükemmel. Demek ki, siz,
Amerika’ya verdiğiniz bilgileri Türkiye’den, Meclisten, muhalefetten saklamakta
hiçbir sakınca görmüyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar)
Şimdi, değerli arkadaşlarım, maalesef, hükümet, böyle
cevap vermekte zorlandığı bir konu olunca veya başarılı olmadığı anlaşılınca
bazı konularda, geçmişe atıfta bulunuyor. Geçmişte siz de böyle yapmıştınız…
Geçmişte, bir kere anlattıkları doğru değil; ama, diyelim ki, bir an için
geçmişte bir konuda bir hata yapılmış; bu, sizin bu konuda hata yapmanızı haklı
gösterir mi, mazur gösterir mi?! (CHP sıralarından alkışlar)
Peki, biz geçmişe baksak, sizin yaptığınızı biz yapsak,
geçmişte acaba bunlar ne yapmıştı, ne düşünmüştü diye bir araştırma yapsak,
acaba ne görürüz?! Mesela, şöyle bir şey görürüz; size iki satırla okuyorum
Meclis zabıtlarından: “Türkiye’nin Avrupa Birliğine giremeyeceği kesindir;
bunu, Avrupalılar söylemektedir, Avrupa’nın önde gelen bütün politikacıları
söylemektedir, Avrupalı filozofların hepsi söylemektedir; çünkü, Avrupa Birliği
bir Hıristiyan birliğidir. Bunu biz söylemiyoruz…”
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Kim demiş onu?!
ONUR ÖYMEN (Devamla) – “Bunu, dünkü, Avrupa Birliğinin
başındaki Delors söylüyor, dünkü İngiliz Başbakanı
söylüyor, bunu Avrupa’da herkes söylüyor, herkes biliyor.”
Yüce Meclisin huzurunda, bu sözleri acaba kim söylemiştir
dersiniz; biraz önce Yüce Meclise hitap eden Sayın Dışişleri Bakanımız Abdullah
Gül söylemiştir. (CHP sıralarından alkışlar)
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Onur Bey, siz de o evrakı
götürün verin Sayın Başbakan Yardımcısına!
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Doğrusu biz değiştik dedikleri
zaman…
ZEKİ KARABAYIR (Kars) – Bari kendi adamınızı dinleyin!
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Biz değiştik dedikleri zaman, bunu
ciddiye almak istemiştik, gerçekten herhalde biraz değiştiler demiştik; ama, bu
kadar çabuk değişeceğinizi biz de tahmin edemiyorduk.
Değerli arkadaşlarım, hükümet, Cumhuriyet Halk Partisine
bilgi ulaştırmamıştır, özü budur. Efendim, biz size bilgi verdik de, evrakınıza
teslim ettik de… Ne zaman; 5 Ekim günü. Aynı şehirde oturuyoruz, Sayın Bakan
yurtdışına gittiği zaman, Lüksemburg’a gittiği zaman,
acaba, kendisinin arkadaşları, yanındaki arkadaşları onun talimatıyla bize bir
faks gönderemezler miydi, bir metin gönderemezler miydi; bu kadar zor mudur?!.
İki gün mü, üç gün mü gerekiyor, Ankara’da hükümetten muhalefete bilgi
yollamak?! Eğer yollasaydı, aynen 17 Aralıkta yaptığımız gibi, Sayın Genel
Başkanımız, belki bir basın toplantısı düzenleyecekti, belki bu iş
sonuçlanmadan Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklayacaktı, devlete
karşı, tarihe karşı görevini yapacaktı; bizi bundan mahrum ettiniz. Buna
hakkınız var mıydı?! Bizi bilgisiz bırakmaya hakkınız var mıydı?! Bunu
yaptınız. Sizi çok ayıplıyoruz. Sizi çok ayıplıyoruz. Bu kadar hayatî bir
konuda Anamuhalefet Partisini, Meclisi bilgisiz
bırakmanızı gerçekten ayıplıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bir şey daha söyleyeceğim. Yani,
bunlar, gerçekten, bize üzüntü veren konular. Şimdi, Sayın Bakanın sağlanan bu
sonucu, elde edilen belgeyi büyük bir başarı örneği olarak takdim etmek
istediğini anlıyoruz; fakat, tavsiye ediyorum, ölçüyü kaçırmayınız. Hükümetin
başka konulardaki büyük başarısızlıklarından sonra, belki bu konuda bir başarı
kazanma ihtiyacı olduğunu anlayabiliriz; ama, ölçüyü kaçırmayın. Kalkıp da,
Sayın Bakan “bu, dünya için tarihtir” derse, bizi ciddiye almazlar, Türkiye’nin
ciddiyetine kimse inanmaz; “bundan büyük bir olumlu hava olamaz, bu, dünyaya
büyük bir hediyedir” derse, bu bizi büyütmez, küçültür. Nedir dünyaya büyük bir
hediye olan; Türkiye’nin masaya oturması! Nasıl oturmuştur Türkiye masaya;
belli koşullar koymuşlar, Türkiye bu koşulları yerine getirmiş ve bizi masaya
oturtmuşlar. Yani, bu, dünyanın sonu gibi, dünya için büyük bir başarıymış gibi
takdim edilir mi?! Yani, koşulları yerine getirmiş bir ülkenin, Türkiye’nin
masaya oturması bir başarı olarak dünyaya takdim edilebilir mi?! Hangi ülke
masaya oturmayı bir zafer olarak ilan etti?!
Değerli arkadaşlarım, biz, cumhuriyetin 82 yıllık
döneminde çok büyük müzakerelere girdik; ama, hiçbir yerde masaya oturmayı
dünyaya bir zafer gibi takdim etmedik, ilan etmedik, kendimizi küçültmedik.
Biz, öyle bir ülkeyiz ki, değerli arkadaşlar, masaya oturtulmamızı bile bir
zafer olarak kabul edeceğiz! Böyle şey olur mu?! Diplomaside
marifet masaya oturmak değildir, masadan başarıyla kalkmaktır! (CHP
sıralarından alkışlar) Siz masadan başarıyla kalkın, önce biz sizi
kutlayacağız; ama, masaya oturduğumuz için, Türkiye’yi, böyle olağanüstü bir
başarı kazanmış bir ülke gibi takdim etmek, bizi gerçekten rencide eder.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu sırada sevinenler yok mu,
sevinenler var. Yani, çok sevinenler var hatta, belki de, haklı olarak
sevinenler var. Kim onlar; mesela, Avusturya Başbakanı Schüssel.
Son dakikaya kadar Türkiye’nin üyeliğini engellemek isteyen, Türkiye’ye özel
statü verilsin lafını metne koydurmak isteyen Schüssel.
Ne diyor Schüssel: “Bu metnin kabulünden gurur
duyuyorum” diyor. Değerli arkadaşlarım, yani, burada bir tuhaflık yok mu?!
Kıbrıslı Rumlar ne diyorlar; çok tatmin olduk diyorlar. Yunanistan, çok tatmin
olduk diyor. Yani, hem bizi engellemek isteyen hem bize özel statü vermek
isteyenler çok sevinecek hem de biz çok sevineceğiz; bu işte bir tuhaflık
görmüyor musunuz?! Yani, gerçekten, halkımızın, Meclisimizin, sağduyusunu kimse
hafife almasın, bu işte bir tuhaflık var.
Şimdi, değerli arkadaşlar, size şunu hatırlatacağım. Bu
noktaya nasıl geldik, nereden geldik; bu noktaya şuradan geldik: 6 Ekim 2004
tarihinde Avrupa Birliği Komisyonu bir karar aldı ve bu kararda, maalesef,
bizim açımızdan son derece olumsuz unsurlar yer alıyordu. Türkiye’yi tam
üyeliğe değil, özel statüye götürecek hususlar yer alıyordu. Ne oldu iki saat
içinde; Sayın Başbakan kalktı ve dedi ki bu son derece olumlu ve dengeli bir
belgedir. Değerli arkadaşlarım, o anda siz mücadeleyi kaybettiniz. Bu kadar
olumsuz bir belgeye siz olumlu derseniz, bunu düzeltmek için ne yapabilirsiniz,
hiçbir şey yapamadınız. Aralık ayında zirve kararı çıktı, aynı şey var içinde,
itiraz edemediniz. Dayattılar, zorladılar, kabul ettirdiniz. Ondan sonra ne
yaptınız; geldiniz Türkiye’ye, 17 Aralık kararları bir zaferdir diye ilan
ettiniz, gündüz vakti havaî fişek attınız.
İBRAHİM ÖZDOĞAN (Erzurum) – Her zaman yaptıkları gibi!..
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Sonra ne oldu, üç gün sonra, tam
üç gün sonra, Avrupa Birliğine nota verdiniz: Bu metinde, zafer saydığınız
metinde “çok büyük haksızlıklar var
Türkiye’ye, düzeltin bunları” diyorsunuz, “üyelik hakkımızı sürekli olarak
kısıtlayamazsınız” diyorsunuz, “düzeltin” diyorsunuz. Sonra ne oldu, düzeltildi
mi; hayır düzeltilmedi. Bugün, elimizdeki çerçeve belgesi 17 Aralık kararının
daha mı ilerisindedir; değerli arkadaşlarım, çok gerisindedir; huzurunuzda
söylüyorum, bırakın ilerisinde olmayı, çok gerisindedir. Biz, hükümetten
alamadık; ama, internet sitelerinden okuduk ve satır satır okuduk, kelime kelime
okuduk, teker teker hepsini anlatacak vaktimiz yok;
ama, biliniz ki, birçok noktada gerisindedir. 17 Aralıkta Kıbrıs’tan bahis yok,
şimdi Kıbrıs’ta dayatma var. Diyorlar ki Kıbrıs konusunda: “21 Eylül tarihli
karşı deklarasyonu okuyunuz.” Diyorlar ki: “Rum gemilerine limanlarınızı
açmazsanız, uçaklara havaalanlarınızı açmazsanız
sizinle müzakereleri başlatmayacağız.” Bu, bir müeyyidedir. Bu, ilerleme mi
şimdi, bu ilerleme mi? Sonra ne diyorsunuz…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından
kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Öymen, buyurun.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – “Kıbrıs Rumlarını, Kıbrıs Rum
yönetimini Kıbrıs hükümeti olarak tanıyacaksınız” diyor. Açınız bakınız, 5 inci
madde “bunu bir an önce yapacaksınız” diyor, “bütün bunları 2006 yılında gözden
geçireceğim” diyor. Dediği bu.
Demin Sayın Bakan okuyor burada metnini NATO’ya
katılması, benzeri kuruluşlara katılması konusunda. Değerli arkadaşlarım,
birbirimizi aldatmayalım, metin çok açıktır, 7 nci
madde çok açık ve nettir, başka türlü anlaşılması da mümkün değildir. Dediği
şu: “Mesela, bir Avrupa Birliği üyesi bir uluslararası kuruluşa katılmak
istediği zaman, mesela, Kıbrıs NATO’ya katılmak istediği zaman, Türkiye, Avrupa
Birliğinin genel eğilimine zaman içinde uyacaktır” diyor; yani, itiraz
etmeyeceksiniz, sizden siyasî talep bu. Peki, açıklamada ne diyor: “Ama, tabiî,
bu kuruluşların iç mekanizmalarını filan biz etkileyemeyiz.” Ya, ne diyecekti; yani, Avrupa Birliği, alacağı bir
kararla, NATO’yu kuran Washington Anlaşmasını değiştirebilir miydi, veto
hakkımı elimden alabilir miydi; gayet tabiî ki alamazdı; ama, sizden siyasî
talepte bulunuyor “sen, bunu yaparsan,
veto hakkını kullanırsan, benimle ters düşersin” diyor; mesaj bu. Şimdi,
bu, bir başarı mı arkadaşlar?
Şimdi, buna benzer çok şey, hazmetme kabiliyeti, sindirme
kabiliyeti…
Değerli arkadaşlarım, iki ayrı yerde söylüyor bunu,
Kopenhag kriterleri sırasında, 93 zirvesinde bunun kullanıldığını biz de
biliyoruz, bu tabirin ilk defa kullanılmadığını biz de biliyoruz; ama, açınız
bakınız, üye olan ülkelerin çerçeve anlaşmalarına, çerçeve belgelerine bakınız;
kaç tanesinde var bu hazmetme kabiliyeti? Niçin bizim metinde var? Niçin 2 defa
var? Niçin Avusturya bu kadar memnun bundan? Bunun manası şu, hazmetme,
sindirme kabiliyetinin manası şu, diyor ki: Siz, üstünüze düşen her şeyi
yapsanız, bütün koşulları yerine getirseniz ve sonunda anlaşmayı imzalayacak
duruma gelseniz bile, biz, Avrupa Birliği olarak veya bir Avrupa Birliği ülkesi
olarak, eğer sizi sindirecek durumda değilsek, siyasî açıdan, ekonomik açıdan,
dinî açıdan, kültürel açıdan sizi üye yapmayız ve bunu size izah etmek
durumunda değiliz. Hangi koşullarda sindirilme kapasitesi olmayacak, bu belli
değil. Bir tek yerde, bir tek belgede şunu demiyor, şu şu
şu koşullar olursa, Avrupa Birliği adayları
sindiremeyebilir demiyor. Tamamen keyfî. Sindiremiyorum dedi, bitti. Bitmiyor,
yetmiyor.
Fransa, Anayasasını değiştirdi; diyor ki yeni Anayasa
metninde, Türkiye gibi ülkeler bütün engelleri aşsa, her şeyi bitirse, üyelik
anlaşmasını imzalasa yetmez diyor, Fransız Halkının onayına sunacağım diyor,
halk oyuna sunacağım diyor.
Değerli arkadaşlarım 10 ülke girdi; hangisi için bunu
yaptınız? Eğer, bu, demokratik bir yöntem idiyse, niçin başka ülkeler için
düşünmediniz de Türkiye’ye sıra gelince düşünüyorsunuz? Biz, hükümeti uyardık,
buna engel olun dedik. Bu bilgiler çıkınca, ben, bizzat Sayın Başbakana bir
seyahatte söyledim, aman dedim, derhal bunu durdurmak için gayret sarf edin.
Genel Başkanınız benden önce söyledi. Ne oldu; hiçbir girişim yapılmadı,
yapıldıysa hiçbir sonuç alınmadı.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Öymen, son bir
dakikanız, buyurun.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Toparlıyorum efendim, toparlıyorum
Sayın Başkan.
İSMET ATALAY (İstanbul) – Sayın Başkan, Bakan bir saatten
fazla konuştu.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, Avrupa
Birliğinin ilginç bir belgesi var 6 Ekimde kabul edilen; bu, Türkiye’nin
üyeliğinin de etki belgesi. İşte, bu raporda ilk defa buna atıfta bulunuyor. Bu
bizim iç belgemiz diyordu, hayır diyorlar. Buna zorundasınız. Ne var içinde;
Kürt azınlığı var, Alevî azınlığı var, Dicle ve Fırat üzerindeki barajların ve
sulama sistemlerinin uluslararası denetime sokulması var. Şimdi bunlar metinde
olanlar, bir de metinde olmayanlar var, onu da bir cümleyle söyleyeyim
arkadaşlar: Diğer bütün aday ülkeler müzakere başlayınca vatandaşlarına vizesiz
seyahat hakkı tanıdılar, Biz tanıyabildik mi; tanıyamadık. Bütün AB ülkeleri,
çiftçilerine, Avrupa Birliği fonlarından yararlanma hakkı tanıdılar. Bizim için
durum nedir? Belgede diyor ki: Hayır, tarımda Türkiye’ye sürekli kısıtlama
yaparız. Bütün üye ülkeler, fakir bölgelerinin kalkındırılması fonlarından
yararlanma hakkı elde ettiler. Biz ne diyoruz; hayır diyoruz. Bizim için
diyorlar ki: Hayır, Türkiye’ye bu konuda sürekli kısıtlama getiririz.
Değerli arkadaşlarım, bunlar, gerçekten bizim için…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Öymen, lütfen…
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Bitiriyorum, 1 dakika…
BAŞKAN - Teşekkür eder misiniz Sayın Öymen.
(CHP sıralarından gürültüler)
İSMET ATALAY (İstanbul) – Bakan 1 saat daha fazla
konuştu.
FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – 1,5 saat konuştu
Dışişleri Bakanı.
BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri, Başkanlık Divanı…
FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) - Bakanın
söylemediklerini söylüyor Sayın Başkan; öğrenmiş oluyoruz.
ERDAL KARADEMİR (İzmir) – Sayın Başkan, bilgilenmeye
ihtiyacımız var.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Sayın Başkan, müsaade edin, bir cümleyle,
konuşmamı bitireceğim.
BAŞKAN – Sayın Öymen, buyurun.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Çok değerli arkadaşlarım, son
sözlerimi söylüyorum: İktidardan ve onun destekleyicisi olan çevrelerden rica
ediyoruz; lütfen, devletimizin itibarını ve haysiyetini ucuzlatmayınız; lütfen,
ülkemiz için bu kadar haksızlıklar ve çifte standartlarla dolu bir belgeyi
başarı abidesi olarak göstermeye kalkışmayınız. Şunu açıkça söyleyeyim ki,
Atatürk’ün Türkiye’si bu çerçeve belgesine sığmaz.
Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Türkiye’nin de
Avrupa Birliğine tam ve şerefli bir üye olması için her türlü çabayı göstermeye
devam edeceğiz; ama, şunu biliniz ki, hiçbir zaman, hiçbir koşul altında,
ikinci sınıf, boynu bükük bir ülke olarak Türkiye’yi Avrupa Birliğine
sokturmayacağız. Biz, bu yolda başımız dik olarak yürümeye devam edeceğiz.
Yüce Meclisi saygılarla selamlıyorum. (CHP ve ANAP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Öymen.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, ikinci söz, İstanbul
Milletvekili Şükrü Elekdağ’da.
Buyurun Sayın Elekdağ. (CHP
sıralarından alkışlar)
Sayın Elekdağ, süreniz 15
dakikadır.
CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) –
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Lüksemburg’da
kabul edilen müzakere çerçeve belgesi hakkında görüşlerimizi ortaya koymak
üzere Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum.
TUNCAY ERCENK (Antalya) – Sayın Başkan, Meclis TV,
görüşmeleri vermiyormuş, Meclis TV yayını kesilmiş.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ.
K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Meclis TV kesik…Meclis TV
kesik…
FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Ne yapıyorlar; halktan
gerçekleri mi saklamaya çalışıyorlar?!
BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri, teknik arıza varsa
giderilmeye çalışılıyor. (CHP sıralarından gürültüler)
Sayın Elekdağ, buyurun.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Sayın Başkan…
FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Teknik arıza sayın,
ara verin efendim.
ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – Ara verelim.
BAŞKAN – Sayın Elekdağ,
buyurun.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Sayın Başkan, zaman
kaybettim, süremi baştan başlatır mısınız efendim… Zaman kaybettim diyorum, 1
dakika kaybettim, baştan başlatır mısınız…
Teşekkür ediyorum.
Lüksemburg’ta kabul edilen müzakere çerçeve belgesi hakkında
görüşlerimizi ortaya koymak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz
almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum değerli arkadaşlarım.
Değerli arkadaşlarım, 3 Ekim tarihli müzakere çerçeve
belgesi, Avrupa hukukunda birincil hukukî statüye sahiptir. Türkiye bu belgeye
riayet etmekle mükelleftir. Türkiye, filhakika, Sayın Bakanımızın söylediği
gibi, bu belgenin altına imza atmamıştır; ama, belge tümüyle Türkiye için
bağlayıcıdır; bunun dışında Türkiye inhiraf edemez; bunu bilelim.
Sayın Bakan kabul edilen müzakere çerçeve belgesinin
olumlu olduğunu, ortaya çıkan belgenin Türkiye’nin başarısını yansıttığını…(CHP
sıralarından “yayın kesik” sesleri, gürültüler)
MEVLÜT COŞKUNER (Isparta) – Yayın kesik, ara verelim.
BAŞKAN – Sayın Elekdağ bir
saniye…
Sayın milletvekilleri……(CHP sıralarından gürültüler)
CANAN ARITMAN (İzmir) – Ara verelim, ara…
BAŞKAN - Bir saniye sayın milletvekilleri… Lütfen,izah
edelim.
Sayın milletvekilleri, konuyu araştırdım. TRT-3’ün yayın
yapmaması Türkiye Büyük Millet Meclisinden kaynaklanmıyor. TRT-1 yayına devam ediyor,
yapabileceğimiz şu anda herhangi bir şey de yok.
Buyurun Sayın Elekdağ. (CHP
sıralarından “ara ver” sesleri, gürültüler)
ALİ DİNÇER (Bursa) – Bakan konuşurken kesilmiyor,
muhalefet konuşurken kesiliyor!
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – TRT özelleşti mi?!
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Sayın Bakan konuşurken niye
bozulmuyor da, şimdi arıza yapıyor?!
BAŞKAN – Sayın milletvekili, Genel Kurul çalışmalarının
televizyon yayınıyla herhangi bir ilişkisi yoktur. Genel Kurul çalışmaları
devam edecektir. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Sayın Elekdağ, buyurun.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Peki efendim.
Sayın Bakan, müzakere çerçeve belgesinin olumlu olduğunu,
ortaya çıkan belgenin Türkiye’nin başarısını yansıttığını belirttiler.
AHMET YENİ (Samsun) – Doğru.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Oysa, objektif bir
inceleme, müzakere çerçeve belgesinin Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyelik
hedefine stratejik bir sapma getirdiğini ortaya koyuyor. Bu belge nedeniyle,
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine, artık, umutla bakması, arkadaşlarım,
maalesef mümkün değildir. Müzakere çerçeve belgesi 17 Aralık Brüksel zirvesi
kararlarını daha da ağırlaştırmıştır. Bu, müzakere çerçeve belgesine “hazmetme
kapasitesi” gibi yeni keyfî bir ölçüt konulmasından ileri gelmiyor. Mesele, 17 Aralık kararlarındaki ucu açıklık,
üyeliğin garanti edilmemesi gibi hususların yanı sıra, müzakere çerçeve
belgesinde, serbest dolaşım, yapısal malî yardımlardan, tarım sektörünün Avrupa
Birliği entegrasyonundan Türkiye’nin daimî olarak feragat ettiğine dair
birtakım hükümler vardır; yani, bu konularda, Avrupa Birliği bu yolda daimî
birtakım kısıtlamalara başvurabilir.
Şimdi, bütün bunları bir arada ele alınca, müzakere
çerçeve belgesinde Türkiye için öngörülen statünün, değerli arkadaşlarım, yarım
üyelik olduğu yahut da imtiyazlı ortaklıktan başka bir şey olmadığı ortaya
çıkıyor. Sayın Dışişleri Bakanımız, imtiyazlı ortaklığın Türkiye’nin, Hükümetin
olmazsa olmazlarından biri olduğunu, onun için bu konuda gayet kuvvetli bir
direniş sergilediklerini söylediler. Fakat, imtiyazlı ortaklık lafzının,
sözcüklerinin esasen belgeye konulmasına ihtiyaç yok; çünkü, değerli
arkadaşlarım, bu belgede tarif edilmiş. İmtiyazlı ortaklık sözünü nasıl olsa
Avrupa Birliğindeki üye devletlerin birçoğu arzu etmeyecekler ve koydurmayacaklar;
çünkü, oraya konulduğu takdirde, bu, Türkiye’den istedikleri ödünleri elde
etmelerine imkân bırakmıyor. O bakımdan, işi muğlak bırakmak ve imtiyazlı
ortaklığın belki de tarifini yapmak; fakat ismini oraya derç ettirmemek en iyi
bir yöntemdi.
Şimdi, esasa da bakarsanız, Lüksemburg’da
olan durum şöyleydi: Avusturya, Türkiye’ye karşı cephenin bir piyonuydu,
Türkiye’ye karşıt olan Avrupa Birliği ülkelerinin taktiğini uygulamakla
mükellefti. Tabiî, tutumunun arkasında, bazı diğer, efendim, siyasî amaçlar da
vardı; ama, esas itibariyle, Avusturya, bir piyonluk yaptı, bir taktiği
uyguladı, müzakereleri kitledi imtiyazlı ortaklık
konusu etrafında; ta ki, Türkiye’ye bütün müzakere çerçevesindeki diğer ağır
şartlar kabul ettirilebilsin. Ondan sonra kilit açıldı.
Değerli arkadaşlarım, bu hep böyle oluyor. Maalesef,
karşılaştığımız durum budur.
Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Türkiye’ye “tam üyeliğe
gider” diye gösterilen yol, Türkiye’yi başka bir adrese götürüyor. Bu adres,
her halükârda Avrupa Birliği değil, bu ikinci sınıf bir üyelik.
Değerli arkadaşlarım, Müzakere Çerçeve Belgesi’nin 10
uncu maddesine baktığımız zaman, tehlikeli sonuçlar doğuracak bazı mayınlar
görüyoruz.
Şimdi, bir kere şunu bir saptayalım: Avrupa Birliğine
katılım, Avrupa Birliği sisteminin müktesebat olarak bilinen kurumsal hukukî
çerçevesinin getirdiği hak ve yükümlülüklerin kabulü anlamına geliyor. Türkiye,
müzakere sürecinde müktesebatı kabul edecek ve katılım kesinleştikten sonra,
bunu tümüyle uygulayacaktır. Ancak, sözünü ettiğim 10 uncu maddeyle bu durum
değiştiriliyor ve Türkiye için biraz daha değişik bir yaklaşım sergileniyor.
Anılan maddede “Avrupa Birliği ile mevzuat uyumu sürecinde bulunan Türkiye için
hukukî bağlayıcılığı olsun ya da olmasın, Avrupa
Birliği çerçevesinde onaylanmış olan kurumlar arası anlaşmalar, açıklamalar,
tavsiyeler, deklarasyonlar, müktesebat niteliğinde olacaktır” deniliyor.
Değerli arkadaşlarım, bunun anlamı, bugüne kadar tavsiye
niteliğinde olan Avrupa Parlamentosu kararlarının ve deklarasyonlarının bundan
böyle hukukî bağlayıcılığa sahip olacağıdır. Böyle olunca, Avrupa
Parlamentosunun geçen hafta Ermeni soykırımı konusunda almış olduğu kararın
Türkiye açısından hukuken bağlayıcı olup olmayacağı sorusu ister istemez hatıra
geliyor. Kararda, hatırlayacaksınız, Avrupa Parlamentosu, Türkiye’ye,
soykırımını tanıması için çağrıda bulunuyor ve tanımanın, Türkiye’nin Avrupa
Birliğine üyeliği için bir önşart olmasını
öneriyordu. Avrupa Parlamentosunun soykırımı kararı, Müzakere Çerçeve
Belgesinin 10 uncu maddesi gereğince hukukî bağlayıcılık sağlamış bulunmuyor mu
bu durumda? Türk kamuoyu bunu kabul eder mi?!
Esasında, değerli arkadaşlarım, Müzakere Çerçeve
Belgesinin 10 uncu maddesi, Türkiye açısından, son derece sıkıntılı ve
tehlikeli durumlara yol açacak bir nitelik taşıyor; çünkü, Avrupa
Parlamentosunun üyelerinin çoğunluğu Türkiye aleyhinde oy veren kişilerden
oluşuyor. Ayrıca, Avrupa’daki Türkiye’ye karşıt lobiler Avrupa Parlamentosuna
tam anlamıyla hâkim durumdalar; Avrupa Parlamentosunu sınırlı bir üye
katılımıyla toplayıp, her zaman, Türkiye aleyhinde gayet kötü kararlar geçirme
imkânına sahipler; bunu, geçmişte çok defa gördük. Bu bakımdan, kısa bir süre
sonra, bir karar alıp, İmralı’daki terörbaşına af
çıkarın diyebilirler. İş burada bitmez, bunun ardından, güneydoğuda özerk yerel
yönetim kurun yolunda bir karar çıkarabilirler. Bunları Türk kamuoyuna nasıl
anlatacağız?!
Değerli arkadaşlarım, 10 uncu madde hakkında konuşuyorum.
10 uncu madde, uzun bir madde, 1 sayfalık bir madde ve “Müzakerelerin Özü”
başlığı altında yer alıyor. Bunları, o maddeyi dikkatlice okuduktan,
danıştıktan sonra konuşuyorum bu konuda. O bakımdan, benim tavsiyem, bunu çok
etraflı bir şekilde incelettirmemiz lazım. Sadece kendi hukuk müşavirlerimize
değil, yabancı hukuk müşavirlerine de. Evet…
Şimdi, Kıbrıs konusundaki ikinci bir mayına geleyim.
hatırlayacaksınız, gümrük birliği anlaşması ek protokolü imzalarken, Türkiye
bir deklarasyon yayınladı ve bununla imza işleminin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini
tanıma anlamına gelmediğini belirtti. Ancak, Türkiye’nin bu deklarasyonuna
karşılık Avrupa Birliği de bir deklarasyon yayınladı ve şimdi, bu, bizim
önümüzde.
Şimdi, arkadaşlarım, Avrupa Birliği Deklarasyonu, bu
durum, Türkiye açısından gayet iç karartıcı gelişmelere yol açıyor. Birincisi,
Türkiye, ek protokolü ayrımı yapmadan tüm Avrupa Birliği ülkelerine uygulamakla
mükellef. Bu bağlamda deniz ve hava limanlarını da uçaklara ve deniz
vasıtalarına açacak. Eğer, açmazsa, bu yükümlülük yerine getirilmezse, Türkiye
ile ilgili bölümler üzerinde müzakere açılmayacak, müzakereler
durdurulabilecek.
Ayrıca, bu deklarasyonda, Avrupa Birliği deklarasyonunda
“Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimini mümkün olan en kısa sürede tanımalıdır.
Avrupa Birliği Konseyi 2006 yılında bu konudaki ilerlemeyi inceleyecektir.”
deniliyor.
Görüleceği üzere, değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği
Deklarasyonu Türkiye’yi Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunmadan, Güney Kıbrıs Rum
Yönetimini tanımaya zorluyor. Bu durumda, önümüzde, son derece sakıncalı
gelişmeler var; çünkü, Avrupa Birliği Deklarasyonu gereğince, Türkiye deniz ve
hava limanlarını, Güney Kıbrıs Rum Yönetimine, deniz ve hava araçlarını açmakla
mükellef. Açmazsa, müzakereler başlamaz. Bu durumda, hükümet bir tercih yapma
durumunda; ya müzakereleri başlatmayacak yahut da
ister istemez hava ve deniz limanlarını açacak. Ankara çarnaçar buna razı
olursa, hava ve deniz limanlarını açarsa, Rumlar bu sefer diplomatik
temsilcilik açma talebinde bulunacak ve veto şantajıyla bunu da elde
edeceklerdir. Bu gelişme de, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin, Türkiye ile
ilişkilerini, defacto, ilişkilerin daha üzerinde bir
düzeye çıkardığı anlamına gelir. Bunu takiben, Kıbrıs Rumlarının yapacağı,
bunu, Avrupa Toplulukları Adalet Divanına götürmek ve Türkiye’nin Güney Kıbrıs
Rum Yönetimini tanıdığı hususunda bir karar çıkartmak olacaktır. Bunu da
kolayca elde edebilirler işleri bu noktaya getirdikten sonra. Tabiatıyla, işte
bundan sonrası Türkiye’yi son derece vahim durumlarla karşı karşıya bırakıyor.
Böyle bir durumda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuzeyde egemenlik haklarını
kaybedecektir, bölge Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin egemenliği altına girecektir.
İkincisi, KKTC’nin hukukî varlığının dayandığı uluslar arasıanlaşmalar,
garanti anlaşması da dahil, tamamen ortadan kalkacaktır ve KKTC ayrı bir siyasî
varlık olma hakkını tamamen kaybedecektir. Üçüncüsü de, bu durum, Güney Kıbrıs
Rum Yönetiminin artık Adada konuşlanması için hiçbir hukukî zemin kalmamış olan
Türk askerî kuvvetlerinin Adadan çekilmesi talebinde bulunmasına yol açacaktır.
Tabiî, dördüncüsü de, çözüm olmadan tanıma olması, Kıbrıs Türklerinin korumaya
alınmış azınlık statüsünde Rum Cumhuriyeti içinde yok olmaya mahkûm edilmeleri
sonucunu doğuracaktır.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir durumla karşı karşıyayız.
Bir an için farz edelim ki, Türkiye Kıbrıs’ta istenecek ağır ödünleri verdi ve
Kıbrıs’ı gözden çıkardı. Bu durumda Avrupa Birliği yolu açılacak mı? Kesinlikle
hayır değerli arkadaşlarım. Çünkü, Yunanistan tetikte bekliyor. Vetosunu
kullanarak Ege Denizini bir Yunan gölüne çevirmeyi hayal ediyor. Bunu, Avrupa
Birliğinin Lozan Anlaşmasını değiştirerek bazı gruplara kolektif azınlık
hakları verilmesi hususundaki talepleri izleyecek. Ermenistan da, artık bir
hukukî statü kazanmış olduğunu düşündüğü iddiasını Türkiye’ye kabul ettirmek
için sabırsızlanacak. Ve Türkiye’den beklenti değerli arkadaşlarım, bütün bu
ödünleri belirsiz ve garantisi olmayan bir Avrupa Birliği üyeliği için vermesi.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN- Sayın Elekdağ, buyurun.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla)- Evet, maalesef,
Türkiye’nin Avrupa Birliğinde ilerleyebilmesi, yaşamsal biçimdeki güvenlik
çıkarlarını şu anda hayalî görülen bir Avrupa Birliği üyeliği için daha baştan
elden çıkarmasına yol açıyor. Tam üye olup olmayacağını ancak 10-15 yıl sonra
bilecek bir Türkiye,
daha yolun başında bir kere elden çıktıktan sonra,
telafisi mümkün olmayacak stratejik güvenlik çıkarlarından vazgeçmek durumunda
kalacak. Bu Avrupa’nın, Türkiye’ye 15 yıl sonra olumlu bir davranış içinde
olacağı ne malum?! Evet, bu bildiğimiz Avrupa’nın… Türkiye’nin Avrupa Birliğine
üye olması düşüncesinin tüylerini diken diken ettiği
Fransa ve Avusturya kamuoylarının, 15 yıl sonra yapılacak referandumlarda
Türkiye lehine oy kullanacaklarını kim garanti edebilir?!
Şimdi, değerli arkadaşlarım, söylediklerim yanlış
değerlendirilmesin. Avrupa Birliğinin, Türkiye’ye karşı dürüstlükten yoksun,
ikiyüzlü bir siyaset izlemesine öfkelenip duygusal bir tepki göstermemiz yanlış
olur. Durumu soğukkanlılık ve sükûnetle değerlendirirsek, en isabetli hareket
hattının Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinin muhafazası olduğunu görürüz.
Türkiye, Avrupa Birliğinin ülkemize karşı üstlendiği
üyelik taahhüdünden vazgeçmemelidir. Ancak, Avrupa Birliğinin güven vermeyen
tutumu nedeniyle, Türkiye, ilk önce Avrupa Birliğinden Kopenhag kriterlerini
eksiksiz ve mükemmel şekilde yerine getirdiği takdirde, diğer aday ülkelere
yapıldığı gibi kendisine de tam üyelik statüsünün verilip verilmeyeceğini
sormalı ve bu hususta resmî bir yanıt istemelidir.
Bu talebin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından alınan
bir karara dayanması, bu girişime ağırlık kazandıracaktır. Söz konusu yanıt
verilip, Türkiye, önünü görünceye kadar ülkemiz açısından en isabetli hareket
hattı, değerli arkadaşlarım,
Türkiye’nin, Avrupa Birliğiyle ilişkilerindeki konuları iki gruba ayırması olacaktır.
Bunlardan birinci grup, Avrupa Birliği müktesebatına
ilişkin olanlardır. Bu çerçevede Türkiye demokrasi, insan hakları ve hukukun
üstünlüğü ile ekonomik, sosyal ve çevreye ilişkin olan alanlarda hem yasama hem
uygulama açılarından üstüne düşeni en mükemmel bir şekilde yerine getirmelidir.
Reformlar gerçekleştirilmeli ve bu alanlarda Türkiye, en mükemmel bir
performansı sergilemeyi bir ulusal gurur meselesi saymalıdır.
İkinci grup ise müktesebat dışında olan ve bazıları diğer
üyelerden talep edilmediği halde Türkiye’ye ön şart olarak dayatılan
hususlardır. Kıbrıs, Ege sorunları, Lozan Anlaşmasına ilişkin konular bu gruba
dahildir. Bu konularda Türkiye azami ihtiyat ile hareket etmeli, kendine net ve
tartışmasız bir üyelik hedefi verilmeden hiçbir adım atmamalıdır.
Tekrar ediyorum değerli arkadaşlarım, izah ettiğim
koşullar dolayısıyla halen Türkiye’nin Avrupa Birliği yolu kalın bir sisle
kaplıdır. Avrupa Birliğine giriyoruz diye bazı kesimlerce sevinç çığlıklarının
atıldığı şu an Türkiye’nin tam üyeliği her zamankine oranla karanlıktadır
değerli arkadaşlarım. Önündeki bu ağır sis açılıncaya kadar Türkiye reform
sürecini devam ettirmeli, müktesebat dışındaki alanlarda ise adım atmalıdır.
Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Elekdağ.
ALİ TOPUZ (İstanbul) –Sayın Başkan…
BAŞKAN – Buyurun Sayın Topuz.
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Sayın Başkan, yerimden bir
açıklama yapmama izin verir misiniz?
BAŞKAN – Buyurun yerinizden.
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, müzakere çerçeve belgesiyle ilgili yapılan
bu müzakerenin, Cumhuriyet Halk Partisi sözcülerinin konuşmalarına başlandığı
aşamadan itibaren TRT 3’deki yayınının kesilmiş olduğunu tespit etmiş
bulunuyoruz. Bu kesintinin TBMM Televizyonundan kaynaklanmadığı yolunda da bazı
bilgiler bize ulaşmış bulunuyor. Halen TRT 3 dışındaki bütün TRT kanalları
çalışmaktadır, TRT 3’de başka yayın yapmaktadır. Şu açıkça anlaşılmaktadır ki,
bir gizli el Cumhuriyet Halk Partisi sözcülerinin bütün Türkiye’ye yayınlanan
konuşmalarını kesmiştir; Cumhuriyet Halk Partisinin sesini kesmişlerdir.Bunu
Meclis zabıtlarında tespit etmek istiyorum; bir.
İkincisi, bütün yetkililerden, bu işin sorumlularını bir
an evvel bulup cezalandırmalarını ve bize bilgi vermelerini istiyorum; iki.
Üçüncüsü, bu yayının, bu görüşmelerin, Cumhuriyet Halk
Partisi sözcülerinin konuşmalarının TRT 3’ten, yani, Meclis Televizyonu
aracılığıyla TRT 3’ten, banttan yayınlanmasını da Meclis Başkanlığının
sağlamasını diliyorum. Bu dileklerimin zapta geçmesini
istiyorum.
Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Topuz.
AK Parti Grubu adına söz isteyen, Düzce Milletvekili
Sayın Yaşar Yakış.
Buyurun Sayın Yakış. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Sayın Yakış, süreniz 30 dakikadır.
TUNCAY ERCENK (Antalya) – Ali Babacan’ın durumu ne olacak
Sayın Başkan?!
AK PARTİ GRUBU ADINA YAŞAR YAKIŞ (Düzce) – Teşekkür
ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği
sürecinde Türkiye’yle yapılacak müzakerelerin çerçevesini belirlemek üzere
ortaya çıkan belge konusunda, Sayın Dışişleri Bakanımız ve Başbakan
Yardımcımızın verdiği bilgiler konusunda AK Partinin görüşlerini sizlerle
paylaşmak için huzurunuzdayım; hepinize saygılar sunuyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk
Partisinin değerli sözcülerinin burada ifade ettikleri hususları dikkatle
dinledim. Söyledikleri hususların hepsi, nitekim çerçeve belgesinde var. Bu doğru;
fakat, doğru olmayan bir şey daha var orada; o da, o tespitlerden sonra
çıkardıkları sonuç doğru değil; katılmadığımız husus budur ve bu eleştirileri
dinledikten sonra Sayın Başkanım, ben, hükümet adına Sayın Bakana dönmek
istiyorum; eğer, bütün kusurlar bunlardan ibaretse, hükümetin yaptıklarında
sadece bu hususlar eksikse, o zaman, gayet iyi bir şey yapmışız, yolumuza devam
etmemiz lazımdır.
ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Daha ne olabilir?!
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
ben,
hem Cumhuriyet Halk Partisinin değerli sözcülerinin dile
getirdiği hususlar hem de kamuoyunda, medyada, basında zaman zaman saptırılarak, amacından çıkarılarak dile getirilen
hususlarda bazı belirlemeler yapmak istiyorum ve bunları sizlerle paylaşmak
istiyorum.
Her şeyden önce, bir kere, neden bahsettiğimizi doğru bir
çerçeveye oturtmakta yarar var. Burada, Avrupa Birliğinin Türkiye’nin
bulunmadığı bir forumda, 25 ülkenin bir araya getirerek ortaya çıkardığı bir
belgeden bahsediyoruz. Bu belge başka türlü olsaydı, pek tabiî ki, daha
hoşumuza giderdi; fakat, böyle oldu diye, biz, hükümet olarak vermemiz gereken
karar, bu belge karşısında masaya oturalım mı, oturmayalım mı, mesele bu
olmuştur.
Ben, düşüncemi biraz daha açıklığa kavuşturmak için şunu
sormak istiyorum değerli Cumhuriyet Halk Partisi mensubu arkadaşlarımıza: Bu
belgeyi biz yazsaydık, Sayım Öymen ve Sayım Elekdağ’ın söyledikleri bütün unsurları da bu belgeye derc etmiş olsaydık ve bu belgenin içinde bizi rahatsız
eden her şeyi de çıkarmış olsaydık, o zaman, müzakereler başladığı zaman,
Avrupa Birliğinin elinden bu hususları herhangi bir aşamada, diledikleri zaman
ortaya atmalarına engel bir şey var mıydı; yine olacaktı.
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Var tabiî… Var tabiî…
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Var tabiî; sen kavramamışsın…
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Hayır efendim… Hayır…
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen hatibin sözünü
kesmeyelim.
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) - Müzakerelerin her aşamasında, bu
belgede yer alan hususlar, istendiği zaman, istenen, isteyen ülke tarafından
ortaya atılabilir. Dolayısıyla, bu belgeyi iyileştirebilseydik iyi olurdu, pek
tabiî ki biz de memnun olurduk; fakat, tam istediğimiz bir belge olsaydı,
artık, böyle bir belge oldu, bizim önümüzü kimse kesemez, Avrupa Birliğine girmemiz
garanti olmuştur diye bundan bir sonuç çıkaramayız.
Şimdi, teker teker konulara
girdiğim zaman, bundan ne kastettiğimi biraz daha açıklıkla anlatacağım. Sık sık eleştirilen ve burada bazı milletvekillerimizin de
dile getirdiği “açık uçluluk.” Efendim, açık uçluluk iki yerde mevzubahis
ediliyormuş, öteki ülkelerinkinde ya hiç mevzubahis
edilmiyormuş veya başka türlü mevzubahis ediliyormuş.
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Hiç
edilmiyor!
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Açık uçlu
müzakere, hiç kimseyi şaşırtmaması gereken bir şeydir; her müzakere açık
uçludur, eğer açık uçlu değilse onun adı müzakere değildir. Müzakereye
oturduğunuz zaman, eğer neticesi belliyse, o zaman neden müzakereye
oturuyorsunuz?!
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Öbür
ülkelerde var mı?!
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Başlangıçta
nasıl olsa sonuç belli, o zaman o belli olan sonucu başından kabul etmiş
sayılırsınız. Daha somut bir örnek vereceğim: Bundan çok önce, belki 6’ların
üzerine ilk üye olarak katılan İngiltere’yle müzakereler başlarken, onun için
yayınlanan çerçeve belgesinde, müzakerelerin çerçeve belgesinde “İngiltere’yle
müzakereler açık uçludur” lafı yoktu. Ne oldu; İngiltere’yle müzakereler devam
etti, bütün başlıklar kapandı, ondan sonra De Gaulle
“ben İngiltere’nin girmesini istemiyorum” dedi, işte açık uçlu hale geldi; ama,
İngiltere’yle ilgili çerçeve belgesinde “açık uçludur” lafı yoktu. Öyleyle İngiltere’nin
kalkıp “efendim, açık uçlu değildi ki bu; bu müzakerelerin mutlaka
İngiltere’nin üyeliğiyle bitmesi gerekir” demesi gerekirdi. Böyle bir şey yok. Orada
mı kaldı; hayır, İngiltere’yle tekrar müzakereler başladı…
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Ha, biz de
tekrar edeceğiz!
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – İkinci
müzakerelerde de açık uçludur veya değildir diye bir hüküm yoktu; müzakereler
yine sonuçlandı, De Gaulle yine “hayır” dedi,
İngiltere tekrar giremedi, ancak üçüncüsünde girebildi. Bütün bu belgelerde,
İngiltere’yle müzakereler başlarken yayınlanan çerçeve belgesinde “açık
uçludur” lafı yoktu; dolayısıyla, bu kelimeye takılıp, böyle bir kelime var,
ben sizinle müzakereye oturmuyorum demenin bir anlamı olmadığını izah etmek için bu örnekleri veriyorum. Hazmetme
kapasitesi. Sayın Dışişleri Bakanımız da
belirtti, 1993 yılından beri var, bundan sonra da olacaktır, hiçbir yerde
bahsedilmese dahi, değil mi ki, en sonunda, bu, Türkiye’yle yapılacak olan
anlaşma, eğer, müzakereler başarıyla sonuçlanırsa, o ülkelerin onay makamlarına
gidecektir, bazı ülkelerde onay makamı parlamentolar olacaktır, bazılarında
referandum olacaktır. Fransa referandum olacağını açıklamıştır.
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Referandum yeni, sizin
dönemizde oldu… Daha önce yoktu…
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Dolayısıyla, olsa da olmasa da,
her ülkenin… Fransız Anayasasının 11 inci maddesinde der ki; “hükümet, bu
konuları dilerse referanduma götürür.” Şimdi, Fransa, gereksiz bir adım atarak,
bunu anayasal bir mecburiyet haline getirmiştir. Bunu yaparken de, Türkiye’ye
sorarak değil, Türkiye’yle pazarlık yaparak değil, Fransa hükümran bir
devlettir, Anayasasını istediği gibi değiştirir…
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Doğru…
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Ona, Türkiye’nin karışmasının
hiçbir alemi yoktur. Dolayısıyla, bazı ülkeler referanduma gidecektir, bazıları
kendi parlamentosunda onaylayacaktır. Kendi parlamentosuna sunduğu zaman,
Fransız Parlamentosu, Millet Meclisi, Assembly National’e gitti, orada, milletvekilleri “ben, kabul
etmiyorum Türkiye’nin girmesini, istemiyorum.” Neden?.. “Valla, Avrupa Birliği
Türkiye’yi hazmedemez, ondan…” “Ya, ama, belgede yok”
deseniz, o Fransız milletvekili, “a, belgede yok mu, öyleyse, ben, Türkiye’nin
girmesine ‘evet’ demek mecburiyetindeyim” diyecek mi; demeyecek. Öyleyse, bu
husus, her zaman var, mevcuttur, dilendiği zaman dile getirilebilir, karşımıza
çıkarılabilir. Bu çeşit ibarelerin metinde olmasına veya olmamasına takılarak, çok
daha büyük bir hedef olan Avrupa Birliğine üye olma hedefinden bizler
sapmayalım. Ormanı görelim; bu şekilde, küçük ağaçlara gözümüz takılı
kalmayalım.
Azınlık meselesinden bahsetti, öyle zannediyorum Sayın Öymen. Azınlık, evet, içinde geçiyor,
azınlık hakları da geçiyor.
Yalnız, azınlık hakları, şu anda uluslararası hukukta tanımı yapılmış bir
kavram değil. Her ülke, azınlığı farklı şekilde anlıyor. Avrupa Konseyinin bir
sözleşmesi var, o sözleşmede de tanım yok. Şimdiye kadar da, çeşitli ülkeler bu
sözleşmeyi imzalarken, azınlığı kendisinin nasıl anladığını, sözleşmeyi
imzalarken koyduğu şerhte belirlemiştir. Almanya azınlıkları saymıştır.
Fransa’da, aynı şekilde Türkiye’de olduğu gibi orada da çok güçlü azınlıklar
var. Kimler var; Brotonlar var, Korsikalılar var;
ama, Fransa bu sözleşmeyi imzalarken, bende azınlık yoktur diyor. Dolayısıyla,
azınlık olup olmadığını ülkeler kendisi belirliyor.
Türkiye’de
durum nasıl; Türkiye’de, biz, Lozan Antlaşmasında bazı gruplara azınlık statüsü
tanımışız. Lozan Antlaşması da mevzuatımızın bir parçası olduğu için, Lozan
Antlaşmasında mevcut olanların hakları mahfuzdur. Peki, öteki azınlıkların
hakları ne olacak; Türkiye’de, bunun dışında, yasalarımızla, bütün azınlıkların
bireysel hakları esasen korunmaktadır, yani, Türkiye’de, eğer herkes ifade
hürriyetine sahipse, anadiliyle konuşma hürriyetine sahipse, anadilini öğretme,
anadilinde kitap okuma, şarkı söyleme hürriyeti varsa, demektir ki, bu haklar
esasen kullanılmaktadır. Bunu kolektif hak haline dönüştürmek meselesi
mevzubahis olduğu zaman bizim karşımıza çıkacaktır. Biz de diyeceğiz ki o
zaman: Ey Avrupa Birliği, sizin üyeniz olan öteki ülkeler… Yunanistan buna
dahildir. Yunanistan, örneğin, Türk azınlığının bulunmadığını söylüyor,
Müslüman azınlık var diyor. Makedonlar orada bir azınlıktır, Makedon azınlık
diye bir azınlık bende yok diyor; ama, Makedonca konuşan insanlar var, ben onları tanımıyorum
diyor. Dolayısıyla Avrupa Birliği üyesi olan ülkeler, kendi bünyelerindeki
azınlıkların kim olduğunu kendileri tayin ediyorlar. Dolayısıyla Türkiye'nin
karşısına, Sayın CHP sözcülerinin dile getirdiği gibi, azınlık bu şekilde
karşımıza getirilirse, bizim de söyleyeceğimiz aynı şeydir. Nasıl, öteki Avrupa
ülkelerinde bu husus ülkelerin ihtiyarına bırakılmışsa, Türkiye'de de ülkemizin
ihtiyarına bırakılmış olacaktır.
Bir başka husus, zaman zaman
kamuoyunda, medyada tartışılıyor: Efendim, Türkiye'de temel hak ve
hürriyetlerin ciddî ve ısrarlı şekilde ihlal edilmesi halinde müzakereler
kesilecektir. Nedir bunlar; askerî bir müdahale olur veya ısrarlı bir… Biz,
Türkiye'nin, hiçbir zaman bu duruma gelmeyeceğine inanıyoruz ve onun için böyle
bir maddenin yer almasından da hiç gocunmuyoruz, hiç çekinmiyoruz.
Şimdi, bir de “Müzakerelerin İlerleme Koşulları” başlığı
altında belirtilen bir iki husus var. Sayın Elekdağ
konuşmasında dile getirdi “Ege ile ilgili sorunlar karşımıza çıkabilir” dedi ve
ona dayanak olarak da “çerçeve belgesinin 6 ncı
maddesindeki iyi komşuluk ve anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi hususu
belgede yer alıyor, yarın bu husus karşımıza çıkacak” diyor. Evet, karşımıza
çıkacak. Peki, biz Ege adalarındaki haklarımızdan hemen vaz
mı geçmiş sayılacağız onun için?! Bu husus karşımıza çıkarıldığı zaman, biz de
diyeceğiz ki: Yunanistan’ın tutumu budur, bizim de tutumumuz budur. Biz,
Ege’deki iddialarımızda haklı olduğumuza inanıyoruz. Şu anda da bu çerçevenin
doğru belirlenmesi için iki ülke arasında istikşafi
müzakereler, görüşmeler devam ediyor, galiba 28 inci turuna da geldi,
dolayısıyla o zaten bir mecrada yürüyor.
Bu hususların bu belgede yer alması, sanki bu belgede yer
alan hususlar Sayın CHP sözcülerinin dile getirildiği şekilde müzakereler
sırasında önümüze gelmiş de, biz de, teslimiyetçi bir davranışla, aa, öyle mi söylüyorsunuz, öyleyse hakkımızdan vazgeçtik
demişiz gibi bir hava yaratılmasının yerinde olmadığı kanaatindeyim.
Limanların açılması meselesini dile getirdiler, yine 6 ncı maddede yer alan hükümler çerçevesinde.
Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; burada, bir
hususun altını çizmek lazım. Türkiye'de limanların, havalimanlarının ve deniz
limanlarının, Güney Kıbrıslı gemilere ve uçaklara açılması meselesi,
Türkiye'nin Avrupa Birliğine katılım sürecinin bir parçası değildir. Ya, neyin parçasıdır; Türkiye'nin, Avrupa Birliğiyle
imzaladığı Gümrük Birliğinin bir parçasıdır; yani, bu mükellefiyet Gümrük
Birliğinden doğuyor.
Başka bir deyişle, eğer, Türkiye, Avrupa Birliğiyle
Gümrük Birliği imzalamamış olsaydı, pek tabiî ki böyle bir mükellefiyeti
olmayacaktı. Neden imzaladı; Avrupa Birliği çok istedi de imzaladı. Biz de
Avrupa Birliğine daha yakın olmak için imzaladık.
Şimdi, Avrupa Birliğine daha yakın olmak için
imzaladığımız bir metin, belge, Avrupa Birliği yolunda ilerlememize engel
olarak çıkarılacak; bunu, Avrupa Birliğinin hiçbir makul kimseye inandırması,
izah etmesi mümkün değildir. Bu husus karşımıza çıktığı zaman, kendilerine onu
söyleyeceğiz; biz, başka bir anlaşmadan, Avrupa Birliğiyle imzaladığımız Gümrük
Birliği Anlaşmasından doğan vecibelerin, Avrupa Birliğine katılım süreciyle,
birbirleriyle karıştırılmaması gerektiğine inanıyoruz. Onun yeri var.
Eğer Gümrük Birliği Anlaşmasının uygulanmasından doğan,
mesela limanların açılmaması gibi bir sorun ortaya çıkarsa, bunun nerede
çözümleneceği de o anlaşmada belli. Orada bir Ortaklık Konseyi var. Bunu,
hükümetler arası konferansa getiremezler. Neden getiremezler; limanları açma
mükellefiyetimizin uygulanmamasından doğan anlaşmazlık, Avrupa Birliğiyle
Ortaklık Konseyinde görüşülür, yoksa, hükümetler arası konferansta görüşülmez.
Bunun, bir kere, açık olarak bilinmesi lazım.
Çerçeve Belgesinin 7 nci
maddesinde “Türk dış politikasının, Avrupa Birliğine Türkiye’nin katılım süreci
boyunca, tedricen, Avrupa Birliği dış politikasına uygun hale getirilmesi
gerekir” diyor. Ne zaman getirilecek; katılım süreci devam ederken. Katılım
süreci ne zaman biter; Türkiye girdiği zaman biter. Kaç seneyse bu süre, o
senenin sonuna kadar vakit var, bir kere, en başında işin. O tarihe kadar, biz,
politikamızı, Türkiye olarak, Avrupa Birliğine uyumlu hale getireceğiz.
Getiririz; ama, müzakerelerin ilerlemesi için, bu, yarın, öbür gün, önümüzdeki
yıl, beş sene sonra, altı sene sonra önümüze getirildiği zaman, şunu söyleme
hakkımız her zaman var: “Biz, bunu, tedricen yapacağız, Çerçeve Belgesine bu
şekilde koymuşsunuz ve bunu da yerine getireceğiz.” Bunu, Kıbrıs’ın NATO’ya
girmesine engel olup olamayacağımız meselesi halinde takdim ediyor bazen medya
ve Sayın CHP sözcüleri de aynı şekilde takdim ettiler; halbuki, Kıbrıs’ın ve
Malta’nın, NATO’ya girmesinin başka koşullara bağlı olduğu NATO bünyesinde
karar verilmiş bir husus. NATO Konseyinde, NATO zirvesinde alınan bir karara
göre, Kıbrıs ve Malta ismen zikredilerek, bu iki devletin NATO’ya girebilmeleri
için “Barış İçin Ortaklık diye, Partnership For Peace diye bir müessese var,
bir çerçeve var, önce ona girmeleri gerekir” diyor. Daha, ona müracaat dahi
etmiş değiller. Dolayısıyla, bu, kapımızın önüne gelmiş de, şimdi ne yapacağız,
nasıl hareket edelim diye telaşa kapılacak bir konu değil.
Sayın Bakan da söyledi, 16 tane başka anlaşma var, Vasenar düzenlemesi var, nükleer malzemelerin hareketini
takip etmek için, OECD var; oralarda daha önemli. Biz, dış politikamızı Avrupa
Birliğiyle uyumlu hale mutlaka getireceğiz, pek tabiî ki getireceğiz, doğrusu
da budur; ama, bu, şu demek değildir: Ulusal çıkarlarımız başka türlüsünü
gerektirdiği zaman, o istikamette hareket edemeyeceğimiz anlamına gelmez. İş -o
aşamaya geleceğini zannetmiyorum ama- o noktaya gelmiş, çok önemli bir ulusal
çıkarımız var; Avrupa Birliği de bu kararı kabul etmezseniz müzakereler durur
derse, müzakereler durur. Bu, dünyanın sonu değil; müzakerelerin durmasını biz
her zaman göze aldık. Dolayısıyla, bu hususlarda taviz vermek suretiyle
müzakerelerin önünü açma taraftarı değiliz. Biz, ulusal çıkarlarımız mevzubahis
olduğu zaman, nasıl, iki gün önce sonuna kadar dayandıysak, ileride de böyle
bir duruma geldiği zaman aynı şekilde davranacağız. Burada her şey bitmiş ve
Türkiye bütün opsiyonlarını elinden kaçırmış gibi takdim etmenin doğru olmadığı
kanaatindeyim.
Nitekim, bu, Türk dış politikasının Avrupa Birliğinin
politikasına uygun hale getirilmesi için, Sayın Elekdağ
bir başka örnek verdi, dedi ki; hangi maddedir, iyi hatırlamıyorum, galiba 10
uncu madde; evet, 10 uncu madde: “Müktesebat sürekli evrim içindedir ve
aşağıdaki unsurları içerir” diyor, orada, müktesebatın nelerden oluştuğunu
sayıyor. Bunların arasında, Avrupa Birliği çerçevesindeki bütün kurumların
aldıkları bağlayıcı veya bağlayıcı olmayan bütün kararlar da var diyor. NATO’ya
girmek, bu çerçevede önümüze çıkarılabilir demeye getirdi. Fakat, Sayın
Başbakan Yardımcımız, Dışişleri Bakanımız bu metinde nasıl bir iyileştirme
sağladığımızı söyledi. Peki, bu, bir taviz midir?! Ne yaptık; biz, NATO
içindeki karar verme mekanizmasının muhtar olmasının bize sağladığı avantajı
sonuna kadar kullanmak durumunda olduğumuzu, kullanma hakkımız olduğunu 25
ülkeyle istişare ettikten sonra yapılan bir Başkanlık açıklamasıyla tescil
ettirdik.
Bunu şuna benzetebiliriz sayın milletvekilleri: Dışpolitikayı çoğu zaman satranç oyununa benzetirler.
Avrupa Birliğindeki gidişatımız da, Avrupa Birliğine üyelik süreci de satranç
oyununa benzer. Fakat, satranç oyunu başladığı zaman biz ortalıkta yoktuk.
Satrançta birçok hamleler yapılmış; Türkiye, en kuvvetli unsurlarından kaleyi
kaybetmiş, atı kaybetmiş, fillerden bir tanesini kaybetmiş ve veziri kaybetmek
üzere iken masaya satranç tahtasını bize teslim etmişler. Biz ne yaptık o
zaman; bir piyon vermek suretiyle veziri kurtardık. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Hangi piyonu?..
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Sayın Bakanımızın bahsettiği
iyileştirme işte budur. Satrançta veziri kurtarmak için, pek tabiî ki, piyonu
verirsiniz. Orada, o açıklama karşı tarafı da tatmin ediyordu. Bizim sadece
NATO’yu öngörürken NATO dışındaki 16 başka uluslararası kuruluşu da kapsayacak
şekilde genişledi ve biz, şimdi, bu açıklıkla çok daha rahat hareket
edebileceğiz.
FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Bence vezir gitti.
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Vezir gitse dahi, değerli milletvekillerimiz, oyun ancak şah-mat olduğu zaman biter.
FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Allah korusun.
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – O noktaya geldiğimiz zaman,
Türkiye, şimdiye kadar, nasıl, bu hükümet Türkiye’nin çıkarlarını en iyi
şekilde korumayı başarmışsa o zaman da başaracaktır. Aynı şekilde, Avrupa
Parlamentosu kararlarını da… Geçen hafta Strasbourg’daydık.
Gözümüzün önünde kalktılar, Türkiye’yi eleştirdiler, Ermeni sözde soykırımını
tanımak üyeliğin önşartıdır dediler. Şimdi, önşartı mı oldu bu?! Onlar öyle söylüyorlar. Peki, çerçeve
belgede de Avrupa Parlamentosunu da dahil ederek onların aldığı kararlar da
müktesebatın parçasıdır diyorlar. Müktesebatın parçası oldu şimdi.
Değerli milletvekilleri, müktesebatın parçası demek,
hemen vacibülicra, executary,
executable bir karar değildir. Vacibülicra
hale gelebilmesi için Türkiye’nin de, evet, ben de bu şekilde hareket ediyorum
demesi lazımdır. Türkiye bunu söylemediği sürece, Avrupa Parlamentosunda veya
başka bir kuruluşta alınmış bir karar vacibülicra değildir. O, onların aldığı bir karardır. Bu
çeşit kararlar Türkiye’nin Avrupa Birliğine uyum için Kıbrıs’ı tanıması,
Kıbrıs’ı ben tanımıyorum, tanıyorum demediğiniz sürece, tanıması gerekir dediği
için, siz Kıbrıs’ı tanımış duruma düşmezsiniz.
Ben, şimdi, müktesebat bunları da içerir, bu çerçevede,
Avrupa Birliği yarın karşımıza limanları açmamızı gerektiği hususunu getirir.
Açmazsak Avrupa Mahkemesine götürür, mahkeme karar verirse ne yaparız?.. Bir
Temel fıkrasına benzetmeme müsaade ederseniz efendim. Temel ile Osman
gidiyorlarmış. Osman da kendisine “Ördek Osman” denildiği için çok asabı
bozulurmuş. Temel “hava ne kadar bulutlu bugün” dediği zaman Osman kızmış.
“Niye kızıyorsun” demiş. İşte, hava bulutlandığı zaman yağmur yağar, yağmur
yağdığı zaman göl olur, göllerde de ne yüzer; ördek yüzer; sen bana “Ördek
Osman” demek istedin diye kızıyor.
Şimdi, bu kadar dolaşıklı mantıkla değerli
milletvekilleri uluslararası ilişkiler yürümez. Uluslararası ilişkiler
devletlerin serbest iradesiyle yapıyorum, yaptım, imza ediyorum, yetkili
kurullardan bunu tasdik ettiriyorum dedikten sonra ancak hüküm ifade eder. Onun
için, böyle şeylere takılarak çok büyük hedeflerden lütfen sapmayalım.
Değerli milletvekilleri, sık sık
dile getirilen hususlardan bir başkası da uzun geçiş
dönemleri ve kalıcı koruma önlemleridir. Bu husus, şimdi ortaya çıkmış
değildir, bundan önce ortaya çıkmıştı; dolayısıyla, müktesebatın zaten
parçasıydı. Yalnız, Türkiye’nin ısrarlı girişimleri sonucunda, 17 Aralıktan
önce “kalıcı koruma önlemleri nedir” diye sorduğumuz zaman Avrupa Birliğine,
dediler ki: “Bunlar bir defa konulduğu zaman ilelebet yürürlükte kalacak olan
tedbirler değildir.” Ya nedir dedik “bunlar sürekli
olarak elinizin altında duracak; siz istediğiniz zaman, her zaman müracaat
edilebilir. Kalıcılık, elinizin altında durmasındaki kalıcılıktır” dediler.
Peki niye öyle yazmıyorsunuz dedik “öyle yazalım” dediler ve öyle yazdılar 17
Aralıkta. Şimdikinde de aynı ifadelerle söyleniyor. Okuyorum: Uzun geçiş dönemleri, kalıcı koruma önlemleri… Yani, koruma
önlemlerinin temelini oluşturacak, daimî olarak kullanılabilecek maddeler.
Daimîlik, istediğiniz zaman kullanmaktadır. Dolayısıyla, burada kelime oyunu
yaparak, sadece “koruma” kelimesinin önündeki “kalıcı” sözüne takılarak
saptırmamak lazım amacını. Belgelerdeki hususları Avrupa Birliği neyi
kastettiyse o şekilde okumak lazım.
Peki, başka ülkelerde var mı? Niye Türkiye’nin önüne
çıkarılıyor? Var… Şimdiye kadar Danimarka’yla ilgili müzakerelerde Danimarka’ya
kalıcı önlemler alınabilir denilmediği halde veya Danimarka kalıcı önlemler
koyabilir denilmediği halde, Danimarka Avrupa Birliğine katılırken, Schlezwig Hollstein bölgesinde
Almanlar –Almanlar diyor sadece- ikinci ev sahibi olamazlar kalıcı olarak,
ilelebet, Avrupa Birliği ayakta kaldığı sürece, kalıcı önlem; ama, onların
çerçeve belgesinde yok. Şu halde, çerçeve belgesinde olmadığı halde de kalıcı
önlemler konulabiliyormuş. Bunu bu şekilde bilmek lazım.
Değerli milletvekilleri, şimdi, çok zor bir aşamayı
aşarak Türkiye, aday ülke olma statüsünden müzakere eden ülke statüsüne geçti
iki gün önce hükümetimizin aldığı isabetli kararla. Biz, bu aşamada en yapıcı
şekilde müzakereleri sürdüreceğiz; kavga ederek değil, karşımızdaki ülkeler
ileride işbirliği yapacağımız ülkelerdir. Bu aşamada, Türkiye’nin üyeliğine
karşı çıkmış olan ülkelere de kırgın olarak davranmayacağız, onları da yanımıza
alarak bu yola devam edeceğiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkanım.
BAŞKAN – Sayın Yakış, buyurun.
YAŞAR YAKIŞ (Devamla) - Peki, bütün bunları yaptık, en
sonunda, yine, Fransa gibi çok büyük ülkeyi de saymıyorum, nüfusu çok daha az,
350 000 nüfuslu bir ülkede, bir Avrupa Birliği üyesinde referanduma gidilse ve
Türkiye’ye hayır çıksa, Türkiye, yine, Avrupa Birliğine giremeyecek. Peki, o
zaman ne olacak; hiçbir şey olmayacak. O zamana kadar gerçekleştirdiğimiz
reformlar yanımıza kâr kalacak, yolumuza devam edeceğiz. Bu işi böyle görmek
lazım.
Onun için, ben müsterihim ve Grubumuz olarak da,
hükümetimizin aldığı müzakerelere başlama kararını isabetli buluyoruz, bu yolda
devam etmesini diliyoruz, Türkiye’nin emin ellerde olduğunu görüyoruz. (AK
Parti sıralarından alkışlar)
Bütün bu çabalara katkıda bulunan Cumhuriyet Halk
Partisinin geçmişteki katkıları, muhalefetteyken yaptığı katkılar, öteki siyasî
partilerin katkıları hepsine teşekkür ediyoruz. Onlar bu katkıları yapmamış
olsaydı bugüne kadar gelemezdik. Sivil toplum kuruluşlarına, hariciyemizin
güçlü kadrolarına hepinizin huzurunda teşekkür ediyorum.
Bu kararın milletimize, Avrupa Birliğine ve bütün dünyaya
hayırlı olmasını diliyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yakış.
Sayın milletvekilleri, şu anda çalışma süremiz
tamamlanmıştır; ancak, bu konuşmaların tamamlanmasına kadar süremizin
uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul
edilmiştir.
Sayın milletvekilleri, Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah
Gül bir açıklama yapılmasını talep etmişlerdir ve talebi şu şekildedir: “Sayın
Başkan, milletvekillerimize dışarıda dağıtılan
metinler bir hafta önceki metinlerdir; onların hiçbir hükmü yoktur.”
Biz de Başkanlık Divanı olarak konuyu araştırdık, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda dağıtılan metnin, Bakanlık tarafından
dağıtılmadığı, Tekirdağ Milletvekili Sayın Mehmet Saygun
tarafından sadece fotokopisinin alınması için kavaslara verildiği; kavaslar
tarafından da, diğer milletvekili arkadaşlarımızın talebi üzerine kendilerine
dağıtıldığı anlaşılmıştır.
HASAN ÖREN (Manisa) – AKP sıralarından…
BAŞKAN – Şimdi, şahsı adına söz isteyen, Denizli
Milletvekili Ümmet Kandoğan; buyurun.
Süreniz 10 dakikadır.
ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yüce
Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Sözlerime başlamadan önce, tüm milletimizin
ve İslam âleminin mübarek ramazan ayını da gönülden kutluyorum.
Değerli milletvekilleri,
31 Temmuz 1959 tarihinden beri Türkiye’nin gündeminde olan ve dönemin
iktidarı Demokrat Parti ve onun Dışişleri Bakanı Fatin
Rüştü Zorlu tarafından ilk adımı atılan Avrupa Birliğiyle ilgili çalışmaların
bugünkü durumuna bir göz atmak
istiyorum.
Değerli milletvekilleri, yalnız, bugüne kadar örneği
görülmediği şekilde muhalefet partilerinin, siyasî partilerin,
milletvekillerinin bilgilendirilmediği bir konuda, muhalefetin haklı
eleştirilerinin yapılacağı bir Meclis toplantısının naklen yayınının da şu anda
yapılamıyor olmasından da son derece büyük bir üzüntü duymaktayım. Bugüne kadar
TRT-3 yayınlarının hiç aksamadan yapılmasına rağmen, bugün sadece milletimiz
için son derece hayatî önemi haiz bir konunun görüşüldüğü bir anda Sayın
Dışişleri Bakanının konuşmasından sonra söz sırası muhalefet partilerine
geldiğinde bu televizyon yayınlarının izlenememesinin hesabının da mutlaka birileri
tarafından verilmesi gerekmektedir.
Belki bugün Meclisten sesimizi kesebilirsiniz; ancak, biz
Avrupa Birliğiyle ilgili çekincelerimizi, eleştirilerimizi meydan meydan dolaşarak halkımızla paylaşmaya hazır olduğumuzu
Meclis kürsüsünden ifade etmek istiyorum.
Değerli milletvekilleri, öyle bir müzakere süreci oldu
ki, bu müzakere sürecinin her anında ve neticesinde, müzakerede neler
konuşulduğunun ve neticesinin ne olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi
milletvekilleri tarafından dahi bilinmediği çok açık bir gerçektir.
HÜSEYİN KANSU (İstanbul) – Bizim adımıza konuşma.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Sayın Dışişleri Bakanımız “biz
tek başımıza iktidarız, koalisyon ortağı değiliz” şeklindeki ifadelerde
bulundular; ama, Sayın Dışişleri Bakanı ve hükümetin, kendi parti
milletvekillerini dahi böyle çok önemli bir konuda bilgilendirmediği de kamuoyu
tarafından çok iyi bilinmektedir.
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar)
– Bilgilendirildik.
BAŞKAN – Lütfen, sayın milletvekilleri, hatibin sözünü
kesmeyelim.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri,
bakınız, Sayın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 8 Mart 1995 tarihinde bu kürsüden
neler söylemiş, muhalefetin bilgilendirilmemesi ve halkın
bilgilendirilmemesiyle ilgili bakınız Sayın Dışişleri Bakanı neler söylemiş;
tutanaktan okuyorum: “Şurada ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ yazıyor
-Sayın Dışişleri Bakanı söylüyor- bunun anlamı nedir; bu kadar önemli bir karar
alınırken milletin bu konuda bilgisi olması ve milletin bunu bilmesi gerekir.
Bunun anlamı budur.”
Şimdi, ben Sayın Dışişleri Bakanımıza soruyorum: Geçmişte
gümrük birliğiyle ilgili, muhalefet partilerine, milletvekillerine yeterli
bilgi, gerekli bilgi verilmediği için bu sözleri söylüyorsunuz. Şimdi,
Dışişleri Bakanı olarak bu son yapılan görüşmelerle ilgili, muhalefet partisi
milletvekillerini ve kamuoyunu bilgilendirme…
MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Genel Kurula hitap etsin.
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri…
Sayın Kandoğan, Genel Kurala
hitap eder misiniz.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Elbette, ben bunu Dışişleri
Bakanına soracağım, kime soracağım; size mi soracağım Sayın Başeğmez?!
MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Baştopçu!..
BAŞKAN – Lütfen, sayın milletvekilleri…
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri,
bakınız, ne diyor daha sonra Dışişleri Bakanı: “Bu tavır bilinendir; aslında,
tek parti devrinin tavrıdır. Tek parti devrinde de birçok önemli kararlar
alınırken halka hiç sorulmamıştır. Halka güvenilmediği için, halk doğru yolu,
halk kendisi için çıkarlı olanı, faydalı olanı bilemez, hatta şuurunda, hatta rüştünde
değil anlayışı tek parti devrinin anlayışıdır.”
Şimdi ben size dönüp soruyorum; siz de geçmişte bu kadar
çok eleştirdiğiniz bu anlayışa bugün niçin sahip çıktınız Sayın Dışişleri
Bakanımız?!
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri)
– Mecliste çok konuştuk çok; herkes konuştu burada.
MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Anlamıyor, anlamıyor!
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Evet, şimdi, Avrupa Birliğiyle
ilgili, Dışişleri Bakanımızın, hemen onu da hızlıca okuyacağım: “Avrupa
Birliğine girilemeyeceği kesindir. Bunu, Avrupalılar söylemektedir, Avrupa’nın
önde gelen bütün politikacıları söylemektedir, Avrupalı filozofların hepsi
söylemektedir; çünkü, Avrupa Birliği Hıristiyan birliğidir.”
Bunu siz söylüyorsunuz Sayın Bakan ve yine, Dışişleri Bakanı
Sayın Gül’ün konuşmalarından okuyorum: “Şimdi, Sayın Dışişleri Bakanı, Sayın
Hükümet, nezaket icabı bile –altını çiziyorum, nezaket icabı bile- bu
anlaşmanın metnini Türkiye’deki siyasî partilere, bu Parlamentodaki gruplara
vermemişlerdir…”
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Kayseri) – Partinde o!
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – “Biz, başka yerlerden
almışızdır bu İngilizce metinleri.” Ne yazık ki, biz de başka yerlerden aldık
Sayın Dışişleri Bakanı bu metni.
MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Partine gitti!
BAŞKAN – Sayın Baştopçu,
lütfen…
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Ne büyük zorluklarla, metnin
daha bugün…
BAŞKAN – Hatibin sözünü kimse kesemez Sayın Baştopçu.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – …siyasî partilere, öğle
saatlerinde gönderildiği ifade ediliyor.
Biz isterdik ki, bununla ilgili bilgileri, belgeleri daha
önceden kamuoyuyla ve siyasî partilerle paylaşsalardı.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Kayseri) – Ama, zamanla yarıştık görüyorsunuz, ne yapalım!
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Bu Mecliste bağımsız
milletvekilleri de var Sayın Dışişleri Bakanım; onlara nasıl gönderdiniz bu
metinleri?! Bağımsız milletvekillerimiz de var;
onlara nasıl gönderdiniz; siyasî partilere, genel merkezlere gönderdiniz de.
Buradaki usul şudur Sayın Bakanım; burada, milletvekili odaları vardır. Bu
metinler, milletvekilleri odalarına gönderilir.
“Biz, başka yerlerden almışızdır bu İngilizce metinleri.
Halbuki, halktan korkuluyor, Parlamentodan korkuluyor. Gönderin, inceleyelim,
okuyalım, size gelelim; şu şöyle, bu böyledir diyelim. Bundan bile
kaçınılmıştır, bu nezaket bile gösterilmemiştir.” Bunlar sizin ifadeleriniz
Sayın Bakanım, aynen tutanaklardan okuyorum.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Dün dündür, bugün bugündür!
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Gümrük birliğinden sonra
Türkiye’ye zenginlik gelecek, mallar girecek; bir pembe tablo -eleştiriyor
bunu- tabiî ki, en çok çıkarı olan grup medya olacaktır” diyor ve arkasından
devam ediyor “siz nereye giriyorsunuz; 2 000 doların altındadır, Avrupa’nın
fert başına geliri 20 000 dolar civarındadır. Siz neyi alacaksınız, alım
gücünüz mü var?! Tabiî ki medya, tabiî ki gazeteler, tabiî ki televizyon
kanalları bunu açıklayacak, halkın beynini yıkayacak.” Bu sözler sizin Sayın
Bakanım.
Değerli milletvekilleri, bu gümrük birliğine niye karşı
olduğunu Sayın Bakanım burada ifade ettiler; ancak, burada söylediği
gerekçelerle -bu metin çok uzun, 6 sayfalık bir metin- bu metindeki yapmış
olduğu konuşmalar hiç birbiriyle ilgili değil. Sayın Dışişleri Bakanı burada
dedi ki, “Avrupa Birliğine girmeden gümrük birliğine girersek, Türkiye olarak,
biz, bununla yetiniriz, tam üyelik hedefimizden vazgeçeriz düşüncesi hâkim
olduğu için, ben, bu düşünceye bu nedenle karşı çıktım” şeklinde bir ifade;
fakat, bu metin burada. Burada, bununla ilgili bir karşı çıkışınız, kesinlikle
bir tek cümle dahi yer almıyor Sayın Bakanım.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL
(Kayseri) – Tamamını okursan, görürsün…
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri,
bakınız, Sayın Dışişleri Bakanı ne diyor; “Avrupa Parlamentosunda, Türkiye’de
bölücülüğün, otonom idarelerin nasıl istendiğini, Türkiye’de Ermeni davasının
nasıl savunulduğunu göreceksiniz.” Şimdi, ben de, buradan, müzakere çerçeve
belgesi olarak elimizde bulunan metinde yer alan bazı ifadeler ile Sayın
Dışişleri Bakanımızın 1995 yılındaki endişelerinin aynısının bu metin
içerisinde de yer aldığını huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.
Bakınız, Türkiye, sadece imtiyazlı ortaklık meselesine
takıldı ve oraya yönlendi; ama, buna rağmen, imtiyazlı ortaklıkla ilgili
olarak, bakınız,1 inci maddenin son paragrafını okuyorum: “Kopenhag
kriterlerinin değerlendirmesi, Türkiye’nin tüm üyelik yükümlülüklerini tamamen
üstlenecek konumda olmadığını ortaya koyarsa, Türkiye’nin, mümkün olan en güçlü
bağ ile Avrupa yapılarına bağlanması sağlanmalıdır.” Bu nedir en güçlü bağ?
“Tam üyelik olmazsa, mümkün olan en güçlü bağ ile Avrupa yapılarına bağlanması
sağlanmalıdır” ne demek? En güçlü bağ ne demek?
MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Hadi bir fal bak!..
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Sayın milletvekili, ne demek
en güçlü bağ? Gelin, bunu buradan açıklayın.
“En güçlü bağ” ne demek sayın milletvekillerim.
En güçlü bağ, hepimizin söylemek istediği imtiyazlı ortaklıktır, tam üyelik
değildir. Bu, buraya, açık bir şekilde, net bir şekilde kaydedilmiş.
Sayın Yakış geldiler, dediler ki “her ülkenin azınlık
tanımı farklıdır.” 2 nci maddede azınlık haklarıyla
ilgili hükümler var. Şimdi, azınlık hakları…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Kandoğan,
toparlar mısınız; buyurun.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Şimdi, 6 Ekim ilerleme
raporunda, 17 Aralıkta, azınlıklar nasıl tanımlandı Sayın Yakış?
YAŞAR YAKIŞ (Düzce) –Türkiye tanımladı…
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Hayır efendim; biz, kesinlikle
içimizde, azınlık olmadıklarını, yüzlerce yıldan beri ispatlanmış kesimlerle,
kardeşlerimizle ilgili olarak… 6 Ekim ilerleme raporunda, 17 Aralıkta azınlık
tanımı yapılırken kimlerin kastedildiğini siz bilmiyor musunuz Sayın Yakış?!
YAŞAR YAKIŞ (Düzce) – Biliyorum.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Evet; o zaman, biliyorsanız,
bu azınlık haklarının buraya derç edilmesi karşısında söyleyecek hiçbir sözünüz
yok mu?
YAŞAR YAKIŞ (Düzce) – Var.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Bunu nasıl kabul
edebilirsiniz?! Bunu nasıl benimseyebilirsiniz?!
Sayın Dışişleri Bakanımız da diyor ki bütün bunlardan
sonra “daha iyisi olabilirdi.” Aynen, deminki konuşmalarında… Demek ki, bu iyi
olmadı Sayın Dışişleri Bakanım! Demek ki iyi olmadı!.. “Daha iyi olabilirdi”
derken, demek ki bu iyi olmadı.
Yine, imzalanan ek protokolle ilgili yükümlülüklerin
yerine getirilmesi 4 üncü maddenin son paragrafında çok açık bir şekilde yer
alıyor. Ek protokoldeki yükümlülüklerimiz nelerdi, bunu bütün kamuoyu biliyor.
Buradaki ek yükümlülüklerinin yerine getirilme meselesi çok açık bir şekilde
burada da yer almaktadır.
5 inci maddede -bu da çok önemli- katılıma kadar olan
dönemde, bunun altını çiziyorum; yani, onbeş yirmi yıl sonra değil, ne zaman
katılım olacaksa, katılama kadar olan dönemde; yani, katılım öncesinde
Türkiye’nin üçüncü ülkelere yönelik politikalarını ve uluslararası kuruluşlar
bünyesindeki tutumlarını tedricen birlik ve üye devletler tarafından benimsenen
politika ve tutumlara göre uyarlaması gerekecektir… Çok açık bir hüküm; yani,
aday ülke olmanız tam netleşmeden, kesin katılım olmadan bunu mutlaka
halletmeniz gerektiği…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Kandoğan, son 1 dakikanız, lütfen toparlar
mısınız.
Buyurun.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – …4 üncü maddenin son paragrafında
çok açık bir şekilde yer almıştır.
Değerli milletvekilleri, ucu açıklık meselesi çok
tartışıldı. “İngiltere örneğinde bu ucu açık yazılmamış; ama, niye yazılsın”
dedi Sayın Yaşar Yakış, sayın milletvekilimiz. Peki, İngiltere’de yazılmıyorsa,
Türkiye’de niye bunu yazma ihtiyacı hissediyorlar.
MUZAFFER BAŞTOPCU (Kocaeli) – İngiltere iki kere veto
etti…
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Hazmetme, benimseme… Avusturya
Başbakanı çok açık ve net bir şekilde dedi ki: “Bu hazmetmeyle ilgili ifadeyi
bu çerçeve belgesinin içerisinde yer almasını sağlamış olmamızdan dolayı çok
büyük bir gurur içerisindeyim.” Bunu Avusturya Başbakanı söylüyor, bu ibarenin
bu metnin içerisinde yer almasından gurur duyduğunu çok açık bir şekilde ifade
ediyor. Siz, bu çerçeve belgesini hazmedebilirsiniz; ama, ne biz Doğru Yol
Partisi olarak ne de Türk milleti olarak böyle bir belgeyi hazmedemeyeceğimizi
ifade ediyor, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Başarıyı
hazmedemiyorsunuz.
BAŞKAN - Teşekkür ediyorum
Sayın Kandoğan.
Çalışma süremiz tamamlandığı için, kanun tasarı ve
tekliflerini sırasıyla görüşmek için, 6 Ekim 2005 Perşembe günü saat 15.00’te
toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.
Kapanma
Saati: 18.15