AVRUPA KONSEYİ PARLAMENTER MECLİSİ

GENEL KURUL TOPLANTILARINA AİT RAPORLAR

                                                                                                                    

 

 

AVRUPA KONSEYİ PARLAMENTER MECLİSİ

SONBAHAR 2006 GENEL KURUL TOPLANTISI

RAPORU

 

 

2-6 EKİM 2006, STRAZBURG

 

 

 

AVRUPA KONSEYİ PARLAMENTER MECLİSİ

SONBAHAR 2006 GENEL KURUL TOPLANTISI

RAPORU

(2-6 Ekim 2006, Strazburg)

 

   2-6 Ekim 2006 tarihlerinde Strazburg’da yapılan AKPM Sonbahar Genel Kurul Toplantısına Türk Delegasyonu Başkanı Eskişehir Milletvekili Murat MERCAN, Üyeler Aksaray Milletvekili Ruhi AÇIKGÖZ, Ankara Milletvekili Gülsün BİLGEHAN, Antalya Milletvekili Mevlüt ÇAVUŞOĞLU, Erzurum Milletvekili Mustafa ILICALI, Gaziantep Milletvekili Abdülkadir ATEŞ, İstanbul Milletvekilleri Ali Rıza GÜLÇİÇEK, Halide İNCEKARA, İbrahim ÖZAL, İzmir Milletvekili Mehmet TEKELİOĞLU, Sakarya Milletvekili Erol Aslan CEBECİ, Uşak Milletvekili Osman COŞKUNOĞLU katılmışlardır.

 

2 Ekim 2006 Pazartesi Öğleden Sonra Oturumu AKPM Başkanı René van der LINDEN’in açış konuşması ile başlamıştır. LINDEN konuşmasında Türkiye’ ye de değinerek Avrupa Konseyi’nin tüm dünya dinlerini bir araya getirdiğini bunların arasında Arnavut’tan, Bosna-Hersek’ten, Türkiye ve Azerbaycan’dan Müslümanların da bulunduğunu, kültürler ve dinlerarası diyalog çalışmaları çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Asamble’de Medeniyetler İttifakı Girişimi ile ilgili olarak mükemmel bir konuşma yaptığını, Türkiye’nin Müslüman bir toplum ile insan hakları ve hukukun üstünlüğüne saygı duyan  laik demokratik bir siyasi sistem arasında uyuşmazlık olmadığını kanıtlayan bir ülke olduğunu, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye sözünü tutması ve üyelik ile ilgili yeni şartlar öne sürmemesi, Türk makamlarının da Avrupa Konseyi standartlarına tam uyumu yakalamak adına reform sürecine devam etmesi gerektiğini, Türkiye’nin son yıllarda gerçekleştirdiklerinin ve AB’nin müzakere sürecini başlatmış olmasının temel nedeninin Türkiye’nin Avrupa Konseyi ile ortaklığı ve Asamble’nin denetim sürecine yönelik uyumu olduğunu ifade etmiştir.

 

LINDEN, Sonbahar Genel Kurulu’nun açılışı münasebetiyle yaptığı basın toplantısında Türkiye’nin AB’ne girebilmesi için Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Jacques CHIRAC’ı eleştirerek bu açıklamaları beğenmediğini, bunların nedeni belli olan siyasi açıklamalar olduğunu, Türkiye reformları gerçekleştirdi diye şimdi yeni koşullar öne sürülemeyeceğini, Türkiye’ye verilen sözlerin yerine getirilmesi gerektiğini kaydetmiştir.

 

Yeni yetki belgelerinin kabulünün ardından, acil gündem maddesi adı altında Orta Doğu’daki Durum çerçevesinde Lübnan’daki Son Gelişmeler, Avrupa’nın Güney Sahillerine Yasadışı Göç Akımına Avrupa’nın Cevap Vermesi Gereği, ayrıca Güncel İşler maddesi adı altında Avrupa Konseyi’nin 2007 bütçesi konularının görüşülmesine karar verilmiştir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden Mevlüt ÇAVUŞOĞLU tarafından hazırlanan Büro ve Daimi Komisyon’un Faaliyet Raporu başlıklı raporda 30 Haziran-2 Ekim 2006 tarihleri arasında Büro ve Daimi Komisyonun faaliyetlerine değinilmekte, rapor hazırlanmak üzere Asamble komisyonlara yapılan havalelerin listesi verilmekte, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkilere atıfta bulunularak, Siyasi İşler Komisyonu Başkanı Abdülkadir ATEŞ, Avrupa Halk Partisi Grubu Başkanı Luc van den BRANDE, Siyasi İşler Komisyonu Başkan Yardımcısı Konstantin KOSACHEV ve Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Dick MARTY tarafından hazırlanan iki kuruluş arasındaki Anlaşma taslağının kabul edilerek AP Başkanına iletilmesine karar verildiği, iki kurum arasındaki Mutabakat Zaptı ile ilgili olarak Asamble Başkanı’nın sunduğu değişiklik önerilerinin müzakere edildiği, Asamble Başkanlar Komisyonu ile Avrupa Parlamentosu Başkanlar Konferansı’nın 9 Kasım 2006 tarihinde Brüksel’de ortak bir toplantı yapacakları, Avrupa’da İnsan Hakları ve Demokrasinin durumu başlıklı rapor ile ilgili olarak Sekreterya tarafından hazırlanan memorandumda yer alan önerilerin kabul edildiği ve Denetim Komisyonu ile Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu’nun kendi katkılarını hazırlamak üzere memorandumda yer alan önerileri uygulaması istendiği kaydedilmektedir.

 

Raportör Mevlüt ÇAVUŞOĞLU konuşmasında,  Tüzük ve Dokunulmazlıklar Komisyonu’nun asamble üyelerinin genel kurul toplantılarına katılımı ve oy kullanmaları ile ilgili bir rapor hazırladığını çünkü genel kurul toplantılarına katılıp imza atan üyelerin sadece üçte birinin oylamalara katıldığının saptandığını, Büro’nun oylamalara katılan üyelerin listesinin de yayınlanmasına karar verdiğini (hangi yönde oy kullandıkları değil sadece oylamaya katıldıkları yönünde), bunun Asamble’nin şeffaflığı açısından büyük bir adım teşkil edeceğini, Avrupa Konseyi ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler ile ilgili Mutabakat Zaptı üzerinde ortak bir metin oluşturulmak üzere bir çalışma grubunun oluşturulduğunu, 30 Haziran’da kabul edilen anlaşma taslağının ise Asamble Başkanı tarafından Avrupa Parlamentosu Başkanına iletildiğini, Sekreterya tarafından hazırlanan Avrupa’da İnsan Hakları ve Demokrasinin durumu başlıklı memorandumda raporun tematik olması ve tek tek ülke bazında hazırlanması önerisinin Büro tarafından kabul gördüğünü ve Nisan 2007 Genel Kurul Toplantısı esnasında bu konunun görüşülmesine karar verildiğini, Denetim ve Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonlarının yanı sıra Siyasi İşler Komisyonu ve Göçler, Mülteciler ve Nüfus Komisyonunun da faaliyet raporları ile katkıda bulunmalarına karar verildiğini belirtmiştir.

 

İspanyol Lluis Maria de PUIG tarafından hazırlanan Meksika’da Yapılan Genel ve Başkanlık Seçimlerinin İzlenmesi başlıklı raporda 2 Temmuz 2006 tarihinde gerçekleştirilen federal seçimlerin  Asamble’nin Meksika’da izlediği en başarılı seçim olduğu, seçim kampanyası esnasında gergin anların yaşandığı, siyasi süreçte bugüne kadar yaşanmayan bir şeffaflık ve kamuoyu güveninin mevcut olduğu, basında dengeli yayıncılığa önem verildiği, oy verme işleminin huzurlu ve iyi organize edilmiş bir ortamda gerçekleştiği, Meksika yetkililerinin diasporanın oy kullanması ile ilgili hükümleri geliştirebileceği, bunun dışında Meksika’daki seçimlerin birçok Avrupa Konseyi üyesi ülke için kendi sistemlerini geliştirme anlamında iyi bir örnek teşkil edebileceği belirtilmektedir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden Mevlüt ÇAVUŞOĞLU tarafından hazırlanan Makedonya’daki Genel Seçimler ile ilgili raporda, seçimlere çok kısa süre kala kabul edilen seçim yasasının Avrupa Konseyi normlarına uygun olmasa da seçimlerin daha düzenli bir şekilde geçmesine yardımcı olduğu, bahsekonu yasada bazı belirsizlik ve eksikliklerin düzeltilmesi, bunun için de seçim yasasının Venedik Komisyonu’nun tavsiyeleri ışığında gözden geçirilmesi gerektiği, seçimlerin genel olarak uluslararası  normlara uygun demokratik bir ortamda gerçekleştiği, bazı seçim bölgelerinde yaşanan usulsüzlüklerin seçimin geneline gölge düşürmemesi gerektiği, bazı kesimlerin şiddete başvurmayı doğal olarak kabul etmesinin endişe verici olduğu gelecek yıllarda bunlarla karşılaşılmaması için önlemler alınması gerektiği kaydedilmektedir.

 

Raportör ÇAVUŞOĞLU konuşmasında, seçimlerin genel olarak Avrupa Konseyi standartlarına uygun olduğunu, kampanyanın ilk yarısında bazı şiddet ve sindirme olaylarının ve  seçim günü de bazı düzensizliklerin gözlemlendiğini ancak bu münferit olayların seçimlerin tamamını lekelememesi gerektiğini, seçimlerin muhalefet ve iktidarın uzlaşısı sonucu normalden erken yapıldığını bu durumun Makedonya’nın Avrupa-Atlantik ve Avrupa Birliği ile bütünleşme isteğini göstermesi açısından önem arz ettiğini, Makedonya’nın halen etnik anlamda kutuplara ayrılmış olduğunu, ancak Makedonlar, Arnavutlar ve diğer etnik gruplara hitap eden gerçek anlamda bir etnik parti bulunmadığını bunun da Makedonya’nın entegrasyonu önünde bir engel oluşturabileceğini, seçimlerin organize bir şekilde geçmesine rağmen düzensizliklerin seçim veya oy sayma işlemi ile ilgili prosedürlere uyulmamasından kaynaklandığını, yeni seçim yasasında bazı eksikliklerin bulunduğunu, yeni parlamentonun bu eksiklikleri gidereceğini ümit ettiklerini belirtmiştir.

 

Monakolu Jean-Charles GARDETTO tarafından hazırlanan Karadağ Cumhuriyeti’ndeki Genel Seçimlerin İzlenmesi başlıklı raporda 10 Eylül 2006 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerin genel olarak Avrupa Konseyi standartlarına uyum gösterdiği, seçimi izleyen heyetin medyadaki çoğulculuk ve ifade özgürlüğü prensiplerini memnuniyetle karşılandığı ancak yayınların dengeli olmadığını ifade etmek gerektiği, seçim sandıklarının kapatılmasından sonra seçim listelerinin değiştirilmesinin demokratik seçimler anlamında Avrupa Konseyi standartları ile çeliştiği ve seçim yasasınca yasaklanması gerektiği, heyetin Karadağ Cumhuriyeti’nin seçimler ile ilgili olarak Venedik Komisyonu’nun uzmanlığından yararlanması gerektiği görüşünde olduğu, seçim yasasına getirilecek değişikliklerin yeni Anayasa ile birlikte ele alınması bu konuda Venedik Komisyonu ile işbirliği içinde olunması gerektiği kaydedilmektedir.

 

Hırvatistan Başbakanı Ivo SANADER Asambleye hitabında, Hırvatistan’ın 10 yıl önce bugün Avrupa Konseyi üyeliğine kabul edildiğini, o günden bugüne kadar ülkesinde bir dizi reformlar gerçekleştirildiğini, bu reform çabalarının temel nedeninin ise Hırvat halkının yaşam düzey seviyesini yükseltmek olduğunu, reformların kararlı bir şekilde uygulanmasının AB’nin gerçek bir partneri olarak ülkesinin kredibilitesine katkıda bulunduğunu, AB’ne yeni üyeler nosyonu sözkonusu olduğunda birçok insanın yeni üye olacak ülkeleri üye oldukları zamanki durumları ile değil bugünkü durumları ile değerlendirdiklerini, yargı ve eğitimde bir dizi reforma gittiklerini, ekonomik anlamda istikrarlı sınai kalkınma ve gayri safi milli hasılaya ulaştıklarını, enflasyonun düştüğünü, ihracat ve direk yabancı yatırımın arttığını, Güney-Doğu Avrupa bölgesindeki işbirliğinin ancak açık, dengeli ve sorunlara cevap vermeye hazır bir yapıda olması durumunda etkin olabileceğini, bu anlamda mevcut problemlerin, istikrarı arttırıcı ve demokratik ve ekonomik kalkınmanın devamını sağlayacak bir şekilde çözülmesi gerektiğini, bugün Güney-Doğu Avrupa’da yeni ilişkiler ağının mevcut olduğunu, bu ilişkinin AB üyeliği, Güney-Doğu Avrupa İstikrar Paktı ve istikrar ve ortaklık sürecine bağlı olduğunu ancak diğer bölgesel kurumların da bu süreç içinde yer aldığını, orta Avrupa inisiyatifi, Adriatik-İonia ve Hırvatistan’ın başkanlığını yürüttüğü dörtlülerin unutulmaması gerektiğini, Hırvatistan’ın tüm kriterleri biran önce yerine getirerek hem NATO hem de AB üyesi olmak istediğini ifade etmiştir.

 

Tüzük ve Ayrıcalıklar Komisyonu raportörü Avusturyalı Peter SCHIEDER tarafından hazırlanan Avrupa Konseyinde Kurumsal Denge başlıklı raporda kurumsal denge tanımının genellikle uluslararası veya ulusüstü bir örgütteki güç dağılımını ve örgütün organları arasındaki ilişkileri ifade ettiği, Avrupa Konseyi’nin genel yetkiye sahip iki organı bulunduğu, (Bakanlar Komitesi ve Parlamenter Asamble), AK Statüsünün imzalanmasından sonra Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin oluşturuldukları, bu durumun AK Statüsüne yeterince yansıtılmadığı Bakanlar Komitesi ve diğer organlar arasındaki ilişkilerde gerekli düzenlemelerin yapılmaması nedeniyle güncel standartların yakalanamadığı, bu nedenle AK içinde önemli reformların yapılmasının gerekli görüldüğü kaydedilmektedir.

 

Müzakere sonrasında raporda yer alan tavsiye karar tasarısı ile ilgili olarak verilen 9 değişiklik önerisinden 7’si kabul, 2’si reddedilmiştir.

 

Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu raportörü Hollandalı Eric JURGENS tarafından hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının Uygulanması başlıklı raporda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin gücünün, kararlarının üye ülkelerce etkin bir biçimde uygulanmasına bağlı olduğu, Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu’nun aralarında ülkemizin de bulunduğu beş ülkenin (İtalya, Rusya Federasyonu, Türkiye, Ukrayna, İngiltere) taraf olduğu bazı davalarda AİHM’nin almış olduğu kararların uygulanmasında meydana gelen gecikmeler dolayısıyla bu davalara özel önem atfettiği, raportörün anılan ülkelere çalışma ziyaretinde bulunduğu, ayrıca 8 ülkenin de (Bulgaristan, Fransa, Almanya, Yunanistan, Letonya, Moldova, Polonya, Romanya) taraf olduğu davalarda AİHM’nin verdiği kararların uygulanmasında yaşanan zorluklara değinilmiş, sözkonusu ülkelerin AİHM kararlarının uygulanmasında ortaya çıkan zorlukların aşılmasını sağlayacak somut bir çözüm ya da gerçekçi bir eylem planı sunulmaması halinde AKPM’nin, AKPM İç Tüzüğünün 8. maddesinin (Ulusal Heyetlerin temsil edilme hakkının askıya alınması) işletilme olasılığının değerlendirilmesi gerektiği kaydedilmektedir.

 

Türkiye ile ilgili bölümde, Doğan davası ile ilgili olarak Türkiye’nin yeni bir Tazmin Yasası kabul etmiş olmasının memnuniyetle karşılandığı, bu tazminin etkisinin İçyer davası ile ilgili olarak Mahkemenin almış olduğu kararda kendisini gösterdiği ancak kararın aynı durumda olan kişilerin köylerine dönüp dönemeyecekleri sorununa eğilmediği, ifade özgürlüğü ile ilgili kararlarda kapsamlı reform paketlerine rağmen yetkililerin yeni hükümleri AİHM kararlarına uygun olarak yorumlayıp yorumlamadıkları konusunda endişeler bulunduğu, güvenlik güçlerinin faaliyetleri ile ilgili mevcut kuralların uygulanmasında da benzer endişeler taşındığı, Hulki Güneş davası ile ilgili kararın uygulamasında hiçbir ilerleme kaydedilmediği, Bakanlar Komitesi ve Asamble’nin ısrarlı çağrılarına rağmen anılan kişiye yeniden yargılanma hakkı tanınmadığı, Kıbrıs konusu ile ilgili davalarda özellikle kayıp şahıslar konusunda daha fazla ilerlemeye ihtiyaç olduğu, Kıbrıs ile ilgili kararların tümünün başarı ile uygulanmasının Avrupa Konseyi’nin Kıbrıs sorununun çözümüne katkıda bulunmasını sağlayacağını, raportörün Türk makamlarına bu mesajı vermeye çalıştığı ve kararların tümünü uygulama yönündeki yapıcı çabalarını arttıracaklarına inandığı belirtilmektedir.

 

Raportör Jurgens konuşmasında, herkes tarafından iyi bilinen bazı davalar olduğunu bunların en temel nedeninin kendini tekrarlayan davalar olduğunu buna en iyi örneğin İtalya ile ilgili davaların oluşturduğunu, İtalya’da mahkeme önüne neyin getirilip getirilmemesine karar verilmesinin çok uzun sürebildiğini, Mahkemenin bu durumun Sözleşmenin 6. Maddesinin ihlali olduğunu söylediğini, bunun İtalya’nın yapısal bir meselesi olduğunu, Rusya ve Yunanistan’da ceza evlerinin dolup taştığını, Mahkemenin bu durumun değişmesi gerektiğini söylediğini ama değişmediğini, İngiltere ve Türkiye’de olduğu gibi güvenlik güçleri insan hakları ihlallerinde bulunduklarında nasıl sorgulandıkları konusunda endişeleri bulunduğunu, Orhan Pamuk’un Türk Devletine karşı sarf ettiği sözler kibar olarak değerlendirilmediği için yargılandığını, kendi ülkesinde kibar olmayan sözler sarf eden kişilerin ödüllendirildiğini ve bu durumun kamuoyunda genel bir müzakere konusu olarak kullanıldığını, kararların uygulanmasının sağlanması için ulusal parlamentolarda bir denetim mekanizması oluşturulması gerektiğine inandığını, hükümetlerin ulusal parlamentolara belirli aralıklarla rapor sunması halinde kendilerinin uygulamada neler olduğunu sorma durumunda olacaklarını, raporun kabul edilmesi halinde düzenli ve sistematik bir şekilde Mahkemenin kararlarının uygulanmasının Parlamentolarda müzakeresini sağlayacak bir sistemi tüm parlamentoların uygulamasını isteyeceğini ve bunu bir mektupla tüm parlamentolara ileteceğini belirtmiştir.

 

Müzakerelerin ardından raporda yer alan karar tasarısı ile ilgili olarak Rus Delegasyonu tarafından verilen değişiklik önerisi reddedilmiştir.

 

3 Ekim 2006 Salı, Sabah Oturumu

 

Siyasi İşler Komisyonu raportörü Macar Matyas EÖRSI tarafından hazırlanan Balkanlar’daki Durum ile ilgili Genel Politika başlıklı raporda, 2006 senesinin bu bölge için çok önemli bir yıl olduğu, son birkaç yılda bu ülkelerin göstermiş oldukları önemli adımların göz ardı edilemeyeceği, ancak hala bazı önemli gelişmelerin yapılması gerektiği, bunun için de uluslararası toplumun özellikle’de Avrupa Birliği’nin ve Avrupa Konseyi’nin bu ülkelere siyasi hukuki ve güvenlik konularında yardım etmeleri bu sayede bu bölgenin kalkınmasında etkili rol üstlenilmesinin gerekliliği ifade edilmektedir.

 

Raporda, Balkan ülkelerinin durumu konulu bir diyalog platformunun oluşturulması gerektiği, parlamenter yardım programının geliştirilmesi ve eski Yugoslavya ülkelerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi ile işbirliği geçekleştirmeleri, bu sayede halklar ve bölgeler arası dostluğun geliştirilmesinin önemi kaydedilmektedir.

 

Raporda, Parlamenterler Asamblesi’nin Balkanlardaki genel siyasi durum ile ilgili aldığı Karar doğrultusunda, Avrupa Konseyi’nin bölge ülkelerinin demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, azınlıkların korunması konularında tarihi rol üstlendiği, bu bölgede daha faal olması gerektiği, bölge ülkelerini bu konularda ilerlemelerini  desteklemesi ve gözlemlemesi gerektiği vurgulanmaktadır.       

 

 

Arnavutluk Başbakanı Sali BERISHA Asambleye hitabında, Avrupa Konseyi’nin Arnavutluk’un gelişmesinde büyük katkısı olduğunu o nedenle AKPM’ne hitap etmekten büyük gurur duyduğunu, geçmiş yıllarda Arnavutluk’un en büyük problemlerinden birini organize suçların oluşturduğunu, organize suça karşı sıfır tolerans politikası uyguladıklarını, geçen yıl 33 suç örgütünün çökertildiğini ve üyelerinin yargılandığını, Arnavutluk’un uyuşturucu kaçakçılığı rotasından çıkmak üzere olduğunu, yolsuzlukla mücadelenin de Arnavutluk hükümetinin en önemli sorunları arasında yer aldığını, mali alanda tam bir devrim gerçekleştirdiklerini, tüm vergileri indirdiklerini, yurtdışından yatırımcıların sadece 1 Euro ödeyerek Arnavutluk’ta yatırım yapabileceklerini, ekonominin % 6 büyüme kaydettiğini, 12 Haziran tarihinde Arnavutluk’un AB ile İstikrar ve Ortaklık Anlaşması imzaladığını, NATO’nun ilk genişleme zirvesinde üyeliğe kabul edilebilmek için reform sürecine devam edeceklerini ifade etmiştir.

 

Balkanlardaki gelişmeler ile ilgili olarak, 1980’lerde Sırbistan Anayasasında kabul edilen pozisyon ile 2006 anayasa senaryosu arasında çok önemli bir değişiklik olmadığını, 1991-1995 yılları arasında Belgrat’ın Kosova sorununa çözümünün sadece Kosova’nın bölünmesi ve üç ayda bir değişen haritalar olduğunu, bugün 2006 yılında Belgrat için çözümün yine Kosova’nın bölünmesi olarak devam ettiğini, Arnavutluk’un Kontak Grubu’nun misyonuna tam destek verdiğini, Kosova’nın nihai statüsünün ülkedeki tüm azınlıkların haklarının, ademi merkeziyetçilik sürecine tam uyumun garanti altına alınması gerektiğine inandığını, Kosova’nın ekonomik ve sosyal kalkınması için bağımsızlığın şart olduğunu, Kosova’nın nihai statüsü ile ilgili olarak Arnavutluk, Makedonya ve Karadağ’ın aynı görüşte olduklarını, Kosova’nın bağımsızlığının aynı zamanda Sırbistan’ın istikrarına katkıda bulunacağına ve Arnavutluk ile Sırbistan’ın iyi komşuluk ve işbirliği konusunda yeni bir sayfa açmak zorunda olduklarına inandığını belirtmiştir.

 

Bosna-Hersek Bakanlar Kurulu Başkanı Adnan TERZIC ise Asambleye hitabında, Avrupa Konseyi’nin Bosna-Hersek’in demokratikleşmesine, kurumların reformuna, bağımsız bir yargı oluşturulmasına, uluslararası standartlarda seçimlerin yapılmasına büyük katkıda bulunduğunu, 2003 yılında Selanik’te Batı Balkanlara gelecekte Avrupa Birliğine katılımları yönünde önemli bir sinyal verildiğini ancak o tarihten itibaren bu sinyalin tekrarlanmadığını, bölgedeki ülkelerin AB’den gelen sinyal doğrultusunda birçok zorlu reform gerçekleştirdiklerini, AB’de son zamanlarda hüküm süren “ absorbsiyon kapasitesi” tartışmalarının genişleme etkisini azaltma tehlikesini getirdiğini ve AB’nin küresel itibarını etkilediğini, ancak Avrupa Birliği’nin sorumluluklarını yerine getirmesi ve sırtını dönmemesi gerektiğini, açık kapı politikasının Balkanlarda reform yanlısı olanları güçlendireceğini, AB ve Avrupa Konseyi’nin Soğuk Savaş sonrasında orta ve doğu Avrupa’da yeni kimlikler oluşturduklarını, bunun Bosna-Hersek için realiteye dönüştürülmesi gerektiğini ifade etmiştir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden Ruhi AÇIKGÖZ,  Karadağ’ın bağımsızlığa kavuşmasının, Kosova’nın statüsü ile ilgili müzakerelerin, Bosna-Hersek ile AB arasında başlatılan İstikrar ve Ortaklık Anlaşması müzakerelerinin, Karadağ ile ayrı bir İstikrar ve Ortalık Anlaşması için yeni bir görev yetkisine olan gereksinim, Sırbistan ile Anlaşma ile ilgili müzakerelerin askıya alınmasının ve Arnavutluk ile yeni bir Anlaşma imzalanmasının son derece önemli gelişmeler olduklarını, ancak Batı Balkan ülkelerinin başlattıkları reform sürecine devam etmeleri, Avrupa Konseyi’nin de çok etnili ve demokratik toplumlar yaratmak üzere bu ülkelere yardımcı olması gerektiğini, Kosova’nın statüsü ile ilgili sürdürülebilir ve adil bir çözüme bu çerçevede ulaşılabileceğini, Karadağ’ın biran önce Avrupa Konseyi üyesi olması ve bölgesel ve uluslararası organizasyonlarla yoğun ve verimli müzakerelere girmesi, tüm Batı Balkan ülkelerinin Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ile tam işbirliği içinde olmaları, Bosna-Hersek’e  mevcut problemlerin çözümünde yardımcı olunması, bu konuda Avrupa Konseyi ve AB arasındaki ilişkilerin arttırılması gerektiğini belirtmiştir.

3 Ekim 2006 Salı, Öğleden Sonra Oturumu

 

Ögleden sonra müzakeresine devam edilen Balkanlardaki Durum ile ilgili Genel Politika başlıklı rapor ile ilgili olarak Türk Delegasyonu Üyelerinden Mevlüt ÇAVUŞOĞLU, raporda Avrupa’nın bölgeye daha fazla ilgi göstermemesi durumunda aşırılığa kaçma duygusunun artacağını ve bunun istenmeyen sonuçlara neden olacağını, raportörün bugüne kadar gerçekleştirilen ilerlemeleri takdir etmesine ve demokratik gelişmenin yeterli olmamasında uluslararası toplumun da sorumluluğu bulunduğu yolundaki fikirlerine katıldığını, bu yaklaşımdan memnuniyet duyduğunu ve aynı yaklaşımın kendine has özellikleri olan Kafkasya bölgesine de gösterilmesi gerektiğini, Avrupa Konseyi’nin tavsiye kararı çerçevesinde bölgede daha aktif bir rol oynayabileceğini, raportörün diyalog platformu önerisini de desteklediğini, bu platformu yıllardır çatışma ve kayıp içinde olan ülkeleri anlaşmaya götürecek ilk adım olarak gördüğünü, Göçler, Mülteciler ve Nüfus Komisyonu Başkanı olarak bölgede yerlerinden edilmiş ve kayıp kişilerin bulunduğunu hatırlatmak istediğini bunun sadece insani bir sorun olmayıp aynı zamanda bölgenin istikrar ve güvenliğinin önündeki engellerden birisini teşkil ettiğini ifade etmiştir.

 

Müzakerelerin ardından raporda yer alan karar tasarısı ile ilgili olarak verilen 2 değişiklik önerisinden 1”i kabul, diğeri reddedilmiştir.

 

Güncel İşler gündem maddesi altında görüşülmesi kabul edilen 2007 Avrupa Konseyi Bütçesi konusunda söz alan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Terry DAVIES, yeni faaliyetler için tasarrufa gidildiğini ancak bazı özel ve istisnai sorunlar bulunduğunu, Genel Sekreter olarak 3 milyon Euro bulması gerektiğini, bunun yarısının yeni binaların bakımı için gerektiğini ve bunun yatırım bütçesinden değil normal bütçeden karşılanacağını, ayrıca Mahkemenin de katkıya ihtiyacı olduğunu bunun da bütçenin dörtte birinin Mahkemeye aktarılması anlamına geldiğini, 200 milyon Euro’luk bütçeden geriye kalan faaliyetleri gerçekleştirmek için 150 milyon Euro kaldığını, bazı ülkelerin Mahkemeye daha fazla para aktarılması için bütçeden daha fazla para kesilmesini istediklerini, bazılarının ise görevlilerin masraflarının kesilmesini istediklerini ama işlerin yürütülebilmesi için çalışana ihtiyaç olduğunu, çalışanların sayısının azaltılmasının görev alanının daraltılması anlamına geleceğini, bir uluslararası organizasyonunun faaliyetlerine son vermenin iki yolu bulunduğunu, bunlardan birisinin kuruluşu tamamen kapatıp yetkilerini başka bir kuruluşa devretmek olduğunu, Batı Avrupa Birliği’nin hükümetler kanadının bu şekilde sona erdiğini, ya da özellikle başka bir kuruluş bu sorumlulukları üstlenmeye hazırken gerekli kaynakları temin etmeyi reddederek bir kuruluşu ölüme terk etmek olduğunu, burada aklına Bulgaristan’ın geldiğini, çünkü Bulgaristan’ın gelecek yıl AB’ne katıldığında anında 300 milyon Euro’luk katkı payını vermesi gerekeceğini ifade etmiştir.

 

4 Ekim 2006 Çarşamba, Sabah Oturumu

 

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı ve Bakanlar Komitesi  Dönem Başkanı Sergey LAVROV Asambleye hitabında, Dönem Başkanı olarak, Zirve kararlarının etkin olarak uygulanabilmesi için tüm üye ülkelerin Avrupa Konseyi’nin uluslararası hukuki belgelerinin uygulanmasında işbirliği içinde olması gerektiğine inandıklarını, önceliklerinin ulusal insan hakları koruma mekanizmalarının geliştirilmesi insan hakları eğitiminin yaygınlaştırılması, ulusal azınlıkların haklarının korunması olduğunu, Akil Kişiler Grubunun İnsan Hakları Sözleşmesi ve Mahkemenin etkinliğini arttırmak için öneriler geliştirdiklerini, bu yılın sonunda grubun raporunu sunacağını, ikinci önceliklerinin ise bireylerin günümüz sorunlarından korunmasını amaçlayan bir Avrupa Hukuk Alanı oluşturmak olduğunu, bu çerçevede tüm ülkelerin Avrupa Konseyi Terörün Önlenmesi Sözleşmesini kabul etmelerinin son derece önem arz ettiğini, sosyal alanda gerçekleştirilen en büyük başarının ise sakat insanların yaşam kalitesini arttırmayı hedefleyen on yıllık aksiyon planının kabul edilmesi olduğunu, bu çerçevede çocuk haklarının korunmasına da önem atfedildiğini ifade etmiştir.

 

Ayrıca, demokratik seçimler ile ilgili olarak bir Sözleşmenin gereğine dikkat çekerek, seçimlerde AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Enstitüsünün monopolisinin şaşkınlık yarattığını, bu görevin bu alanda diğer kurumlardan daha mükemmel olan Venedik Komisyonu tarafından yerine getirilebileceğini, bölgelerarası ve sınırlar ötesi işbirliğinin geliştirilmesinden yana olduklarını, 18-19 Ekim tarihlerinde yapılacak olan Avrupa Konseyi Demokrasinin Geleceği Forumu tarafından düzenlenecek “ Demokratik Toplumda Siyasi Partilerin Rolü” başlıklı seminerin ülkelerimiz için önemli olduğunu, Avrupa Konseyi ile AB arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi konusunda iki kurum arasındaki fikir ayrılıkları nedeniyle JUNCKER raporunda yer alan önerileri hayata geçirecek üst düzey grubun oluşturulamamış olmasını üzüntü ile karşıladıklarını, Avrupa Konseyi ve Parlamenter Asamble arasındaki ilişkinin özellikle faaliyetler alanında son derece yoğun olması gerektiğine inandığını kaydetmiştir.

 

Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu raportörü Letonyalı Boriss CILEVICS tarafından hazırlanan Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’nin Üye Devletler Tarafından Onaylanması başlıklı raporda, siyasi ve toplumsal istikrarın sağlanması, toplumsal huzursuzlukların önlenmesi, kültür ve dil çeşitliliğinin yaşatılması bakımından büyük önem taşıyan ulusal azınlıkların korunması ve haklarının geliştirilmesi konusunda AK’nın kaydadeğer başarılara imza attığı, Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesinin 38 ülke tarafından onaylandığı, Belçika, Yunanistan, İzlanda ve Lüksemburg’un imzalamakla birlikte onay sürecini tamamlamadıkları, Andora, Fransa, Monako ve Türkiye’nin henüz imza ve onay aşamasına gelmedikleri, AKPM’nin anılan sekiz ülkeye Çerçeve Sözleşmeyi çekince koymadan ve beyan yapmadan imzalayıp onaylamaları hususunda yaptığı çağrılardan olumlu sonuç alamadığı, Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu’nun bu ülkelerin onay sürecinde karşılaştıkları sorunları mercek altına alacak bir çalışma yaptığı, sözkonusu çalışmada bu ülkelerin her birinin ulusal azınlık bağlamında farklı politika ve uygulamalar benimsediğinin görüldüğü ifade edilmektedir.

 

Karar tasarısı ile ilgili olarak verilen 1 değişiklik önerisi reddedilmiştir.

 

4 Ekim 2006 Çarşamba, Öğleden Sonra  Oturumu

 

Ekonomik İşler ve Kalkınma Komisyonu raportörü İspanyol Ignacio COSIDO tarafından hazırlanan OECD ve Dünya Ekonomisi başlıklı raporda, yüksek enerji fiyatları, bazı ülkelerde yükselmeye başlayan enflasyon ve mali dengesizliklere rağmen dünya ekonomisinin esnekliğini koruduğu, bu zorlukların bazı tedbirlerin alınmasını gerektirdiği, büyümenin devam etmesi için uluslararası ticaretin liberalleştirilmesinin en iyi tedbir olduğu, bu çerçevede Doha görüşmelerinin sonuçlandırılması ve gümrük duvarlarının ve hükümetlerin üreticilere verdikleri sübvansiyonların ortadan kaldırılması gerektiği, ayrıca şeffaf ve istikrarlı bir sermaye piyasasının ihdas edilmesinin önemli olduğu, özellikle gelişmekte olan ülkelerin yabancı sermaye çekmek için asgari hukuki güvenceleri sağlamalarının önem arz ettiği ve yaşanan yoğun göçlerin aslında dünya büyümesi üzerinde olumlu etkiye sahip olduğu, aşırı derecede kamu açığı olan ülkelerin kamu harcamalarını kontrol etmeleri gerektiği, bazı büyük ülkelerdeki kamu açıklarının uzun vadede tüm dünya ekonomisi için tehlike arz edebileceği, enerji fiyatlarındaki artışın sürmesi halinde bu durumun dünya ekonomisi için olumsuz bir unsur olabileceği, bu durumda yenilenebilir enerji kaynaklarına önem verilmesi gerektiği, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurumun giderek arttığı, bu uçurumun kapatılmasını teminen gelişmekte olan ülkelere yapılan yardımların arttırılması gerektiği kaydedilmektedir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden İbrahim ÖZAL, rapor ile ilgili olarak, enerji fiyatlarının uzun süreli olarak yükselmesi, enflasyon, küresel mali istikrarın korunması gereği ve ticaretin liberalleşmesi ile dünya ekonomisinde bir esneklik gözlemlendiğini ancak bu esnekliğe rağmen halen bazı tehlikelerin varlığını sürdürdüklerini, bunlardan birisini yüksek petrol fiyatlarının oluşturduğunu, son zamanlardaki düşüşün devam etmesini ümit ettiklerini, hükümetlerin yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde daha fazla yatırım yapmaları, etkin enerjinin geliştirilmesi gerektiğini bu çerçevede Türkiye’nin enerji politikasının enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve enerji etkinliğinin arttırılmasına bağlı olduğunu, dünya ekonomisi için bir diğer tehlikenin ticaret liberalleşmesinin yavaş seyretmesi olduğunu, Doha müzakerelerinin askıya alınmasının üzücü olduğunu, müzakereci tarafların pozisyonlarını yeniden gözden geçirerek müzakerelere yeniden başlamalarını ümit ettiğini, yolsuzlukla mücadele prensipleri ile ilgili olarak OECD’nin AB ve Avrupa Konseyi ile ortak çalışmasının takdirle karşılandığını, sonuç olarak hepimizin çocuklarımıza daha iyi bir dünya borçlu olduğumuzu unutmamamız gerektiğini ifade etmiştir.

 

Müzakerelerin ardından raporda yer alan karar tasarısı ile ilgili olarak verilen 1 değişiklik önerisi reddedilmiştir.

 

Kültür, Bilim ve Eğitim Komisyonu raportörü Lord RUSSELL-JOHNSTON tarafından hazırlanan Kürtlerin Kültürel Durumu başlıklı raporda, Türkiye İran,Irak Suriye ve Avrupa’da yaşayan sayıları 25 ila 30 milyonu bulduğu iddia edilen ve dünyanın en büyük devletsiz uluslardan biri olduğu savunulan Kürtlerin kültürel durumuna dikkat çekilmek istendiği, kültürel ve dilsel çeşitliliğin Avrupa mirasını zenginleştiren önemli kaynaklar olduğu, bu çerçevede Kürt kültürünün korunması için AK’nın ilgili ülkelere destekte bulunması gerektiği AKPM’nin yalnızca Türkiye’yi değil İran, Irak, Suriye’yi de Kürt kültürü ve dilinin kendi kültürel zenginliklerinin bir parçası olduğunu kabul etmeleri yönünde teşvik etmesi gerektiği, bazı Kürtlerin namus cinayetleri ile bağdaşlaştırıldığı ancak bu barbarca uygulamanın sadece Kürtleri değil Orta Doğu’daki geri kalmış kırsal bölgeleri de ilgilendirdiği kaydedilmektedir.

 

Hem raporda hem karar tasarısında Türkiye ile ilgili gerçek olmayan ifadeler yer almaktadır. Bu ifadeler:

 

-          Kürtler onlarca yıldır Türk yetkililer tarafından tanınmamıştır.

-          Lozan Antlaşması Kürt topraklarının büyük bir bölümünde ve toplam Kürt nüfusunun % 52’sinin üzerinde Türk egemenliğini teyit etmiştir.

-          Mustafa Kemal Kürt dilini yasaklamıştır

-          Türk vatandaşlarının büyük bir azınlığı Kürtlerdir

-          Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya karşı mücadelesi “savaş” ve “de facto iç savaş”tır

-          Terör örgütü PKK’ya karşı yürütülen mücadele Kürtlerin kültürel durumunu daha da kötüleştirmiştir

-          1992 yılında Kürtler zorla yerlerinden edilmiş, Kürt köyleri tahrip edilmiş, Kürt elitleri siyasi suikast politikası ile öldürülmüş, bütün bunların sonucunda Kürtler Avrupa’ya kitlesel olarak göç etmişlerdir

-          Uygulamaya konulan reformlar yetersizdir. Uygulamada ciddi idari engellemelerle karşılaşılmaktadır

 

Karar tasarısında ise

 

-Kürt meselesinin yalnızca güvenlik boyutu çerçevesinde değil daha kapsamlı bir bakış açısıyla ele alınması,

- Kürt dillerinin korunması amacıyla Türkiye’nin Avrupa Azınlık ve Bölgesel Diller Şartını imzalaması

- Resmi dilin yanında ana dilde eğitim olanağının da sağlanması

- Farklı dil eğitimi olanakları konusunda Kürt ebeveynlerin bilgilendirilmesi ve bu konuda bir yönetmelik yayınlanması,

- Kürt dili ve edebiyatı dersleri konusunda üniversitelerin teşvik edilmesi

- Kürt kültürel derneklerinin tanınması ve desteklenmesi ile Kürt dili ve kültürünün korunması amacıyla bu derneklerle işbirliğine gitmek için iletişime geçilmesi

- Kürtlerin kültürel faaliyetlerini gerçekleştirirken karşılaştıkları “makul olmayan” idari zorlukların sona erdirilmesi

-Bir sonraki resmi nüfus sayımında Kürtlerin kaydının düzgün bir şekilde yapılmasına önem verilmesi,

- Kürtçe konuşanların modern kitle iletişim araçlarına erişiminin arttırılması, Televizyon, radyo ve yazılı basının geliştirilebilmesini teminen Kürt topluluğundan mali destek sağlanması,

- Kürt kültürünün desteklenmesi için daha fazla yerel merkez kurulması

 

İstenmektedir.

 

Raportör konuşmasında, raporun hazırlanması sırasında Komisyon’da mümkün olduğunca sadece Kürtlerin kültürel durumu üzerinde yoğunlaşılmasına  ve siyasi durumları ile ilgili bir dizi argümana girilmemesine karar verildiğini ancak bunun çok zor olduğunu çünkü sonuç olarak kültürel özgürlüğün siyasi durum ile ilgili olduğunu, raporun Haziran 2004’te Türkiye’ye gerçekleştirilen bir ziyarete dayandığını, doğuya, Ankara’ya ve İstanbul’a gittiklerini, Türkiye ziyareti sırasında Kuzey Irak’ı da ziyaret etmek istediğini, ancak bunun mümkün olamayacağının söylendiğini, Irak ve İran’daki gelişmeler nedeniyle bu ülkeleri de ziyaret edemediğini ve ziyaretini Türkiye ile sınırlamak zorunda kaldığını, bir Avrupa Konseyi üyesi olarak Türkiye’nin raporda daha çok yer aldığını ancak İran, Irak ve Suriye’nin de Kürt kültürü konusunu ele almaları ve bu müzakerenin sonuçlarının bu ülkelerin hükümetlerine gönderilmesi gerektiğini, Türkiye’yi ziyaretinin Leyla Zana ve diğer üç eski parlamenterin serbest bırakıldığı ve ilk Kürtçe yayının yapıldığı döneme rastladığını ancak bunu takip eden gelişmelerin yavaşlamasından kaygı duyduğunu, Mart ayında özel bölgesel televizyon ve radyo kanallarında sadece 45 dakikalık Kürtçe yayına başlandığını, alt-yazının mecburi olduğunu bunun da canlı yayın ve tartışma programlarını mümkün kılmaması açısından kötü olduğunu, Nisan’daki çatışmaların 15 kişinin ölümü ile sonuçlandığını, Ağustos’ta turistlerin yoğun olduğu bölgelere yapılan bombalama eylemlerini Kürt ayrılıkçıların üstlendiğini, Eylül ayında Diyarbakır’da 10 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırıyı sağ bir grubun gerçekleştirdiğinin söylendiğini, Türk makamlarının kütüphanelerde Kürtçe yayınların yer alabilmesini teminen önlemler almış olmalarının önemli olduğunu ifade etmiştir.

 

Raportör ayrıca, Türkiye’den bugün Kürt azınlık için yapması istenilen şeylerin daha önce diğer üye ülkelerden azınlıkları için istenilenlerden farklı olmadığını belirtmiştir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden Gülsün BİLGEHAN, Türkiye’de Kürt dili konusunun çok uzun zaman önce kabul edilmiş bir konu olduğunu, hükümetlerin politikalarının durumu iyileştirdiğini ancak daha fazla iyileştirmeler yapılabileceğini ancak eskiden de Kürtlerin kendi dillerinde kitap yayınlayabildiklerini ve kendi dillerinde radyo programlarını dinleyebildiklerini, çok az sayıda Türkün Kürtçe öğrenmek istediğini çünkü ailelerin çocuklarını İngilizce ya da dans kurslarına göndermeyi tercih ettiklerini ayrıca Kürtçe’de birçok lehçe olduğunun unutulmaması gerektiğini birbirine yakın mesafede yaşayan Kürtlerin bile kendi aralarında anlaşamadıklarını, raporun Kürtlerin Türkiye’de yoğunlaştığını belirttiğini ancak Avrupa’da yaşayan birçok Kürt bulunduğunu ve Avrupa’nın Kürt kültürü ile ilgili aldığı önlemleri incelemenin son derece enteresan olduğunu, Türkiye’deki Kürtlerin bastırılmış bir toplum olmadığını birçoğunun sosyal hayatta yükseldiğini, Türklerle Kürtlerin 1000 yıl birlikte yaşadığını, PKK terör örgütü ortaya çıkana kadar birlikte yaşamın hiçbir zaman problem teşkil etmediğini, bölgedeki istikrara yönelik tehdidi bu örgütün oluşturduğunu ifade etmiştir.

 

Türk Delegasyonu Başkanı Murat MERCAN, her politikacının tüm vatandaşları için ayrım yapmadan olanaklar sunması gerektiğine inandığını, hükümetinin ve muhalefetin basım-yayın ve radyo-televizyon yayıncılığında bir dizi yenilikler getirdiğini, 50-60 yıl önce milyonlarca insanın Avrupa’ya akın ettiğini ve örneğin Hollanda, Fransa, Almanya, Avusturya’ya yerleştiklerine dikkat çekmek istediğini, bugün milyonlarca Arap kökenlinin Fransa’da Fransız vatandaşı olarak yaşadıklarını belirterek, Fransa’dan onları Arapça eğitmesi yada Almanya ve Hollanda’dan Türkçe ya da Kürtçe eğitim vermesini mi istememiz gerektiği sorusunu yöneltmiş, kendisinin Kürtlerin yaşadığı bir bölgede doğduğunu ve halen Kürt arkadaşları olduğunu, Kürt kökenli politikacılar olduğunu, kültürel haklar ile ilgili konuşurken farklılık yaratmamaya dikkat etmeleri ve toplumu zenginleştirerek farklılıklardan istifade etmeleri gerektiğini, bazı meslektaşlarının düşüncelerini garipsediğini, örneğin azınlıklar konusu tartışılırken bir Fransız meslektaşının Fransa’da azınlık olmadığını, bir Alman meslektaşının ise azınlık kavramını çok dar anlamda tanımladığını, Türk delegasyonu tarafından verilen değişiklik önerileri tartışılırken Asamble’nin Kürt dost ve vatandaşlarımızın kültürel haklarını iyileştirmek konusunda ortak bir anlayış olduğunu anlayacağını ifade etmiştir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden Osman COŞKUNOĞLU, bu raporun sadece Kürtler için değil Kürtlerin yaşadığı bütün ülkeler için önemli olduğunu, Anadolu’da bir çok medeniyetin hüküm sürdüğünü ancak dini ya da ırksal nedenlerle aralarında ayrılık çıktığında birlikte barış içinde yaşamayı başaramadıklarını, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün yeni Türk ulusu için ırk anlamında bir tanımlamaya gitmediğini bunu anlamanın da son derece önemli olduğunu, Atatürk’ün Türk ulusunu ırk anlamında tanımlamamasının Türk ulusu içindeki değişik kültürleri tanımadığı anlamına gelmediğini, ırkçı ya da etnik çatışmalardan kaçınarak ancak kültürlerin çeşitliliğinin zengin bir deneyim haline gelebileceğini, raporda yer alan karar tasarısının yanı sıra iki noktaya katılmadığını birisinin “iç savaş” tanımlaması olduğunu, iç savaşın meşru ordular arasında meydana gelebileceğini, ikincisinin ise Türklerin durumu kabul etmemesinin Kürt ayrımcılığını kamçıladığı yaklaşımına katılmadığını, tüm suçu Türkiye’nin üzerine atmanın adil olmadığını belirtmiştir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden Halide İNCEKARA, Türkiye’de günlük yaşamlarında Türkçe’den başka bir dil konuşan Türk vatandaşlarının kültürel haklarının geliştirilmesi için Türk hükümetinin gerçekleştirdiği yasal düzenlemelere değindikten sonra, raporun Türkiye’de yaşayan Kürtlerle ilgili olmasının anlaşılabilir olduğunu çünkü söylendiği gibi Kürt nüfusunun önemli bir bölümünün Türkiye’de yaşadığını ama maalesef bunun sadece tahminlere dayandığını, raporda kültürel durumdan çok daha fazla gözlemlerin yer aldığını, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Kürtlerin kültürel durumu ile ilgili olarak sadece bir ülkede yaşayan Kürtlerin durumu ile ilgili gözlemlere dayanarak sağlıklı sonuçlar çıkarmanın mümkün olamayacağını, karar tasarısının sadece Türkiye’ye yönelik öneriler içerdiğini, sadece bir ülke tarafından bu önerilerin yerine getirilmesinin tüm Kürtlerin kültürel haklarının gelişeceği anlamına da gelmeyeceğini, tüm bunların algılanması halinde ancak yansız ve ikna edici bir raporun ortaya çıkacağını belirtmiştir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden Mehmet TEKELİOĞLU, Kültür, Eğitim ve Bilim Komisyonu üyesi olarak bu raporun tüm evrelerine şahit olduğunu, raporun hazırlanması için raportör ve komisyon sekreterinin büyük çaba sarf ettiklerini, konu ile ilgili bir de uzmanların katıldığı seminer düzenlendiğini, konunun son derece tartışmalı olduğunu çünkü işin içine duyguların girdiğini ayrıca insanların olaylara bakış açısının Türkiye’den, İngiltere’den ve Kuzey Irak’tan bakıldığında farklılık göstermesinin son derece doğal olduğunu, Türkiye’den baktığımızda bir yandan terör örgütü ile mücadele ederken öte yandan vatandaşlarının standartlarını yükseltmek için büyük çabalar harcandığının görüleceğini, bu çabaların raporda yeterince yer almasına rağmen bazı noktaların somut gerçekler üzerine dayandırılmadığını, Türkiye’deki her etnik yapıdan Türk vatandaşının kültürel statülerinin iyileştirilmesinin direk olarak Türkiye’deki ve bölgedeki istikrar ile ilişkili olduğunu, istikrar ve barış durumunda etnik grupların durumunun otomatik olarak gelişeceğini bu nedenle herkesten PKK terör örgütünü kınamalarını ve parlamentolarında gerekli tedbirleri almalarını istediklerini, sonuç olarak raportör ve komisyon sekreterine teşekkür etmek istediğini, her konuda aynı fikirde olmanın mümkün olmadığını, önemli olanın iyi niyetle en iyiyi başarmaya çalışmak olduğunu dile getirmiştir.

 

              Türk Delegasyonu tarafından raporda yer alan karar tasarısı ile ilgili olarak verilen 7 değişiklik önerisinin görüşülmesine başlanmıştır.

 

              İlk değişiklik önerisinde namus cinayetleri ile ilgili paragrafa “Yeni Türk Ceza Yasası namus cinayetleri ile ilgili her türlü hafifletici sebebi ortadan kaldırır ve namus cinayetlerini kasıtlı cinayetler olarak tanımlar” ibaresi eklenmektedir.

 

              Yapılan oylamada değişiklik önerisi kabul edilmiştir.

 

              İkinci değişiklik önerisi ile, namus cinayetleri ile ilgili bir sonraki paragrafın sonuna “ Türk Hükümetinin, doğru yönde sürdürülebilir bir değişikliğe neden olacak yasal, siyasi ve sosyal alanda attığı adımlar Asamble tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır” ibaresi oylanarak kabul edilmiştir.

 

              Üçüncü değişiklik önerisi ile, “kültürlerin dillerin çeşitliliği Avrupa mirasımızı zenginleştiren değerli bir kaynak olarak görülmelidir, bu durum aynı zamanda her ülke ve bireyin kimliğini güçlendirir. Avrupa düzeyinde yardım ve özellikle de Avrupa Konseyi’nin yardımı bu özel kültürün korunması için gereklidir” şeklindeki paragraftan sonra ayrı bir paragraf olarak “ Kürtlerin kültürel durumunun gelişmesi tamamen bölgenin siyasi istikrarına bağlıdır. Barış ve istikrar etnik grupların kültürel durumlarının gelişebilmesi için gereklidir.” paragrafı eklenmiştir

 

              Dördüncü değişiklik önerisi ile “ Asamble bir Avrupa Konseyi üyesi olan Türkiye’yi Kürt meselesine sadece güvenlik açısından değil kapsamlı bir şekilde yaklaşmaya davet eder” paragrafı yerine “ Asamble bir Avrupa Konseyi üyesi olan Türkiye’yi Kürt meselesine kapsamlı bir şekilde yaklaşmaya ve Türkiye’deki Kürtlerin kültürel durumlarının daha da iyileştirilmesi için gerekli tedbirleri almaya davet eder” paragrafı getirilmiştir.

 

              5nci değişiklik önerisi geri çekilmiş, onun yerine raportörün sözlü değişiklik önerisi kabul edilmiştir. Bu değişiklik ile karar tasarısındaki 14.2 alt-paragraf (ana dilde eğitim olasılığı) çıkartılmış yerine “ resmi dilin yanı sıra ana dilde eğitim olasılığının göz önünde bulundurulması” eklenmiştir.

 

              6ncı değişiklik önerisi geri çekilmiş, onun yerine yine raportörün sözlü değişiklik önerisi kabul edilmiştir. Sözlü değişiklik önerisi ile “ Kürtlerin kültürel faaliyetlerini yerine getirirken karşılaştıkları mantıksız idari engellere bir son verilmesi” yerine “ Kürtlerin kültürel faaliyetlerini yerine getirirken karşılaştıkları idari prosedürlerin yeniden gözden geçirilmesi” şeklinde değiştirilmiştir.

 

              Yapılan oylama sonucunda değiştirilmiş şekliyle karar tasarısı oylanarak kabul edilmiştir.

 

5 Ekim Perşembe, Sabah Oturumu

 

    Siyasi İşler Komisyonu raportörü İsveçli Parlamenter Göran LINDBLAD tarafından hazırlanan ve acil gündem maddesi adı altında görüşülen Ortadoğu’daki durum çerçevesinde Lübnan’daki son gelişmeler başlıklı raporda, Hizbullah’ın terör faaliyetlerinin ve İsrail’in sivillere karşı dengesiz güç kullanımının kınanması, İran ve Suriye’nin bölgede istikrarı bozma çabaları Hizbullah’a lojistik destek vermelerinden ve bazı terör faaliyetlerine dolaylı veya dolaysız katkıda bulunmalarından ötürü duyulan endişe ifade edilmektedir.

 

Raporda, yakın bir zaman içerisinde gerçekleşecek Ortadoğu Zirvesi, Filistin Yetkilileri nezdinde bir Birlik Hükümeti kurulma çabaları, Uluslararası Kamuoyu’nun çatışmaların durdurulması için çaba sarf etmesi ve özellikle Birleşmiş Milletlerin 1701 no’lu Kararı’nın kabulünden ötürü duyulan mutluluk ifade edilmiş, Asamble’nin, bölgedeki barışa ve demokrasiye katkıda bulunacak her türlü müdahalede bulunmasının, Hizbullah’ı ve İsrail’i kınamasının, Birleşmiş Milletlerin 1701 no’lu Karar doğrultusunda Lübnanlı yetkilileri Hizbullah’ı silahsızlandırmaya davet etmesinin, İran’ı bölgedeki terörizmi desteklememesini buna karşın bölgenin istikrarını artıracak faaliyetlerde bulunmasını sağlanmasının gerekliliği vurgulanmıştır.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden Erol Aslan CEBECİ, ortak anlayış, saygı ve uyum çabalarının birleştiği bir zamanda patlayan Orta Doğu’daki çatışmaların sadece zaten hali hazırda kırılgan olan Arap-İsrail ilişkilerine zarar vermekle kalmayıp aynı zamanda bölge ülkelerindeki daha geniş barış ve güvenlik şansını azalttığını, şimdi ateşkes sağlandığına göre bundan sonra Lübnan halkının yaralarının sarılması gerektiğini, ilk etapta BM Güvenlik Konseyi kararının iyi bir adım teşkil ettiğini ancak bölgedeki problemlerin birbiriyle bağlantılı ve çok yönlü olduğu düşünüldüğünde uzun vadede Filistin-İsrail sorununa kapsamlı bir çözüm getirilmesi yollarının aranması  gerektiğini, tanınmış sınırlarıyla demokratik bir Filistin devletinin kurulmasının bölgede istikrarın sağlanmasının tek yolu olduğunu, bölgeye yakınlığından dolayı Türkiye’nin tüm süreci yakından takip ettiğini, son kriz esnasında Türkiye’nin Lübnan’a insani yardım temin ettiğini ve 10.000 kişinin bölgeden çıkarılmasına  yardım ettiğini, tarafların farklılıklarını çözümlemek için birlikte çalışmalarının, uluslararası toplumun ise bu çabaları desteklemesinin zamanı geldiğini belirtmiştir.

             

 

Göçler, Mülteciler ve Nüfus Komisyonu Raportörü İngiliz Christopher CHOPE  tarafından hazırlanan ve acil gündem maddesi adı altında görüşülen Yasa Dışı Göçmenlerin Avrupa’nın Güney Sahillerine Akını başlıklı raporda 2006 yılında yasa dışı göçmen sayısının kritik bir seviyeye geldiği, bunu engellemek için sadece Avrupa Devletleri’nin değil aynı zamanda Avrupa Konseyi’nin Avrupa Birliği’nin ve diğer Uluslararası  Örgütlerin de bu konuda bir işbirliği oluşturmalarının gerektiği, göç alan ülkelere destekte bulunulması, bu ülkelerin sahil devriye sistemini desteklemeleri, göç sürecine dahil olan ülkeler arasında her alanda işbirliği ve veri alış verişinin gerçekleştirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

 

Ayrıca, göç alan ülkelerin gelen kişilerin akıbeti ile ilgili her türlü kararı alma yetkisine sahip olduğu, ancak bu kişilere insan hakları çerçevesinde her türlü insani yardımı verme ve temel hakları sunma zorunluluğu kaydedilmektedir.

 

Raporda, Parlamenterler Asamblesi’nin Güney Avrupa kıyılarına göç konusunda aldığı Karar doğrultusunda, Avrupa Konseyi’nin  göçmenlerin insani haklarının ve ihtiyaçlarının sağlanması konusunda önemli katkıda bulunacağı, Avrupa Mülteci Komitesi ve İnsan Hakları Komitesi arasında Avrupa’nın göçe karşılık ne gibi önlemler alabileceği konusunda görüş alış verişinde bulunmaları,ve insan ticareti ve kaçakçılığını önlemek için tedbirler alınmasının önemliliği vurgulanmaktadır.

 

              Türk Delegasyonu üyelerinden İbrahim ÖZAL, diğer güney Avrupa ülkeleri ile birlikte Türkiye’nin de göç akınına maruz kaldığını, maalesef yasadışı göçmenlerin akınının trajedinin sadece bir parçasını oluşturduğunu, birçok göçmenin insani krizi önemsemeyen yetkililer tarafından geri dönmeye zorlandığını, yasa dışı göç olgusunun aynı zamanda insan kaçakçılığını beraberinde getirdiğini, bu konuda küresel ve bölgesel anlamda sorumluluk alınması gerektiğini, raportörün sadece göç olgusunun ana nedenlerini sorgulamakla kalmayıp aynı zamanda göçmenlerin insani gereksinimleri ve insan haklarına saygının temin edilmesi gerektiğini belirttiğini, hükümetlerin bu sorunla ilgilenmeye ve temel nedenlerini ortadan kaldırmaya niyetli olmaları durumunda işbirliği içinde çalışmaları gerektiğini, göç konusunda transit ülke konumunda olan Türkiye’nin kendisi tarafından ortaya çıkmamış olan bir sorumluğu paylaştığını, yasa dışı göçmenlere aş, barınak, tıbbi yardım ve geri dönüş masraflarını temin eden Türkiye için büyük mali yük doğurduğunu, bu nedenle Türkiye’nin uzun süredir AB üyesi ülkelerle sorumluluğun paylaşılmasını önerdiğini ifade etmiştir.

 

5 Ekim Perşembe, Öğleden Sonra Oturumu

 

Göçler, Mülteciler ve Nüfus Komisyonu raportörü İsveçli Parlamenter Mats EINARSSON tarafından hazırlanan Zorunlu Nüfus Hareketleri ve Etnik Temizlik Mağdurları için Avrupa Anma Merkezi Kurulması başlıklı rapor AKPM 2005 Kış Genel Kurul Toplantısı sırasında ele alınmış, raporda yer alan tavsiye karar tasarısı Türk Delegasyonu’nun çabalarıyla reddedilmiştir.

 

Yapılan bazı değişikliklerden sonra Sonbahar 2006 Genel Kurulunda görüşülmüştür. Ermeniler, Fransızlar ile işbirliği halinde kendi konumlarını güçlendirmek açısından raporu komisyona geri göndermek istemişler bu konuda Fransız Parlamenter SCHREINER söz alarak raporun 2005 yılında hazırlanan rapor ile hemen hemen aynı olduğunu üzerinde daha fazla çalışılması gerektiğini ayrıca Kültür, Bilim ve Eğitim Komisyonu’nun da konu ile ilgili bir görüş hazırlaması gerektiğini, raporda ayrıca kurulacak merkezin mali açıdan getireceği yük anlamında bir referans bulunmadığını ifade etmiştir.

 

Bunun üzerine söz alan Hollandalı Parlamenter Van THIJN ve raportör konu ile ilgili 2 yıldır yoğun bir şekilde çalışıldığını, ayrıca mali açıdan merkezin bir kısmi anlaşmaya bağlı olacağının belirtildiğini zaten bu durumun da mali yönü kapsadığını belirtmişlerdir.

 

Yapılan oylamada raporun komisyona geri gönderilmesi reddedilmiştir.

 

Raporda, Avrupa’nın yakın tarihi boyunca milyonlarca insanın, devlet sınırlarının yeniden çizilmesi, etnik azınlıklar sorununa çözüm bulunması veya maksatlı etnik temizlik politikaları gibi nedenlerle zorla yerlerinden göç ettirildikleri, kitlesel göçlerin bazı milli, etnik ya da sosyal grupları siyasi görüşlerinden dolayı cezalandırmak amacıyla devletler tarafından bilinçli olarak uygulandığı, tarihin tekrarlamasını engellemek için zorunlu nüfus hareketleri ve etnik temizlik mağdurlarının anılmasının Avrupa Konseyi’nin bir görevi olduğu belirtilmekte ve bu amaçla tarihi olayların karşılıklı hoşgörü ve anlayış bilinciyle açıkça tartışılabileceği ve gençlerin ortak Avrupa hafızası hakkında eğitilebileceği bir Anma Merkezi kurulması çağrısında bulunulmaktadır.

 

Ayrıca, 19. yüzyılda milliyet sorunlarının çözümü amacıyla toplumların sürekli yer değiştirmesi uygulamalarının üzüntü verici bir olay olarak değerlendirilmediği ancak 1894-1897 yılları arasında Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’nda uğradıkları zulmün haklı olarak tepki uyandırdığı, buna karşın Osmanlı İmparatorluğu ile Bulgaristan arasında yapılan ve nüfus mübadelesini düzenleyen 1913 tarihli anlaşma ile Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesini düzenleyen Lozan Anlaşmasına uluslararası toplumdan bir tepki gelmediği, I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda 2 milyon Ermeni’nin yaşadığı ancak bunların çoğunun 1915-1923 yılları arasında katledildiği ya da tehcir edildiği iddialarına yer verilmekte, tarihin bu kısmına ilişkin olarak uluslararası toplumun bir anlaşmaya varamadığı kaydedilmektedir.

 

Karar Tasarısında Merkez’in amaçları:

 

Tarafsız tarihsel çalışmaları destekleyerek ve ortak bir Avrupa hafızasının yaratılmasına katkıda bulunarak, geçmişe ait anlaşmazlıkların üstesinden gelinmesini teminen ülkeler arasında uzlaşma sağlanmasını teşvik etmek,

İnsan haklarına ve azınlıklara mensup kişilerin haklarına saygının teşviki suretiyle bir çatışma önleme aracı olarak görev yapmak,

Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu ile işbirliği içinde, zorunlu nüfus hareketi ve etnik temizliğin insan hakları boyutuna Avrupa halkının dikkatini çekerek ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele etmektedir.

Sözkonusu Merkez’in görevleri ise:

 

Zorunlu nüfus hareketlerinin tarihi ve hukuki boyutuna ilişkin araştırma yapmak ya da yapılmasını teşvik etmek,

Tarih öğretimi için gerekli eğitim gereçlerinin hazırlanmasını sağlamak,

Günümüze ve geleceğe ilişkin tehditlerle baş edebilmek amacıyla geçmişten alınan derslerin hayata geçirilebilmesini teminen akademik ve kamusal daimi bir tartışma forumu olarak hizmet vermek,

Sergiler, konferanslar ve seminerler düzenlemek

Bu alanda hükümetdışı örgütlerin sınıraşan girişimlerini desteklemek ve onlara mali kaynak sağlamak.

 

Türk Delegasyonu üyelerinden İbrahim ÖZAL, nüfus transferleri ile etnik temizlik nosyonlarının yeni ortaya çıkan nosyonlar olmadıklarını ve tek bir siyasi veya ekonomik sisteme mal edilemeyeceklerini, önyargıların önlenmesi ve yansız tarihi çalışmaların desteklenmesinin hiç kuşkusuz ortak bir Avrupa hafızasına neden olacağını, kurulacak olan merkezin bazı populist siyasetçilerin nüfus hareketlerini kötüye kullanmasının engellenmesi için objektif bir yaklaşıma sahip olması gerektiğini, merkezin kapsamlı ve yansız olarak Avrupa tarihi üzerinde çalışmalar yapması gerektiğini çünkü ancak böyle çalışmalar neticesinde ortak bir tarih ve uzlaşının sağlanabileceğini, 1915-1916 yılları arasındaki trajik olaylara atıf yapan bazı meslektaşlarına cevaben hem Türklerin hem Ermenilerin I. Dünya Savaşı esnasında mutsuzluklar yaşadıklarını, uluslararası tarihçilerin bu konuda ortak bir çalışma gerçekleştirmeleri yönündeki çağrılarının kabul görmesi gerektiğini ve böylece gerçeklerin ortaya çıkacağını ifade etmiştir.

 

Konu ile ilgili söz alan Ermeni Parlamenterler sözde Ermeni soykırımına değinmişlerdir.

 

Raporda yer alan karar tasarısı kabul edilmiş ancak Merkezin kurulmasına yönelik Bakanlar Komite’sine yapılan tavsiyelerin yer aldığı tavsiye karar tasarısı kabul edilmemiş böylece Merkezin kurulması imkansız hale gelmiştir.

 

 

              Göçler, Mülteciler ve Nüfus Komisyonu raportörü İtalyan Tana de ZULUETA tarafından hazırlanan Sığınmacıların ve Göçmenlerin Medyadaki imajı başlıklı raporda medyanın sığınmacılar, göçmenler ve mültecilerin yaşamları bu kişilerin topluma entegrasyonları ve toplum tarafından kabul edilmeleri üzerinde önemli rolü olduğunu, medyanın bu kişilerin durumlarını objektif biçimde yansıtması ve bu kişilerin toplum tarafından kabul edilmeleri için pozitif katkıda bulunmasının önem arzettiği ve basın yayın kuruluşlarının bu kişilere yönelik, ayrımcılık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, anti-Semitizm ve İslam karşıtlığı gibi tutumların oluşmasına katkıda bulunacak yayınlardan kaçınması gerektiği, ayrımcılık ve hoşgörüsüzlüğe ilişkin etkin hukuki çerçevenin çizilmesi, siyasilerin nefret içerikli konuşmalarının ve bu yöndeki propagandalarının engellenmesi ve medyanın kendi ahlak kurallarını oluşturması gerektiği bildirilmektedir.

 

              Raporun sunuşunu ZULUETA adına yapan Türk Delegasyonu Üyesi ve Komisyonun Başkanı Mevlüt ÇAVUŞOĞLU, medyanın sığınmacılar, göçmenler ve mülteciler hakkında edindikleri imajı belirleme gücüne sahip olduğunu bu nedenle medyanın bu kişiler ile ilgili olarak dengeli bir portre sunması gerektiğini, çoğunlukla göç akınları ile etrafımızın sarıldığı yolunda haberler aldığımızı ama göçmenlerin toplumlarımıza yaptıkları katkılardan çok az söz edildiğini, kullanılan terminolojinin de çok çeşitli olduğunu, bazı göçmenlerin kökenleri ve dinlerinden dolayı İslam karşıtlığının kurbanı olduklarını, Danimarka’da yayınlanan karikatürlerin göçmen toplumlar üzerinde büyük etki yaratığını, göçmen kadınların genel olarak medyada insan kaçakçılığı kurbanları olarak yansıtıldığını, medyanın aynı zamanda nefret uyandırıcı beyanlarda duygusal yorumlar yapmaktan kaçınması gerektiğini, medyanın göçmenler, Yahudi Düşmanlığı, Hristiyan Düşmanlığı, İslam karşıtlığı, Roman karşıtlığı gibi konularda davranış kuralları benimsemesi gerektiğini, üye ülkelerin de bu konuda bazı tedbirler alabileceğini örneğin konu ile ilgili Avrupa Konseyi Sözleşmelerini onaylayabileceklerini ifade etmiştir.

 

              Türk Delegasyonu Üyelerinden Ali Rıza GÜLÇİÇEK, göçmenlerin medyadaki imajının bu kişilerin Avrupa’daki hayat standartları ile direk ilişkili olduğunu, hoşgörünün demokratik toplumların en temel değerlerinden birini oluşturduğunu, ifade özgürlüğünün kişilerin farklılıkları üzerinde tartışıp birbirlerini anlamalarına neden olduğunu, ancak Hazreti Muhammed ile ilgili karikatürlerin medyanın bazı sınırlar çerçevesinde hareket etmesi gerektiğini gösterdiğini, ayrıca medyanın entegrasyonu hızlandırmak adına göçmenler ile ilgili ırkçı söylemlere karşı daha sorumlu davranabileceğini, Avrupa Konseyinin standartlar oluşturarak ve fikirlerini kuvvetle savunarak medyaya yardımcı olabileceğini, zaten raporda bu konuda Avrupa Konseyi’nin yapabileceklerinin yer aldığını belirtmiştir.

 

Türk Delegasyonu Üyelerinden İbrahim ÖZAL, bazı durumlarda göçmenler ve mültecilerin medyadaki imajının ırkçılık ve yabancı düşmanlığını yansıttığını, bu grupların genellikle toplumda marjinal konumda gösterildiklerini ve hedef olarak seçildiklerini, medyanın ayrımcılık ve ırkçılık konusundaki yapıcı rolüne yoğunlaşmaları ve bu konulardaki medya haberlerinin denetlenmesi gerektiğini, 11 Eylül saldırılarından sonra İslam karşıtlığının artmasına dikkat çekmek istediğini, özellikle medyanın olumsuz yaklaşımı ile bu eğilimin artmaya devam ettiğini, ayrıca Danimarka’da yayınlanan karikatürlerin olayın vahametini daha da ortaya çıkardığını, ifade özgürlüğünü gerçekleri saptırmak ya da hoşgörüsüzlük ve düşmanlık yaratmak için kullananlara karşı dikkatli olunması gerektiğini kaydetmiştir.

 

Raporda yer alan karar tasarısı ile ilgili olarak verilen 4 değişiklik önerisinden 2’si kabul, 2’si reddedilmiştir.

 

6 Ekim Cuma, Sabah Oturumu

 

Kadın-Erkek Komisyonu raportörü Güney Kıbrıslı A.P PAPADOPOULOS tarafından hazırlanan İş ve Aile Yaşamını Uzlaştırma Gerekliliği başlıklı raporda evdeki sorumluluğun büyük kısmını taşıyan, çocukları yetiştiren ve yaşlıların bakımını üstlenen kişinin çoğunlukla kadınlar olduğu, bu nedenle iş ve aile yaşamının uzlaştırmaya yönelik tedbirlerin alınmaması durumunda kadınların bundan daha fazla etkilendiği, çocuk ve yaşlılar için bakım ve destek hizmetlerinin olmayışının, yetersizliğinin ya da bunlara erişilememesinin ailevi sorumlulukları olan kadınları yarı zamanlı çalışmaya ya da işlerini bırakmaya zorladığı, çalışma ve aile yaşamını bağdaştırmaya yönelik kolaylıklar sağlanmasının kadınlar ve erkeklerin çalışma hayatında, kamusal ve siyasal hayatta yer almaları için zorunlu olduğu kaydedilerek, sözkonusu tedbirlerin büyüme ve istihdama yapacağı katkıların yanı sıra, yaşlanan nüfusun yol açtığı sorunlar için de bir çözüm oluşturacağı belirtilmektedir.

 

Raporda yer alan karar tasarısı değişiklik getirilmeden kabul edilmiştir.

 

Ekonomik İşler ve Kalkınma Komisyonu raportörü Finlandiyalı Kimmo SASI tarafından hazırlanan Avrupa’nın Rusya’nın Süregelen Ekonomik Kalkınmasındaki Çıkarı başlıklı raporda, Avrupa’nın en büyük ve en fazla nüfusuna sahip olan Rusya’nın çok geniş doğal kaynaklara sahip olduğu, 1990’lı yıllardan beri ekonomik ve siyasi sistemini dengeye kavuşturmak için önemli adımlar attığı, bu süreçte önemli zorluklarla karşılaştığı, bu zorlukların başında 1998 yılında yaşanan ekonomik krizin geldiği ve atılan adımlara rağmen daha kaydedilecek pek çok ilerlemenin bulunduğu, Rusya için kısa ve orta vadeli stratejilerin, hukuk düzenini kuvvetlendirmek, denetim sistemini düzenlemek, idareyi geliştirmek, nüfus azalmasının önüne geçmek, ekonomiyi modernize etmek ve Sibirya ile Uzak Doğu bölgelerindeki ekonomik faaliyetleri teşvik etmek olarak değerlendirilmekte, RF’nin doğal kaynaklardan kazandığı gelirlerin yapısal reformların desteklenmesi için kullanılması gerektiği kaydedilmektedir.

 

Raporda yer alan karar tasarısı ile ilgili olarak verilen 8 değişiklik önerisinden 7’si kabul, 1’i reddedilmiştir.