2012-05-30 - 12:20
MHP'Lİ YENİÇERİ'NİN BASIN TOPLANTISI?
MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, parlamentoda düzenlediği basın toplantısında öğretmenler, ekonomi, Başbakanın basına yönelik sözleri ve gündeme dair gelişmeler ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.
MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, parlamentoda düzenlediği basın toplantısında öğretmenler, ekonomi, Başbakanın basına yönelik sözleri ve gündeme dair gelişmeler ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.

MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, sosyal ve ekonomik manzaranın iç açıcı olmadığını ileri sürerek çiftçinin, hayvancının, sebzecinin, meyvecinin, memurun, işçinin ve girişimcinin sorunlarının devasa boyutlara ulaştığını iddia etti.

MHP'li Yeniçeri, " İşsizliği, üretimsizliği, yoksulluğu ve verimsizliği yenmenin yolları aranıp bulunulması siyasetin uğraşacağı konular olmalıdır. İktidar yurttaşların tahammülü imkânsız, devasa sosyal ve ekonomik sorunlarıyla uğraşacak yerde milli Bayramlarla, tarihle ve milletin kimliğiyle uğraşmayı tercih etmektedir." dedi

MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, sözlerine şöyle devam etti:

"Para etmeyen soğan çöpe gitti". "Silifke'de çiftçi para etmeyen eriklerini koyunlarına yedirdi". "Üzümü para etmeyen çiftçi mahsulü yola döktü". "Çiftçi para etmeyen pamuğunu yaktı". "Para etmeyen turfanda kaysıyı ayaklarıyla ezdi". "Nevşehir'de her zaman alışık olduğumuz patates tarlada kaldı, para etmiyor".

Çiftçinin, tarımın ve hayvancılık yapanların gündemini bu başlıklar özetlemeye yetiyor. İşçinin, memurun, işsizin ve emeklinin perişan hali de herkes tarafından biliniyor. Övüle övüle bitirilemeyen istikrarlı ve krizsiz ekonominin durumu da son olarak uzlaştırma kurulunun verdiği 4 artı 4'lük zamla orta yerdedir.

Sonuçta Türkiye, ihraç ettiğinin iki katı kadarını ithal eden, ürettiğinin birkaç katı kadarını tüketen, krediyle hayatını sürdüren insanlar ülkesi haline gelmiştir. Ülkenin özel ve kamuya ait borçları ciddi bir risk halini almıştır. İşin daha da vahimi vatandaşların ödeyemeyecekleri kadar büyük bir borç batağına düşmüş olmasıdır.

Sosyal ve ekonomik manzara iç açıcı değildir. Çiftçinin, hayvancının, sebzecinin, meyvecinin, memurun, işçinin, girişimcinin sorunları devasa boyutlara ulaşmıştır. Tarım ülkesi tahılı, hayvancılık ülkesi kurbanlık hayvanı, meyvecilik ülkesi meyveyi ithal eder haldedir.

İşsizliği, üretimsizliği, yoksulluğu ve verimsizliği yenmenin yolları aranıp bulunulması siyasetin uğraşacağı konular olmalıdır.

İktidar yurttaşların tahammülü imkânsız, devasa sosyal ve ekonomik sorunlarıyla uğraşacak yerde milli Bayramlarla, tarihle ve milletin kimliğiyle uğraşmayı tercih etmektedir.

Bir bakıyorsunuz Başbakan, "başkanlık" sisteminden olmazsa "yarı başkanlık sisteminden bahsediyor.

Halka kalkınmanın yolunu gösterecek yerde çocuk yapmanın yolunu göstermeye kalkıyor. Bir bakıyorsunuz, Başbakan "Üç çocuk yapın", "Her kürtaj bir Uludere'dir". "Sezaryene karşıyım, kürtaj cinayettir" diyerek birbiriyle ilgisiz konularla gündem değiştiriyor.

Kimin kaç çocuk sahibi olması lazım geldiğini Başbakan bildirmektedir. En az üç çocuk! Başbakanın Kazakistan için ön gördüğü çocuk sayısı da beştir. "Kürtaj ve Sezaryen" olmak ya da olmamak için doktoru değil Başbakanı dinlemek gerekiyor. Çocukların okula başlama yaşının ne olacağını da pedagoglar değil başbakan buyuruyor. Öyle anlaşılıyor ki Başbakanın futbolcu olması her topa, her konuya bodoslamasına girmesine neden oluyor!

Başbakanın bu bağlamda öğretmenlerle ilgili olarak söyledikleri de mensubu olmaktan gurur duyduğum bu camiayı derinden üzmüştür. Başbakan bu sözleriyle öğretmenlerin moral, motivasyon ve psikolojisini bozmuştur. Başbakan öğretmenlere ek ödenek olarak yüz lira verilmesini öngören teklife karşı şunları söylüyor. "Bir öğretmenin en düşük olanı 1624 lira alıyor. Ne karşılığı alıyor? Haftada 15 saat karşılığı alıyor. Peki, düz bir memur ne kadar çalışıyor? 40 saat. 40 saat için bu rakamın altında alanlar da var. Öğretmen ek ders verirse, bunun üstünde alıyor. Bir de tatili var. Yılda iki ay. Düz memurun tatili ise 20 gün. Şimdi soruyorum; bu haksızlık değil mi?"

Bütün öğretmenleri Başbakanın öğretmenlik mesleğiyle ilgisiz bu basit, muhtevasız, ilgisiz ve anlamsız mukayesesinden dolayı üzülmüştür. Kutsal mesleklerinin maddi ve ücret ile mukayese edilmesi öğretmenleri derinden yaralamıştır. Öğretmenlik karşılığı ücret olmayan tek meslektir.

Kaldı ki bugün Türkiye'de yüksek lisans mezunu bir öğretmen, ilkokul mezunu bir hizmetliden daha az maaş alıyor. Öğretmenlerin yarıdan fazlası ek ders ücreti almıyor. İki gün hastalanan öğretmenin haftalık ders ücreti kesiliyor. Bu gerçeklere rağmen Başbakan Erdoğan, Öğretmenlere "15 saat çalışıyorsunuz, sizin ücretiniz diğer memura haksızlık" diyor.

Başbakan öğretmenlere resmen sizin aldığınız para, yaptığınız işten daha fazla demeye getiriyor.

Öğretmenlerin iş yükünü girdiği ders saati sayısına göre değerlendirmek bu mesleği tanımamak anlamına gelmektedir. Çünkü öğretmenler eğitim-öğretim saatleri dışında da çalışmaktadır. Öğretmenlerin derse hazırlanması, veli toplantısı, sınav sorularını hazırlama, sınav kâğıtlarını okuma, öğrencilere danışmanlık hizmetinde bulunma, idare ile yapılan toplantılar, Düzenlenen toplantılara ya da seminerlere katılma, nöbet tutma, koordinatörlük öğretmenlerin ders saati dışında yaptığı çalışmalardır.

Doğrusu Başbakanın öğretmen ve öğretmenlik mesleğinden ve çalışma şartlarından bu denli habersiz olması düşündürücüdür. Başbakan, öğretmenlik mesleğinin okulda mesai ile başlayıp mesai ile bittiğini sanıyor. Öğretmenin bir saat ders anlatması için kaç saat çalışması gerektiğini bilmiyor. AK Parti hükümeti öğretmenleri köle ücreti ile çalıştırdığı yetmiyormuş gibi bir de öğretmenlerin onurlarıyla oynuyor.

AK Parti de Franko gibi stadyumları kitleleri uyutmada kullanmaya başlamıştır. Bu hayra yorulacak bir iş değildir. Binlerce kamu aracıyla taşınan on binler, yüz bin civarında dağıtılan bayrak ve kumanya maliyetinin ne olduğu değil, yapılanların neye hizmet ettiği açısından önemi vardır. Başbakan milli bayramlar için stadyumları kapatırken il kongreleri için stadyumları açması ilginç bir çelişki oluşturmaktadır.

Diğer yandan Başbakanın gazetecilere yönelik olarak kullandığı "akbabalar, tasmalarınızı çıkardık, uluslararası tasma taktınız" türü sözleri her şeyden çok kınanmayı ve şiddetle reddedilmeyi hak ediyor.

Basın mensuplarına yönelik olarak yapılan eleştiri değil hakarettir. Bunu ülkeyi yöneten başbakan yapıyor. Bu her şeyden önce bir Başbakanın hiçbir suretle kullanmaması gereken bir üsluptur. Basının da Başbakanın bu kabulü mümkün olmayan söz ve söylemlerini görmezlikten gelmesi düşündürücüdür. Bu tür bir hakareti, demokrasinin D'sinin bulunduğu bir ülkenin hiçbir yetkilisi yapamaz. Bu sindirilemez, sessizce sineye çekilemez ve küçümsenemez bir aşağılamadır. Bu hakaret görmezlikten gelinirse bunun devamı da gelir.

Bu durum totaliter bir zihniyetin ve bu bağlamda basın özgürlüğünün geldiği aşamayı da gösteren ciddi bir kanıttır.

Bu aynı zamanda AK Parti'nin, on yılık iktidarı süresince medya-siyaset ilişkilerini kökten değiştirdiğinin açık görüntüsüdür. Bugün medyanın iktidar üzerinde belirleme gücü hiç kalmamışken, AKP'nin medyayı şekillendirme, yönlendirme, hakaret etme ve hatta yok etme imkânı zirveye çıkmıştır.

Türkiye'de bir anda Genel Kurmay Başkanı terör örgütü mensubu olarak tutuklanabiliyor. Emniyet müdürleri, zülfü yara dokununca senelerdir mücadele ettikleri terör örgütlerinin mensubu haline gelebiliyor. Milli irade ve milli egemenlik söylemleri adı altında milletvekilleri yıllarca hapishanede tutulabiliyor. Tutuklu milletvekilleri için "tutuksuz yargılansın" talepleri söz konusu olunca, iktidar onlar için yeni suç icat etmek için yeni operasyonlar düzenliyor. İktidar MHP milletvekili Engin Alan'ı "başbakanın önünde diz çökmedi" diye içeride tutabiliyor! İktidar yanlıları için günlük yasalar çıkarılıyor. İktidar karşıtları için ise operasyon üstüne operasyon düzenleniyor.

Başbakan Erdoğan gelinen bu aşamada horlayan, aşağılayan ve dışlayan bir sistemin çarkı haline gelmiştir. 10 yıllık iktidarı, Başbakan Erdoğan'ı, karşıt olduğu hemen her şeye dönüştürmüş bulunmaktadır. Türkiye'de basın, tam bir oto sansür yani kendi kendini dışarıdan müdahale olmadan sansürleyen bir sürece girmiştir. Medya mensupları başlarına ne geleceğini bilmedikleri bir yerde gerçeğin değil geleceğin peşine düşünmek zorunda kalıyorlar. Unutmamak gerekir ki ancak gerçekler insanları özgür kılar! Basının özgür olmadığı bir ülkede, başbakan Erdoğan dâhil hiç kimse özgür değildir!" (12:20)