GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Türk Arkeoloji ve Kültürel Miras Vakfı Kanunu Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:6
Birleşim:67
Tarih:01.03.2023

CHP GRUBU ADINA MUSTAFA ADIGÜZEL (Ordu) - Sayın milletvekilleri, bu kanunla Kültür Bakanlığı ve Bakanlığın Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü baypas ediliyor; Türk Tarih Kurumu, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve TİKA baypas ediliyor. Bu, aslında, yeni bir Varlık Fonu, denetimden uzak yeni bir gri alan; gelirler de denetlenmesin, giderler de denetlenmesin...

Yine, Bilim Kurulunda yer alacak kişilerle ilgili hiçbir nitelik tanımlaması yok; zaten AK PARTİ dönemi, liyakat tavan biliyorsunuz(!) Yine, burada bizim itiraz ettiğimiz, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanının bu Kurulda olmaması ve Enstitünün de Büyükşehirle koordineli olmaması konusuydu. Yine, Gaziantep'imizde olsun ama enstitüler üniversite bünyesinde olsun çünkü siyasetin sanata ve spora karışmaması gerekiyor.

Mesela, yine, bir büyükşehir örneği vereyim kendi ilimden; Ordu Büyükşehir Belediyesi yine bir arkeolojik sit alanı olan Yason Burnu'na kepçeyle dalmıştı daha önce çünkü sanat ve arkeoloji alanı büyükşehirlerin alanı değil değerli arkadaşlarım.

Bu rezervi bu kayda düşürdükten sonra ben, esas, depremle ilgili konuya gelmek istiyorum. Ben 1999 Gölcük depreminde de bölgedeydim, on beş gün 38 sağlık mensubuyla alanda görev yaptım bir hekim olarak, şimdi, bu depremde de milletvekili olarak görev yaptım. Şimdi oradan bir hatıramı anlatacağım: Gölcük'te depremin dördüncü günü bir ses duyuldu, bir kızcağız, ben de yardım ekibiyle beraber sağlık mensubu olarak göçüğe girdim, orada kendisine ulaştık, ilk su verdik, sonra ne istediğini sorduğumda bir kahve istedi; ona bir kahve yapıldı, kahve geldi; sonra, daha enkazın altında fincanı ters kapatarak bana dedi ki: "Bunu halama götür, buradan kurtulduğumda falıma baktıracağım." Değerli arkadaşlarım, Antakya'da ise enkazdan çıkarılan kadın "Param yok, beni özel hastaneye götürmeyin." dedi. İki deprem arasındaki fark, birinde insanların ülke için hâlâ umudu varken, göçük altında bile gelecekle ilgili falına baktırmak isterken diğerinde, daha enkazdan çıktığı anda ondan sonraki hayatını nasıl sürdüreceğini ve sağlık giderlerini nasıl karşılayacağını sormasıydı.

Yine, Gölcük'te depremin 8'inci saatinde oradaydık, iki şerit yoldan ulaştık, kenarı deniz, BOTAŞ yanıyor ve 16 milyon insan oraya yüklendi. Depremin ilk günü akşam, hava kararmadan her göçüğün üzerinde bir yardım ekibi vardı ve bir iş makinesi vardı arkadaşlar. Burada ise -ben Gölbaşı Adıyaman'da görevliydim- kırk sekiz saat geçmişti, 130 enkazda sadece 1 arama kurtarma ekibi vardı. Samandağ'da, koca Samandağ'da sadece 2 arama kurtarma ekibi vardı. O yüzden, değerli arkadaşlar, hem kendiniz gelemediniz hem gelmek isteyen gönüllülere, madencilere, belediyelere engel oldunuz, askeri de alana almadınız. O yüzden, bu depremin adı Maraş depremi değildir, bu depremin adı tarihe "kırk sekiz saat depremi" olarak geçecektir.

13 milyon yıldır bu süreç devam ediyor, Arap Yarımadası Anadolu'yu sıkıştırıyor, milyonlarca yıl daha bu iş, bu depremler sürecek, biz bu deprem kuşağında yaşamaya devam edeceğiz. Peki, bunu bile bile bunun önlemini almayan, yapı stokunu ona göre ayarlamayan yönetim bu cinayete sebep olmuş olmuyor mu? Bu, bir toplu katliam olmuş olmuyor mu değerli arkadaşlar? Biz bu ülkeyi Kurtuluş Savaşı'nda 37 bin şehitle kurduk, 37 bin şehit. Şu anda Kurtuluş Savaşı'ndan daha fazla can kaybettiğimiz bir olaydan bahsediyoruz, 3 tane Kurtuluş Savaşı kadar kaybımızdan bahsediyoruz. Bu evlere giren ailelerin, oraya giren çocukların, yeni evli olanların, o sporcuların o eve girerken kimin güveniyle girdiğini sordunuz mu kendinize? Yani o binanın altına kendini sokarken devletine güvenmedi mi bunlar? Kime güvenecekti? İnşaatla ilgili kriterleri, teknik şeyleri gidip kendisi mi araştıracaktı? Devlete güvendi. Dolayısıyla burada ihmali olanı sorgulamak zorundayız.

İşte "Siyasetin zamanı değil." E, ticaretin zamanı mı? Kızılay ticaret yapıyor. Patates stoklayan manava "vatan haini" diyenler, depremde çadır stoklayıp milletin bağışladığı kanlar üzerinden ticaret yapan adamı da Kızılaya başkan yapıyor; o da kebapçıyı konteyner kentinin müdürü yapıyor, Deniz Feneri davasından hüküm giymiş adamı Kızılayın genel müdürü yapıyor. İşte, burada; belgesiz konuşmam, bunlar Kızılayın sattığı kanların faturası. Kızılay senin bağışladığın kanı ürünlerine ayırıp 5 katı fiyata hastanelere satıyor, hastaneler de garip gurebadan fark ücreti alıp buradaki Atilla Bey gibi babasına -kanser hastası, kaybetti- 467 bin lira kan fatura ediyor. İşte, buna sebep olan bu sistemi siz yürütüyorsunuz.

Depremde binalar çöküyor fakat binası çökenler ödüllendiriliyor. İşte, Düzce'de görüyorsunuz, binası çöküp 8 üniversite öğrencisine, 20 vatandaşa mezar olan binanın müteahhidi önce AK PARTİ'li İstanbul Belediyesinde hem de imardan sorumlu yapılıyor, daha sonra Darülacezeye başkan yapılıyor, şimdi de Cumhurbaşkanı danışmanı yapılıyor. Ya, sayın arkadaşlar, şimdi merak ediyorum, Sayın Erdoğan bu arkadaşa ne danışabilir ya, hani, böyle bir arkadaşa ne danışabilir.

Şimdi, bu ikiz depremde sorumlu olan birçok kimseyi de göreceksiniz, bir sonraki seçimlerde milletvekili, belediye başkanı, belediye meclisi üyesi yapacaklar; bunu bekliyoruz. O yüzden, zaten "Bir yıl verin." diye söylüyor Sayın Erdoğan.

Bakın, işte, 2018 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı söylüyor, diyor ki: "Türkiye'de imara aykırı 13 milyon bina var." Tam beş yıl geçmiş arkadaşlar. E, sen bir yıl istiyorsun şimdi. Beş yıldır neredeydin? Kendi Bakanlığın diyor ki: "13 milyon bina ruhsata aykırı; uygunsuz, depreme uygun değil." On binlerce cenaze var, bir tane kamu görevlisi istifa etmedi arkadaşlar; bir de pişkin pişkin iftihar ediyorlar, "Çok iyi çalıştık." diyorlar. Bunların iftihar ettiği durumlarla Japonlar intihar ediyor arkadaşlar; durum budur. İmar barışı sloganını hatırlıyor musunuz? "Çözüm yarışı, imar barışı." Maalesef çözüm değil, ölüm yarışı olduğunu bugün anladınız mı değerli arkadaşlar?

Friedrich Nietzsche "Depremin bir sınav olduğu doğrudur ama din sınavı değil, mühendislik sınavı." der. Ya, arkadaşlar, 1 aylık bebeğin, 10 günlük çocuğun dinle ne sınavı olabilir? O yüzden, buna "kader" deyip kurtulamazsınız. Sayın Erdoğan da öyle söylüyor, 2003'teki Bingöl depreminden sonra "Bunu 'kader' diye geçiştiremeyiz. Burada çatlayan fay hattı değil, ar damarıdır; hükûmetler sorumludur, şirketler sorumludur." diyordu. Aradan yirmi yıl geçti, peki, bugün bu sürecin bir hesabını vermeyecek mi Sayın Erdoğan bu yaptıklarıyla ilgili?

Şimdi, hükûmet farklı, devlet farklı. Şimdi "Hükûmet istifa!" demiş. Arkadaşlar, hükûmeti göreve davet edip destekleyen de halktır, istifasını isteyen de halk olacaktır; hükûmet ile devlet aynı şey değil ki. Ondan sonra da efendim "Neden tribünlerden bu tezahürat yapılmış?" E, siz daha önce tribünlerden "Erdoğan!" sloganları attırdınız, pankartlar açtınız. Ben size söyleyeyim, şu anda hâlâ öyle; Giresun'un Çotanak Stadı'nda doğu tribününde tepeden aşağı şu anda Recep Tayyip Erdoğan posteri var, gidin, bakın bakalım. O yüzden, eğer statlara, spor alanlarına siyaset girmeyecekse önce bu işin başındakiler yapmayacak. E, şimdi, Spor Bakanı "Spora siyaset karışmasın." diyor hem de kendisi Spor Toto'yu yönetiyor, paranın başında. Oradan isim hakkı alıyor kulüpler, onlara aslında ayar çekiyor ha "Paranızı vermem." diyor. Yani eğer sen spora siyaset karıştırmayacaksan -Spor Toto, Türk sporunun kara kutusudur. dediğimin üzerinden- önce siyasette kullandığınız cemaat ve vakıflara dünya kadar para aktarmayacaktınız.

Şimdi, ona "Sus." buna "Sus." ne yapacak bu millet? Geçim sıkıntısına bir şey demesin, haksızlığa sussun, adaletsizliğe sussun, işsizliğe sussun, açlık çeksin sussun. Şimdi çocuklar ölürken de mi sussun arkadaşlar? İnsanlar anası babası ölürken de mi sussun? Bir avuç yeteneksiz, torpille işe alınmış adamın, hiçbir liyakati olmayan bürokrasinin elinde can verirken de mi sussun? Susarsak ölmeye devam edeceğiz, eğer biz bugün susarsak yarın olacak ölümlerden biz de sorumlu olacağız, o yüzden susmayacağız.

Eksileri söyleyenler devleti küçük düşürmekle, devleti âciz göstermekle suçlanıyor. Bu bir ironi olsa gerek. En sevdiğini, her şeyini kaybetmiş insanlara "Al, sana 10 bin." diyerek, en yakınlarını kaybetmiş deprem travmasındaki çocuklara "Al, sana 100 lira." diyerek siz devleti küçük düşürüyorsunuz. Peki, ya, sivil yardım tırlarının, belediye kamyonlarının üstüne çöreklenerek valilik levhası asanlara ne demeli? Gözlerimle gördüm, Bodrum Belediyesinin tırının üzerine "Muğla Valiliği" yazmış, pankartını geçirmiş. Küçükçekmece Nahit Menteşe Endüstri Meslek Lisesi, Hatay Samandağ için 470 soba yapmış orada ısınsınlar diye; Küçükçekmece'nin AK PARTİ İlçe Başkanı onun üzerine çökmüş, hem de onu tutmuş Gaziantep'e yönlendirmiş. İnsanların emeklerinin üzerine çökmeyeceksiniz.

Bu arada, halk adına ve kamu adına soruyorum: Geçen gün toplanan 100 milyarın üzerindeki paranın da nereye dağıtıldığını millet merak ediyor -Yine böyle aynı vakıflar, dernekler üzerinden... Efendim, TÜGVA'yı, TÜRGEV'i, Ensarı, sansarı bunları da takip ediyoruz- insanlar paraların nereye gittiğini bilmek istiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AHMET KAYA (Trabzon) - Ya, Ensarı anladık da sansar ne ya!

BAŞKAN - Tamamlayalım lütfen.

MUSTAFA ADIGÜZEL (Devamla) - Evet, deprem bölgesinde şu anda doğru dürüst sağlık hizmeti verilmiyor. Binaların zaten çoğu yıkılmıştı, şimdi "sahra hastanesi" dedikleri yerlerde çok küçük sağlık hizmetleri veriliyor, esas sağlık hizmeti misafir gelen ülkelerin hastanelerinin -İtalyan hastanesinin, İspanyol hastanesinin- olduğu yerlerde götürülüyor.

HAYATİ ARKAZ (İstanbul) - Yapma ya! Mustafa, yapma ya!

MUSTAFA ADIGÜZEL (Devamla) - Şu anda uyuz ve bit salgını başladı ama komşu ülkede koleradan 25'in üzerinde insan öldü, bakın sınır olduğu için onu da uyarmak istiyorum.

ALİ MUHİTTİN TAŞDOĞAN (Gaziantep) - Öyle bir şey yok. Kaç vaka var, kaç vaka?

MUSTAFA ADIGÜZEL (Devamla) - Bir de Kültür ve Turizm Bakanı 100 milyon lira bağışlamış. Konu tam da kültür ve turizmle ilgili ya, bütün deprem bölgesinde ilk yıkılanlar oteller; içlerinde yüzlerce çocuk, sporcu, turizm rehberi insan hayatını kaybetti. Bu otellere ruhsat verirken ve daha sonra da denetlemezken sen neredeydin? Şimdi 100 milyon vermişsin ya, o verdiğin aslında bir yardım gibi değil, bir kan parası gibidir.

Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.