GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Orman Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:6
Birleşim:75
Tarih:20.03.2023

CHP GRUBU ADINA ORHAN SARIBAL (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım ve burada hizmetleri olan kıymetli emekçiler; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Hani, bir laf var: "Söylesem mi, söylemesem mi?" diye. Gerçekten ülkede ağır acıların yaşandığı bir tarihsel süreçte bir kanun teklifi alelacele Meclise geldi. Seçime elli gün var ama iktidarın bu ülkenin doğal kaynakları üzerindeki talan, yalan ve yok etme politikaları bitmiyor, bitmek de bilmiyor; belli ki son güne kadar bunun üzerinde çalışılacak.

Evet, sayısal değil ama çok yüksek oranda insanlarımızı kaybettik. Büyük acılar yaşanıyor ve yaşanmaya da devam ediyor. Öbür taraftan, bölgede tarımla ilgili çok ciddi sorunlar yaşanıyor ve yaşanmaya devam ediyor. 40 milyon dönüm arazinin olduğu 11 ilde 320 bin çiftçinin üretimde olduğu, gayrisafi millî hasılanın yüzde 10'una yakın katma değeri olan, üretim yapan bir bölge.

Onlarca sorun vardı ama en önemli sorun çiftçilerin barınma sorunlarının çözülebilmesiydi; alet ekipman dediğimiz traktör, mibzer, ilaç makinesi gibi sorunların çözülmesiydi. Tarım ilaçları sorunu vardı, bunlar olduğu yerde duruyordu; bu yetmemiş gibi bir de sel felaketi yaşadık. Hatay'ın narenciyesi, Erzin'in narenciyesi, Malatya'nın kayısısı, Adıyaman'ın tütünü bütün bunlar bu ülkenin zenginliğiydi. Bir karar aldı Cumhurbaşkanlığı "Tütünün vergisini yüzde 50 azaltıyoruz." Merak ediyorum, enkaz altında kalan tütünün vergisini alsanız ne olur, almasanız ne olur? Ya da o yöresel, geleneksel tütüne zamanında eğer o vergiyi koymasaydınız... Burada günlerce o mücadeleyi yaptık. Çok uluslu şirketler istedikleri gibi para kazansınlar diye, istedikleri kadar zenginleşsinler diye bu ülkenin bütün zenginliklerini, yöresel üretim biçimlerini, yöresel önemli kaynaklarını âdeta peşkeş çektiniz. Şimdi de çözüm olarak yüzde 50, vergiyi yarıya indiriyoruz... Enkazın altında olan tütünün vergisini alsanız ne olur, almasanız ne olur?

Toprak Mahsulleri Ofisi var, Tarım Kredi Kooperatifleri var. Tarım Kredi Kooperatifleri, evet, dükkân açar gibi açtı ama "Parası olana ürün veririz." dedi. Bu da yetmedi, buğdaya ilaç atacak ya da buğdaya gübre atacak arkadaşlar gübre bulamadılar, hâlâ bu sorun devam ediyor. İnsanlar, çiftçiler hububata kardeşlenme döneminde atacak azotu yeterli miktarda bulamıyorlar. Bütün bunlar açık bir şekilde dururken alelacele bir kanun teklifi geldi.

Şunu söyleyebilirim elbette depremle ilgili: "Depremin suçluları kim?" diye bir soru sorulsa galiba her şey meydana dökülür. Hani yirmi yıldır en çok yatırım yaptığınız, "ulaştırma" dediğiniz yapı var ya, ulaştırma çöktü. Ulaştırma çöktüğü için insanlarımızı daha çok kaybettik.

Bir başka, haberleşme... 1.500 civarında istasyon ne yazık ki çöktü, insanlar haberleşemedi. O yüzden insanımızı deprem enkazlarında daha fazla kaybettik çünkü o operatörler ucuz olsun diye evlerin üzerine kurulmuştu ve o evler yıkıldığında onların da yıkılacağı göz önüne alınmamıştı.

Yine, aynı şekilde elektrikler kesildiğinde o GSM operatörlerinin çalışamayacağını net bir şekilde görmeliydik yani uzaya çıktığınızı, uzaya uydu fırlattığınızı söylediniz ama ne yazık ki bizim 11 ilimizdeki enkazlar altındaki insanların haberleşmesi sağlanamadı.

Başka bir şey Büyükşehir Belediyesi Yasası. Büyükşehir Belediyesi Yasası'yla kapatılan beldelerin bütün birimleri kapatıldığı için oralara müdahale edilemedi ve enkazlarda insanlarımızın çok fazla kaybının sebeplerinden biri de ne yazık ki Büyükşehir Belediyesi Yasası'dır, beldelerin mahalleye dönüştürülmesidir. Sadece bu mu? Elbette değil. Ana sorumlu artık bir sektör olarak bakılan inşaat sektörüdür.

Değerli arkadaşlar, para, bilimi satın aldığı sürece bu ülkede herkesin ama herkesin can güvenliği yoktur; çok net. Bilimin ışığında söyleriz, bilimden bahsederiz ama en yüce değer para olunca orada siz ölüme mahkûmsunuzdur. Örneğin, 8.500 lira asgari ücret alan bir kişi 8.500 lirayla ancak 5,5 ton beton alıyorsa siz orada güvenli binalardan bahsedemezsiniz. Ya da tarım alanlarını bedavaya kapatıp bir taraftan sanayiye, bir taraftan ticarete, bir taraftan emlaka atarsanız ve orada da "Bir daire fazla olsun, daha fazla kazanırız." anlayışıyla hareket ederseniz orada siz canlı mezarları yok edemezsiniz. Dolayısıyla deprem politik ve siyasi bir alandır; deprem politiktir, deprem siyasidir, siyasetçinin ve iktidarların halka ve onların yaşam hakkına nasıl baktığıyla ilgilidir. Eğer siz "insan" diyorsanız, insanın temel yaşam haklarından birini barınma hakkı olarak görmüyorsanız; "Para gelsin de inşaat sektörü dönsün de 200 alan oradan yararlansın." anlayışıyla hareket ederseniz bugünkü kanunda olduğu gibi ormanları da bir sektöre dönüştürürsünüz, oradan gelir elde etmenin yöntem ve yolunu seçersiniz ve elbette EMASYA'yı yani askeri sadece belirli alanlarda kullanırsanız; sarayı koruyacak, bakanı koruyacak ve sadece çatışmanın bir unsuru olarak görürseniz o askeri sokaklarda bulamazsınız. O kadar kamu görevlisi var, gece bekçisi var, kamu görevlilerini göremedik ne yazık ki; çok geç geldiler, çok geç. Dolayısıyla bütün bunlara baktığımızda, depremin bu kadar acı ve ağır faturasını, 99'da yaşanmış büyük Bursa ve Yalova depreminden sonra bugün yaşanan depremin göz göre göre, bile bile, istene istene geldiğini görmek zorundayız ve elbette bunun politik sorumlusu da iktidardır. İktidar, yirmi yılda, 3 trilyon dolar harcayıp depreme dayanıklı evler yapmak yerine alanları bol bol inşaata açarak onlar üzerinden gelir ve rant sağlayan kesimlerin zenginleşmesini sağlamıştır. Çok net görüyoruz, bugün de hemen depremden sonra Cumhurbaşkanı "Ormanlık ve mera alanlarında konut yapılabilir." dedi. Geçen sene yaptınız, Pazarcık Devlet Hastanesi, nerede? Tarım alanının üzerinde. Ne durumda? Çalışamaz durumda; bu kadar net, bu kadar somut örnekler var.

Bir örnek de yine Cumhurbaşkanından vereyim, 5 Şubat 2022 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı, o kararda Cumhurbaşkanı aynen şunu söylüyor: "Hatay İli, İskenderun İlçesi, Meydan, Cumhuriyet, Modernevler, Numune, Pınarbaşı ve Esentepe mahallelerinde bulunan bazı alanların riskli alan ilan edilmesi hakkındaki 16/9/2013 tarihli ve 2013/5382 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının yürürlükten kaldırılmasına, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 2 nci maddesi gereğince karar verilmiştir." Ne demek biliyor musunuz arkadaşlar? Buralar riskli bölge, buralarda kentsel dönüşümün yapılması lazım. Kanun böyle çıkmış, buralar da oraya aktarılmış, Cumhurbaşkanı demiş ki: "Orada deprem riski yok, kentsel dönüşüm de yok. Siz orada kafanıza göre hareket edin." Kim suçlu arkadaşlar? Nerede arıyoruz biz suçu? Deprem mi suçlu? Kim suçlu? Evet, deprem politiktir, siyasidir ve bu depremin bu kadar ağır sonuçlar vermesinin temel sorumlusu iktidardır ve iktidarın yaptıklarıdır.

Kanun geldi alelacele, elbette o bölgenin sorunları çözülmedi, aynen duruyor. Bir çiftçim aynen şunu söyledi, hayvanları telef olmuştu: "Ben kendime bir şey istemiyorum. Benim hayvanlarım için ahır, ağıl ve onlara yem istiyorum, onlara yem istiyorum." Bu kadar netti oradaki çiftçinin sorunları ama kimse yoktu. Buradan bütün belediye başkanlarıma ve elbette sivil toplumun yürekli insanlarına... Siyaseti de devleti de iktidarı da alaşağı eden, bu depremin yaralarını hafifleten toplumun dayanışmasıdır, toplumun gücüdür ve elbette bunlarla beraber hareket eden sivil toplumun yürekli insanlarıdır.

Değerli arkadaşlar, kanun geldi. Bu kanunun içine baktığınızda, iktidar birçok konuda özür diliyor, hatalarını görmüş, bir kısmını ucundan değdirerek değiştirmeye çalışıyor ama deştikçe de batıyor; daha ağır, daha sorunlu işler yapmaya çalışıyor. Peki, niye geldi bu hâl, neden bu durumdayız, onu mutlaka ve mutlaka iyi görmek zorundayız.

Bakın, iktidarın temel tarım politikalarına bakalım. Bir: Göç politikası. Nedir bu göç politikası? Çiftçi ürettiğinden para kazanamadığı için evini, barkını, köyünü terk etti. Bunu nereden anlıyoruz? Tarımla uğraşan insan sayısından anlıyoruz. 2002'de 7,5 milyon insan tarımla uğraşırken bugün geldiğimiz noktada 4,9 milyona inmiş, çiftçi sayısı 2 milyon 700 binden 2 milyon 100 bin civarlarına. Bir, göç politikası; iki, mülksüzleştirme. Bu ne demek? Bu da şu demek: Çiftçi eğer ürettiğinden para kazanamıyorsa orayı terk ediyor ve elindeki gayrimenkulünü, tarlasını satıyor. Sadece mülksüzleşme böyle değil, başka bir yöntem daha: Çiftçinin borçları. Çiftçi borcun içine girip çıkamadığı için, artık o borcu ödeyebilecek bir çözümü olmadığı için elindeki gayrimenkulleri ve tarlaları satıyor. Buna biz kapitalizmin mülksüzleştirme yöntemi deriz. Bunu kimle yaparlar? Tarımsal girdilerle yaparlar, iktidarlarla iş birliği üzerinden yaparlar ve o ülkeyi, o ülkenin insanını üreten değil, tüketen toplum olarak yaparlar. Başka: Gümrükleri sıfırlarsınız ama yine sorunu çözemezsiniz, kendi üretiminizin hiçbir güvencesi kalmamıştır. Başka bir yöntem: Bakın, 2002'de 2 milyon 700 bin civarında çiftçinin 2,4 milyar borcu var bankalara; 2022'nin sonu, çiftçinin borcu 350 milyar; sadece bankalara 350 milyar, başka hiçbirini söylemiyorum, diğer serbest piyasaya olan borçlarını da elbette rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki, başka bir gerekçe: "İthalat iyi, kolay, paramız var, ithal ederiz. Ne gereği var canım? Hazır, dünyada var; biz üretmeyelim, ithal edelim." Evet, bir süre tuttu bu, ne zamana kadar? Döviz belirli bir düzeyde gidip ülke parası kıymetli olduğu zamanlarda tuttu ama daha sonra hiçbiri tutmadı ve gümrükleri sıfırlamalarına rağmen her şey ama her şey pahalı oldu.

Burada oturum açılınca Grup Başkan Vekili bir kahramanlık öyküsü yazdı; kahramanlık öyküsünün adı şuydu: Tahıl koridorunun çok önemli olduğunu, bunun da Cumhurbaşkanının efsane tutumuyla gerçekleştirildiğini söylemişti. Söyleyelim: 25 milyon ton civarında bir tahıl sevk edildi Ukrayna, Rusya üzerinden; bunun 5,5 milyon tonu Çin'e gitti, 4,4 milyon tonu İspanya'ya gitti, 2,5 milyon tonunu Türkiye aldı. Yani, aslında "tahıl koridoru" dediğiniz sistem, bizim "ithalat yolu" dediğimiz mekanizma iktidarın bu ülkeyi Ukrayna ve Rusya'nın buğdayına, mısırına, ayçiçeğine ve ayçiçeği yağına muhtaç ettiğinin somut, net göstergesidir; aha, tam da bu. Peki, bakıyorsunuz, yoksullar için açılmıştı bu koridor, değil mi, yoksul ülkeler için? Onların gıda sorunu çözülecekti. Bir bakalım: Göreceli olarak Pakistan, 61 bin ton; göreceli olarak Sudan, 65 bin ton; Malezya, 81 bin ton; Sri Lanka, 103 bin ton; Somali, 113 bin ton. Yoksul ülkelere gidene bakın, bir de Türkiye'ye bakın: 2,5 milyon ton.

Bir uyarı da buradan yapayım; gidiyorsunuz ama olsun, bilin, Türkiye'yi getirdiğiniz hâli bir kez daha paylaşalım: Çin, dünyadaki buğday üretimine dayalı olarak, kendi ihtiyacının yüzde 50 stokunu artırdı arkadaşlar, yüzde 50 stokunu artırdı. Biz ne yaptık? Maraş'ta, Pazarcık'ta, Narlı'da o dökülen, yerle bir olan o buğdayı, arpayı, mısırı bile alamadık, onu bile beceremedik, rezil rüsva ettik. Bir tarafta Amerika'nın yıllarca önce yaptığı silolar var orada, bir tarafta Nur Dağı'nda yeni lisanslı depoculuk üzerinde yapılmış var; bizimki orada yerle bir; o, kaç yıl önce yapılmış orada sapasağlam duruyor. Bu da lisanslı depoculuğun aslında içinin daha iyi bir şekilde araştırılması açısından çok kıymetli. Yani değerli dostlar, değerli arkadaşlarım, görünen o ki bu kanun teklifi aslında yirmi yılda Türkiye'yi tarım açısından yerle bir eden iktidarın son anda, kaçarak bir tarafı daha fazla batırıp, bir taraftan da "Ya biraz da özür diliyoruz." meselesi üzerinden olan bir durum.

Çok rakam var, çok şey söyleyebilirim, Komisyonda bütün bunları anlattım ama biraz işin bir kısmından, kanundan bahsetmek isterim. Kenevir ekimi serbest bırakılıyor, daha doğrusu arttırılmaya çalışılıyor. Soru şu: Ya neden azalttınız ki? Derdiniz neydi? 1995 yılında nereden bakarsanız bakın, dünyanın kenevirini üreten bu ülke bugün geldiğimiz noktada ne yazık ki tekrar yıllar sonra kenevir ekmek için bir çaba sarf ediyor. 1990'da 25 bin dönüm ekim var, 3 milyon 600 bin kilogram üretim var ve dekar verimi 144 kilogram. 2002'de 6.600 dekar ekim var, 900 ton üretim var, 136 kilogram dekar verimi. 2022'de 365 dekar ekim var, 31 ton üretim var, 85 kilogram dekar verimi. Önce niye azalttık? Neden? Neden? Neden? Bunu sormak lazım.

Diğer bir konu planlama. Herhâlde dünyada çok az örneği olan bir planlama yöntemini getiriyor bu kanun teklifi; zoraki, dayatmacı; bir kere üretim özgürlüğüne, üretim bağımsızlığına, çiftçinin üretim biçimine müdahale bu. Elbette planlama olur; planlamada önce toprağınıza bakarsınız, suyunuza bakarsınız, üretim biçimine bakarsınız, bioçeşitliliğinize bakarsınız; bunları masaya güzel bir yatırırsınız, münavebe sisteminin getirip götürdüklerine bakarsınız, münavebeden dolayı çiftçinin zararlarını önlersiniz; o zaman bir planlama olur doğru bir desteklemeyle ama çiftçi mısırdan para kazanıyor diye suyu bitirmesine göz yumarsanız daha bir gün sonra su bulamadığınızda artık onu da ekemeyecek duruma gelirsiniz. Aradan yıllar geçtikten sonra -yer altı, yer üstü- müthiş bir kuraklık ve iklim krizinin etkilerini yaşamaya başlayınca "Planlayalım..." Nasıl? "Zorla." Olmaz, olamaz, dünyada böyle bir model yok. Çiftçiyi ayakta tutacak onun stratejik ürün ürettiğini söyleyerek o çiftçinin zarar etmeyeceği bir düzeni kurarsınız, o kaynakları ayırırsınız. Bir taraftan "Millî savunma önemlidir, o tartışılmaz." dersiniz, öbür taraftan da "Tarım stratejiktir, millî savunma kadar kıymetlidir." dersiniz ama millî savunmaya 600 milyar ayırıp çiftçiye 54 milyar ayırdığınızda bu olmuyor, burada bir sorun var, gerçekten önemli bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Bir başka temel mesele "İki yıl üst üste ekilmeyen arazileri biz alacağız, kiraya vereceğiz." diyorsunuz. Siz önce hazineye, devlete, kamuya ait olan arazilerin şu mülkiyet sorunlarını çözün -seradan tutun da açık, kapalı bütün üretim alanlarında- ondan sonra gidin, özel mülkiyete müdahale edin. Bu ülkede yaşamıyorsunuz galiba ya! Feodal ilişkiler... Mahkemelerden geriye kalan miras meseleleri... Bu toplumun bir kültürü var, bir geçmişi var, bir geleneği var; bu kadar çok kolay nasıl değerlendirebiliyorsunuz bunu? Kesinlikle karşı olduğumuz temel alanlardan biri.

Sözleşmeli tarım... Değerli dostlar, sözleşmeli tarım, zengini zengin eden, çiftçiyi batıran, yok eden bir sistemdir; bu kadar net. Sözleşmeli tarım ancak koşulların çiftçiyi, üreticiyi koruduğu bir mekanizmayla olur; ekim yaptıran şirketin hakları korunduğu kadar çiftçinin haklarının korunduğu bir sistemle olur. Bunun için biz bir şey yapıyoruz, araya da başka bir sistem getiriyoruz, o sistem de ara buluculuk. Ya, ara buluculuk sistemi, hukukun çöktüğünü ifade eden bir mekanizmadır. Eğer hukuk buna cevap vermiyorsa; kanunlar, ilgili koşullar buna müsaade etmiyorsa siz Arabulucuk'a gidersiniz. Dolayısıyla bu, yine çiftçinin aleyhine yazılacak temel bir meseledir.

Orman meselesiyle ilgili -zamanım kalmadı- iki şey söyleyeceğim. Dikili ağaç kesim modelini bitirmediğiniz sürece -tekrar söylüyorum, dikili ağaç kesim modeli bitmediği sürece- müteahhitlere bunlar ihale edildiği sürece, kesim işini müteahhitlere bıraktığınız sürece; aynı inşaat sektörü gibi, orman sektörünü zenginlerin ham maddesi olarak kullanmaya devam ettiğiniz sürece orman sorununu çözemezsiniz, çözmeniz mümkün değildir; böyle bir durum yok.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Tamamlayın sözlerinizi.

ORHAN SARIBAL (Devamla) - Teşekkür ederim Başkan.

Önce orman köylüsünü koruyacaksınız, orman köylüsü ormanına sahip çıkacak, sonra keçileri, koyunları ormana getirip müteahhitleri kovacaksınız, ondan sonra belki bir şey olabilir.

En önemli şey şuydu -bitiriyorum- değerli arkadaşlar, orman alanları madencilik tarafından kullanıldıktan sonra geriye kalan kısmı belediyeler tarafından kullanılacaktı; şimdi, şirketlere veriyorlar. Eğer belediyeler kendilerinde olsaydı, AKP'li olsaydı bu kanun çıkmayacaktı arkadaşlar. Belediyeler CHP'ye geçtiği için şimdi, belediye başkanlarını şirketlere muhtaç etmek istiyorlar. Bu kadar net bir durumla karşı karşıyayız. Çünkü atıkları belediyeler toplayacak, bütün kent sorunlarını belediye yapacak ama onları bir yere götürdüğünde şirketle yüz yüze gelip onlardan maalesef ihaleyle iş alacak.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Sarıbal.

ORHAN SARIBAL (Devamla) - Bitiriyorum Başkan.

Ben bu kanunun bütününe olumsuz baktığımızı, ret verdiğimizi, bu kadar kaçış sürecinde böyle bir kanunun Meclise gelmiş olmasından bir kez daha rahatsızlığımı ifade ederek hepinizi saygıyla selamlıyorum.