| Konu: | Çevre Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 6 |
| Birleşim: | 81 |
| Tarih: | 29.03.2023 |
CHP GRUBU ADINA ERKAN AYDIN (Bursa) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
407 sıra sayılı Kanun Teklifi üzerine söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Bu kanun teklifi aslında Çevre Komisyonunu ilgilendiren, zaten adı da "Çevre Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına..." diye gelen ancak İçişleri Komisyonundan geçen bir kanun teklifi. Baktığınızda Çevre ve Şehircilik Bakanlığını, Çevre Komisyonunu, birkaç maddesi de İçişleri Komisyonunu ilgilendiren maddelerden oluşuyor. Şöyle kısaca baktığımızda neler içeriyor bir inceleyelim: Büyük tonajlı gemilere uygulanan cezalarda indirim getiriyor. Detaylarına gireceğim, önce kabaca bir üstünden geçelim. Devlete ait kıyı dolgu alanlarının altlarına otopark yapılmasına imkân sağlıyor. Yine, Adana Karataş'ta bir tarım OSB kurulmasıyla ilgili bir kanun teklifi var ki bunu destekliyoruz zaten, yerel belediyemiz de destekliyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına kırsal mahalle ve kırsal yerleşik alan belirleme konusunda yönetmelik çıkarma yetkisi veriyor. Bu kanun teklifinde gelen ancak Komisyon sırasında çekilen büyükşehirlerdeki kırsal mahallelerde, eski köy olan yerlerdeki indirimli su bedellerinin tekrar, üç yıl daha uzatılmasıyla ilgili kanun maddeleri var.
Şimdi, biz birincisinden başlayalım. Denizlerdeki büyük tonajlı gemilere kesilen cezaların düşürülmesi... Diyor ki: "100.000 grostondan yüksek olan gemilere verilen cezalar 100.000 grostonla sınırlı kalsın." Groston başına 50,23 TL olan ceza da 11,29'a düşürülüyor. Şimdi, tabii, akla sorular geliyor: Yahu bu 100.000 grostonun üzerindeki gemiler kimlerin? Bu gemiciklerle kimler iş yapıyor? Bu gemiciklerle kimler ceplerine para dolduruyor? AK PARTİ Grubu yakından bilir, onların da Grup Başkanlığı yapan tanıdık isimler var.
Şimdi, denizlerdeki kirlenmelerin yüzde 20'si gemi kaynaklı; bunlar balast suyunu boşaltıyorlar, sintineyi boşaltıyorlar, evsel atıkları boşaltıyorlar. Körfezlerde, açık denizlerde canlı hayatını, denizdeki yaşamı, ekosistemi son derece olumsuz yönde etkiliyorlar. Dünyada yerleşik cezalar var, biz de onlardan almışız, bu cezaları uyguluyoruz ancak bu kanun teklifiyle bu ceza miktarını düşürüyoruz "300.000 groston da 500.000 groston da olsa maksimum 100.000 groston cezasını uygularız." diyoruz. Türkçesi "Kardeşim, sen cebini doldur, denizi kirlet; biz sana fazla ceza kesmeyeceğiz, gemiciklerinle malı götürmeye devam et." diyoruz. Doğru bir iş değildir. O denizler, o doğa, o ekosistem çocuklarımıza, torunlarımıza da lazımdır. Bu maddenin düzeltilmesi gerekir. Zaten bütün kamuoyunda da yandaşlara kayırma yapıldığı algısı hâkimdir.
Yine, 3'üncü maddede... Şimdi, 2 Şubat tarihinde bu teklif Komisyona geldi ve kıyı dolgu alanlarının altına otopark yapılmasıyla ilgili -teklifte 3'üncü madde- biz muhalefet şerhinde de Komisyondaki konuşmalarımızda da dedik ki: "Bakın, Türkiye deprem bölgesi, her an deprem olabilir. Bu alanlara otopark yapmak ileride oluşacak deprem ve tsunamilerde büyük can kayıplarına sebep olabilir." Tarih, 2 Şubat. İçişleri Komisyonu Başkanı Değerli Celalettin Bey de -şu anda burada değil- bu çekincelerimizi bizzat not etti ve dört gün sonra, 6 Şubatta deprem meydana geldi. Arkadaşlar, muhalefet şerhimizde var, sayfalarca yazdık, biz bunu not ettikten dört gün sonra Kahramanmaraş merkezli depremlerde 50 bin insanımız hayatını kaybetti ve ne acıdır ki İçişleri Komisyonu Başkanımızın kardeşi de orada hayatına kaybetti, o zaman aradım söyledim, kendisine bir kez daha başsağlığı diliyorum. Bütün ölenlerimize Allah'tan rahmet, yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum.
Şimdi, siz bu yaşanan tecrübeden sonra bunu getirirseniz ve bunu uygulamaya sokarsanız resmen orada olacak can kayıplarının önünü açmış olursunuz. Şimdi, deprem konusu... Ne diyordu Sayın Cumhurbaşkanı Başbakanlık zamanından beri? "Dicle'nin kıyısında bir kuzuyu kurt kaparsa sorumlusu biziz." Şimdi sormak lazım: Maraş merkezli depremlerde 11 ilde 50 bin yurttaşımız hayatını kaybetti, sorumlusu kim? İnsanlara çadır götürülemedi, yardım malzemesi götürülemedi, insanlar "Yardım edin" diyerek donarak canlarını verdi; sorumlusu kim? GSM operatörleri çalışmadı, insanların, yakınlarına attığı mesajlar günler sonra ulaştı; hepimiz o mesajları dinlerken ağladık. Peki, o yurttaşların bir kuzu kadar hakkı yok muydu? Dicle'nin kıyısındaki kuzuya sahip çıkanlar, bu canlarımıza niye sahip çıkmadı? Niye bir kişi istifa etmedi? Neden Kızılayın çadırlarını parayla satan Kızılay Başkanı istifa etmedi? İstifa etmediği gibi de birkaç gün önce Deprem Komisyonuna gelip gayet rahat, pişkin pişkin konuştu. Lafa gelince Dicle'nin kıyısındaki kuzuyu kapan kurttan sorumlu ama faaliyette, icraatta tek bir sorumluluk yok, tek bir istifa yok; bunu da yüce milletimize, kamuoyunun takdirlerine sunuyoruz çünkü bu depremler devam edecek. Ülkemizin hemen hemen neredeyse yüzde 65'i-70'i deprem bölgesi ve depremin bir anayasası var. Bir deprem bir yerde oluyorsa ha yüz yıl sonra ha üç yüz yıl sonra aynı yerde mutlaka bir daha oluyor ama bunlarla ilgili bir önlem, bunlarla ilgili bir çalışma yok; sorumlularla ilgili herhangi bir cezai müeyyide de yok maalesef; bunun da takipçisi olacağımızı bir kez daha ifade ediyorum.
Yine, gelelim aslında AKP'nin yirmi yıllık çalışmasının nasıl olduğunu çok güzel gösteren bir örneğe. Kanun teklifi Komisyonda görüşülürken -6360 sayılı Büyükşehir Kanunu'yla ilgili- kırsal mahallelerde yani eskiden "köy" dediğimiz yerlerdeki su bedellerinin yüzde 50 indirimli kullanılmasıyla ilgili 9'uncu maddeyi getirdiniz ve görüşürken bir de baktınız ki ya aynı madde Plan ve Bütçe Komisyonunda da görüşülüyor. Birbirinden haberi yok, 2 tane Komisyon, aynı madde, hem oraya koymuşlar hem buraya koymuşlar; son anda fark ediliyor ve İçişleri Komisyonunun maddelerinden çıkartılıyor.
Peki, nedir bu? 2012 yılında bu kanun, Büyükşehir Belediyesi Kanunu çıkarken sayfalarca muhalefet şerhi yazmışız "Arkadaşlar, bunları yapmayın. Bu yaptıklarınız ülkenin genel dinamiklerine, yönetim şekline uygun değil." demişiz ve tek tek de sakıncalarını anlatmışız. Burada tek tek size şimdi söylemeye, anlatmaya vaktim yetmez ama siz o gün, 2012'de çıkartırken demişsiniz ki: "2017 sonuna kadar biz buradan ücret almayacağız." 2017 gelmiş, 2020'ye uzatmışsınız; 2020 gelmiş, 2022'ye uzatmışsınız, 31 Aralık 2022. 2022 sonu gelince de şimdi nereye uzattınız? "2025 yılı sonuna kadar indirimli su ücretleri alınmaya köylerden devam etsin." demişsiniz.
Bu nedir? Aslında kendi çıkardığınız kanunu dahi uygulayamadığınızın... Ve kanunu kapalı kapılar ardında yaparak ilgili bileşenlere danışmadan, sivil toplum örgütlerine sormadan, muhalefetin görüşünü almadan yaptığınız için kendi çıkardığınız kanunu 4 defadır yenileyip uzatmak durumunda kalıyorsunuz. Aslında bu da ülkeyi nasıl yönettiğinizin en somut örneklerinden bir tanesi yani yönetemediğinizin en güzel fotoğrafı diyebiliriz.
Şimdi, diğer maddelerle ilgili konulara çok fazla girmek istemiyorum.
Şimdi, ülkede neredeyse antidepresan kullanmayan kalmadı. Her yere gidiyoruz, insanlar mutsuz. Sokakta, trafikte birisiyle tartışmaktan çekiniyor; "Silahı çıkarır, sopayı çıkarır; kavga ederiz, canımızdan oluruz." diye çekiniyor.
Dünya Mutluluk Endeksi yayınlandı, Küresel Mutluluk Raporu yayınlandı; Türkiye 137 ülke arasında 106'ncılığa geriledi yani mutsuzluğa doğru 2 basamak daha adım attı. Kimlerle birlikte? Aynı Türkiye gibi tek adam rejiminin, otoriter yönetimlerin olduğu Brezilya, Rusya, Tayland, Venezuela, Filipinler gibi ülkelerle birlikte anılıyor. Peki, bu mutsuzluğun sebebi ne? Niye insanlar mutsuzlaştı? Neden 2 basamak daha geri gitti? Sebep aslında aynı, iş gücünün millî gelirden aldığı pay yirmi yılda yarı yarıya düştü. Yani bu şu demek: Yüzde 5'lik bir kaymak tabaka ülkenin yüzde 80'lik gelirini alırken yüzde 80'lik bir iş gücü, emek bu gelirin neredeyse sadece yüzde 20'sini almaya başlamış yani aslında çalışan bir kölelik düzeni hâkim olmuş. Bir tarafta hak etmeden, iktidarın yandaş düzenlemeleriyle milyarlarına milyar katan bir kesim; bir tarafta da karnını zor doyuran, ayın sonunu getiremeyen, kredi kartı borcuyla hayatını idame ettirmeye çalışan bir insan topluluğu yarattınız. Bunun yanında, stadyumda "Hükûmet istifa!" diye bağırana savcılık soruşturması başlattınız, sosyal medyada ufacık bir eleştiri yapana, hemen gittiniz, hakaret davası açtınız ve Hükûmet olarak yirmi yıl boyunca yaptığınız şey insanları mutsuzluğa doğru itmek oldu ve baktığınızda, yirmi yıllık bir rapor hazırlasanız "Neyi iyi yaptık?" dediğinizde insanları çok güzel mutsuz yaptığınızı, mutsuzluğa doğru ittiğinizi de çok rahat söyleyebiliriz. Deprem bölgesinde hâlâ kaldırılamayan enkazlar, elli gün geçmiş hâlâ depremden çıkan cesetler, oradaki esnafın dükkânındaki malı, içerideki ürünlerini çıkaramadığı ve umutsuzluğa kapıldığı bir düzen; sizin yirmi yıllık iktidarınızın da aslında en somut örneklerinden. Bunu gelin bir de hikâyeyle şöyle özetleyelim. Gerçekten okuduğumda çok hoşuma gitti ve kürsüden bunu seslendirmeye karar verdim. Şimdi, kim yazmışsa ağzına sağlık. Şöyle başlıyor: "Ah Müjgân... Çok arada kaldık biz, kendimiz olamadık. Tespih elimize, Marlboro ağzımıza yakışmadı. Fes kafamızda, 501 kot pantolon kıçımızda o Amerikalı kızdaki gibi durmadı. Western filmlerinde ezilen Kızılderililere ağlayıp, mavi ceketlileri tuttuk. Ne solcu olabildik ne sağcı, 'Das Kapital' okumak için çok uzundu, zaten okumayı hiç sevmedik. Devrim türkülerinin ezgisini tutturamadık, bıyığı aşağı bırakmakla olmadı, mafyalaştık, milliyetimizi Araplaştırdık, dinimizi de Arapça okuduk. Teknoloji çağına yetişemedik, bırak matbaayı, bilgisayarın tuşuna da 20 yaşımıza da aynı anda bastık. Cep telefonunu kemerlerimize astık, kazakları da pantolonun içine soktuk. Çok aralarda kaldık biz, çok. Toprak ağalarını demokrat, kapitalistleri yatırımcı sandık. En büyük yalanı söyleyene de daha çok inandık. Camideyken 'Uydum hazır olan imama.' derken bir de baktık ki her yerde imama uyduk. Laikliğin ne demek olduğunu, bizi okumanın, eğitimin kurtaracağını anlamadık. Parayı kazanmak kolay sandık; bankerlere, Jet Fadıllara, Çiftlik Banklara, en son da kriptoculara kaptırdık parayı. Çok arada kaldık biz. Kural koyduk, bozduk; Anayasa yaptık, uymadık; üniversiteleri haşat, liyakati madara, Bakara'yı da makara ettik. Nihat Hatipoğlu'nu YÖK'e, millî güreşçiyi de banka yönetim kuruluna atadık. Okul yaptık ama eğitim yapamadık. Yol yaptık, çöktü; köprü yaptık, geçemedik ama parasını ödedik. Devletin elektriğini, TEKEL'ini, limanlarını, barajlarını, fabrikalarını, Kaz Dağları'nı bir güzel sattık ve satarken de dedik ki: 'Babalar gibi satarız.' Devletin malı denizdi, dezenfektanı satmayan kerizdi. Zaten ortada kaldıydık, bir kanal eksikti arada, onun da projesini hazırladık, yakında kanalda da yüzeriz. Leblebi tozu vardı bir zamanlar, pudra şekerine ne zaman geçtik, anlayamadık ve hiç sormadık, acaba biz bu hayatı kendimiz mi seçtik?
Ümit etmek güzel, beklentisi var herkesin, iyi de biz küçükken sapanla kuş avlayan arkadaşımıza 'Dur!' demediysek eğer şimdi o arkadaş devletin gücünü, medyanın sözünü, paranın tadını, yandaşın hırsını, cahilin gönlünü eline avucuna almışken 'Dur!' dememizi de kimse beklemesin." Bunlara "Dur!" diyeceğiz ama maalesef diyemiyoruz. Ulu Önder yüz yıl önce demiş, ne güzel de demiş "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur." diye. Evet, o kudreti hissederek artık uyanma zamanı, yirmi bir yıllık Fetret Devri'nin sonuna geldik. Yaklaşık kırk beş gün sonra... "Müjgân" diyerek başlayan bu güzel mektup, aslında her birimizin duygularına tercüman olan, hepimizin, 85 milyonun umutlarını yeşerten, her ne kadar içimizde "Ya, nasıl olacak, düzelecek mi?" diye düşünceler de olsa hiçbir zaman umudumuzu kaybetmememiz gerektiğini gösteren güzel bir mektup. Ne diyor şair? "Herkes biliyor zarların hileli olduğunu / Herkes biliyor geminin su aldığını / Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini." Bunlar böyle olabilir, bunun yanında da yine bahar geliyor; yine her taraf yeşillenecek, yine ümidimiz artacak. Nasıl dört yıl önce "Martın sonu bahar." dediysek şimdi de "Mayısın sonu bahar." diyoruz, "14 Mayısın sonu bahar." diyoruz.
MUSTAFA HİDAYET VAHAPOĞLU (Bursa) - Arap Baharı'na benzemesin, Arap Baharı'na!
ERKAN AYDIN (Devamla) - Ben eczacıyım, 14 Mayıs Eczacılık Bayramı, çifte bayram yapacağız 14 Mayısta, çifte bayram ve sizleri de o bayramdan sonra bu yarattığınız yirmi bir yıllık hezeyanın altında bırakacağız.
METİN NURULLAH SAZAK (Eskişehir) - Hayalle yaşıyorsun!
ERKAN AYDIN (Devamla) - Tabii ki birtakım şeylerin de hesabını soracağız, sadece güzel ümitlerle olmaz. Sanmayın ki burada yapılanlar yanınıza kâr kalacak, sanmayın ki "Yaptık, oldu; devir geçti, bunlar unutulur." Asla, bizi izleyen seyircilerimiz, yurttaşlarımız bunların hepsinin hesabının tek tek sorulacağını unutmasınlar. Burada torbaya doldurup doldurup attığınız, Anayasa Mahkemesine götürünce de "İşte, CHP klasiği." dediğiniz o maddelerin çok geç düzenlenerek geldiği zaman da "Atı alan Üsküdar'ı geçti zaten." diyenlere inat her birinin hesabını soracağız ve bu güzel ülkemizin güzel insanları da hak ettikleri güzel bir geleceği... Millet İttifakı'nın iktidarında, 13'üncü Cumhurbaşkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun önderliğinde demokrasinin, katılımcılığın, ortak aklın, liyakatin nasıl olacağını bu ülkeye hep birlikte tekrar göstereceğiz.
Bu kanun teklifinden, umarım, biraz önce çıkarılmasının uygun olacağının altını çizdiğimiz 3'üncü madde de teklif metninden çıkarılırsa bunu da destekleyeceğimizi söylüyorum.
Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.