| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 39 |
| Tarih: | 21.12.2025 |
YENİ YOL GRUBU ADINA BÜLENT KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, Değerli Genel Başkanlar, değerli milletvekilleri, yürütmeyi temsilen Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Sayın Bakanımız ve değerli bürokratlar; YENİ YOL Grubu adına hepinizi saygı ve hürmetle selamlıyorum. Bir selam da sesimizi ve sözümüzü milletimize ulaştıran Meclis TV'nin değerli çalışanları ile şu an rejide görev yapan çok değerli arkadaşlara iletiyorum. Bütçe görüşmesi boyunca büyük fedakârlıklarla görev yapan Meclis çalışanlarımıza, güvenlik görevlilerimize, basın mensuplarına ve elbette Genel Kurulda kahrımızı çeken kavas arkadaşlar ile stenograflara grubumuz adına çok teşekkür ediyor, selamlarımızı sunuyorum.
Adalet ve Kalkınma Partisinin Değerli Grup Başkan Vekili Abdulhamit Gül Bey rahmetli Demirel'den bir anekdotla konuşmasına başlayınca gençler hatırlamaz diye eskiyle yeni arasında bir bağ kurmamız gerektiğini düşündüm. Rahmetli Demirel eğer mümkün olsa da gelip bugünleri görseydi "Ya, 'Dün dündür.' sözünün mucidi benim ama uygulayıcısı Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlardır." derdi çünkü yirmi üç yıllık politikalarında, hem iç politikada hem dış politikada o kadar zikzaklar çizdiler ki, "katil Sisi"nin nasıl bir günde kardeşimiz ve muhterem bir şahsa dönüştüğünü Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde gördük. Bu can bu tende olduğu müddetçe, yüzde 8,5'ta olan faizlerin asla yükselmeyeceğini ve düşeceğini iddia ederken bugün hâlâ yüzde 38'lerin üzerinde olan bir faiz gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzda "Dün dündür, bugün bugündür."ün aslında vücut bulmuş halinin Adalet ve Kalkınma Partisi olduğunu çok net bir şekilde görüyoruz.
Yine, rahmetli Demirel'e atfen "Ya, biz tamam, Kürtlere kötü davranıyoruz da Türklere iyi mi davranıyoruz?" demişti. Sayın Bakanım, biz de bütçenize bakarken "Ya, bu bütçede Kürtlere yeterince pay vermiyorsunuz." deyince herhâlde çıkıp "Tamam, Kürtlere pay vermiyoruz da sanki Türklere çok mu pay veriyoruz?" sözünü derseniz tam da Demirel'in bugün sizler için kullanacağı bir sözün hatırlatması olurdu.
Yine, rahmetli Demirel, rahmetli Özal eğer bugünleri görmüş olsaydı "Ya, rahmetli Erbakan bize bakıp 'Sizi gidi faizciler.' diyordu." derdi. 2 trilyon 700 milyarlık faiz bütçenizi görmüş olsaydı acaba size ne derdi? "Sizi gidi faizciler." diye herhâlde katmerli sözleri tam da sizin için kullanmış olurdu.
Yine, rahmetli Özal gelmiş olsaydı bugünlere, derdi ki "Ya, ben bir kere 'Anayasa'yı bir kez delmekle bir şey olmaz.' dedim, başımın etini yediniz. Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi bırakın Anayasa'yı bir kez delmeyi Anayasa diye bir şeyin varlığına bile, Anayasa Mahkemesinin kararlarının uygulanabilirliğine bile itiraz ediyor." der, herhâlde bugünleri rahmetle yad etmiş olurdu. Dolayısıyla geçmiş ve gelecekle ilgili bu bağı kurduktan sonra gelelim 2026 Merkezi Yönetim Bütçemize. Görüşmekte olduğumuz 2026 Merkezi Yönetim Bütçesi ve 2024 yılı Kesin Hesabı önümüze konmuş sıradan bir gelir, gider tablosu ve cetveli değildir. Bu bütçe aynı zamanda siyasal bir tercih olarak 85 milyonun sofrasına ne koyacağımızın, kimin sırtına ne kadar yük bindireceğimizin, kimin hakkının korunup kimin gözden çıkarılacağının, özetle, parayı kimden alıp kime vereceğimizin belgesidir. Biz bu yüzden diyoruz ki: Bu bütçe, siyasi iktidarın sözde değil, özde kimlerle beraber olduğunun bir itirafıdır. YENİ YOL grubu olarak bütçenin Komisyon görüşmelerinde her bakanlık ve kurumun bütçesine dair yapıcı eleştirilerde bulunduk. Nihai olarak da bu bütçeye dair tüm değerlendirme ve itirazlarımızı iktidara yol göstermek ve tarihe not düşmek adına 701 sayfalık bir muhalefet şerhine dönüştürerek yüce Meclisimize sunduk. Elbette bu konuşma süremizde bütün eleştirileri tek tek sayamayacağız. Doğrusu, böyle yaparak da tekrara düşmek istemeyiz ama tüm itirazlarımızın özünü, ruhunu ve çerçevesini bugün bu konuşmamızda konuşacağız. Sonda söyleyeceğimizi baştan söyleyelim, biz YENİ YOL grubu olarak bu bütçeye ret oyu vereceğiz. (YENİ YOL, CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar) Çünkü bu bütçeye "evet" demek sadece birtakım kalemlere "evet" demek değil, rantiyeci bir zihniyete, bir yönelişe, bir tercih setine, zengini koruyan, fakiri feda eden bir anlayışa da "evet" demek olurdu. Bugün burada bir bütçe kapanışı yapıyoruz ama milletin sizinle kapanamayacak hesabını bütçeden sonra da savunmaya, konuşmaya hep beraber devam edeceğiz çünkü bu ülkede iktidar rakamları konuşuyor, tabloları konuşuyor, ülkenin nasıl büyüdüğünü, kişi başına düşen millî gelirin nasıl arttığını konuşuyor, Türkiye'nin nasıl çağ atladığını konuşuyor, ekonomimizin aslında nasıl büyüdüğünü konuşuyor, Bakanlar burada anlatıyor, komisyonda anlatıyor ama bir türlü vatandaşın bu büyümeden niye pay alamadığını, niye her geçen gün yoksullaştığını ve bir avuç zengin ile bir avuç ayrıcalıklı yandaş şirketin parasına para katarken vatandaşın cüzdanının niçin her ay boşaldığını, yoksulluk sınırını geçtik, açlık sınırının altında milyonların nasıl geçinebildiğini bir türlü konuşamıyor. Hükûmet tali meseleleri konuşuyor, sloganlar atıyor ama bir türlü olay mahalline gelmiyor. Karadeniz fıkraları bazen ciltlere sığdıramadınız meramınızı tek bir fıkrayla özetler. Temel İstanbul Esenler Otogarı'nda tartıştığı bir kişiyi bıçakladığı iddiasıyla hâkim önüne çıkarılır, hâkim sorar: "Anlat bakalım, Esenler Otogarı'nda ne oldu?" Temel başlar anlatmaya: "Dün İstanbul'a gitmek için evden çıktım, Trabzon Otogarı'na vardım." Hâkim "Evladım, bırak Trabzon Otogarı'nı, şu Esenler Otogarı'na gel." der. "Daha sonra Samsun'da mola verdik." Hâkim "Kardeşim, bırak şu Samsun'u gel, Esenler'de ne oldu, onu anlat." der. "Moladan sonra devam ettik. Bolu Dağı'nda sis ve yağış vardı." deyince hâkim biraz daha sinirlenerek "Evladım boş ver Bolu'yu, gelsene şu Esenler Otogarı'na." deyince Temel o meşhur cevabı verir: "He, geleyim Esenler'e de beni tutaklayasın değil mi?" Sayın Bakan, siz olay mahalline gelmek istemeseniz de biz bu bütçenin vatandaş için ne anlam ifade ettiğini burada size tek tek anlatmaya devam edeceğiz. (YENİ YOL, CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar) Sayın Bakan, bırakın Trabzon'u, Samsun'u, Bolu'nun yağışlı havasını da olay mahalline gelin. Emeklinin, asgari ücretlinin, işsizin, engellilerin, memurun, ev gençlerinin, gençlerin, ailelerin hâlini lütfen anlatın. Belki milletin vicdanında tutuklanabilirsiniz ama en azından hakkı söylemiş olacaksınız. Belki de iyi hâl indiriminden dolayı bu millet sizin hakkınızda vereceği hükmü biraz daha hafifletmiş olur.
Siz olay mahalline gelmeseniz de dediğim gibi, müsaadenizle biz olay mahallinde yaşananları burada tek tek milletimize anlatmaya başlayalım. Önce parayı kimlerden topluyorsunuz, ona bir bakalım. Bakın, 2026 bütçe gelir teklifinde toplam bütçe geliri 17 trilyon 923 milyar, bunun 15 trilyon 681 milyar TL'si vergi geliri ve vergi gelirinin bütçe gelirleri içerisindeki payı yüzde 87'nin üzerinde. Yani devletin kasası milleti ezerek aldığınız vergilerden oluşuyor. Sonuçta net bütçe geliri 16 trilyon 82 milyar TL'ye düşüyor. Kısacası, bütçenizin omurgası vergi, verginin yükü de geniş toplumsal kesimlerin sırtında. Siz "Vergiyi tabana yaymalıyız." derken vergi vermeyen ya da eksik vergi veren kesimlerin de sisteme dâhil edilmesini, kayıt dışı ekonominin azaltılmasını, herkesin geliri oranında vergi ödemesini kastetmiyorsunuz. Meğer sizin kastettiğiniz şey, toplumun kaymak tabakası olan tavandaki zenginleri vergiden muaf tutup yoksulların ödediği dolaylı vergilerle bu bütçenin açıklarını kapatmayı hedeflemekmiş. Millete söz söylerken "Vergiyi adil dağıtacağız." diye slogan atıyorsunuz ama maalesef olay mahalline gelince bütçe bulgularınız ise bunun tersini söylüyor. Muhtemelen siz olay mahalline gelmeyip birazdan kapanış konuşmanızda yine etrafta dolaşmaya, Trabzon'dan, Samsun'dan, Bolu Dağı'ndaki yağışlı havalardan bahsetmeye devam edeceksiniz.
Ne diyor olay mahalli bulguları, biz anlatmaya devam edelim. 2026 teklifinde vergi gelirlerinin kompozisyonuna bakıyoruz. Gelir vergisi 3 trilyon 558 milyarla bütçe gelirlerinin yüzde 22,76'sı, kurumlar vergisi ise sadece 1 trilyon 740 milyarla yüzde 11'i. Bir de işin tüketim tarafı var, dâhilde alınan KDV 3 trilyon 539 milyar, ithalde alınan KDV ise 2 trilyon 96 milyarla yüzde 13. Üstüne 2 trilyon 549 milyar TL'yle yüzde 16'lık ÖTV'yi koyduğunuzda yani sadece KDV ve ÖTV'nin toplamı yüzde 52'yi aşıyor. Buna bir de şahıslardan alınan gelir vergisini -ki bunların büyük çoğunluğu ücretli çalışanlardır- eklersek yüzde 75'ini garip gurebadan aldığınız vergilerle bu bütçenin gelirlerini oluşturuyorsunuz. Bu, şu demek: Bütçe gelirleri ağırlıklı olarak vatandaşın aldığı ekmeğe, süte, yakıta, elektriğe yani hayatın temel tüketimine yansıyor. Gelir üzerinden daha adil bir paylaşım kurmak yerine harcadıkça vergi ödediğiniz bir düzeni büyütüyorsunuz. Bizim itirazımız tam da buraya. "Vergiyi tabana yaymak" adı altında yükü dar gelirlilere yıkıyorsunuz. Yüksek enflasyon ortamında KDV ve ÖTV'yle vatandaşın boğazını sıkan bir gelir politikasının artık sürdürülemez olduğunu sizlerin de görmesi lazım. Vergide adalet olmadan bütçede adalet olmaz, üretim ekonomisi kurulmadan sağlıklı bir gelir yapısı da kurulamaz. Bugün bu bütçe gelirleri milletin refahını maalesef büyütmüyor, milletin geçim sıkışıklığını büyütüyor. Anlaşıldı, parayı ağırlıklı olarak garip gurebadan alıyorsunuz. Peki, aldığınız parayı kimlere harcıyorsunuz? Biraz da bütçenin yani olay mahallinin harcama kalemlerine gelelim Sayın Bakanım.
Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Sayın Bakanım, 2026 bütçenizden faize ayrılan pay 2 trilyon 700 milyar. Peki, buna karşın, 2026 bütçesinde sosyal yardımlara ayırdığınız pay ne kadar? Sadece 917 milyar. Ne diyor bu rakamlar? Bir avuç zengine 3 pay, sosyal yardıma muhtaç yaklaşık 20 milyon kişinin tümüne ise 1 pay.
Şimdi, hesap burada, kitap burada, siz karar verin Allah aşkına! Siz rantiyecilerin ve faizcilerin mi iktidarsınız yoksa fakir fukaranın, gurebanın iktidarı mısınız, buyurun siz karar verin Sayın Bakan. (YENİ YOL sıralarından alkışlar) Sözde değil, bütçedeki rakamlarla konuşun lütfen. Külliye orada ise hesap işte burada, gelin, bu Mecliste bu hesabı hep beraber görelim lütfen.
Bakın, Türkiye'de 16,9 milyona yaklaşan emekli ve hak sahibimiz var. Bu insanların önemli bir kısmı asgari ücretin altında bir gelirle hayatını devam ettiriyor. Sayın Bakanım, DİSK-AR'ın verilerine göre, 2025'in ilk yarısında ortalama emekli aylığı sadece 17.252 TL; en düşük emekli aylığı ise yılın ilk yarısında 14.469 TL seviyesindeydi. Türkiye'de şu an toplamda, ifade ettiğim gibi, emekli sayımız 16 milyondan fazla. Peki, bu 16 milyon emeklinin kaç tanesi 25 bin TL ve üzerinde maaş alıyor derseniz, sadece 640 bin kişi 25 bin TL ve üzerinde emekli aylığı alıyor. 15 milyonu aşkın emeklimiz 25 bin TL'nin altında bir emekli aylığı alıyor. Peki, 15 milyonu aşkın emekli 25 bin TL'nin altında emekli aylığı alırken TÜRK-İŞ'in kasım ayında açıkladığı açlık sınırı ne kadar? 29.828 TL.
Şimdi soruyorum: Sayın Bakanım, 17 bin TL civarı bir maaşla emekli, kira mı ödesin, fatura mı ödesin, ilaç mı alsın, torununa harçlık mı versin? Emekli yıllarca bu ülkeye prim ödesin ama bugün geldiği noktada pazardaki fileyi bile dolduramayacak bir hâle gelsin.
Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım ve Sayın Bakanım; emeklilerin olay yerine dair şahitlikleri budur; siz, varın, etrafta dolanmaya devam edin.
Bir de asgari ücretlinin olay mahalliyle ilgili ifade tutanaklarına bakalım. 1 Ocak 2025'ten itibaren net asgari ücret 22.104 TL. Açlık sınırının 29 bin TL'nin üzerinde olduğunu az evvel ifade ettim. Peki, bu ücret kaç kişinin hayatını belirliyor? Yapılan hesaplamalar Türkiye'de yaklaşık 11 milyon kişinin asgari ücretle çalıştığını ifade ediyor. 16 milyon, 17 bin TL maaşla; 11 milyon, 22 bin TL maaşla; toplam 27 milyon insanımız 25 bin TL ve altında bir maaşla yaşıyor ve siz de gelip burada bize olay mahallinden şöyle sesleniyorsunuz, diyorsunuz ki: "Biz emeklimizi, memurumuzu, işçimizi, asgari ücretlimizi enflasyona ezdirmedik." İnanmamızı mı bekliyorsunuz Sayın Bakanım? Yani asgari ücret artık bu memlekette ortalama ücret hâline geldi ve milyonlar için asgari ücret artık bir geçim ücreti değil, ayakta kalma, nefes alma ücreti hâline geldi. Çocuk okutuyor, kira ödüyor, mutfak çeviriyor; ücret daha eline geçmeden, bir yıllık enflasyon artışının sebebiyle, enflasyon tarafından sürekli tıraşlanıyor. Evet, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız ve Sayın Bakan, siz olay mahalline gelmezseniz de asgari ücretlinin olay mahalline dair tanıkları budur.
İşçiye gelelim. Kamuda ve özelde emeğiyle yaşayan insanlar bu bütçede kendini maalesef yeterince güvencede hissetmiyor. Kamuda işçi statüsünde çalışan tam 1,2 milyonun üzerinde çalışanımız var; özel sektörde ise ücretli çalışan sayısı 16 milyonun üzerinde. İşçinin derdi de aynı: Ücret yetmiyor, güvenceler zayıflıyor, çalışma şartları ağırlaşıyor. Taşeron gerçeği hâlâ bitmiyor ve kayıt dışı baskısı sürüyor. Fazla mesai artık mecburiyete dönüşüyor. İş kazaları, meslek hastalıkları, sendikal örgütlenme, bunların hepsi hâlâ gündemimizde ama bu bütçede maalesef, işçinin alın terini büyüten hiçbir yaklaşımı maalesef göremiyoruz. Evet, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, siz olay mahalline gelmeye durun ama işçilerin olay mahalliyle ilgili tanıklıkları maalesef tutanaklara bu şekilde yansıyor.
Bir de memurun şahitliğine bakalım: Kamuda toplam istihdam 5,3 milyon bandında. Bu insanların derdi sadece maaş değil; özlük hakkı, kariyer güvencesi, adaletli ücret düzeni. Aynı ünvanda aynı işi yapanın farklı ücret aldığı, görev tanımlarının bulanık hâle geldiği, liyakatin zedelendiği bir memur kanununu ve düzenini maalesef siz oluşturmuş oldunuz. Memuru sürekli her yıl "Daha iyi olacak." diyerek oyalıyorsunuz ama hayat pahalılığı karşısında da bir adım öteye maalesef taşıyamıyorsunuz. Dolayısıyla, ekonomide de sürekli şu fıkraya benzer bir durumdasınız: 100 kat yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanmaya çalışıp 1'inci kata gelen kişiye hani sormuşlar ya "Durum nedir?" diye, "Valla 99 katı rahatlıkla geçtik, herhâlde bu katı da rahatlıkla atlarız." diyor. Aslında siz bu ülkeyi dibe çakıyorsunuz farkında bile değilsiniz Sayın Bakanım. Evet, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız, olay mahalliyle ilgili memurun da gözlemleri bu şekildeydi.
Şimdi, tutanaklardan biraz da çiftçi sizin olay mahalliyle ilgili, işlediğiniz suçlarla ilgili neler düşünüyor, biraz da ona gelelim. Çiftçi bugün sadece tarlayla uğraşmıyor. Mazotla, gübreyle, yemle, elektrikle boğuşuyor. Ürün tarlada para etmiyor, markette el yakıyor. Çiftçi "Üretiyorum." diyor ama çoğu zaman ürettiği borca gidiyor. Tarım bu ülkenin gıda güvenliğidir, tarımı zayıflatmak sofrayı zayıflatmaktır. Bu bütçe çiftçiyi üretimde tutacak güveni, planlamayı, maalesef desteği zamanında alamıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı olarak siz çiftçiye 5488 sayılı Tarım Kanunu'nun 21'inci maddesiyle bir hak tanıdınız. Gayrisafi millî hasılanın yüzde 1'inin kanun gereği tarım desteklemesi için ayrılması gerektiğini siz kanunlaştırdınız Sayın Bakanım. 2026 verilerine göre bu yüzde 1 neye tekabül ediyor? 770 milyara. Siz ne kadar ayırdınız 168 milyar yani çiftçinin yaklaşık 600 milyar hakkını gasbedip 2 trilyon 700 milyarlık faizci ve tefecilerin bütçesine maalesef kaynak olarak aktardınız; bunu bu şekilde ifade etmeniz lazım. Dolayısıyla sizler iktidar olarak olay mahalline gelip bunları anlatmasanız da çiftçilerimiz sizin gasbettiğiniz 600 milyar TL'nin hakkını sonuna kadar sizden soracak ve iyi niyetli çabalarınız da o gün maalesef sizi kurtaramamış olacak.
Gelelim sanayiciye. Sanayici yüksek enerji maliyetleriyle, finansmana erişim sıkıntısıyla, faiz yüküyle, kur oynaklığıyla mücadele ediyor, plan yapamıyor, maliyet çıkaramıyor, önünü göremiyor. Üretim ekonomisi demek sanayiciyi kredi, faiz ve kur üçgenine sıkıştırmak demek değildir. Siz sanayiyi rahatlatamazsınız, istihdamı büyütemezsiniz, ihracatın niteliğini artıramazsınız, ülkeyi teknolojide tutamazsınız çünkü bu kredi, faiz ve kur üçgenine hapsettiğiniz sanayici artık birer birer maalesef istihdamdan, üretimden çekiliyor. Herkes "Acaba paramızı faize yatırsak daha da mı iyi gelir elde ederiz?"in maalesef hesabını yapmaya başlıyor.
Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım ve değerli iktidar, dediğim gibi, siz olay mahalline gelmeseniz dahi sanayicinin tutanaklara yansıyan, olay yerinde işlediğiniz fiillere dair beyanı bu şekildedir.
Bir diğer tanıklık, bugün sayıları 4,5 milyona ulaşan ve sizin iktidarınızın ürettiği bir sosyal sınıfa aittir. Onlar kim? Ev gençleri. Çoğu üniversite mezunu ama maalesef çalışma hayatında değil, evde vakit geçirmek zorunda kalıyorlar. Cebinde parası olmadığı için çarşıya pazara çıkamayan, arkadaşlarıyla bir yere gidemeyen, utancından evde oturmak durumunda kalan milyonlarca ev genci... Atanamamış öğretmenler, emeklilikte adalet arayanlar, cezada ve infazla eşitlik isteyenler; bunlar da tanıklık için sırada bekliyor. Onların da ifade tutanaklarını okumayı arzu ederdim ancak süremiz imkân vermediği için inşallah bu tutanakları da bir sonraki celsede hep beraber okumuş oluruz.
İşte, bugün bu bütçeye biz buradan bakıyoruz Sayın Bakanım; emeklinin tenceresinden, asgari ücretlinin mutfağından, işçinin tezgâhından, memurun masasından, çiftçinin tarlasından, sanayicinin ise fabrikasından bakarak soruyoruz: Bu bütçe kimin bütçesi Allah aşkına? Çıkıp burada "Bu, milyonların bütçesidir." diyebilecek yüreği gösterip gösteremeyeceğinizi birazdan görmüş olacağız ama öyle bir yürek gösterecekseniz de bunu lütfen sözde değil, rakamlarla izah edin de millet bize "Sizin değil, Sayın Bakanın dedikleri doğrudur." desin. Bunu "cek"lerle "cak"larla lütfen izah etmeyin. Yirmi üç yıllık bir iktidarsınız, aldığınız verilerden bugün getirdiğiniz noktaya kadar bir muhasebeyle bunları sorun.
Ve bu millet sizin devriiktidarınızda ne zaman refaha kavuşacak? Siz, Hazine ve Maliye Bakanı olarak Sayın Cumhurbaşkanı tarafından yeni Hükûmete atandığınızda enflasyon yüzde 38'di. Üç yıl geçti, düşüre düşüre 8 puan düşürdünüz. Faizler yüzde 8,5'tu; önce yukarılara çıkardınız, aldığınız seviyenin bile 30 puan üzerindesiniz faizde de. Üç yılda siz enflasyonla, faizle mücadele etmek için neyi yaptınız Allah aşkına? 3 zarfın ilk 2'sini açtınız, 3'üncü zarfta da lütfen... Sizden sonraki gelecek olan halefiniz için 3 zarfı yazmakla bence bu kariyeri tamamlayabilirsiniz Sayın Bakanım.
Bu bütçe, geçim derdi büyürken, milyonların yükü ağırlaşırken bu milletin yükünü hafifleten bir bütçe mi, yoksa zamla, vergiyle, faizle dönüp dolaşıp yine milletin sırtına binen bir bütçe mi? Lütfen rakamlarla açıklayın.
Ve biz bu tercihler setinin alın terinden yana değil, ranttan yana; üretimden yana değil, borçtan yana; adaletten yana değil, ayrıcalıktan ve istisnadan yana kurulduğunu görüyoruz. İşte bu nedenlerle de sizin vebalinize ortak olmamak için bütçenize "ret" oyu veriyoruz.
Sayın milletvekilleri, iktidar yıllardır şunu söylüyor: "Programımız işliyor, Türkiye büyüyor." Peki, vatandaşın hayatı ne söylüyor? Faiz hâlâ çok yüksek, enflasyon hâlâ çok yüksek, özellikle gıda enflasyonu sabit gelirliyi her gün yeniden ezmeye devam ediyor. Bu ülkede insanlar markete giderken liste yapmıyor. Eskiden "Ne alırım?"ın listesini yapıyordu, şimdi "Param yetmezse listeden neyi çıkarabilirim?" diye çıkaracaklarının listesini alıyor yani "Neyi alırım?"ın listesini değil, "Neyi almamam gerekir?"in listesini yaparak markete giden bir Türkiye gerçeğiyle bu ülkeye karşı karşıya bıraktınız. Dünya ekonomisi salgın ve savaş şoklarından sonra yavaş yavaş normalleşirken, pek çok ülke enflasyonu tek haneye indirirken bizde ise hâlâ enflasyon yüzde 30'ların üstünde. Gıda enflasyonu ve dar sabit geriliği ezmeye ise devam ediyorsunuz. OECD ülkeleri içinde enflasyonda, gıdada, hayat pahalılığında listenin üst sıralarındayız hatta 1'inciyiz. Evet, bu ülkeyi birlikte şampiyon yaptınız ama maalesef, o da enflasyon ve gıda şampiyonluğudur; bu da sizlere mübarek olsun diyorum.
Orta vadeli programa bakıyoruz; orta vadeli program mı yoksa orta vadeli temenni mi karıştırdım doğrusu çünkü daha programın üzerinden bir yıl geçmeden hedefleri revize etmeye başlıyorsunuz. Hedefler sürekli güncelleniyorsa Sayın Bakan, bu program olmaktan çıkar, temenniler listesine döner. Siz orta vadeli program yapmayı bırakın da bence yarın sabaha bu ülkenin nasıl çıkacağının hesaplarını yapın, çok daha hayırlı bir program olur. Üstelik hedef revizyonunuz sadece rakamları değiştirmekle kalmıyor, devlete olan güveni, öngörülebilirliği, yatırım iştahını bile zedeliyor. İyisi mi siz, dediğim gibi, orta vadeli plan yapmaktan vazgeçin, orta vadeli temenniler veya AK PARTİ rüyaları şeklinde bir liste hazırlayın, herhâlde bu millete daha büyük iyilikler yapmış olursunuz.
Büyüme meselesine gelince, kâğıt üzerinde fena görünmeyen oranları açıklıyorsunuz ama bunun sağlıklı bir büyüme olmadığı, obez bir büyüme olduğu ve bu büyümeden asgari ücretinin, işçinin, memurun ve geniş toplumsal kesimlerin pay almadığı net bir şekilde ortada. Sanayi zayıflıyor, tarım geriliyor, hizmetler ve tüketim şişiyor, büyüme borçla ve iç tüketimle maalesef pompalanıyor. Bir yandan vitrine konulmuş büyüme rakamları, öte yandan üreticinin artan maliyetleri, esnafın düşen cirosu, gencin iş bulamaması, emeklinin geçinememesi... Demek ki mesele büyümekte değil, kimin büyüdüğünde ve maalesef, bu büyüyen kesimler, milyonlarca yurttaş değil sadece bir avuç yandaş şirketiniz çünkü rakamlar bize bunları söylüyor. Peki, bu rakamları hangi fıkrayla özetlemek gerekir derseniz... Dediğim gibi, Anadolu irfanı sayısız fıkralarla aslında sizin bu durumumuzu özetlemeye yetiyor. Karadeniz'den örnek vermiştik. Hani, Erzurumlu muhasebecisine sormuş ya "Hesapları getirin." diye, muhasebeci getirince hesaplara bakmış "Bu hesaplara bakıyorum; zekat, hac farz oldu ama uygulamaya bakıyorum, hepimiz maalesef zekata muhtacız." diyor. İşte, Türkiye tablonuz maalesef Erzurumlunun bu fıkrasındaki gibi.
Bir diğer husus da Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuzun geldiği aşama. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, yürütmeyi temsilen burada bulunan değerli bakan ve bürokratlar; maalesef, izahı yapılamayan şeylerin mizahını yaparak konuşmamızı devam ettirmek durumundayız. Karadeniz ve Erzurum irfanından sonra belki de Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi sürecinin bütçeye yansımalarına bakınca aklımıza bir Nasrettin Hoca fıkrası geliyor. Nasrettin Hoca, kuraklık zamanı köylülerin talebiyle beraber bir yağmur duasına çıkar, dualar yapılır, geri dönülür, herkes şok içerisindedir ama yağmur bir türlü yağmaz. Herkes kocayı suçlarken Nasrettin Hoca: "Bir dakika, sizin itikadınızda problem var." der. Köylüler "Ya, Hocam, nasıl sorunuz? Abdest aldık, geldik, burada hep beraber yağmur duasına çıktık, dua ettin, ellerimizi kaldırdık, hep beraber 'Amin.' dedik." derler. Nasrettin Hoca: "Nerede şemsiyeleriniz? Eğer yağmurun yağacağına inansaydınız hepiniz yanınıza şemsiye alıp buraya getirdiniz." der. Sayın Bakan, "Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi süreci bu ülkenin Türkiye Yüzyılı projesi." diyorsunuz, e, bütçenize bakıyoruz, bir şey yok; galiba sizin bu sürece dair itikadı bir zayıflığınız var, bunu gözden geçirmenizi dileyerek sözlerime başlıyorum. (YENİ YOL sıralarından alkışlar) Çünkü bu projede GAP'ın sulama kanallarıyla ilgili yeterince bütçe yok, Doğu, Güneydoğu Anadolu'daki otoyollar da yok, hızlı tren projeleri de yok, sınır ticaretine dair bir şey de yok, yine, Doğu ve Güneydoğu'nun geri kalkınmasını ortadan kaldırabilecek hiçbir hamle de göremiyoruz ve yine, bu sürecin başarıya ulaşması hâlinde bir vizyonu da maalesef ortaya koyamadığınızı hep beraber görüyoruz.
YENİ YOL Partisi olarak biz Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi sürecini salt bir güvenlik politikası olarak görmüyoruz ve böyle görülmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz bu süreci çatışma, şiddet ve terörün sona erdiği, ekonomik kalkınma, temel hak ve hürriyetler ile kâmil manada ileri bir demokrasinin kurum ve kuruluşlarıyla yerleştiği, Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak bölge ve dünya barışına öncülük ettiği bir süreç olarak görüyoruz. Siyasi geleneğimizin öncü partilerinin program ve hedeflerinde ve aralıklarla iktidara geldiğimiz toplam süresi dört buçuk yıl süren iktidarlarımızda yani 37'nci Hükûmette rahmetli Ecevit'le beraber, 39 ve 41'inci Hükûmetlerde rahmetli Demirel ve Alparslan Türkeş'le beraber ve yine 54'üncü REFAHYOL Hükûmeti döneminde de Tansu Çiller'le beraber bu vizyonla hareket ederek icraatlar ortaya koymaya çalıştık. AK PARTİ dönemlerinde başlayan süreçlere de destek vermekle beraber uyarılarda da bulunduk. "Süreçte 3 şeyi dikkat edin." dedik, maalesef o 3 şeye de dikkat edilmedi. "Süreç devam ederken kamu güvenliğini sakın ha sakın aksatmayın, kamu güvenliği sürecin devamı, toplumsallaşmanın olmazsa olmaz şartıdır, kamu güvenliğini asla ertelemeyin." dedik ama heyhat, gelin görün ki o süreçlerde kamu güvenliğinden eser kalmadı. Örgütün silahsızlanma süreçleriyle temel hak ve hürriyetleri atbaşı giden, sanki birbirinin öncülü ya da koşuluymuş gibi davranmayın. Evet "Örgütün silahsızlanma süreçlerini istihbarat örgütleriniz aracılığıyla örgütle görüşebilirsiniz ama bu toplumun ihtiyaç duyduğu demokratikleşme taleplerini, temel hak ve hürriyetlerini, Kürt meselesine dair vizyonunuzu örgütten bağımsız olarak bir paket olarak ortaya koyun hep beraber hayata geçirelim dedik." ama siz onu atbaşı götürmeyi tercih ettiniz. Dolayısıyla, bu ertelenmiş olan temel hak ve hürriyetler ve bugün hâlâ o günlerden bugüne git gide geriye düşmüş olduğumuz temel hak ve hürriyetlerin uygulamadaki sorunları ve demokratikleşme vizyonunuz maalesef onlara riayet etmemeniz sebebiyledir.
Yine "Süreci toplumsallaştırın ve siyasi partilerin desteğine açın." dedik ama maalesef siz bu süreci siyasi partilerin desteğine açmak yerine bu işi siyasi partilerle bir rekabet, bir yarış şekline dönüştürmeye çalıştınız. Dolayısıyla, o süreçlerde elbette elde edilen kazanımlar oldu ama maalesef ödetilen çok da bedeller oldu.
Yaşanan her süreç devletin devamlılığı ve devlet hafızası açısından elbette bir tecrübedir. "Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi" süreci de devletin devamlılığı ve hafızası açısından her ne kadar yeni bir süreç olsa dahi geçmiş tecrübelerin ışığında yürümesi gereken ve bu sefer mutlaka ama mutlaka başarıya ulaşması gereken bir süreç olarak tarafımızdan görülmektedir.
1 Ekim 2024 tarihinde Sayın Devlet Bahçeli'nin siyasi anlam ve öneminin bir tokalaşma görüntüsünü aşan adımıyla ilgi uyandırarak başlayan, 22 Ekim 2024 tarihinde grup konuşmasında yaptığı çağrıyla sürecin işaret fişeğini ateşleyen konuşmalarıyla süreci bir başka merhaleye geçiren, daha sonra Sayın Cumhurbaşkanının devlet adına bu projeye desteğini açıklayan, ardından 27 Şubatta Öcalan'ın çağrısı, 12 Mayısta örgütün silahlı varlığına son vereceğine dair iradesini ortaya koyması, 11 Temmuz silahların yakılması, 5 Ağustosta başlayan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun yapmış olduğu 19 toplantı ve geldiğimiz nokta.
Çatışma, şiddet, terörle mücadele değerli milletvekilleri, sadece Silahlı Kuvvetler ve güvenlikli politikalarla olmaz; siyaset kurumunun ekonomik vizyonunu, demokratikleşme vizyonunu, temel hak ve hürriyetlere yaklaşımını, diplomasiyi, ceza politikalarını da terörle mücadelenin bir parçası olarak gören anlayışı mutlaka ama mutlaka devreye alması lazım. Dolayısıyla, silahlı mücadele dışındaki adımları terörle mücadele olarak görmemek bunları terörle müzakere olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Tüm bu adımlar bir bütüncül olarak bir terörle mücadele politikasıdır; dolayısıyla bunları birbirini tamamlayan unsurlar olarak görmek lazım.
Biz, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunda raporun sonuna geldik; hep beraber önümüzdeki süreçlerde, inşallah Komisyona katılan bütün siyasi partilerin ortaklaşacağı bir raporu Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdirlerine arz etmiş olacağız. Ardından, örgütün fiilî silahlı varlığına son verme sürecinin tamamlanması için atılması gereken yasal adımları hep beraber Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak konuşmaya başlayacağız.
Burada bir nokta üzerinde durmak istiyorum: Yasal adımlar bir taviz değil bir gerekliliktir. "Devlet aciz mi ki yasal düzenlemeler yapılıyor." yaklaşımı doğru bir yaklaşım değildir çünkü yasal düzenlemeler de bu mücadelenin bir parçasıdır. Aslında, ceza politikalarında yapılacak düzenlemeler mücadelenin bir aracıdır. Örneğin, Türk Ceza Kanunu'muzda hâlihazırda örgütlü suçlarla mücadeleyle ilgili bir etkin pişmanlık müessesesi var. Bu etkin pişmanlık müessesesi kendisini fesheden, varlığını sona erdiren örgütlerle ilgili hüküm getiren bir düzenleme mi? Değil; örgütün dağılması veya kendini feshetmesiyle ilgili bilgi verenlere bir nevi cezasızlık ya da cezasında indirim öngörüyor.
Peki, o zaman soralım; Ceza Kanunu'nun bu maddesi varken terör örgütünün varlığını sona erdirme ya da terörle ilgili bilgi verenleri biz niye cezasızlıkla ya da cezasında indirimle bir nevi taltif ediyoruz? Devlet aciz mi ki o örgütlerin varlığını ortaya çıkarma ya da onların hakkındaki bilgilere ulaşmaktan aciz mi ki o örgütün bir mensubuyla ilgili bu düzenlemeyi getiriyor? Aynı düzenleme yapılsın anlamında söylemiyorum, bir zihniyet, bir bakış açısı olarak bunu söylüyorum. Dolayısıyla, bizim atacağımız yasal adımlar da bir sürecin tamama ermesi, sonuçlanması ve sağlıklı bir şekilde hedefe ulaşabilmesi için atılması gereken olmazsa olmaz adımlardır. Dolayısıyla bu yasal adımların hangi aşamada devreye girmesi gerektiğini hep beraber iyi bir şekilde okumamız lazım.
Yaklaşımımız şudur: "Örgüt bütün silahlı varlığını sona erdirsin, son örgüt mensubu da silahını teslim etsin, ondan sonra biz bu yasal düzenlemeleri konuşalım." yaklaşımının doğru olmadığını düşünüyoruz. Sürecin ruhu ve selamete ulaşabilmesi açısından yasal düzenlemelerin tabii ki Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdiri ve güvenlik bürokrasisinin de yapacağı tespitlerle Türkiye Büyük Millet Meclisini bilgilendirmesi sonucunda doğru ve uygun bir zamanda devreye alınması lazım. Şayet biz bunu doğru ve uygun bir zamanda ele alamazsak istenilen amacı sağlamaktan daha çok önceki örneklerinde olduğu gibi sadece belki kısmi süreli bir rahatlamaya yol açabilir ama emin olun, bu istenilen faydayı vermeyen bir yaklaşım olur. Dolayısıyla, biz Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasal adımlarla ilgili hususu devletin bir acziyeti olarak değil, bu meselenin başarıya ulaşması için bir ceza ve yasal mevzuata yaklaşım politikası olarak ele alınmasını ve bunun da geciktirilmeden ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Ülke olarak ve bugün torunlarıyla beraber yaşayan 86 milyon ülke evladı olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında çok zor ve çetin şartlarda yaşadık. O günün konjonktürü doğrultusunda büyük imparatorluktan küçüle küçüle Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında, 700 bin kilometrekareyi aşan bir toprak parçasını vatan olarak hep beraber sahiplendik ve onun daha da geriye gitmemesi için o gün bugündür hep beraber mücadele ediyoruz. Bugün geldiğimiz noktada, artık Birinci Dünya Savaşı'nın koşullarında olmadığımızı, Orta Doğu'nun ve dünyanın yeniden şekillenmekte olduğunu hep beraber görmek durumundayız. O gün yanımızdaki Irak'ın, Suriye'nin, Libya'nın, Mısır'ın durumu ile bugünkü durumunun aynı olmadığını hep beraber görüyoruz. Orta Doğu'nun ve dünyanın dengelerinin değişmekte olduğunu hep beraber görmek durumundayız.
Örgütlerin silahlı yapılarını sona erdirmeye dönük politikaların kısa vadeli rahatlamalar sağlasa da maalesef kalıcı sonuçlar vermediğini hep beraber görmemiz lazım. Temel hak ve hürriyetlerle desteklenmeyen, toplumsal dayanışmayı hedeflemeyen, ekonomik kalkınma ve demokrasinin işleyişini hedeflemeyen ve hukukun üstünlüğünü sağlayamayan süreçler belki örgütleri sona erdirir ama maalesef sorunlarımızı ortadan kaldırmaz. Her sorunla mücadele aynı zamanda kök sebeplere odaklanmaktan ve onlara kalıcı çözümler bulmaktan geçer. Kök sebepler örgütlerin meşruiyet kaynağı değil, olamaz, olmamalıdır da çünkü hiçbir ulvi değer çatışma, şiddet ve terörü meşrulaştıramaz ama "Her şey güllük gülistanlık, ah şu ülkede bu terör örgütü olmasaydı." yaklaşımının da meseleye eksik bir yaklaşım olduğunu hep beraber görmek durumundayız. Doğru, çatışmayı, şiddeti bu sorunlarımızla aynı paketin içerisinde değerlendirmememiz lazım ama ülkenin tek meselesinin de "Terör örgütünün fiilî varlığına son verdiğimiz zaman ülke güllük gülistanlık olur." anlayışının eksik bir yaklaşım olduğunu hep beraber görmemizden geçtiğini görmemiz lazım. Bu sürecin bu ülkeye ciddi maliyetleri, bu millete ciddi maliyetleri oldu. Gözaltında kayıplar, faili meçhuller, şehitlerimiz, güvenlik politikalarına ayrılan kaynaklar, altyapı tahribatları, özellikle bölgemizde ve ülkemizin genelinde ertelenen yatırımlarımız, turizmimizin gerilemesi, iç göçlerin oluşturduğu sorunlar, aile dramları, şehirleşme problemleri ve ayırdığımız ekonomik kaynaklar ile bugün maalesef özellikle Orta Doğu'nun içerisinde durduğu durum ve ülkemizin yıllardır meşgul edildiği durumlar, bütün bunlar, evet bu sürecin bir faturası. Dolayısıyla biz Birinci Dünya Savaşı'nın koşullarında değiliz, yeni bir Orta Doğu, yeni bir dünya düzeni planlanıyor demiştik; buna biz, bu yeni sürece iki yönle yaklaşıyoruz. Yeni dünya düzeni ve Orta Doğu'nun bu koşulları bize tehditleri ve fırsatları birlikte sunuyor. Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapan milletvekilleri ve bu milletin evlatları olarak üzerimize düşen bir vazife bu fırsatları sonuna kadar değerlendirmek, ortaya konan bu tehditlere karşı da milletimizi ve devletimizi güvenli bir şekilde sağlam bir limana kavuşturacak politikaları ortaya koymak gerekir. Bugün, özellikle ülkemizin, Irak'ın, Suriye'nin, oradaki Kürt coğrafyasının birlikte Orta Doğu'daki ticaretin, lojistikin, enerjinin, ulaştırma koridorlarının merkezi hâline geldiğini hep beraber görmek durumundayız. Ülkemizin de içerisinde bulunduğu işte bu coğrafyada bütün milletlere, bütün halklara eğer birlikte, barış içerisinde yeni bir Orta Doğu'yu inşa edebilirsek hem Orta Doğu'da yaşayan milletler ve halklar için hem de dünya için çok büyük fırsatları beraberinde getirdiğini görmemiz lazım. Irak, Suriye, Doğu Akdeniz ve enerji güvenliği, Kıbrıs meselesi, Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı, TürkAkımı gibi uluslararası enerji politikalarına odaklandığımız zaman ne tür fırsatlarla karşı karşıya olduğumuzu hep beraber görürüz. Ama, aynı zamanda, Libya, Lübnan, Ürdün, Filistin'in Gazze ve İsrail'in yayılmacı politikalarını gördüğümüz zaman da ne tür risklerle de karşı karşıya olduğumuzu hep beraber görmemiz lazım. Dolayısıyla, bu sürece destek vermekle, teslim olmanın farklı kavramlar olduğunu, sürece dair değerlendirmelerimizi yaparken sürece sonuna kadar destek vereceğimizi ama asla sürece teslim olacak politikalar gütmeyeceğimizi buradan aziz milletimize bir kez daha net bir şekilde ifade ediyoruz. Ukrayna Rusya savaşı ve bu savaşın hâlâ devam eden sonuçları ve maliyeti ve bunun Avrupa üzerinde oluşturduğu baskı, Avrupa'nın her zamankinden daha fazla Türkiye ve Orta Doğu'yla daha sağlıklı ve reel ilişkiler geliştirme zorunluluğunu gördüğümüz zaman, aslında bu sürecin niçin sağlıklı bir şekilde başarıya ulaşması gerektiğini, bizlere, bence tavsiye ve telkin eden bir süreç hâline geliyor. Dolayısıyla biz, YENİ YOL Grubu olarak, dediğim gibi, bu sürece fırsatlar ve tehditler penceresinden bakıyoruz. Milletimizin bu tarihî fırsatları değerlendireceği ama bu tarihî riskleri de ortadan kaldırarak güvenli bir şekilde önce bulunduğu bölgede kalıcı ve adil bir barışı sağlayan, sonra da bu gayriadil olan dünya sistemine adil, yeni bir dünya barışını sağlamak için sağlam ayaklar üzerinde durmamız gerektiğini ifade ediyoruz. Rahmetli Erbakan Hoca bunu 3 cümleyle özetledi: Yaşanabilir bir Türkiye çünkü milleti yaşayamayan Türkiye yaşanabilir hâle gelmeden yeniden güçlü bir Türkiye olamaz. Yeniden güçlü bir Türkiye olamadan da yeni ve adil bir dünya kurulamaz. Dolayısıyla biz bu sürece yaşanabilir bir Türkiye, yeniden büyük bir Türkiye, yeni ve adil bir dünya perspektifinden baktığımızı bir kez daha net ifade etmek istiyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayınız lütfen.
Buyurun.
BÜLENT KAYA (Devamla) - Peki, tekrar bütçe dönecek olursak biz bütçeyle ilgili bu eleştirileri yaptık. Alternatif mümkün mü? Evet. Bütçeye "ret" oyu verirken "Alternatif yok." demiyoruz, alternatif mümkündür. Türkiye siyasetine yeni yol her zaman için mümkündür ve hem de bugün çok daha somut bir şekilde ortaya çıkmıştır. İnşallah, Türkiye'nin önüne yepyeni bir yolu hep beraber sunmuş olacağız.
Adil bir vergi düzeni mümkün. Dolaylı vergilerin payını kademeli azaltan, gelir ve servet üzerinden daha adil bir vergileme getiren bir sistemin mümkün olduğunu söylüyoruz. Vergi aflarını olağanüstü dönemin istisnası hâline getiren, istisna ve muafiyetleri ise şeffaf bir şekilde gözeten bir sistemin mümkün olacağını söylüyoruz. Faiz yerine üretim ve istihdamın, borçlanma yerine tasarruf ve verimliliği önceleyen bir sistemin mümkün olduğunu söylüyoruz. Tarımda planlamanın, gıdada istikrarın mümkün olduğunu söylüyoruz. Destekleri zamanında ödeyen, girdi maliyetlerini düşüren, kooperatifçiliği ve sözleşmeli üretimi şeffaflaştıran, aracılık zincirini denetleyen bir yönetimin mümkün olduğunu söylüyoruz. Su ve iklim krizine göre havza bazlı üretim planı yapan bir tarımsal yaklaşımın mümkün olduğunu ifade ediyoruz. Teknoloji ve insan kaynağı olarak AR-GE ve ÜR-GE'yi büyüten; genç girişimci, proje değil, ekosistemle destekleyen, üniversiteyi özgürleştirip bilimi güçlendiren, beyin göçünü tersine çevirerek çalışma ve yaşam koşulları için cazibe merkezi olan bir Türkiye'nin mümkün olduğunu ifade ediyoruz ve yine sosyal devleti güçlendirmenin mümkün olduğunu söylüyoruz. Emekli aylıklarını insan onuruna yakışır seviyeye çıkaran bir Türkiye'nin mümkün olduğunu söylüyoruz. Çocuk yoksulluğunu azaltan; okulda beslenme, barınma, ulaşım gibi alanları milyonlarca gencimiz için, çocuğumuz için...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Kaya, dört dakika uzattım,
BÜLENT KAYA (Devamla) - Toparlıyorum.
BAŞKAN - Son bir dakikanız.
Buyurun.
BÜLENT KAYA (Devamla) - Ulaşım gibi alanlarda bunların mümkün olduğunu hedefleyen bir bütçe ortaya koyuyoruz. Kadın istihdamı için kreş ve bakım hizmetlerini yaygınlaştıran, sağlıkta personel alımlarını güçlendiren, şehir hastanesi yüklerini şeffaf biçimde yeniden alan bir sağlık anlayışının mümkün olduğunu söylüyoruz. Yine, demokratik ve şeffaf bir bütçe sürecinin de mümkün olduğunu söylüyoruz.
Ve son söz olarak şunu ifade ediyoruz ki biz bu bütçenize "evet" demeyeceğiz. Biz alın terinin değer gördüğü, çocukların geleceğinden tasarruf edilmeyen, emeklinin yüzünün güldüğü, gençlerin ülkesine güvenle baktığı, çiftçinin toprağına sırt çevirmediği bir Türkiye için YENİ YOL olarak mücadele ediyoruz ve etmeye devam ediyoruz. Bu anlayışla da bütçenize ret oyu veriyoruz ama umudu, alternatifi, yeni yolu da hep beraber sizlere teklif ediyoruz.
Genel Kurulu, Sayın Başkanı, bürokratlarımızı, Bakanlarımızı, Genel Başkanları ve milletvekillerini saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL, CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)