| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 41 |
| Tarih: | 23.12.2025 |
CHP GRUBU ADINA TURAN TAŞKIN ÖZER (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tabii, bugün görüştüğümüz kanun teklifi aslında Türkiye'de yargının hangi siyasal mantıkla ele alındığının ve adalet fikrinin aslında hangi sınırlar içerisine hapsedildiğinin belgelerindendir. O nedenle, bu metni yalnızca maddeler üzerinden tartışmayacağım -zaten gerek de duymuyorum- bugün burada teklifin nasıl bir zihnin ürünü olduğunu ve nasıl bir yargı düzenini tahkim etmeyi amaçladığını konuşacağım.
On Birinci Yargı Paketi yine, torba yasa. Gerçi bakıyorum, teklif sahibi 50 vekil burada yok, bari Komisyona dönerek konuşayım. Milattan önce 98 yılında torba kanun yapmak Roma'da yasaklanmış -biraz okuyun- konunun tekliği ilkesi gereğince yasak. Yani, ne demek? Birbiriyle ilgisi olmayan kanunların aynı anda, aynı yasayla meclis ve senatodan geçmesi yasak. Bu, ne demek? Bu, şu demek: İnsanlık konuyu milattan önce 98'de çözmüş; siz bırakın torbayı, çuvallara doldurup doldurup kanun tekliflerini buraya getiriyorsunuz, getirmeye devam ediyorsunuz yüzlerce kez söylemiş olmamıza rağmen. Neticede, bundan önceki 10 yargı paketine baktığımızda, yargının daha bağımsız, daha tarafsız, daha öngörülebilir hâle geldiğini söyleyebilen var mı? Yok. Buradan dışarı çıkalım, sokağa çıkalım, vatandaşa soralım; kimse adalet düzeninden memnun değil, kimsenin adaletten bir beklentisi kalmamış. Adalet Bakanı ve bir avuç muhterisin dışında bu düzenden memnun olan da yok çünkü sorun, sadece mevzuat eksikliği değil, evet, orada da eksikler var ama sorun, sadece o değil; sorun, yargının siyasal iktidarla kurduğu ilişkinin amacı ve niteliği. Hiç uzatmadan konulara girelim. Teklifte avukatlık mesleğinin disiplin hükümlerine ilişkin düzenlemeler var ve genel olarak düzenlemeler nitelik ve ağırlığı itibarıyla benzer eylemler, aykırı davranış, toplumun güvenini zedelemek, mesleki çalışmalarında hukukla ilgili açıklamalar gibi soyut ifadeler içeriyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarında disiplin cezalarının öngörülebilir, belirli, ölçülü olması gerektiği vurgulanırken bu belirsiz tanımlar disiplin kurullarına sınırsız yorum alanı açıyor. Bu, yargının asli unsuru olan avukat üzerinde baskı, otosansür ve caydırıcılık üretir. Bu hâliyle avukatlar mesleki faaliyetlerini yürütürken hukuki sınırları kanundan değil karşısındaki otoritenin takdirinden okumak zorunda kalacak. Savunma hukuki bir faaliyet olmaktan çıkıp idari bir risk alanına dönüşecek. Dolayısıyla bu tabloyu yalnızca biçimsel olarak tartışmak aslında en büyük eksiklik olur çünkü bu aslında avukatlık mesleğine bakışın bir ürünüdür ve bizler savunma makamına, avukatlara bakışınızı çok iyi biliyoruz. Duruşma salonuna alınmayan avukatlardan tutun da cezaevlerine attıklarınıza kadar hepsini biliyoruz. Tutuklama gerekçelerinde avukatlık faaliyetlerini suçmuş gibi sıralayacak kadar da pişkin bir yargı var, bunu da görüyoruz. Evet, en başta Ekrem İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan'dan bahsediyorum, mesleğini onuruyla, haysiyetiyle, bir adım geri atmadan icra eden Avukat Mehmet Pehlivan. Yaşadığı süreç savunma makamının nasıl baskı altına alındığını açık biçimde gösterdi. Davet üzerine adliyeye giden ve ifadesini veren bir avukatın kaçma şüphesi gerekçesiyle tutuklanmasının, tutuklanma gerekçesinde de avukatlık faaliyetlerinin yazılmasının hukukta izahı yoktur, kimse bunu anlatamaz, kimseye anlatamazsınız. Mesleği hakkıyla yapan bir hukukçuyu salt savcının hayal dünyasında ürettiği, çekememezliğinden türettiği iddialarla kuyu tipi hücrelere kapatan bu düzen bugün bize avukatlık etiğinden, avukatlık mesleğinin disiplininden bahsedemez. (CHP sıralarından alkışlar) Hakkında ifade veren iftiracı beyanlarının yalan olduğunun ispatlanmasına rağmen hâlâ tutukluluk hâlinin devam etmesini, iddianamede bakın, dikkat edin, kendisine ait bölümün özellikle kırmızı renkle yazılarak hedef gösterilmesini hiçbir yargı paketiyle düzeltemezsiniz, açıklayamazsınız. "Burada çok sayıda hukukçu milletvekili var." demek isterdim ama kanun teklifi sahibi milletvekilleri dahi burada yok. Her ne kadar bir kısmının hukuk nosyonundan şüpheli olsam da daha önce iddianame gördüklerini düşünüyorum. Şimdiye kadar hiç böyle iddianame gördünüz mü bilmiyorum. Özellikle avukata ilişkin alanların kırmızı renkte yazıldığı bir örnek gösterebilir misiniz? Hiç sanmıyorum. Buyurun, bakın, kendi gözlerinizle görün, tecrübe edin, siyah yazılarla gelmiş, gelmiş konu Mehmet Pehlivan'a gelmiş kırmızı yazılarla devam ediyor, iddianameye hedef gösteriyor kırmız yazılarla ve devamında siyah yazıyla devam ediyor. Tabii, bu durumun ne ifade ettiği aslında belli, avukatlara verilen mesaj son derece net, diyorlar ki: "Bu tür dosyalar da savunma yapmanın bir bedeli vardır ve biz size bu bedeli ödetiriz." Tıpkı Ekrem İmamoğlu davalarında müesses nizama değil, hukuka uyan hâkim ve savcıları çeşitli yerlere sürerek verdiğiniz mesajlar gibi burada da avukatlara verilen mesajlar net. Ama bunların hepsi nafile çabalar. Avukat Selçuk Kozağaçlı öğrencilerin, işçilerin, emekçilerin avukatı, sekiz yılı aşkındır cezaevinde. Neden? Çünkü sizin ve sizin sermayedarlarınızın canını sıktı, sizin sisteminize boyun eğmedi, hak savunuculuğuna devam etti hatta dün cezaevinden yazdığı mektubunda durumu şöyle özetliyor: "Bana sorarsanız, devrimcilik belli bir şeyi yapmakla değil her şeyi belli bir şekilde yapmakla ilgili. Devrimci avukatlık yaptığım için hapisteyim, onu da bilerek isteyerek seçtim." Şimdi biraz daha iyi anladığımızı düşünüyorum, bu çabalar nafile çabalar. (CHP sıralarından alkışlar) Yargı paketinizin, aslında nasıl bir düzenin nasıl bir zihniyetin ürünü olduğunu ve bizim neden ürüne karşı olduğumuzu da zaman size gösterecek.
Yine, Avukat Can Atalay; mesleği avukatlık, görevi milletvekilliği olan Can Atalay hâlâ cezaevinde. Sizin iktidarınız ve yargınız, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamamakta direniyor. Can Atalay gibi, Tayfun Kahraman, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ; biz her kürsüye çıktığımızda, tarihe not düşmek adına, sizlere bu hususları hatırlatmaya devam edeceğiz. Tıpkı, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı hukukçu Feti Yıldız'ın, iktidar ortağı olan sizlere zaman zaman hatırlattığı gibi. Ne demişti Feti Bey: "Tutuklama değil adli kontrol, gizli tanık beyanları hükme esas alınamaz. Ağır hastalığı olanları sürekli cezaevinde tutmak demokratik değildir. Adaleti sağlamak bir söylem değil eylem meselesidir." Buyurun, sağlayın adaleti, elinizi kolunuzu bağlayan mı var, tutan mı var? Yok ama sağlamıyorsunuz. Bakın, demokrasi ve adalet, pazar günü yazılarıyla değil eyleme geçmekle düzelir ve o eylem, daha fazla cezaevi yapmak, daha büyük, dev adliye binaları yapmakla.... Eyleme geçmek bu değildir. Adalet, demokratikleşmeyi pazarlık konusu gibi değerlendirmekle değil demokrasiyi topyekûn, her alanda var etmekle gerçekleşir. Bakın, saray entrikaları ülkeyi gerçekten bir cehenneme çeviriyor hem de tek adresten, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı. Damat mı, evlat mı; Fidan mı, Akın mı; "Meşe" mi, "İlke" mi yoksa bu sefer "kanarya" mı diye izlerken bir de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı üzerinden hem iktidar hesaplarını hem iktidar içindeki dar kliklerin birbirini tasfiye hesaplarını izler olduk. Siz de iktidar milletvekilleri olarak bizlerle birlikte izliyorsunuz. Yargı artık devletin temel direği olmaktan çıkmış, saray koridorlarındaki güç kavgalarının en keskin giyotini olmuştur, adınız gibi biliyorsunuz. Bir taraf diğer tarafın altındaki halıyı çekerken yargıyı sopa olarak kullanıyor, temiz eller ambalajı giydirerek bu durumları halka pazarlıyorsunuz. Ama aslında pazarladığınız, kendinize bile itiraf etmediğiniz, yirmi üç yılın sonunda ülkeyi içine soktuğunuz ve aslında sonuna gelindiğini de bildiğiniz bu çürümüş düzen, başka hiçbir şey pazarlamıyorsunuz. Tarihin yanlış tarafında yer almanın mahcubiyeti bakın hiçbir mahcubiyete benzemez. Bunu hep birlikte yaşayacağız ve hep birlikte göreceğiz. (CHP sıralarından alkışlar) Kendi içinizdeki kavgayı da bu ülkenin geleceğini de devletin adliyesi üzerinden yürütmekten artık vazgeçin, adalet sizin fraksiyon savaşlarınızın oyuncağı değildir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ağustos ayından beri yaklaşık 30 soruşturma başlattı bahislerden kapalı çarşısına, televizyon kanallarından holdinglere, hatta Merkez Bankasına kadar. Bu kadar operasyonun finansla, parayla ilgisinin olması sizce gerçekten tesadüf mü ya da gözaltına alınan ifadeleri, görüntüleri servis edilen soruşturmalar size de seçilmiş soruşturmalar gibi gelmiyor mu? Kimlerin kimlere yakın olduğuna bakıldığında operasyonların yapılmadığı, âdeta operasyonların çekildiği gerçekten anlaşılmıyor mu? Adalet Bakan Yardımcılığından Lüksemburg'a, oradan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına uzanan kariyerin gerçekten temiz eller operasyonu yaptığını düşünüyor musunuz?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Lütfen tamamlayın.
TURAN TAŞKIN ÖZER (Devamla) - Tamamlayayım.
Âdeta her noktası -özellikle söylüyorum- milyon dolarlık bir senfoniyi hep birlikte dinliyoruz, izliyoruz. Bu kadar gizli tanık bir anda nasıl türedi? Ya, Allah aşkına, yıllardır bu gizli tanıklar neredeydi? İBB iddianamesi çıktı, bir anda bir gizli tanık patlaması oldu; yazık. Meclisin Genel Kurulunda kanunlar tartışılırken dışarıda hukuk katlediliyor, yazık; sessiz kalıyorsunuz, yazık.
Yargı bağımsızlığı yalnızca kürsüden dile getirilen bir temenni değildir arkadaşlar. Biz bu Mecliste yargının siyasallaşmasına karşı durmakla hepimiz yükümlüyüz. Bu sorumlulukla bu kanun teklifine karşı olduğumuzu ifade ediyor, altını çize çize Meclisi daha ağır bir yargı krizinin parçası olmamaya davet ediyorum.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)