| Konu: | Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 61 |
| Tarih: | 17.02.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA FERİT ŞENYAŞAR (Şanlıurfa) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Milli Parklar Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik teklifinin geneli üzerine partim adına söz almış bulunmaktayım. Genel Kurulu ve halkımızı saygıyla selamlıyorum.
"30 maddelik yasayı bir cümleyle özetleyin." denilirse cevabı şu şekilde olur herhâlde: Millî park ve tabiat parklarını "kamu yararı" adı altında turizm, konaklama ve altyapı yatırımlarına açarak doğayı bir ticari işletme hâline getirmeyi açıkça hedefliyor. Bu yasa değişikliğiyle 50 millî park ve yüzlerce tabiat parkı ranta açılacaktır. Kendi doğalında kalan hiçbir yer bırakmamak üzere ant içmiş siyasi iktidar, bu yasayla millî parkları hedef almış.
Teklifin ilk maddeleriyle, Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü Bakanlığa bağlı bir birim olmaktan çıkarılıp özel bütçeli, kamu tüzel kişiliğini haiz bağlı kuruluş olarak yeniden yapılandırılıyor; bu yöntemle, kurumun şirket mantığıyla yönetilmesinin önü açılıyor.
Teklifin 9'uncu ve 10'uncu maddeleriyle, Genel Müdürlüğe döner sermayeli işletmeler kurma yetkisi veriliyor. Doğayı korumakla görevli bir kurumun görevi maddi gelir ve kâr olmamalıdır.
Yasanın 5'inci maddesiyle, millî parklarda içme suyu temini açısından aciliyet gösteren tesisler için uzun devreli gelişme planı şartı kaldırılıyor. Yer altı su seviyelerinin her yıl düşüş eğiliminde olduğu bu coğrafyada "acil" denilerek planlamadan muaf tutulan her su projesi, ekosistemi geri döndürülemez biçimde bozma girişimidir. Fırat'ın, Dicle'nin, Munzur'un, Aras'ın, Kızılırmak'ın, Menderes'in suyunu adil ve ekolojik bir şekilde yönetmek yerine korunan alanların içerisinden su hatları geçirerek "kamu yararı" maskesi altında ekosistem talan edilecektir.
Yasa teklifinde, korunan alanlarda petrol, doğal gaz ve enerji iletim hatlarının yapılmasına izin veriliyor. Bu süreç, bir görüntü kirliliği değil doğrudan bir güvenlik meselesidir. Geçtiğimiz yıl Mardin ve Diyarbakır'da elektrik iletim hatlarından kaynaklanan yangında 15 yurttaşımız hayatını kaybetti, yüzlerce hayvan telef oldu, binlerce dönüm tarım ve orman alanımız kül oldu; maalesef bundan bir ders almadık. Millî parkların içinden yüksek gerilim hatlarını geçirmek, bu alanları gözden çıkarmak demektir. 2025 yılında Türkiye genelinde 6.800'den fazla orman yangını çıkmışken hangi akla hizmetle koruma altındaki alanlarda yangın riskini artıran bu altyapılara onay veriyorsunuz?
Yasanın 12'nci maddesinde ise millî parklara giriş ücretini ödemeyenlere 4 katı idari para cezası öngörülmektedir. Doğa, parası olanın girebileceği bir hizmet alanı değildir; halkın müşterek yaşam alanıdır. Bir ağaç gölgesini dahi paraya bağlayan bu zihniyet, ekolojiyi ve sosyal adaleti yok saymaktadır. Millî parklar ve tabiat parklarında "kamu yararı" ve "zaruret" adı altında ulaşım, elektrik, haberleşme, içme suyu, termal su, atık su, altyapı ve bunlarla ilgili yapı tesislerinin yapılması mümkün olabilecektir.
Yasa teklifinin hiçbir yerinde, uygulamaların hiçbir aşamasında çevresel etki değerlendirmesi yani "ÇED" kelimesi geçmiyor. Millî parklar, tabiat parkları, yaban hayatını geliştirme sahaları gibi alanlarda yapılacak en küçük müdahale bile ekosistemin bütünlüğü üzerinde geri dönüşümü olmayan etkiler yaratacaktır. Elektrik iletim hatlarından su ve kanalizasyon altyapısına, doğal ve turistik tesislerden termal su projelerine kadar tüm bu faaliyetler için ÇED zorunlu olmalıdır. ÇED olmadan, bilimsel raporlar hazırlanmadan, korunan alanlarda yapılacak her türlü yapılaşma ülkenin geleceğine ihanettir, bir talandır. Üstelik, bu alanlardaki yapılaşma koşullarını belirleme ve yönetmelik çıkarma yetkisi tamamen Genel Müdürlüğe yani tek bir merkeze verilmektedir; hem kuralı koyan hem projeyi hazırlayan hem de uygulayan ve denetleyen kurumun aynı olması çıkar çatışması ve keyfiyet riskini en üst seviyeye çıkarıyor. Urfa, Amed, Mardin, Dersim gibi kadim coğrafyaların kaderi Ankara'da tek bir genel müdürlüğün inisiyatifine bırakılamaz. Bizler, doğayı metalaştıran, "kamu yararı" kavramını keyfiyetin aracı yapan ve idari denetimi ortadan kaldıran bu teklife karşıyız.
Doğa, bütün canlı yaşamının ortak mekânı. İnsanın, hayvanın, bitkinin yaşam alanı olan bir mekânın tapusu hiçbir şirkete, holdinge ve sermaye grubuna devredilemez; bu yanlıştan dönülmesi çağrısında bulunuyoruz.
Doğayı korumak için bilimsel, katılımcı, ekolojik sınırları gözeten bir anlayışla hareket edelim. Yasanın hazırlık aşamasında ekoloji örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının, bilirkişilerin, uzmanların ve bilim insanlarının görüşlerine başvurulmadan hazırlanması makul bir yasama faaliyeti olamaz.
İklim ve su krizinin yaşandığı bu dönemde Türkiye'nin korunmuş alanları hayati önem taşımaktadır. Bu hayati alanlara yönelik yasal düzenlemelerde bilimselliği ve katılımcılığı dışlamak ciddi bir tehlikeye yol açacaktır. Söz konusu teklif, doğa koruma alanlarını gerçek anlamda korumaktan ziyade onları işletme mantığıyla yönetilen rant alanlarına dönüştürmektedir.
Teklifte, alan memuru ve av ve doğa koruma memuru kadrosu tanımlanmaktadır. Bu kadro düzenlemesiyle, yaban hayatını koruma yerine avcılığı düzenleme anlayışının devam ettiği anlaşılmaktadır. Yasanın gerekçesinde yer alan "avcılık faaliyetlerinin kontrol altına alınması, kaçak avcılığın önlenmesi ve av kaynaklarının millî ekonomiye faydalı olacak şekilde değerlendirilmesi" gibi ifadeler canlı yaşamını ekonomik bir meta olarak görmenin açık itirafıdır. Avı kontrol etmek değil sınırlamak hatta mümkünse sona erdirmek asıl doğa koruma hedefi olmalıdır.
Bu yasada "kamu yararı" adı altında yürütülecek uygulamaların çoğu geçmişte olduğu gibi özel sermayeye rant aktaran birer araç hâline gelecektir. Zeytinliklerin, meraların, ormanların ve sulak alanların "yatırım önceliği" gerekçesiyle sermayeye açıldığı örnekler bu teklifin doğuracağı sonuçları bize hatırlatıyor.
Doğa koruma mevzuatı bu düzenlemeyle birlikte bir işletme mevzuatına dönüşmekte; koruma alanları turizm, enerji, iletişim ve altyapı yatırımlarıyla kuşatılmaktadır. Bu yasanın geçmesi hâlinde doğa, idari takdire ve ekonomik çıkar ilişkisine göre şekillenecektir. Bu anlayışın doğrudan sonucu; doğa koruma alanlarının idarenin ve sermayenin ortak kontrolüne girmesi; koruma yerine işletme, doğa yerine gelir, kamusal yarar yerine ticari çıkarın öncelenmesidir. AKP iktidarının bu teklifle amacı, doğayı koruma değil doğayı metalaştıran bir yönetim biçimi inşa etmektir. Denetimden yoksun, idari olarak merkezîleşmiş bir yapı hem ekosistemlerin bütünlüğünü tehdit edecek hem de Anayasa’nın 56'ncı maddesiyle güvence altına alınan sağlıklı çevrede yaşama hakkını fiilen ortadan kaldıracaktır. Gerçek kamu yararı, doğayı sermaye adına tahrip etmekte değil onu gelecek kuşaklara yaşanabilir biçimde aktarmakta aranmalıdır.
Bu teklif, doğayı korumak için değil yönetmeliklerle tasfiye etmek için hazırlanmıştır. Bu nedenle, doğa koruma alanlarını işletmeye açan, "kamu yararı" kavramını keyfiyetin aracı hâline getiren ve idari denetimi fiilen ortadan kaldıran bu düzenlemeye karşı çıkmak, yalnızca ekolojik bir zorunluluk değil aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir zorunluluktur. Gerçek kamu yararı, doğayı tasfiye etmek değil onu gelecek kuşaklara tertemiz bir şekilde aktarmaktır. Bizler, yaşamı ve doğanın haklarını savunmak adına, yıkım ve talan içeren bu kanun değişikliğine "hayır" diyoruz.
Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)