| Konu: | Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 61 |
| Tarih: | 17.02.2026 |
EVRİM RIZVANOĞLU (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Milli Parklar Kanunu'yla ilgili teklif yaşam alanlarımızın nasıl korunacağını, gelecek kuşaklara nasıl bir ülke bırakacağımızı belirleyecek çok önemli bir tekliftir. Çünkü iktidar getirdiği bu teklifle doğayı koruma politikasından uzaklaşıyor, doğayı işletme anlayışına geçiyor. Bakın, iktidar bu dönemde doğaya hiç olmadığı kadar baskı yapıyor. Biz bunu nerede görüyoruz? Akbelen'de şirket lehine yapılan kamulaştırmalarda görüyoruz, Kaz Dağları'nda yabancı bir şirket on binlerce ağacı keserken görüyoruz, Marmaris kıyısına dikilen devasa otellerde görüyoruz, Kanal İstanbul uğruna tarım alanlarının ranta açılmasında görüyoruz; MAPEG tarafından son yayınlanan, köy, orman, mera demeden ihaleye çıkarılan ruhsat satışlarında görüyoruz. Şimdi, bu mesele, millî parkları ve tabiatı koruma alanlarının yıllardır taşıdığı koruma kalkanının zayıflatılmasına kadar gelmiş durumda.
Peki, bu teklifte ne olacak? Bu teklifte bir kere buralar turizm teşvik kapsamı altına girecek, uzun devreli gelişme planları devre dışı bırakılacak, buralar inşaat faaliyetlerine, yapılaşmaya ve işletim açısından da özel şirketlere açılacak, uzun süreli işletme haklarıyla kamusal koruma zayıflatılacak, adı "millî park" olan ama karakteri değişmiş alanlar yaratılacak. Yani korunan alan değil parçalanmış işletilen, gelecek kuşaklara bırakılan değil bugünün rantına açılmış alanlardan bahsediyoruz değerli milletvekilleri. Oysa "millî park ve benzeri korunan alanlar" dediğimiz yerlerde bunlar olmamalı çünkü buralar bilimsel değeri yüksek, nadir bulunan ve korunması gereken alanlardır. Burada kurdun, kuşun, ağacın, suyun kendi dengesi vardır ve kendi dengesinde bir yaşam alanıdır buralar. Buralar kısa vadeli kazançların değil uzun vadeli kamu yararının gözetildiği, gelecek kuşaklara bırakmamız gereken ortak mirasımızdır ve bu miras hiçbir iktidarın tasarruf alanı olamaz çünkü buralar milletimizindir. Bu alanlar enerji nakil hatları güzergâhı olsun diye değil ekosistemin sürekliliği sağlansın diye varlar, turizm yatırımları artsın diye değil doğal denge bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılabilsin diye varlar; en önemlisi, ülkenin toprağı, suyu, havası ve yaşam güvencesi tükensin diye değil ayakta kalsın diye varlar. İşte, bu yüzden Milli Parklar Kanunu'nun mantığı ve özü çok açık: Önce koruma, sonra kullanım. Bugünkü teklif ise bunu tamamen tersine çevirmiş durumda; önce kullanmayı, mümkünse, eğer geriye ufak bir şey kalırsa da onu da korumayı öneriyor. Yani iktidar, doğayı koruyan hukuk düzenini tam ama tam tersine çevirmeyi hedefliyor.
Üstelik bu teklifte sorun yalnızca doğa koruma sorunu da değil çok açık Anayasa ihlalleri var. Şimdi, iktidar her fırsatta bize ne diyor arkadaşlar? "Biz, hukuk devletiyiz." diyor ama iş Anayasa'ya geldiğinde o tarafını eğiyor, bu tarafını büküyor, başka bir şey karşımıza çıkıyor. Anayasa’nın 169'uncu maddesine bakalım: "Ormanların korunması ve yönetimi devlete aittir. Ormana zarar verecek hiçbir faaliyete de izin verilmez." diyor ama bugün iktidar kendi eliyle bu alanların anayasal korumasını fiilen zayıflatıyor. Anayasa 168'inci madde, bu ne diyor? "Doğal kaynaklar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır." diyor. Yani su kaynaklarını, ormanları, doğal alanları devlet korur diyor. Bunlar ticari kullanım baskısına terk edilemez diyor. Ama bu teklif, korunan alanları uzun süreli tahsislerle fiilen özel işletme alanlarına dönüştürecek bir kapıyı aralıyor. Anayasa’nın 63'üncü maddesine gelelim, bir de ona bakalım: "Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarını korumakla yükümlüdür." diyor. Millî parklar ve benzeri korunan alanlar anayasal sorumluluğun sahadaki karşılığıdır değerli milletvekilleri ama iktidar, burada da koruma statüsünü güçlendirmek yerine işletme izninin aralarını genişletiyor ve her tarafı ranta açmayı planlıyor.
Bakın, bu kanun teklifinde bir diğer sorun da katılımcılık meselesi. Teklif hazırlanırken bilim insanları bu masalarda yoktu, meslek odaları da yoktu ve sivil toplum da masada yoktu ama işletme hakkı alacak olan şirketlerin beklentileri sürecin merkezine yerleştirilmişti. Burada cevabını bulmamız gereken soru şudur: Millî parkları ve benzeri korunan alanları gerçekten korumak mı istiyorsunuz, yoksa Anayasa'yı çiğneyerek tabelası "korunan alan" olan ama fiilen yapılaşmaya ve işletmeye açılmış alanlar mı oluşturmak istiyorsunuz?
Değerli milletvekilleri, teklifin detayına baktığımızda, kurumlar arası izin, görüş alışverişi de maalesef bir kenara bırakılmış durumda. Yetkiler, Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğüne veriliyor yani tek bir elde toplanıyor ve maalesef denetim de daraltılıyor.
Teklifin 5'inci maddesinde de yeni bir düzenleme getiriliyor, deniliyor ki: "Millî parkların içine yol girebilir, enerji hattı girebilir, boru hattı bile girebilir. Üstelik yalnızca zorunlu kamu yatırımları için de değil gerçek ve tüzel kişiler için de izin verilebilir." Yani, kamusal koruma alanları özel çıkar projeleri için esnetilebilir hâle getiriliyor. Burada çok büyük bir risk var, o da şu: Hassas ekosistemlerde, bu ölçekteki altyapı izinleri koruma statüsünü kâğıt üzerinde bırakma anlamına geliyor, fiilen işlevsiz hâle getirmek anlamına geliyor. Yani, biz değil miyiz her yaz orman yangınlarını konuşup "Bunlara sebep olan elektrik iletim hatları neden böyle oldu, niçin böyle oldu?" diye değerlendiren yaz aylarında? Şimdi iktidar aynı riskleri göz göre göre, bire bir millî parklara taşıyor değerli milletvekilleri.
İşin bir de daha vahimi var, o da içme suyu temini gerekçesiyle millî park ve benzeri korunan alanlarda plan şartı aramaksızın izin verilmesi. Yani bu alanları koruyan planlar da devre dışı bırakılıyor. Plan devre dışı kalınca ne oluyor? Koruma zayıflıyor. Ne oluyor? Denetim zayıflıyor. Ne oluyor? Su kaynakları, millî parklar da yatırıma açık hâle geliyor. Şimdi, bu yüzden, tekrar bir soru soruyoruz: Bu düzenleme gerçekten kentlerin içme suyu ihtiyacı için mi yapılıyor, yoksa içme suyu bahanesiyle ülkenin su kaynakları adım adım özel şirketlerin kullanımına mı veriliyor.?
Değerli milletvekilleri, teklifin 6'ncı maddesinde konu bir adım daha ileriye gidiyor, "Korunan alanlardaki tesisler, işletmeler, hizmetler özel şirketler tarafından işletilebilir." deniliyor yani adı "millî park" ama yönetimi şirkette; adı "korunan alan" ama mantığı ticari işletme. Koruma önceliğini kaldırıp işletmeyi merkeze koyan bu yaklaşım, doğa koruma anlayışının özünü tamamen silip atıyor maalesef.
Teklifin 7'nci maddesine gelirsek de hukuk devleti açısından çok ciddi bir sorun var, o da korunan alanlardaki kaçak yapılar. Genel Müdürlük yalnızca yıkım seçeneğini almıyor burada, Genel Müdürlükçe değerlendirilmesi seçeneği de getiriliyor bu maddeyle yani millî parklar işgal edilirken kaçak yapıların yıkılması yerine idari bir kararla kullanılmaya devam edilmesinin önü açılıyor. Bu düzenleme kaçak yapılaşmanın önünü fiilen meşrulaştırıyor, keyfî uygulamalara da açık bir hâle getiriyor; bu yapıların ileride özel işletmeler tarafından kullanılmasının da zeminini hazırlıyor.
Şimdi, kaçak bir yapı varsa korunan alanda bunu ne yapmak gerekir? Çok net; ne yapılır? Yıkılır, kaldırılır, alan korunur ama burada maalesef bunun önü kapatılıyor.
Değerli milletvekilleri, maalesef, bu iktidarın doğayı korumak gibi bir niyeti yok. Bu teklifin özü iktidar için ne, biliyor musunuz? Para, para, para. Peki, bakalım, doğa için ne var? Zarar var. Halk için ne var? Zarar var. Çiftçi için ne var? Onun için de zarar var. (CHP sıralarından alkışlar) Niçin mi? Çünkü millî parklar ve korunan alanlar birer mesire alanı değildir, bunlar ülkenin ekolojik güvenlik altyapısıdır. Nasıl ki sınırlarımızı askerî hatlarla koruyoruz, iklim krizine, kuraklığa ve gıda güvensizliğe karşı da doğal savunma hattımız millî parklar ve benzeri korunan alanlardır. Bu teklifle iktidar savunma sistemimizi çökertmek istiyor. Oysa devlet dediğiniz yapı krizlere karşı toplumu korumak için vardır. İktidarsa kriz çağında koruma statülerini ortadan kaldırıyor yani bu, olacak bir iş değil sayın milletvekilleri.
Bizim tercihimiz açıktır; doğayı ekonomik faaliyetlerin arkasına dizen değil ekonomiyi doğanın sınırları içinde planlayan bir devlet anlayışı. Evet, doğayı iyi yönetmezsek yarın karşılaşacağımız zararların altından kalkmamız mümkün olamaz. Bugün ülkenin dört bir yanında seller var; görüyoruz, hepimiz televizyonlarda izliyoruz; keza, yazın orman yangınları aynı şekilde. Gelecekte karşılaşacağımız daha büyük doğal afetlere çok iyi hazırlık yapmamız gerekiyor ve doğayı da bunun için çok iyi yönetmemiz şart. Doğa, öyle şirket çıkarlarına feda edilecek bir şey değil, öyle bir lüksümüz zaten maalesef yok. O yüzden bu ülke şirket mantığıyla yönetilemez değerli milletvekilleri, bu topraklar kısa vadeli kâr hesaplarına teslim edilemez. Devlet dediğiniz yapı, geleceği bugünden korumak için vardır, geleceğin avansını şimdiden tüketmek için değil. Bu yüzden biz geleceğe karşı empatisiz bir rant düzenine değil bilimle yönetilen, adaletle korunan bir Türkiye'ye talibiz.
Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu konuya çok bütüncül yaklaşıyoruz. Doğa korumayı nasıl yöneteceğiz, hangi ilkeleri esas alacağız; bunu parti programımızda çok yakın bir zamanda da açıkladık. Doğa koruma politikalarını bilimsel temelde yeniden kuracağız. Doğal alanlarda ekosistem izlemelerini düzenli olarak yapacağız, verileri şeffaf olarak kamuoyuyla paylaşacağız. En önemlisi, iktidarın yaptığının aksine, millî parkların, tabiat parklarının ve sulak alanların sayılarını artıracağız, koruma statülerini de güçlendireceğiz. Biz bu ülkenin ormanını, suyunu, toprağını günübirlik çıkarlar için teslim etmeyeceğiz. (CHP sıralarından alkışlar)
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
EVRİM RIZVANOĞLU (Devamla) - Bu anlayışla, teklifin bu yönüyle tekrardan değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyorum.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP ve DEM PARTİ sıralarından alkışlar)