GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:63
Tarih:24.02.2026

SÜMEYYE BOZ (Muş) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri ve kıymetli halklarımız; herkesi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

21 Şubat Anadil Günü'nü uğurlayalı birkaç gün oldu ve o gün bize bu ülkede demokrasi seviyesinin farklı olanların kamusal alanda ne kadar dâhil olabildiğiyle ölçüldüğünü gösterdi. Hak, çoğunluğun tahammül sınırlarına göre genişleyip daralan bir alan değildir, devletin tartışmasız bir biçimde güvence altına almak zorunda olduğu bir statüdür.

Bakınız, yakın zamanda Sayın Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat barış ve demokratik toplum çağrısının bir yılı dolmak üzere. Bu, geçen yıl bize aslında bir şeyi gösterdi: Barışın teknik bir terim olmadığını aktardı. Barış, inkâr siyasetinin terk edilmesi; demokratik toplum ise güvenlikçi politikalarla yönetilen bir rejimden hak temelli bir anayasal, bir siyasal düzene geçiştir. Yerel demokrasinin güçlenmesi, kültürel hakların anayasal güvenceye kavuşması, ifade özgürlüğünün genişlemesi, doğanın korunması, bunlar tali başlıklar değil, barışın temelidir.

Fakat bu ülkede ne zaman bir hak talebi gündeme gelse aynı refleks devreye giriyor; güvenlikçi politikalar. Ana dilde eğitim, güvenlik; yerel yönetimlerin yetkisi, güvenlik; doğanın korunması, güvenlik; kadın mücadelesi, güvenlik. Aslında mesele güvenlik değil. Mesele, her şeyi güvenlikçi politikalarla bastırma sorunu. Bugün önümüze gelen bu kanun teklifi de ne yazık ki bu alışkanlığın devamıdır. "Koruma hizmetlerinin güçlendirilmesi" deniyor ama içerik bize bambaşka bir şey söylüyor. Düzenlemede teknik bir kapasite artışı değil, koruma anlayışının yön değiştirmesi var. Asıl sorun da aslında tam burada başlıyor. Doğa yönetilecek bir idari alan değildir, tasarruf konusu yapılacak bir mülk de değildir. Ekolojik bakış açısı insanı hiyerarşisinin tepesine yerleştirmez; ekosistemler de zaten talimatla işlemez. Bir nehrin akışını, bir ormanın döngüsünü, bir vadinin biyoçeşitliliğini merkezden belirlenen usullerle yönetemezsiniz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Devletin görevi doğayı denetlemek değil, ekosistemin bütünlüğünü güvence altına almaktır. Doğayı denetim alanına indirgediğimizde onu korumuş olmazsınız, siyasetin tasarruf alanına sokmuş olursunuz. Bakın, hatırlayın, İkizdere'de köylüler taş ocağına karşı çıktığını da güvenlikçi müdahale devredeydi, Akbelen'de ormanını koruyan kadınlara karşı güvenlikçi siyaset devredeydi, Kaz Dağları'nda maden direnişine karşı güvenlikçi bir baskı vardı. Hevsel'de, Munzur'da, Cudi'de, Şenyayla'da, doğa âdeta halktan korunur gibi kapatıldı ama şirket projeleri söz konusu olduğunda aynı sertlik ortada yoktu ancak doğa idari bir dosya değildir. Doğa suyun akışı, toprağın verimi, havanın temizliği, kuşun göç yolu, çocuğun geleceğidir. Demek ki mesele güvenlik değil, mesele güvenlikçi politikaların kim için işletildiğidir? Çünkü güvenlikçi siyaset doğayı değil, kontrol alanını büyütür ancak doğayı kontrol eden toplumlar güçlü toplumlar değildir. Doğayla uyum sağlayan, uyum kurabilen toplumlar güçlüdür. Güç bastırma kapasitesinden değil, birlikte yaşayabilme kabiliyetinden doğar. Kimliği tehdit gören akıl, doğayı kaynak gören akıl ikisi de işte bu kökten beslenir. Birincisi dili denetler, ikincisi toprağı; birincisi kimliği risk alanı olarak kodlar, ikincisi ise ormanı yatırım alanı olarak görür. Biz bu Mecliste açık bir tercihin altını çiziyoruz: Güvenlikçi politikalarla daraltılmış bir siyasal alan mı, yoksa hak temelli ve katılımcı ekolojik bir demokratik toplum mu? Eğer gerçekten barıştan, gerçekten demokrasiden, gerçekten kalkınmadan söz ediyorsak, kimliği bastırarak, doğayı kuşatarak bir gelecek inşa edemeyeceğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Bu ülkenin ihtiyacı olan kontrol siyaseti değil, cesur bir hak siyasetidir insan için de doğa için de.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)