| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 66 |
| Tarih: | 03.03.2026 |
SÜMEYYE BOZ (Muş) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ekranları başında bizleri takip eden değerli halklarımız ve 8 Martı dört duvar arasında karşılayan ancak direniş ve umuttan asla vazgeçmeyerek bize ilham olan kadın siyasi tutsakları saygıyla selamlar. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
Türkiye'de deprem sürpriz değildir. Sürpriz olan, bu kadar açık ve tekrar eden bir tehlikenin karşısında iktidarın hâlâ insan haklarını, insan hayatını siyasal öncelik hâline getirmemiş, olmasıdır. 1966 Varto yakıldı, 1994 Marmara yıkıldı, 6 Şubatta 11 il çöktü, on binlerce insan hayatını kaybetti ama her büyük depremden sonra imar düzeni gerçekten sorgulanmadı, köklü biçimde değişiklikler geliştirilmedi çünkü bu ülkede imar politikaları yalnızca teknik kararlardan ibaret olmadı; her dönemin iktidarıyla iç içe geçmiş bir anlayışın ürünüydü, bu dönem de öyle.
"Deprem" denilince aslında akla ilk gelen zemin olur ancak deneyimliyoruz ki mesele zeminden ziyade o zeminin üzerinde nasıl ve hangi önceliklerle şehir kurulduğudur. Sorunun fay hatları olmadığı da aşikâr, o fay hatlarını bile bile yapılan siyasi tercihlerdir. Depremin de doğal olduğunu kabul ediyoruz ancak afete dönüşmesi ise sorumluluktan kaçmanın sonucudur.
Bilim insanları Karlıova-Varto hattının Bitlis, Hakkâri ve Zagros kuşağının, Marmara segmentinin yüksek risk taşıdığını söylüyor. Beklenen büyük İstanbul depremi kapıda. Milyonlarca insanın yaşadığı illerden, kentlerden bahsediyoruz. Konu yalnızca depremin ve aynı zamanda bununla birlikte betonun dayanıklılığı değildir tabii ki. Konu milyonlarca insanın susuz, aç ve evsiz kalması ve bir gecede hayatını kaybetmesidir.
Peki, bütün bunlar olurken iktidar ne yapıyor? Bilim insanları uyarırken deprem beklenen Varto'da 16 köyü etkileyecek jeotermal tesis için ruhsat veriyor, halkın bütün itirazlarına rağmen yetki verdiği şirket mayıs ayında ilk sondajı vurmayı planlıyor, İstanbul'un insan güvenliğini değil arsa değerini esas alan bir modeli sürdürüyor. Bitlis-Hakkâri hattında afet riskini konuşmak, tartışmak gerekirken onlar bunun yerine güvenlikçi reflekslerle siyaset üretmeye devam ediyor. Toplanma alanlarını korumak yerine plan değişiklikleriyle başka kullanım alanlarını açıyor. Ortada bir yetişemedik sorunu ve hikâyesi yok. Ortada hangi riskin ciddiye alınacağına dair bilinçli bir öncelik sıralaması vardır ve bu sıralamanın içerisinde insan hayatı ne yazık ki yine ön planda değil. 6 Şubatta insanlar hâlâ hayattayken yardım bekliyordu, enkazın altında nefes almaya çalışan yurttaşlar vardı. Ülkenin dört bir yanında sela sesleri yükselirken biz bu ülkede o anda depremzedelere çadır satıldığını da gördük ve söyleyelim, bu ülkede afet yönetimi toplumsal cinsiyet eşitliğini dışlayan, merkeziyetçi ve otoriter bir kriz anlayışıyla yürütülüyor. 6 Şubatta devlet koordinasyonu çökmüşken, sahada yokken sahada kadın koordinasyon ağları vardı ancak kriz geçer geçmez onlar karar mekanizmalarından uzaklaştırıldılar. Geçici barınma alanlarında kadınların güvenliği planlanmadı, şiddete karşı koruma mekanizmaları güçlendirilmedi. Bakım yükü yine kadınların omzuna yıkıldı, yeniden inşa süreci eşitliğe değil ranta göre planlandı. Peki, biz bu kanun teklifiyle ne diyoruz? Bağımsız ve bilimsel temelli imar planlarını ve büyük ölçekli yatırımları deprem riski açısından denetleyen bir yapı kurulmalıdır. Fay hatları üzerindeki tüm projelere zorunlu ve kamuoyuna açık deprem etki analizi getirilmelidir. Toplanma alanları anayasal güvence altına alınmalı, yüksek riskli bölgelerde büyük yatırımlar risk azaltma planları tamamlanana kadar durdurulmalıdır. Deprem ve afet bakanlığı derhâl kurulmalı. Böylece, demokratik toplum konuştuğumuz şu günlerde kamu kurumlarının da demokratikleşmesiyle birlikte ihtiyaç duyulan demokrasiye bir nebze belki cevap verilmiş olur diyorum.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ parti sıralarından alkışlar)