| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 67 |
| Tarih: | 04.03.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA NEJLA DEMİR (Ağrı) - Sayın milletvekilleri, Sayın Başkan; Bir 8 Martı daha "Ey hayat! Ya seni özgür yaşayacağım ya da hiç yaşanmamış sayacağım." sözünü şiar edinen kadınların mücadele mirasıyla karşılıyoruz. Bu vesileyle, özgürlüğü yarına ertelemeyen, eşitliği mücadeleyle büyüten tüm kadınları buradan selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, benim bu Parlamentodaki ilk dönemim. Bu Parlamento çatısı altında geçirdiğimiz üç yıllık zaman zarfında iktidarın işçiye, emekçiye, kadınlara, çocuklara, yaşlılara, bir bütün halkın hepsine bakış açısını ve politika ürettiği süreçleri daha yakından izleme ve gözlemleme gibi bir fırsatım oldu. Bu süreçte Hükûmetin iki konuda çok seri ve çok yetenekli olduğunu söyleyebilirim. Birincisi, ekonomik kalkınma; 4 kişilik asgari ücretli bir aileyi her gün ancak 1 simit, 1 ayran alabilecek kadar bir bütçeyle yaşamaya mahkûm etmesi ve bunu da refahı artıran ekonomi hamlesi gibi yansıtma yeteneği. İkincisi, torba yasalar; torba yasalarla sermayedarların kişisel sorunlarına zorla çözüm yaratma yeteneği. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
Ve bugün de yine bir zorla karşı karşıyayız, bugün yine bir torba yasa dayatmasıyla karşı karşıyayız. Peki, ne var bu millî parklar torba yasasında? Açık açık rant var -eskiden gizli gizliydi, şimdi açık açık- piyasalaşma var, talan var, ekokırım var; artı, devre dışı bırakılmış bir TBMM var, devre dışı bırakılmış mahkemeler var, aynı zamanda devre dışı bırakılmış halkın ta kendisi var ne yazık ki. Tabii, doğal olarak da denetim yok, tartışma yok, toplumsal mutabakat yok. Tabii, Hükûmetin yasa yapma tarzı bizi şaşırtmıyor ancak bu, bizim dayatma siyasetini kabul edeceğimiz anlamına da gelmiyor. Kabul edilebilir bir yol, yöntem izlenmediğini tekrar buradan ifade etmek istiyorum. Salt gelir kapısına çevrilen doğa ne yazık ki bir kez daha Hükûmetin hedefinde yer alıyor. Peki, torba yasacıların bu noktada mantığı nasıl çalışıyor onu da söyleyeyim: Son zamanlarda iyice ayyuka çıkan talan içgüdüsüyle çalışıyor ne yazık ki; yer altında, yer üstünde ne var ne yok alelacele ranta çevirme telaşesiyle çalışıyor, toplumsal rıza engeline takılmamak için de torba yasalarla bir bir önlerindeki engelleri kaldırma çabasıyla çalışıyor. Yani en sade hâliyle şöyle söyleyebilirim: Sit alanı ilan edilen yerler ticari işletme alanlarına dönüştürülmek isteniyor, doğal kaynaklar sermayedarlar arasında bir kez daha pay edilmek isteniyor; bu pazarlığın önünde de ÇED raporları engel olarak görüldüğü için ÇED raporları etkisizleştirilmek hatta mümkünse devre dışı bırakılmak isteniyor. Ne yazık ki bugünün sonunda da yine rant çarkına ivme kazandırılacak, el kaldırılıp el indirilecek, alelacele bir torba yasa daha geçecek. Peki, halkın Meclisinde tüm bunlar olurken halk bu sürecin neresinde duruyor, onu da söyleyeyim. Neredeyse günde on dört saat çalışıp geçim derdiyle boğuşurken sosyal yaşamdan kopuk, insani yaşam şartlarından uzak bir cenderenin tam da ortasında duruyor.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, Avrupa'da doğal alanını en çok kaybeden 1'inci ülke oldu. Altı yılda 1.860 kilometrekarelik yeşil alan yani nereden baksanız 260 bin futbol sahasına denk gelen büyüklükteki bir doğal alan yok olmuş. Şimdi, ben sormak istiyorum: Kürtlerin sarı, kırmızı, yeşil mendil sallayarak halay çekmeleri mi yoksa rant uğruna doğal alanların tahrip edilmesi mi bu ülkeye ihanettir? Evet, arkadaşlar, biz düğünlerimizde kürdistanın baharda dağlarının, ovalarının, doğasının rengi olan yeşili; güneşin, aydınlığın, buğdayın, nanın rengi olan sarıyı; haksızlıklara karşı direnişi, mücadeleyi temsilen kırmızı rengini ellerimizde, omuzlarımızda taşırız. Bunlar, bizim binlerce yıla dayanan kültürel renklerimizdir, kültürel renklerimiz de doğayla olan ilişkimizi anlatır ama ne yazık ki toplumda nifak tohumu ekerek kendini yaşatan zihniyetler için günümüzde hâlâ bu renkler tutuklama gerekçesi olarak görülebiliyor.
Bakın, eğriye eğri, doğruya doğru demek zorundayız. İnsanlar yoksullukla, işsizlikle savaşırken bayrak siyaseti yaparak, toplumu kutuplaştırarak gündem ne yazık ki meşgul ediliyor bugün de olduğu gibi. O arada da söz konusu düzenlemeyle doğa turizme ve sanayiye açılmak isteniyor; böylece alanlara altyapı, enerji, haberleşme, petrol, doğal gaz ve su sistemleri kurmanın da hazırlığı yapılıyor. Şimdi, Sayın Hükûmet yetkilileri bence siz bu yasanın adını değiştirin, adına "çok sektörlü yatırım sahası yasası" deyin çünkü millî parkları turizme açarak "Koruyoruz." iddianız inanılır gibi değil. Bu, evin kapısını kırıp "Ben güvenlik sağlıyorum." demeye benziyor. Bakın, Cilo Dağı'nda son yıllarda yapılan dağ festivalleri sonrası ne oldu? Buzulların geri çekildiği bilimsel olarak raporlandı. Kamp alanlarının çevresinde çöp birikimi arttı, endemik bitki örtüsü tahrip edildi, yok edildi. Şimdi, tabii ki on binlerce insan hassas bir buzul ekosistemine taşınırsa nihayetinde olacağı budur.
Şimdi, gelelim kamu yararı meselesine, teklifte en sık geçen kavram bu ama içi boşaltılmış bir kavram; bunu özellikle belirtmek istiyorum. Madencilik, kamu yararı; enerji yatırımı, kamu yararı; turizm, kamu yararı; avcılık, kamu yararı... Şimdi, ben buradan bunu gerçekten merak ettiğim için sormak istiyorum: Misal, avcılıkta kamunun nasıl bir yararı var? Hazır AK PARTİ Grup Başkan Vekili de buradayken bize bunu açıklasın istiyoruz.
NİMET ÖZDEMİR (İstanbul) - Avcılardan para alacaklar.
NEJLA DEMİR (Devamla) - Allah rızası için yani nesli tükenme tehlikesi altında olan Dersim'deki keçilerin avcılara açılmasında, ihale edilmesinde kamunun nasıl bir yararı olabilir?
ÖZLEM ZENGİN (İstanbul) - Biliyorsunuz, ben daha evvel bir keçiler konuşması yapmıştım, keçiler konuşmam var benim.
NEJLA DEMİR (Devamla) - Şu kutsal günlerde keçileri birilerine avlattırmanın kamuoyuna nasıl bir yararı olur; bunu bize bir açıklasın istiyoruz. Yani aslında şunu görüyoruz: Kamu yararı ifadesini kamuflaj olarak kullandığınızı halk anlamıyor mu sanıyorsunuz?
Bakın, "doğa turizmi" adı altında insan sirkülasyonu artıyor. Plansız enerji politikaları, denetimsiz turizm ve madencilik faaliyetleri orman yangınlarına davetiye çıkarıyor. Geçtiğimiz yıl Türkiye'de 6.800'den fazla orman yangını çıkmıştı, yaklaşık 80 bin hektardan fazla alan kül oldu. Yangınların önemli bir bölümü elektrik hatlarından, ihmallerden ve kontrolsüz insan hareketliliğinden kaynaklandı. İktidar ekoturizm için "bacasız sanayi" diyor ama arkasında nasıl ağır bir tahribat yarattığını hiç anlatmıyor; üstüne bu gibi düzenlemelerle de enerji hatlarını, altyapı yollarını ormanlardan geçirmeye de devam ediyor. Biz elbette turizme karşı değiliz, "ekoturizm" adı altında doğanın turizme açılıp piyasalaşmasına karşıyız. Bir yanda millî park tabelası bir yanda otel ruhsatı olmaz arkadaşlar, bu size göre olabilir ama kamu yararına göre kesinlikle olmaz. Defalarca söyledik, yine söylüyoruz: Doğa, canlıların ortak yaşam alanıdır, ticari faaliyet sahası kesinlikle değildir.
Sayın milletvekilleri, bakın, bu düzenlemelerle çevresel etki değerlendirmesi yani ÇED zorunluluğu fiilen devre dışı bırakılıyor. ÇED, bilimin, kamusal denetimin ve doğanın sınırlarının bir güvencesidir. Bu güvencenin kaldırılması doğa üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi yaratır. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Aslında bu bütün anlattıklarımı, bu konuştuğumuz konuları bir Kızılderili atasözü özetliyor, bunu söyleyerek bitirmek istiyorum: "Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda son balık öldüğünde paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaksınız." Anlar mısınız, tabii, bilmiyorum ama siz doğayı piyasaya açan bu düzenlemelerle o günü ne yazık ki hızlandırıyorsunuz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
NEJLA DEMİR (Devamla) - Bitiriyorum Başkanım.
BAŞKAN - Tamamlayalım buyurun.
NEJLA DEMİR (Devamla) - Biz ise o gün gelmeden doğanın ve toplumun hakkını savunarak tarihe not düşmeye ve sizinle mücadele etmeye devam edeceğiz.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)