GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:67
Tarih:04.03.2026

CHP GRUBU ADINA EYLEM ERTUĞ ERTUĞRUL (Zonguldak) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Millî Parklar Kanunu Teklifi'nin ikinci bölümü üzerine söz almış bulunuyorum.

Bu teklif doğaya bakışımızı, yaban hayatına yaklaşımımızı ve koruma anlayışımızı doğrudan etkileyen bir düzenlemedir. Özellikle kanun teklifinin ikinci bölümü Kara Avcılığı Kanunu'nda önemli değişiklikler ve yeni madde ihdası yapmaktadır. Bu değişikliklerde görüyoruz ki av ve yaban hayatı yönetimini doğrudan gelir mekanizmasına bağlama çabası içerisindesiniz. Şimdi, açık ve net bir soru soruyorum: Bir kamu kurumu hem yaban hayatını korumakla yükümlü olacak hem de avcılık faaliyetinden doğrudan gelir elde edecekse bu kurumun önceliği hangisi olacaktır? Koruma mı ağır basacaktır, gelir, para mı ağır basacaktır? (CHP sıralarından alkışlar) Kara Avcılığı Kanunu'nun temel amacı yaban hayatını, doğal yaşam alanlarını ve türlerin sürdürülebilirliğini korumaktır. Avcılık bilimsel verilere dayalı popülasyon kontrolü esasına göre yürütülen bir faaliyettir ancak siz bu sistemi ihlaller hâlinde caydırıcı olmayan cezalara bağladığınız anda, döner sermaye gelirine bağladığınız anda koruma ile gelir arasında bir çıkar çatışması yaratmış olursunuz.

Değerli milletvekilleri, teklifin gerekçesinde "av kaynaklarının millî ekonomi açısından değerlendirilmesi" ifadesi yer almaktadır, işte sorun tam da buradadır. Siz dağ keçisini kaynak olarak tanımladığınız anda onu korunması gereken bir tür olmaktan çıkarıp ekonomik değere indirgemiş olursunuz. Karacayı bir gelir unsuru olarak gördüğünüzde koruma geri planda kalır. Yaban ördeği, keklik, su kuşları bütçe kalemi olduğunda ekosistem bütünlüğü görülmez olur. Şunu unutmayın: Doğa, bir bilanço kalemi değildir. Koruma ile kâr aynı terazide tartılamaz, tartılmamalıdır

Sayın milletvekilleri, Türkiye biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın sayılı ülkelerinden biridir. Üç biyocoğrafik bölgenin kesiştiği bir toprak bölgesine sahibiz, endemik türlerimiz var, göç yolları üzerindeyiz ve sulak alanlarımız uluslararası öneme sahiptir ancak aynı zamanda, iklim krizinin etkilerini en yoğun hisseden coğrafyadayız. Kuraklık artıyor, habitat daralıyor, orman yangınları artıyor ve kaçak avcılık zaten ciddi bir tehdit olarak ortada bulunuyor. Bakın, kaçak avcılık yapıp ikinci kez avcılık belgesi iptal edilen kişi sayısı yaklaşık olarak 60 bin civarındadır. Bu sayıyı bile Türkiye'de kaçak avcılığın geldiği boyutu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak bu hazırladığınız teklifle avcılık kurallarına uymayan, kaçak avcılık yapan, zehir kullanan ve kapanla avlananların avcılık belgesi artık iptal edilmeyecek. Bu kişilere iki yıllık yasak koyacaksınız, sonra "Buyur, tekrar aynı suçları işle." diyeceksiniz belki de; çok sıkıntılı. Millî parklar âdeta kaçak avcıların insafına bırakılacak. Böyle bir tabloda yapılması gereken yaban hayatını gelir mekanizmasına bağlamak değildir. Avcılık, ekosistem temelli, bilimsel çerçevede ve sürdürülebilir bir şekilde yönetilmelidir. Gelir beklentisiyle yönetilen bir model uzun vadede tür baskısını artıracaktır ve tür baskısı arttığında doğal denge kaçınılmaz bir şekilde bozulacaktır. Doğal denge bozulduğunda da bunun bedelini yalnızca yaban hayatı değil, insan da ödeyecektir. (CHP sıralarından alkışlar) Şunu unutmayın, doğa bize çocuklarımızdan mirastır. Doğa intikam almaz ama biz yaptığımız uygulamalarla dengesini bozarız ve bunun sonuçlarına maalesef katlanmak zorunda kalırız.

Sayın milletvekilleri, şimdi, buradan seçim bölgem Zonguldak'a gelmek istiyorum. Çeşitli ekonomik amaçlar, çeşitli rant hesapları nedeniyle doğası en çok tahrip edilen illerimizden biri maalesef, yıllardır çevresel bir yük taşıyor. Örneğin, Zonguldak Kozlu'da 2009 yılında çöp dökümüne kapatılmış olan alan hâlâ denizle temas hâlinde, hâlâ fırtınalı havada bu görmüş olduğunuz tonlarca plastik malzeme dalgalarla birlikte denize karışıyor. Ağlardan balıkçılar balık değil, işte, bu şekilde tonlarca plastik malzeme çekiyorlar ağlarına. Bu, ağlara daha çok zarar veriyor, teknelere de de zarar veriyor ve inanın, bütün bu poşetler ki aralarında eski tıbbi atık malzemeleri de var, sondalar var, damar yolları var; bunlar kayaların altına, balıkların yuvalarına da giriyor ve orada çok ciddi bir ekosistem hasarına neden oluyorlar. Burayla ilgili, buranın rehabilitasyonuyla ilgili Çevre Bakanlığının bir projesi vardı, duyurulmuştu ama hiçbir aksiyon alınmadı. Bunun bir an önce faaliyete geçmesi gerekiyor, bu sorunun giderilmesi gerekiyor. Bununla ilgili de haftalardır Çevre Bakanından randevu istedim ama duymadılar. Belki buradan bu çağrımızı duyarlar ve randevuyu bize verirler, biz de kendi sıkıntılarımızı anlatabiliriz. (CHP sıralarından alkışlar)

Bir diğer ciddi sıkıntı, kirli hava. Özellikle sanayinin ağır bulunduğu bölgelerde, Karadeniz Ereğli bölgesinde, Çatalağzı bölgesinde, Kilimli bölgesinde bu hava kirliliğine maruz kalıyoruz ve ısrarlı takiplerimiz sonucu hava kalitesi ölçüm istasyonlarında sadece PM10'a kadar olan malzemeler ölçülüyordu fakat yeni yeni PM2.5 değerleri de ölçülmeye başlandı ve bu ölçümleri incelediğimizde şunu gördük: Kasım 2025 yılında ölçülmüş olan 720 saatin 436 saatinde yani toplam yüzde 63'ünde halkımız kirli havaya maruz kalıyor. Burada bu yeşil gördüğümüz yerler haricindeki bütün renkler kirli hava. Acaba hep böyle mi diye baktım, Ocak 2025'teki değerlere baktım; gene aynı şekilde kirli hava solumaya devam ediyoruz. Bununla ilgili de bu verileri maalesef Bakanlık görmüyor, duymuyor, bununla ilgili gerekli önlemleri almıyor, yaptırımları uygulamıyor. Bakan randevu verirse bunları da anlatacağım kendisine tek tek.

Bir başka sorunumuz, bölgenin en büyük organize sanayisi olan Karadeniz Ereğli Organize Sanayi Bölgesi'nde kimyasal atık tesisimiz maalesef yok. Buradaki atıklar bölgeden geçen bir dereye bırakılıyor. Bu derede balıklar yaşıyor ve etrafında da yoğun bir şekilde tarımsal faaliyet yapılıyor. Fakat buralarda sık sık balık ölümleri gerçekleşiyor, tarımsal ürünler kirleniyor ve burayla, bu atık tesisiyle ilgili proje de Bakanlığa Eylül 2025'te verildi. Planlamaya alındığı ifade ediliyor ancak ne zaman yapılacak, bir belirsizlik var. Artık bunu bekleyecek sabrımız yoktur.

Sayın milletvekilleri, ayrıca, HES tehdidi altında kalan köylerimiz var. Geçtiğimiz aylarda Devrek ilçesi, Yağmurca köyüne yapılacak olan ve çevredeki toplam 10'a yakın köyü etkileyecek olan HES projesine karşı direnen hemşerilerimizle bir aradaydık, onlara destek verdik. Bu köylerdeki vatandaşlarımız diyor ki: "Eğer buraya HES yapılırsa bizim köylü pazarındaki ürünlerimiz etkilenecek, altmış yıllık emeğimiz yok olacak. Bu derelerimizde balıklar var. Eğer HES yapılırsa bu derelerimizdeki doğal hayat bitecek, balıklar ölecek. Biz bunu istemiyoruz." Buna direniyorlar. İlgili makamları bu çığlığı ve isyanı duymaya davet ediyorum.

Sayın milletvekilleri, bir diğer sorun da ırmak kıyılarımızın mülkiyet odaklı bir yapılaşma baskısı altına alınması. Irmak boyundaki alanlara pek çok proje geliştiriliyor. Proje sahaları, yapılan seddeye kadar dayandırılıyor. Özellikle Filyos Irmağı'nın sedde içine alınmasıyla elde edilen araziler ne yazık ki birçok noktada konut ve sanayi alanı olarak değerlendiriliyor. Bu durum bölgemizin en önemli akarsuyu olan Filyos Irmağı için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu ırmağın TPAO'nun yatırım yaptığı bölgesinde her iki taraf da 100'er metrelik bir yeşil koruma alanı bırakıldı ancak geride kalan bölümleri için hâlâ muallakta olan bir durum var. Devrek'ten ırmağın denize döküldüğü yere kadar, kıyı şeridinin her iki tarafında en az 50-60 metrelik bölüm yeşil kuşak olarak ilan edilmeli ve bu karar tüm imar planlarına işlenmelidir. Sahillerimizi kirliliğin, kaosun mekânı olmaktan çıkarıp kentlerin nefes aldıkları alanlar hâline dönüştürmek zorundayız.

Sayın milletvekilleri, tüm Türkiye'de olduğu gibi vahşi madencilik faaliyetine karşı da mücadele veriyoruz. 2024 yılında Devrek ve Alaplı ilçemizde ve komşumuz Düzce ile Akçakoca ilçesinde altın aranması için arama ruhsatları verildi. İzin verilen alanlar çok sayıda köyün su ihtiyacını karşılayan, içerisinde sit alanlarının olduğu, etrafında fındık yetiştirilen muhteşem orman ekosistemine sahip bölgeler ancak altın madenciliği vahşiliğin ötesinde bir vahşilikle, siyanürle yapıldığı için maalesef geride tahrip edilmiş ve eski hâline asla dönmeyecek çorak topraklar bırakıyor; bunları da bölgemizde istemiyoruz.

Sayın milletvekilleri, Zonguldak yıllarca yerin altındaki kaynağıyla bu ülkeye bedel ödedi, kömür çıkardı, sanayiyi ayakta tuttu ama karşılığında kirli hava aldı, kirli su aldı, tahrip edilmiş alanlar aldı, sağlıksız nesiller aldı. Zonguldak'ın hakkı asla bu değildir. Her yıl Zonguldak'a milyarlarca lira yatırım yapıldığı ifade ediliyor. Bu yatırımlar nerede? Neden hâlâ kronikleşmiş sorunlarımızın tek bir tanesi bile kalıcı çözüme kavuşturulmadı?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

EYLEM ERTUĞ ERTUĞRUL (Devamla) - Bu kenti sadece yerin altındaki kaynaklarıyla değil, yerin üstündeki insanlarıyla da görün. Şimdi, biz böyle bir tablo ortadayken ülkenin en hassas doğal alanlarını da ekonomik baskı altına mı sokacağız? Biz bir yandan sanayi atıklarımızı arıtamazken, bir yanda hava kirliliği alarm verirken, bir yanda dereleri HES projeleriyle daraltırken, bir yanda maden ruhsatlarıyla orman ekosistemlerini talan ederken, diğer yanda "av ekonomisi" diyerek yaban hayatını gelir sistemine bağlayamayız. Koruma alanlarının amacı yatırım alanı olmak değildir, avcılık politikasının amacı bütçe üretmek değildir. Doğa bir döner sermaye kalemi değildir, bir finansman aracı değildir. Kanal İstanbul Projesi'yle İstanbul'un su havzalarını imara açan, Kaz Dağları'nda, Akbelen'de milyonlarca ağaç keserek ormanı yok eden zihniyet bunu gerçekleştirmek istiyor. Genel Kurulu doğayı gelir tablosuna değil, gelecek kuşaklara emanet etme sorumluluğuyla hareket etmeye davet ediyorum ve teklife "hayır" oyu vereceğimizi belirtiyorum. (CHP sıralarından alkışlar)