| Konu: | Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 77 |
| Tarih: | 02.04.2026 |
SABAHAT ERDOĞAN SARITAŞ (Siirt) - Teşekkürler.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yaklaşık on yıldır tutuklu olarak cezaevinde tutulan HDP önceki dönem Eş Genel Başkanımız Sayın Figen Yüksekdağ'ın ağabeyi Mehmet Cavit Yüksekdağ'ı kaybetmenin acısını yaşıyoruz. Başta yol arkadaşımız Sayın Figen Yüksekdağ olmak üzere ailesine, sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyoruz. Bu acı kayıp, cezaevlerindeki siyasi mahpusların en temel insani haklardan mahrum bırakıldığı gerçeğini bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'de hasta tutsaklar meselesi artık münferit bir mesele olmaktan çıkmış, sistematik bir soruna dönüşmüş. Bakın, Kırşehir S Tipi Cezaevinde tutulan Rojhat Babat'ın hastaneye sevk edildikten sonra yaşamını yitirmesi, Mehmet Edip Taşar'ın tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmesi, bunların artık istisna değil ne yazık ki zincirleme bir meselenin son halkası olduğunu tekrar hepimize gösteriyor. İnsanlar göz göre göre ölüme terk ediliyor, üstelik ailelerine doğru düzgün bilgi dahi verilme ihtiyacı duyulmuyor.
Değerli milletvekilleri, yüzlerce ağır hasta tutsak cezaevlerinde yaşam mücadelesi veriyor. Kendi başına hayatını sürdüremeyen, hafızasını kaybetmiş, yürüyemeyen insanlar "Cezaevinde kalabilir." denilerek hâlâ cezaevinde tutuluyor; bu, hukuk değil açık bir ihlaldir, suçtur. Burada özellikle Adli Tıp Kurumunun rolünü sorgulamak durumundayız. Bağımsız hastaneler "Cezaevinde kalamaz." raporu verirken ATK'nin aksi yönde karar vermesi tıbbi değil politik bir tutumdur. Yüzde 95, yüzde 99 engelli insanlara dahi "Kalabilir." demek hekimlik etiğiyle de hukukla da bağdaşmayan bir durumdur.
Değerli milletvekilleri, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymakla yükümlüdür; aynı şekilde Anayasa Mahkemesi kararları da bağlayıcıdır ancak bugün görüyoruz ki bu kararlar ya uygulanmıyor ya da etkisiz hâle getiriliyor. Bu durum, yalnızca bireysel hak ihlali değildir; doğrudan hukuk devletinin aşınmasıdır. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne, İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne taraftır. Bu sözleşmeler devlete açık bir yükümlülük yüklüyor; işkenceyi önlemek, kötü muameleyi engellemek ve tutukluların sağlık hakkını güvence altına almak. Peki, bugün cezaevlerinde yaşananlar bu yükümlülükle örtüşüyor mu? Maalesef. Cezaevlerinde darp, tecrit, iletişim engeli gibi birçok kötü muamele artık olağan bir hâle dönüşmüş durumda. İdare ve gözlem kurulları, keyfî kararlarla insanların tahliyesini engelleyebilmektedir. Bu durum, yargının yetkisinin fiilen cezaevi idarelerine devredildiğini de göstermektedir. Bu, hukuk güvenliğinin ortadan kaldırılması demektir.
Değerli vekiller, yargı bağımsızlığı yalnızca mahkeme salonlarında değil cezaevlerinde de ölçülür. Eğer bir ülkede insanlar hastalıklarına rağmen içeride tutuluyorsa, mahkeme kararları uygulanmıyorsa, uluslarararası yükümlülükler yok sayılıyorsa orada hukuk devleti ciddi bir kriz içinde demektir.
Sözlerime son verirken, bir kez daha, cezaevlerinde yıllardır direnen Figen Yüksekdağ'a, Leyla Güven'e, Ayşe Gökkan'a, Selahattin Demirtaş'a, Selçuk Mızraklı'ya ve tüm siyasi tutsak arkadaşlarıma sevgilerimi ve selamlarımı yolluyorum. Onların özgürlüğünü de demokratik toplumda barışı da sağlayana kadar gece gündüz mücadelemiz devam edecek diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)