| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 88 |
| Tarih: | 29.04.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA KAMURAN TANHAN (Mardin) - Ben de cezaevinde bizleri izleyen yoldaşlarımızı sevgiyle, saygıyla selamlayarak başlamak istiyorum.
Bu toprakların en derin yarası olan yaşam hakkı krizi için söz almış bulunuyorum. Bakın, "iş sağlığı ve iş güvenliği" diyor; işçiyi öncelemeyen, işçinin herhangi bir şekilde güvenliğini öncelemeyen bir durumdan bahsediyoruz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının genel müdürlüğü de var, "İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü" diyor. İşçi sağlığını, işçi güvenliğini hiçbir zaman önemsemeyen bir durumdan bahsediyoruz.
2026 yılının ilk üç ayında ne oldu? Veriler önümüzde duruyor. İlk çeyrekte can kaybı 432'ye ulaştı. Bu, sermayeyi insan hayatının önüne koyan bir anlayışın faturasıdır aslında. Yine, iş cinayetlerinde cezasızlık örnekleri en önemli sorunların başında gelmektedir. Gayrettepe'de 29 işçimizi kaybettiğimiz o gününün, o büyük acının üzerinden iki yıl geçti ancak ailelerin adalet arayışı hâlen karşılık bulamamış. Yine, İliç'te olduğu gibi, bilirkişi raporlarıyla gerçek sorumlular gizlenmeye çalışılıyor, korunmaya devam ediyor. Daha da acısı, bu sömürü düzeninin dişlileri arasına çocuklar atılıyor. Siyasi iktidar... MESEM uygulamaları çocukların ucuz ekmek depolarına dönüştürülmüştür. Yine, 2013'ten bugüne 852 işçi çalışırken hayatını kaybetmiştir. Sadece Haziran 2023'ten bu yana 218 çocuk canını kaybetmiş, hayatını kaybetmiş. Aynı şekilde göçmen işçiler için de bu düzenin en güvensiz halkasını oluşturuyor. Kayıt dışı ağır ve tehlikeli işlerde sömürülen göçmen emeği mart ayında en az 15 can aldı. Antalya'da bir konteyner yangınında hamile bir kadın ve 5 çocuğunun ölümü bu sömürünün en utanç verici belgesidir aslında.
Peki, işçiler bu gidişata "Dur." demek için ne yapıyor? Böyle bir istekle geldiklerinde neyle karşılaşıyorlar? Baskıyla, tabii ki, gözyaşıyla, gözaltıyla, tutuklamayla karşılaşıyorlar ve bu ölenlerin yüzde 98'i sendikasız; bu da önemli bir tespit çünkü iktidar sendikalaşmanın önünde bir engel. En son, yine, hak arayan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen örneğinde olduğu gibi sendikacılar hâlen tutuklanmaya devam edilmektedir bu ülkede. Ve şu tespiti yapmak gerekiyor: Yargılanmayacağını, ceza almayacağını bilen suçu işlemeye devam ediyor aslında. Eğer insan haklarıyla ilgiliyseniz, eğer insan haklarıyla uğraşıyorsanız, eğer insan hakları ihlallerini önlemek istiyorsanız cezasızlık problemini ortadan kaldırmanız lazım; cezasızlık problemini halletmeden insan hakları ihlallerini, insan hakları sorunlarını da ortadan kaldıramazsınız. Cezasızlıktan söz ederken büyük bir insan hakkı sorunundan söz ediyoruz aslında. Ortada bir suç var, suçu işleyenler var, çoğunlukla da bu suçun kimin tarafından işlendiği biliniyor ve ortada büyük bir ıstırap var ama korunan da var, iktidar tarafından bunlar korunuyor; nasıl? Ona da bir bakalım. Bunu yapamadığı sürece ıstırap artarak devam ediyor ve gittikçe büyüyor; sadece bireysel olarak değil, aynı zamanda devleti de çürütüyor bu cezasızlık tıpkı faili meçhul cinayetlerde, kadın katliamlarında, çocuk işçileri iş cinayetlerinde olduğu gibi. Cezasızlık kültürü bu ülkenin temel bir hukuku olmuştur. Büyük bir adaletsizlik duygusuna yol açıyor bu durum ve tabii ki yakınların ıstırap duyması devam ediyor, bu yara kapanmadığı sürece aileler ızdırap çekiyor.
Hem iş cinayetleri davalarında hem kadına yönelik şiddet ve cinayet davalarında, ilgili süreçlerde gözlemlenen temel bir kavram var: "Travma." Yoğun bir travmanın yaşanması ve bazen bu travmanın iyileşebilmesi için ona sebep olan kurum ve kişilerin etkili bir şekilde soruşturulması ve yargı önüne çıkarılması gerekmektedir, gerekenlerin yapılacağına dair bir güven verilmesi gerekmektedir ama bugün, ülkede yargı önüne çıkarılan neredeyse hiçbir kamu görevlisi yok. Hiç kimse de böyle bir anlayış gelişmemiş, her mağdur olan kişi hak aramak için adliye önünde, Meclis önlerinde, valilik önlerinde oturma eylemleri yapmak zorunda kalıyor. Hak arama bilinci gelişiyor ama bu hakkı ararken de kolluk şiddetiyle karşı karşıya geliyor. Aslında devletin yapamadığı, yapmadığı, iktidarın göz yumduğu alanlara kişiler kendi mücadeleleriyle, kişisel mücadeleleriyle ulaşmaya çalışıyor. Tıpkı Şenyaşar ailesinde olduğu gibi, tıpkı Gülistan Doku'da olduğu gibi, tıpkı diğer örneklerde olduğu gibi adalet...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Tanhan, lütfen tamamlayın.
KAMURAN TANHAN (Devamla) - ...aramak zorunda bırakılıyor. İşte, ülkenin temel hukuk prensibi bu. Dolayısıyla, son olarak tanık olduğumuz cezasızlık mağdurlarına bakın, kimlermiş; onlara bir bakarsak: "Fabrikadan çıkardılar, üç aylık maaşımı alamadım." diyen Ali Usta, "Çekçeğimi aldılar, gizli gizli çuvalla kâğıt topluyorum." diyen Ferit. Cezasızlık, sosyal yardım merkezlerinde, belediye kapılarında, İŞKUR kapılarında, erzak ve kömür kuyruklarında, pazarda kalan sebzeleri almak için akşam saatini beklemektir. Cezasızlık tarlalara, meralara, ormanlara, gecekondulara, okullara, tapulu evlere, sahillere, yaylalara yasalara ek maddeler eklenerek, yönetmelikler ve genelgeler çıkartılarak göz dikilmektir. Bitmeyen istekler, ihalelere doymayanlardır, doyamayanlardır ve neredeyse ölümsüz olduklarını ilan edecek bir avuç insanın zenginleşmesiyle derinleşen yoksulluğa neden olanlardır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
KAMURAN TANHAN (Devamla) - İnsan hakları temelli bir politika ortaya konulmadan, insan haklarını öncelemeden bu yoksulluğu öncelemeyiz, iktidarın da insan haklarını önceleyen bir politikası olmadığına göre yoksulluk bu ülkenin kaderi olarak yaşanmaya devam edecektir. (DEM PARTİ, CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)