GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:111
Tarih:16.07.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA KAMURAN TANHAN (Mardin) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Gecenin bu saatinde yargı paketini konuşmak elbette ki biraz zor olacaktır. Yalnız, yargı paketleri deyince hep insanın aklına ramazan kolileri gelir. "Yargı paketi ile ramazan kolisi arasındaki ilişki nedir?" diye sorarsanız biraz zihnimizi yorduğumuzda şu aklımıza geliyor: İkisi de geçici çözümler üretiyor, ikisi de kısa vadede herhangi bir çözüm üretmeyen suni gündemler. Nasıl ki Ramazan kolilerinin yoksulluğu bitirmediği gibi Adalet ve Kalkınma Partisinin, AK PARTİ iktidarının da yargı paketleri adaleti tesis etmiyor. Yoksulluğa koli yetmedi, adalete de paket yetmiyor maalesef. Bugün, burada, kalıcı bir çözümü konuşalım, kalıcı çözüm de bağımsız ve tarafsız bir yargı. Tabii ki bu iktidarın işine, hesabına gelmeyen bir durum çünkü bu ülkenin en büyük sorunu bağımsız ve tarafsız bir yargının hiç olmayışıdır, bugüne kadar neredeyse tüm zamanlarda bir bağımsız yargı ne yazık ki olmadı.

Türkiye'de yargı sisteminin içinde bulunduğu kriz münferit usul aksaklıkların ya da teknik yetersizliklerin çok ötesinde. Karşımızda duran tablo yapısal, kronik ve doğrudan doğruya rejimin karakteriyle bütünleşmiş bir hukuk krizidir esasında. 2025 yılında hukukun üstünlüğü endeksinde 143 ülke arasında 118'inci sıraya geriledi ülke. Temel haklar kategorisinde de 134'üncü sırada yerini aldı Türkiye'nin adalet anlayışı. Böylesi bir çöküş yaşanırken önümüze getirilen bu paket toplumsal iradeyi dışlayan, halkın acil ihtiyaçlarına sırtını dönen, yalnızca bürokratik mekanizmaları yürütmenin ihtiyaçlarına göre tahkim eden bir anlayışın ürünüdür. Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinden bugüne değin hukuk maalesef egemenlerin elinde toplumsal muhalefeti özellikle de Kürt halkını baskı altında tutmanın iktidar aracı olarak kullanılmıştır. Hukuk ve demokrasi ilişkisi hiçbir zaman doğru temelde, doğru zeminde kurulmamıştır. Toplum, kararların öznesi değil edilgen bir alıcısı pozisyonuna sıkıştırılmıştır hep. İşte bu antidemokratik yapılanmanın en somut, en tarihsel ve en acımasız yansıması bu topraklarda kurulan olağanüstü rejim mahkemeleridir aslında. Dün Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardı, askerî hâkimlerin oturduğu, hukukun ayaklar altına alındığı, Kürt halkının, siyasal iradesinin, dilinin, kimliğinin ve en temel insan hakları taleplerinin yargılandığı o DGM'ler bu ülkenin karanlık kapısıdır. DGM yargılamaları, hukukun, evrensel ilkelerin değil, devletin baskısı adı altında öngörülen ceza siyasetinin uygulayıcısıydı. Kürtler için DGM'ler adil yargılanma hakkının savunma hakkının yok sayıldığı, işkence tezgâhlarında alınan ifadelerin ömür boyu hapis cezalarının havada uçuştuğu birer tasfiye mekanizmasıydı. Peki, sonra ne oldu? "DGM'leri kaldırdık." diye övünen iktidar, onların yerine özel yetkili mahkemeleri ardından Terörle Mücadele Kanunu'yla yetkilendirilmiş ağır ceza mahkemelerini getirdiler. İsimleri değişti, binalar değişti, cübbeler değişti ama Kürtler için yargılamanın anlamı ve misyonu asla değişmedi. Özellikle özel yetkili mahkemelerin bu ülkedeki esas anlamı, Kürt halkına karşı kesintisiz bir ceza, bir düşman ceza hukukunun işletilmesidir. Siyasetçilerimiz, belediye eş başkanlarımız, hak savunucularımız, gazetecilerimiz ve aydınlarımız bu mahkemelerde âdeta rehin alındılar. Bu mahkemeler evrensel hukukun koruyucusu değil, tekçi rejimin Kürtleri siyaset dışına itme stratejisinin yargısal kırbacı olarak kullanılmıştır hep. Bugün bu yargı paketini tartışırken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını görmezden gelemeyiz. Türkiye kurucusu olduğu ve imza attığı uluslararası sözleşmeleri kendi Anayasası'nın 90'ıncı maddesinde açıkça ihlal eden bir ülke konumundadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin başta Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere arkadaşlarımız hakkında verdiği ihlal kararları, bu özel yetkili mahkeme mekanizmalarının ve mevcut yargı pratiklerinin aslında hukuki değil, tamamen siyasi saiklerle hareket ettiğini tescillemiştir. Ancak iktidar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamayarak yalnızca uluslararası hukuku çiğnemiyor, aynı zamanda kendi anayasal düzenini de askıya alıyor. Kararları uygulamıyor çünkü hukuk demokratikleşmenin değil, antidemokratikleşmenin ve otoriterleşmenin bir dayanağı yapılmak isteniyor. Bu düşman ceza hukukunun en vahşi pratiklerinden biri, bugün hapishanelerde infaz yakmalar ve ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimi üzerinden yürütülmektedir. Türkiye'de cezaevleri temel insan haklarının, insan onurunun tamamen tasfiye edildiği birer tecrit merkezine dönüştürülmeye çalışılıyor ve dönüştürülüyor. Otuz yılını, hatta otuz beş yılını zindanda geçirmiş, cezası bitmiş mahpuslar bugün âdeta birer engizisyon mahkemesi gibi çalışan idare ve gözlem kurulları marifetiyle tahliye edilmiyor, özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor ve infazları yakılıyor. Bir mahpusun okuduğu kitaptan, yazdığı mektuptan ya da pişmanlık dayatmasına karşı onurlu duruşundan dolayı iyi hâlli olmadığına karar verip infazını yakmak hangi hukuk normuna sığar? Ve üstelik bunu hâkim ve savcılar yapmıyor, cezaevinde çalışan berberler, kasaplar gibi hiçbir hukuk nosyonu olmayan kişiler yapıyor bu ülkede. Bu ülkenin yargısını mahkemelerde berber ve kasaplara bıraktınız, berber ve kasaplara terk ettiniz bu ülkenin hukuk sistemini. Bu kurulların keyfî, belirsiz ve intikamcı kararlarıyla yüzlerce mahpusun özgürlüğü gasbediliyor bugün. Süreli hapis cezalarının tahliye değerlendirmeleri, derhâl bu kurulların tekelinden ve yetki alanından çıkarılmalıdır. Daha da vahimi, uluslararası hukukta ve insan hakları teorisinde umut hakkı olarak mahpusun bir gün özgürlüğüne kavuşma umudunu koruma hakkı bu ülkede tamamen yok sayılmakta ve görmezden gelinmektedir. Ölüm cezasının kaldırılmasının ardından mevzuatımıza alınan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aslında zamana yayılmış bir idamdan başka bir anlamı taşımıyor. Mahpusa hiçbir şekilde salıverme imkânı tanımazken ölünceye kadar mutlak bir tecrit altında tutmak, işkence ve kötü muamele yasağının açık bir ihlalidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Sayın Öcalan Türkiye kararında çok net bir şekilde ortaya koyduğu üzere, yasal bir tahliye gözden geçirme mekanizması sunmayan ömür boyu hapis cezaları insan onuruna aykırıdır. Onur diyorum, onur, sizin umurunuzda mı bilmiyorum! Ancak iç hukukta bu kararların gereği yapılmadığı gibi, İmralı başta olmak üzere tüm cezaevlerinde mutlak bir iletişimsizlik ve derinleştirilmiş tecrit rejimi uygulanmaktadır. Haklarında hiçbir veri paylaşılmayan, aile ve avukat görüş hakları tamamen engellenen mahpusların durumu insan onuruyla bağdaşmayan otoriter ceza politikalarının en zirve noktasıdır. Siyasal iktidarın getirdiği bu paket adalet krizine çözüm olmaz çünkü "Kriz teknik." diyerek yapısal çözümlemeyi, çürümeyi gizleyemezsiniz. Adalet paketlerle gelmez, adalet bağımsız yargıyla mümkün olur. Çözüm yargının hızlandırılması kılıfı adı altında hak arama hürriyetinin kısıtlanmasında değildir. Çözüm, cumhuriyetin kuruluş çerçevesinin dışında bırakılan Kürt halkının, Alevilerin, kadınların, gençlerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin eşit bir şekilde hukuka dâhil edilmesiyle mümkündür. Hukuk, ancak kendi katılımlı bir kamu idaresiyle, toplumsal müzakereyle inşa edilirse meşruiyet kazanır. Toplumsal etkileşime dayanmayan bir düzenleme yalnızca bir baskı veya rıza üretim aracına dönüşür.

Biz, demokratik cumhuriyet programını savunuyoruz, demokratik toplum inşasını ve insan onurunu merkeze alan bir hukuk reformunu savunuyoruz. Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpusların ömür boyu hapiste tutulmasına neden olan ayırımcı yasaların kaldırılması gerekmektedir. İnfaz yakmalara son verilmeli ve uluslararası hukukun gereği olan umut hakkı yasal güvenceye bir an önce kavuşturulmalıdır. Yargı paketleriyle göz boyayamazsınız, göz boyamaktan vazgeçmelisiniz. DGM zihniyetini, özel yetkili mahkeme pratiklerini ve cezaevindeki intikamcı infaz rejimini koruyarak bu ülkeye adaleti getiremezsiniz, adaleti sağlayamazsınız. Gerçek bir adalet ancak geçmişle yüzleşilerek, düşman ceza hukukuna son verilerek ve Kürt sorununa demokratik anayasal çözüm yollarını açarak mümkün olacaktır.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)