| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 117 |
| Tarih: | 29.07.2026 |
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, sayın vekiller; ben de Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Şimdi Antalya'yı, Muğla'yı, Antalya ve Muğla'daki yangınları konuşuyoruz, belki daha da çok konuşacağız. Burada biz de muhalefetin diğer partileri gibi önerge verdik, Meclis araştırma komisyonu kurulmasını ve yangınların mevsimi gelmeden, orman yangınları başlamadan gerekli tedbirlerin alınması gerektiğini söyledik ama her zamanki gibi AKP'li vekillerin el kaldırılmasıyla önergelerimiz reddedildi. Bir de çıkıp vekilleri, hatipleri ne kadar çok önlem aldıklarını, ne kadar hızlı müdahale ettiklerini, yangın ekipmanlarını, söndürme uçaklarını anlata anlata bitiremediler ama günün sonunda ne oluyor? Hâlâ ormanlar yanıyor, ormanları söndüren yok, ekipman yok, hâlihazırda erken uyarı sistemi yok ve bu konuda yapılması gerekenler yapılmıyor. Biz bu konuda elimizden geldiğince uyarıcı olmaya ve en önemli ekolojik değerlerden biri olan ormanları korumak için söz kurmaya da devam edeceğiz.
Şimdi Antalya demişken oradan devam edelim. Antalya'nın hep turizmini konuşuyoruz, gelen dövizi konuşuyoruz, gayrisafi yurt içi hasılaya ne kadar büyük katkılar yapıldığını konuşuyoruz ama Antalya'da bir de görünmeyen emekçiler var. Kim bunlar? Tur şoförleri yani aslında havaalanı ile oteller arasında insanları getirip götüren, yolcu taşıyan servis şoförleri ve turizm firmasında çalışan insanlar. Bunlar en ağır koşullarda çalışıyorlar ama ne yazık ki karşılığında insanca bir çalışma ücreti alamadıkları gibi insanca çalışma koşullarında da yaşayamıyorlar, çalışamıyorlar. İşçiler kendileri anlatıyor, diyorlar ki: "Arabada yatıyoruz, tuvaletlerde banyo yapıyoruz." Bakın, 21'inci yüzyılda beş yıldızlı otellerde insanların gelip tatil yaptığı yerde o turistleri götüren insanlar tuvalette yıkandıklarını söylüyorlar, arabada yattıklarını söylüyorlar. Peki, ben gerçekten vicdanı olan herkese soruyorum: Bu, modern kölelik değil de nedir? Bu, karın tokluğuna çalışmaya mecbur etmek değil de nedir? Bu, insanları işiyle, ekmeğiyle sınamak değil de nedir? "Ya işine gelirse çalışırsın, işine gelmiyorsa da kapı orada, senin gibi çalışacak çok insan var." deyip insanları bu koşullarda çalışmaya zorlamanın başka nasıl bir izahı olabilir? Günde on beş saat çalışan, mesai yapan ne demek? Şoförden bahsediyoruz, günde on beş saat çalışıyor, on beş saat direksiyon sallayan bir insanın gerçekten sağlıklı bir şekilde araç kullandığını iddia edebilir miyiz? O sadece araç kullananın sorumluluğu mu, burada bir kamu güvenliği sorunu yok mu, taşıdığı insanların güvenliğiyle ilgili bir sorun yok mu? Neden on beş saat bir şoförün çalışmasına göz yumuluyor ve bu konuda gerekli düzenleme yapılmıyor, fazla mesaileri ödenmiyor, dinlenme hakları tanınmıyor ve en önemlisi patronlar hız baskısı yapıyor? "Hızlı bir şekilde müşteriyi götür, havaalanı bırak, yeniden gel." diyor, bu sırada ceza kesilince de "Vay, sen misin ceza yiyen! Niye ışıkta geçtin? Niye hız sınırı aştın?" diye, bir de o cezaları da yeniden oradaki şoförlerin sırtına yüklemeye çalışıyorlar. Şimdi, bunun adı çalışma hayatı değil bu tam anlamıyla kuralsızlaştırılmış bir emek rejimidir ve AKP'nin en büyük alametifarikası da aslında emeği kuralsız bir çalışma rejiminin içerisinde yaşamaya ve çalışmaya zorlamasıdır. O nedenle, buradan Kültür ve Turizm Bakanlığına sesleniyoruz: Öncelikle, turizm politikasını yalnızca ziyaretçi sayısı ve döviz olarak görme anlayışından vazgeçin. O dövizin arkasındaki emeği, o dövizi getiren, kazandıran emeği ve onun emekçilerini görmeniz gerekiyor. Bu konuda Çalışma Bakanlığına da büyük sorumluluk düşüyor, denetim yapması gerekiyor değil mi Sayın Başkan? Maşallah, onlar da döviz gelsin, turist gelsin, aman tadımız kaçmasın modundalar ve onlar da hiçbir şekilde denetim yapmıyorlar. O anlamıyla, buradaki haksızlığın giderilmesi ve hızlı bir düzenleme yapılması gerekiyor.
Sayın Başkan, sayın vekiller; şimdi, biz AKP döneminde eğitimin çokça dinselleştirilmesini, dinî meselelerin eğitim müfredatına yedirilmesine ve öğrencilerin bu konuda sürekli tek yanlı bir şekilde enforme edilmesini, aslında belli bir ideolojik, politik anlayışın "din eğitimi" adı altında çocuklara empoze edilmesini konuştuk. Şimdi, bunlarla ilgili çok şey konuştuk; çerez programlarını konuştuk hatırlarsanız, çerez programlar üzerinden pedagoji eğitim almayan insanların okullarda eğitim vermesi meselesini konuştuk, bunun handikaplarını konuştuk. Yine, küçücük çocukların sabah 5'te zorla namaza götürülmesini, camilere zorlanmasını meselesini konuştuk. Şimdi, İstanbul Valiliği çok önemli bir adım atmış gibi 39 ilçe kaymakamlığına bir yazı göndermiş ve demiş ki: "Yeni yapılacak okullarda cuma namazına uygun kapasitede mescit alanlarının oluşturulması, mevcut okullarda ise uygun mekânların cuma mescit alanı olarak düzenlenmesi..." Şimdi, Sayın Başkan, az buçuk eğitim sistemini bilen biri olarak ve 2 öğrenci velisi olan biri olarak söylüyorum...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Benim çocuklarım da devlet okuluna gitti, hâlâ 1'i devlet okulunda. Devlet okulunda sabun yok doğru dürüst, tuvalet kâğıdı yok, elini kurulamaya havlu yok, temiz içme suyu yok, çocuklar musluktan içmek zorunda kalıyor, laboratuvar yok, derslik yok, gerçek anlamda eğitim metaryali yok ama bakın, sanki eğitimin tek eksiğinin gerçekten öğrencilerin aslında cuma namazı kılacak alandan yoksunlarmış gibi bir algı... Elbette cuma namazı kılmak isteyen öğrenciler cuma namazını kılsın. Zaten birçok okula çok yakın bir yerde camiler de var; bu konuda çokça yeterli, sorun olduğunu da düşünmüyoruz fakat meseleyi tamamen ideolojik, politik olarak bir yerden alıp... Oysaki eğitim kurumları aslında insanların dinine göre sınıflandırılmadığı, aslında dinsel anlayışın, dinsel ayrışmanın olmadığı mekânlar, kamusal mekânlardır. Yani bir okula gittiğinizde kimin hangi inançtan olduğunu bilmenize gerek yok, hepiniz öğrencisinizdir,
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - hepiniz oraya eğitim almaya gidiyorsunuzdur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Fakat bu anlayıştan, özgürlükçü laiklik anlayışından vazgeçilmiş ve eğitim tamamen dinselleştirilerek ama daha da önemlisi cemaatlerin, tarikatların etki alanına açılarak ÇEDES projeleriyle gittikçe içeriği boşaltılan bir hâle gelmiş. O nedenle bu uygulamadan hızla vazgeçilmesi gerekiyor. 4+4+4 sisteminin yarattığı tahribatları hâlâ yaşıyoruz, yeni yaklaşımlara ihtiyaç yok.
Sayın Başkan, izin verirseniz, son olarak şunu söyleyip bitireceğim: YÖK Kanunu'nu görüşeceğiz, tümü üzerine dün konuştuk, çok eksiğini konuşacağız ama 2 temel eleştiri yapmak istiyorum.
Birincisi: Hâlihazırda güvenlikçi anlayışın YÖK gibi bir yasanın aklına da sirayet etmesi. Diyeceksiniz ki YÖK zaten 12 Eylül bakiyesi bir kurum; doğru. AKP kaldırmayı vaat etmişti, şimdi diyorlar ki: "işimize geliyor, çok iyi bir kurummuş, buradan üniversiteleri ne güzel denetliyoruz, daha çok tahkim edelim. Ne yapalım; daha da merkezileştirelim. Ne yapalım; alacağımız akademisyenlerin arşivi var mı, güvenlik soruşturması var mı, bunların çetelesinde ne var? Devlet bir açsın defterleri, baksın, ona göre alalım." .
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, son dakikayı veriyorum.
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Daha başka bir şey yapıyorlar: Öğrencileri affediyorlar ama idari bir kararla irtibatlı ve iltisaklı olan öğrencileri af kapsamına almıyorlar ama en önemlisi, bu düzenlemenin içerisinde olması gereken barış akademisyenlerine dönüşün yolunu açmıyorlar. Bakın, 2.200 barış akademisyeni bu suça ortak olmayacağız bildirisine imza attı, 406'sı işinden, ekmeğinden edildi. Sadece 18 kişi dönmüş, diğer kalanları nerede? Hani barışı konuşuyoruz ya, toplumsal barışı konuşuyoruz ya, o zaman en önce barış akademisyenlerinin dönmesi gerekmez miydi? Bu yasada neden barış akademisyenleri yok? Neden sadece bir bildiriye imza attıkları ve AYM de hak ihlali verdiği hâlde onlara dair bir düzenleme yok? Biz buradan iktidara sormak istiyoruz: Hangi bahara bıraktınız, hangi yaza bıraktınız? Barış akademisyenlerin hakkını yemekten ne zaman vazgeçeceksiniz?
Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)