GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:118
Tarih:30.07.2026

YENİ YOL GRUBU ADINA SEMA SİLKİN ÜN (Denizli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önümüzde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında düzenlenecek COP 31 Konferansı'nın Kasım ayında Antalya'da gerçekleştirilmesine ilişkin ev sahipliği anlaşmasının onaylanmasını öngören bir teklif var. Konferansta enerji güvenliğinden sanayinin dönüşümüne, tarımdan ticarete, finansmandan teknolojiye birçok stratejik başlık masaya yatırılacak. Dolayısıyla, bu kadar geniş çapta bir konferansın hazırlık aşamasında Akdeniz ülkeleriyle, Türk dünyasıyla, Avrupa ve Afrika'daki ortaklarımızla müşterek bir zemin oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz.

Değerli milletvekilleri, doğada insan eliyle oluşturulan tahribatın tetikleyerek yol açtığı aşırı hava olayları ve tarımsal üretimde yaşanan kayıpları her geçen gün daha fazla hissediyoruz. Türkiye'nin bu konuda uluslararası platformlarda aktif rol almasını, küresel sorunların çözümünde söz sahibi olmasını elbette önemsiyoruz ancak Meclisimiz de milletimiz de yürütülecek bu çalışmanın organizasyon şirketi mahiyetinde alkışlanmasına alkış tutmayacaktır.

Komisyon görüşmelerinde COP31'in ülkemize sağlayacağı prestijden, görünürlükten ve diplomatik alandaki katkılardan söz edildiğini görüyoruz. Antalya'nın dünya gündeminin merkezine taşınacağını, ülkemizin uluslararası görünürlüğünün artırılacağı ifade ediliyor. Komisyonda milletvekilleri ise defalarca bu organizasyonun Türkiye'ye maliyetinin ne olacağını soruyorlar, verilen cevaplarda yalnızca Birleşmiş Milletler sekretaryasının harcamalarına ilişkin olan 7,7 milyon dolarlık bir rakamdan söz ediliyor ancak Türkiye'nin üstleneceği toplam yükün ne olduğuna dair bir açıklık asla getirilmiyor. Anlaşmanın yüklediği yükümlülükler açık ancak bu yükümlülüklerin bütçeye etkisi konusu tamamen kapalı.

Başka bir önemli husus, Türkiye'nin bu organizasyondan somut olarak ne elde edeceği? Komisyon görüşmelerinde iklim finansmanından, teknoloji transferinden, karbon piyasalarından ve yeni yatırım fırsatlarından söz ediliyor ancak Türkiye'nin hangi fonlardan yararlanacağı, hangi yatırımları çekeceği, hangi finansman imkânlarını elde edeceği konusunda bir veri ortaya konulmuyor. Uluslararası arenada yeşil kalkınma hedefleri anlatılıyor ancak içeride yanan ormanları, maden projeleriyle talan edilen zeytinlikleri ve zehirlenen toprağı koruyacak somut adımlar atılmıyor. Çevre Bakanlığı net sıfır emisyon hedeflerinden bahsediyor ama Enerji Bakanlığı fosil yakıt odaklı stratejileri ve maden ruhsatlandırma süreçlerinde şeffaflık eksikliğini, bir çevre stratejisi bütünlüğüne sahip olmadığını gösteriyor. Bu durum da bize iktidarın çevre duyarlılığından ziyade uluslararası bir itibarı algılarla beslemeyi öncelediğini düşündürüyor. Bu algının provası geçtiğimiz ay yapıldı. Nerede? Sadece iki gün asılıp çöpe giden panolara 181 milyon lira, yoluyla, pistiyle 12 milyar lira harcanan NATO Zirvesi'nde. COP31 için de BM'ye hiçbir maliyet yüklemeden tarafımızca karşılanacak, sınırını bilmediğimiz harcamaların bir teşekkür telefonu alma arzusuna feda edilebileceği endişesi tetikleniyor elbette. Bir zirvenin başarısı, liderlerinin ne kadar iyi ağırlandığında değil, o masada alınan bağlayıcı kararlarda, kararların halkın refahına, yaşam kalitesine yansımasında aranır ancak. Türkiye, Akdeniz havzasında iklim koşullarından en çok etkilenecek ülkelerden biri, evet ama çözümü süslü metinler, görkemli açılış törenleri vermiyor. Vatandaşının toprağını, suyunu ve geleceğini garanti altına alan vicdanlı bir çevre politikası izliyor. İktidar COP31 vesilesiyle bir köprü ülke ve diplomatik başarı imajı çizmeye çalışıyor, hatta bu zarf mazrufun önüne geçiyor. Peki, bu zarf önceki toplantıların tecrübesini gördüğümüzde bizi ikna ediyor mu? Hayır. Alayla valayla sunulan organizasyonların oluşturduğu algı bir tarafta, Gazze'de veto edilen, Suriye'de ekonomik mevzi kaybeden, Kıbrıs'ta sadece kınama yayınlayabilen bir karne gerçeği de diğer tarafta. Fotoğraflar güçlü, sonuçlarsa zayıf. COP31 de benzer bir tehlikeye, insanlara kapı aralıyor işte. Milyarlarca liralık organizasyon yükünü milletimizin omuzlarına yükleyip yeşil enerji dönüşümünün stratejik kazanımlarını ve finansal imkânlarını başkalarına kaptıracak bir ağırlama töreninden öteye geçebilecek mi, bunu hep birlikte göreceğiz.

Değerli milletvekilleri, iklime, çevreye dair bir konuşma yapınca milletimizin kimi haklı endişelerini bu kürsüden aktarmayı da bir borç biliyorum. Çiftçimizin borca, faize, yoksulluğa esir edildiği bir dönemde ne yapılıyor; bunlar yetiyor mu? Hayır. Ne ekeceğine, nasıl ekeceğine karar veriliyor. Peki, bu kimin eliyle veriliyor? Bu toprağın çocuklarının eliyle mi? Hayır. Kimi zaman ülkeyi yönettiğini sandığımız iktidarın eliyle mi? Çoğu zaman o da hayır. Anadolu'nun bereketli topraklarına kilit vurmak isteyen, başkentlerin dehlizlerindeki bir avuç emperyalistin eliyle. Mazotun litresi 80 lira, ürenin tonu 34 bin lira, DAP'ın tonu 42 bin lirayı aşmış, çiftçinin girdi masrafı bir yılda yüzde 43 artmış. Peki, masraf yüzde 43 artarken çiftçinin ürününe verilen para ne kadar artmış? Sadece yüzde 9. Masraf yüzde 43, getiri yüzde 9 arada tam 5 katlık fark var. Çiftçi bu fedakârlığı yaparken şehirdeki vatandaş ucuza yiyebiliyor mu? Çiftçinin "Kazanamıyorum." diye feryat ettiği yerde işçi de "Ben bu domatesi alamıyorum." diye feryat ediyorsa üretenin kazanmadığı, tüketenin ucuza yiyemediği bir sistem var demektir.

Peki, bu sistem kimi kalkındırıyor? Hiç ekmeden, hiç biçmeden, en büyük payı alan o eli kalkındırıyor. Peki, bu düzende fatura kime çıkıyor? Üretici masrafını kaldıramayınca ne yapıyor peki? Hayvanını satıyor, ahırlar boşalıyor, üreten çiftçi üretmekten vazgeçiyor. Vazgeçmeyen ne yapıyor? Bankaya gidiyor. Çiftçinin bankalara borcu sadece bir yılda yüzde 40 büyüdü. Çiftçi kazanmak için değil borcunu ödemek için ekiyor. İcraya düşen çiftçinin borcu bir yılda yüzde 305 arttı, 305 arkadaşlar. Traktörler haciz kamyonuna yükleniyor, tarlada icradan satılıyor. Ahırı boşalan, borcu katlanan, traktörü haczedilen çiftçiye bir de "yeşil dönüşüm" diye karbon vergisi yüklemeyeceğimizin bir garantisi var mı? Hayır. Gübre zaten bir yılda yüzde 63 zamlanmış, bir de üstüne karbon vergisi eklenirse bu tarla kime kalacak? Bu yükü küresel şirketler kaldırabilir ama 10 dönüm arsasını, arazisini, tarlasını ekerek geçinen aile kaldıramaz. Sıranın ahırlara gelmeyeceğini kim garanti edecek? İneğin emisyonunu bahane edip besiciye kota konulmayacağından nasıl emin olacağız? Masal değil bu anlattıklarım arkadaşlar, Avrupa'da bunların hepsi oldu. Hollanda'da gübreye sınır geldi, çiftçi sokağa döküldü; Almanya'da mazot desteği kesildi, traktörler yolları kapladı. Geçtiğimiz yıl tam da bu zamanlarda itirazlarımızla bir iklim yasası geçti bu Meclisten. Ben o gün de uzak, yakın tehlikelere işaret etmiştim. Süslü sözcüklerle ifade edilen yeşil dönüşümün, karbonun, emisyonun dokunacağı yerin aslında tarlamız toprağımız ve hayvanımız olacağını söylemiştim. "Bu yasaların hayvancılıkla ne ilgisi var?" diye söylenmişti, biraz da istihza edilmiştim. Bakın, bu emisyonu fabrika bacalarından önce insan gıdasında arayan ülkeler oldu. Kimi ülkeler huzur evlerinde yaşlıların tabağındaki kırmızı ete sınır koydular. "Gençliğinizde çok et tükettiniz, atmosferdeki emisyonun artmasına sebep oldunuz, şimdi bunu telafi etme zamanı." dediler. "Yaşlılığınızda günde 11,4 gram et yeme hakkınız var." dendi çünkü o yaşlılar iklim suçu işliyorlardı ve cezalandırılmaları gerekiyordu. Bir başka ülkede kamusal alanda et reklamı yapmak yasaklandı. Gerekçe ne? Karbon salınımı. Eti sofradan kaldırınca ne olacak peki? Laboratuvarda et üretimi teşvik edilecek. Dünyanın en zenginleri buraya yatırımlar yapıyor, gerçek etin önünü kesip yapay olan kendi malını pazarlıyor, bunun adına da "iklim kavgası" denilemez, bunun adı olsa olsa bir "pazar kavgası" olabilir. Bakın, iklim antlaşmaları kapsamında ülkelere sorumluluklar yükleniyordu ama görüyoruz ki AB önceliğinde başlatılan bu karbon ayak izi takibine dair sorumluluklardan ülkeler teker teker çekilmeye başladılar. Dünya Bankası iklimi önceleyen projelere kredilerin yüzde 44'ünü ayırmıştı, şimdi oradan bir U dönüşü yaptı ve destekleri kesti. Kanada Başbakanı eski yönetimi "Bize zarar veriyor." diye eleştirerek iklim sorumluluklarından U dönüşü yaptı. Avrupa Birliği bu sorumlulukları yanlış bulup inek besiciliğine yeniden kredi yolunu açtı, "7 milyon insanın çalıştığı bir alandan emisyon vehimleriyle çekilemeyiz." demiş oldu. Bu geri çekilmeler neden oluyor peki?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SEMA SİLKİN ÜN (Devamla) - Toparlayayım Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Buyurun.

SEMA SİLKİN ÜN (Devamla) - Çünkü küresel şirketlere dişlerini geçiremeyenler en zayıf halkadan, çiftçiden, hayvancıdan iklim suçlusu yaratıyor. Şimdi o hatadan dönmek zorunda kaldılar. Avrupa dönüyor, Kanada dönüyor, Dünya Bankası dönüyor. Herkes çiftçisini korumak için geri adım atarken biz kimin izniyle ekmeye devam edeceğiz, kimin izniyle biçmeye devam edeceğiz? Size bu tecrübelerden ders çıkarın diyorum. Ekonomik kölelik düzeninden yol yakınken vazgeçin diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)