GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:118
Tarih:30.07.2026

CHP GRUBU ADINA SEMRA DİNÇER (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kasım ayında Antalya'da düzenlenecek olan ve on binlerce delegeyi ağırlayacağımız COP31 iklim zirvesinin hukuki, idari ve operasyonel temelini oluşturacak metni görüşüyoruz. Bu anlaşmayla birlikte iki hafta sürecek COP31 iklim zirvesi uluslararası standartlara uygun, güvenli, erişilebilir ve kesintisiz şekilde yürütülmesi sağlanacak. Bu çerçeveyi Genel Kuruldan geçirmek elbette ki teknik bir gerekliliktir ancak asıl mesele bu değildir, asıl mesele bu teklif onaylandıktan sonra Türkiye'nin çevre mücadelesinde dünya karşısında söyleyecek bir sözünün olup olmadığıdır. Dünya kasım ayında gözünü Antalya'ya çevirdiğinde karşısında sadece ihtişamlı bir sahne mi bulacak, yoksa iklim krizinden en ağır şekilde etkilenmesi beklenen bir ülkenin gerçek mücadele iradesini mi görecek? Ben kürsüden üzülerek ifade ediyorum, bugünkü hâliyle Türkiye bu zirveye ne yazık ki hazır değildir. Akdeniz havzasının tam ortasında, kuraklığı, orman yangınlarını, sel felaketlerini, sıcak hava dalgalarını her geçen yıl daha ağır yaşayan bir ülkeyiz. Önümüzdeki yıllarda daha da derinleşecek bir su krizinin de eşiğindeyiz ama COP31'e ev sahipliği yapacağımız bu dönemde bile AKP iktidarının doğal alanlarımızı madene, inşaata, enerji yatırımlarına fütursuzca açtığına da tanıklık etmekteyiz. Hatırlayın, bu çatı altından bir İklim Kanunu geçti; büyük bir tepkiyle karşılandı, önce geri çekildi, sonra yeniden getirildi. Bu kanunda ne kömürden çıkış vardı ne de adil geçiş düzenlemesi, içeriği emisyon ticareti ve karbon piyasası mekanizmalarıyla sınırlı kaldığı için İklim Kanunu değil bir karbon düzenleme kanunu olarak hatırlanmaktadır. İklim krizinden en ağır etkilenecek düşük gelirli yurttaşlarımız için tek bir koruma mekanizması bile bu kanunda öngörülmemiştir.

Değerli milletvekilleri, sadece 2008 ila 2023 yılları arasında verilen maden ruhsatının sayısı 380 binleri geçmiş durumdadır. Bugün Türkiye'de tarım arazilerinin yüzde 60'ından fazlası maden ruhsatlarına verilmiştir. Oysa doğal alanlarımızın korunabilmesi için bu oranın yüzde 30'un üzerinde olmaması gerekmektedir. Kaz Dağları'ndan Artvin'e, Akbelen'den Biga Yarımadası'na, Karadeniz'in yaylalarından Ege'nin zeytinliklerine kadar bu sahaların büyük bir bölümü birkaç şirket toplamaya devam etmektedir. Akbelen'de tablo değişmiyor; daha bu yılın başında 10 Ocak 2026 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararıyla Milas'a bağlı yedi köyde 679 parsel için acele kamulaştırma kararı alınmıştır. Geçtiğimiz yıl kamuoyunda "süper izin" olarak bilinen bir zeytincilik ve maden kanunu sivil toplumun, halkın ve vicdanlı milletvekillerinin tüm direnişlerine rağmen ne yazık ki Meclisten geçmiştir. Bu kanunla, yatırım süreçlerini hızlandırma bahanesiyle ÇED süreci işletilmeden madenciliğe kapı açılmıştır. Ayakkabıyla dahi girilmeyecek nitelikte tüm doğal güzellikler "maden sahası" adı altında resmen şirketlere teslim edilmiştir. Oysa 1978 yılında Başbakan Bülent Ecevit ve Enerji Bakanı Deniz Baykal şirketlere devredilmiş kömür havzalarını ve maden sahalarını geri alarak millîleştirmiş ve bu topraktaki madenleri sermayenin değil halkın malı yapmıştı; onları rahmetle ve minnetle anıyorum. Bugün AKP iktidarı ise elli yıl sonra tam da tersini yaparak o gün halka kazandırılan madenleri bugün birer birer şirketlere devretmeye devam etmektedir. Yetmedi değerli arkadaşlar, bu yasaya dayanılarak çıkarılan yönetmelikle stratejik ve kritik madenlerle nihai karar yetkisi Cumhurbaşkanı Yardımcısı Başkanlığındaki Maden İzinleri Kuruluna devredilmiştir. Yani bu topraklardaki madenin geleceği artık tek elden, saraydan karar verilmektedir. Daha bu hafta Resmî Gazete'de yayımlanan bir ilanla 115 maden sahası daha ihaleye çıkarılmıştır. Bir yandan İklim Zirvesi'ne hazırlanırken öte yandan elinizi çabuk tutup topraklarımızı madene hızla açmaya devam etmektesiniz. Ve biz canlarımızı kaybediyoruz sevgili vekiller, bizim canlarımız yok oluyor. Erzincan İliç'te, Çöpler Altın Madeni'nde 9 madencimizi 10 milyon metreküp siyanürlü toprağın altında yitirdik. Bu olayda ÇED raporuna onay veren yetkililer önce kusurlu bulundu, sonra bu kusur hazırlanan ikinci raporda ortadan kayboluverdi. Ruhsatları kim verdi, nasıl denetlendi, bu kusur nereye gitti; bu soruların ne yazık ki henüz hâlen yanıtı yok. Bu bir kaza değildir arkadaşlar. Bu, yatırımı hızlandırmak uğruna ÇED süreçlerini seyrekleştiren, ruhsatlandırmayı her geçen gün kolaylaştıran hatta ortadan kaldıran bir sistemin doğrudan sonucudur.

Değerli milletvekilleri, son dönemde gösterişli uluslararası zirvelere yabancı değiliz. Çok kısa süre önce NATO Liderler Zirvesi'ne Ankara'da ev sahipliği yaptık, dünya liderlerini görkemli protokollerle ağırladık. Zirvenin ardından ABD Başkanı Donald Trump Türkiye'nin yeniden F-35 programına dahil edilebileceğine yönelik açıklamalarda bulundu. Dış politikada yapılan yanlışların bedeli olarak milyarlarca dolarlık kayıplara uğradığımız projelere belki bu diplomatik temaslar sayesinde yeniden dâhil olabilirsiniz; savaş uçağı alabilirsiniz, silah alabilirsiniz, hatta savunma sistemleri edinebilirsiniz ancak mesele çevre olduğunda hiçbir gösterişli zirve geçmişte verdiğiniz zararları telafi edemez. COP31 ne kadar büyük, ne kadar görkemli, ne kadar şaşaalı olursa olsun Akbelen'de katlettiğiniz ormanları ne yazık ki geri getiremeyeceksiniz; Ege'de yok ettiğiniz zeytinlikleri geri getiremeyeceksiniz; Karadeniz'de HES'lerle kuruttuğunuz dereleri, yok ettiğiniz su kaynaklarını geri getiremeyeceksiniz; İliç'te siyanürlü toprağın altında bıraktığınız 9 madenci kardeşimizi geri getiremeyeceksiniz. Bunların hiçbirini COP31 kürsüsünden okunacak parlak metinlerle, gösterişli karşılama törenleriyle ya da büyük sahnelerle örtemezsiniz çünkü çevre politikası iyi hazırlanmış bir organizasyonla değil; doğayı koruyan, samimi ve tutarlı politikalarla oluşturulmalıdır.

Değerli milletvekilleri, OECD ülkeleri arasında Türkiye, kömürden elektrik üretimi artan tek istisna olarak öne çıkmaktadır. OECD ülkelerinin 11'i kömürden tamamıyla çıkmış durumdadır, 19 ülke kömürden çıkış için tarih vermiş, kömür kullanımını yüzde 30 ile yüzde 95 arasında azaltmıştır. Türkiye ise bu ülkeler arasında kömür çıkış için hâlâ bir tarih belirleyemeyen 5 ülkeden biridir. Şimdi, kendimiz de COP31 masasına oturacağız, dünya liderlerine bakacağız ama elimizde kendi topraklarımızdaki en temel soruya bile bağlayıcı bir yanıtımız yok. Kömürden çıkarken bu sektörde çalışan emekçilerimizi de unutmamalıyız. Zonguldak'ta, Soma'da, Amasra'da, o ocaklarda çalışan işçilerimizin emeğini yere düşürmeden adil geçiş mekanizmalarını uygulamak tabii ki mümkündür; yeter ki bir plan, yeter ki bir bütçe ve yeter ki bir irade olsun.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak iklim mücadelesinin önemine içtenlikle inanıyoruz. COP31'in Türkiye açısından başarılı geçmesini gerçekten istiyoruz çünkü bu, sadece iktidarın değil bu ülkenin ve gelecek nesillerin meselesidir ama bu başarı kırmızı halılarla, gösterişli açılış törenleriyle ve büyük sahnelerle ölçülemez. Bu başarı, zehirlenen toprağını, kaybettiği madenciyi koruyabilen, kömürden çıkış için bağlayıcı bir takvim açıklayan, adil geçiş için bütçe ayıran, maden ruhsatlanmasında da şeffaflığı sağlayan bir Türkiye'yle ölçülecektir.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)