GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 701 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (1/4) ile İçtüzük'ün 128'inci Maddesine Göre Doğrudan Gündeme Alınmasına İlişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Tezkeresi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:11
Tarih:30.10.2018

CHP GRUBU ADINA BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; olağanüstü hâl kapsamında çıkarılan 35 kanun hükmünde kararnamenin sonuncusu olan 701 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname'yi Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak görüşüyoruz. İki yıllık OHAL süresi içerisinde 35 kanun hükmünde kararname çıktı. Bu 35 kanun hükmünde kararname, sadece sayısal bir istatistiki veri değil; onun ötesinde, toplumsal yapının, siyasal sistemin, yaşam tarzının üzerinde derin izler bırakan bir dönem ve ne yazık ki iki yıl sonunda, olağanüstü hâl sona erdiğinde bitmiş olsa geçmişe dönüp baktığımızda "Yaşadığımız acılı, kötü bir dönemdi, kötü bir parantezdi ve bundan sonrasına bakalım." diyeceğimiz bir geçici dönem olmanın ötesinde izlerini bugüne de taşıyan ve bugünden sonra yarına da taşıyan bir sivil darbe döneminin başlangıcı.

Değerli arkadaşlar, 20 Temmuz 2016'da, 15 Temmuz hain darbe girişimine karşı, bu Parlamento çatısı altında, milletvekilleri olarak, siyasi parti ayrımı yapmadan beraber direndik ve dedik ki: "Gazi Meclis, ilk defa, yeniden, bir kere daha, yıllar sonra "gazi" olma unvanını hak etti. Bu Parlamentoyla Türkiye'nin geleceğini yeniden kuralım, bu Parlamentoda 15 Temmuz darbe girişimine karşı oluşan dayanışma ruhuyla güçlü bir demokrasiyi yeniden kuralım, güçlü bir ekonomiyi, refah toplumunu yeniden kurabilelim." Bu fırsat vardı ama ne yazık ki iktidar, bundan bu çerçevede bir hayırlı sonuç çıkarmak yerine bir tek adam rejimi inşa etme fırsatçılığını tercih etti. Beş gün sonra, 20 Temmuz 2016'da olağanüstü hâl ilan edilirken bu kürsüde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ben konuşmuştum. O zaman söylediğim sözler dünkü gibi aklımda. O zaman Parlamentoya demiştim ki: Arkadaşlar, bu olağanüstü hâl, darbeye karşı direnen Türkiye Büyük Millet Meclisini devre dışı bırakma projesidir. Bu OHAL projesi, millî iradeyi yok etme projesidir, millî iradeyi dışarıda tutma projesidir. Gelin, darbeyle birlikte mücadele edelim. Parlamento çatısı altında, Parlamentoyu sürecin içinde etkin kılarak bunu yapalım. Dönemin Başbakanı, Sayın Başbakan o zaman dedi ki: "Kısa bir süre, işte bir iki ay, daha fazla değil, küçük bir süre için biz bunu istiyoruz." Sayın Başbakan, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım'ın kısa süreden anladığı iki yıl imiş; 20 Temmuz 2016, 18 Temmuz 2018. Yani Türkiye, iki yıl, OHAL şartları altında hukuksuzluk, adaletsizlik ve zulümle karşı karşıya olma durumunda kaldı.

Bakın, 20 Temmuzu adlandırdık. Parlamentoyu devre dışı bırakan bu sistem bir sivil darbe düzeni yarattı. Millet iradesini yok sayan bu anlayışla aslında darbenin siyasi ayağını gizlemenin aracı oluşturuldu. Olağanüstü hâl ilanı, darbeyle mücadele iradesinin ürünü olmanın ötesinde, darbeye karşı verilecek mücadelenin, darbenin kaynağını bulmaya dönük etkin mücadelenin ulaşabileceği muhtemel siyasi hedefleri gizlemenin aracı hâline dönüştürüldü. Türkiye'yi darbe ortamına taşıyan irade, iktidar gücü, 20 Temmuz OHAL darbesiyle, OHAL ilanıyla bütün iktidar kudretini kullanarak darbeye karşı soruşturmanın kendisine yönelmesini önleyecek önemli bir güç ve fırsat eline geçirdi.

Değerli arkadaşlar, hepiniz biliyorsunuz, bizleri izleyen vatandaşlarımız görüyor; manav çıktı darbeci, öğrenci çıktı darbeci, öğretim üyesi çıktı darbeci, limoncu çıktı darbeci ama nedense siyasetçi darbeci bulunamadı. Bu darbeyi hazırlayan siyasetçiyi bulmayı engelleyen tablo hangi tabloydu? Bugüne kadar etkileri devam eden OHAL düzeni, 20 Temmuz sivil darbesi; yargının olmadığı, hukukun çalıştırılmadığı, demokratik mekanizmaların çalıştırılmadığı, Parlamento iradesinin devre dışı bırakıldığı bir düzende, bir tabloda kuşkusuz siyasi gücü elinde bulunduranların, yürütmeyi elinde bulunduranların yöneteceği bir OHAL düzeninde darbenin siyasi ayağına, gerçekten buna sebep olanlara, bu ortamı yaratanlara ulaşabilmek mümkün değildi.

OHAL bilançosunu istatistiki rakam olarak yukarıdan aşağıya sayabilirsiniz, saatlerce konuşabilirsiniz. 35 kanun hükmünde kararname... Bugün sonuncusunu, 701 Sayılı'yı görüşüyoruz; komisyon görüşmemiş, şimdi Meclise iniyor, 701 Sayılı'yı görüşüyoruz. 35 kanun hükmünde kararname; bakın, bunun içerisinde 125.800 ihraç var; bunun içerisinde 446 bin adli işlem var. 404 barış akademisyeni "Barış istiyoruz." diye imza attı diye, ihraç edildiler üniversiteden. Binlerce üniversite öğretim üyesi ihraç edildi. Türkiye darbe dönemlerini yaşadı, 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye'de bu kadar üniversite öğretim üyesi ihraç edilmemişti. 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye'de bu kadar kamu görevlisi adli işleme maruz kalmamıştı ve işin bir başka ilginç yanı, bu ortamda, iki yıllık OHAL şartları altında Türkiye, dünyanın hiçbir uygar, çağdaş, demokratik ülkesinde görülemeyecek bir başka gariplikle karşı karşıya kaldı; bir referandum, iki seçimle karşılaştı; anayasa referandumu ve Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekilliği genel seçimi. Darbe şartları altında yapıldı bunlar, 20 Temmuz sivil darbesi şartları altında, propaganda eşitsizliğinin olduğu şartlar altında yapıldı. 16 Nisan referandumunu hatırlayın, "hayır" propagandası yapan dernek yöneticileri sorguya çağrıldılar, "hayır" broşürü dağıtan dernek yöneticileri sorguya çağrıldılar ama üniversite rektörleri, valiler, kaymakamlar çıktılar "evet" propagandası yaptılar.

Her darbe kendi hukukunu yaratır, her darbe kendi hukuki altyapısını yaratır, 20 Temmuz sivil darbesinin hukuki altyapısı da mühürsüz 16 Nisan referandumuyla getirilen tek adam rejimini dayatan Anayasa'ydı. Bugün geldiğimiz nokta, hukuku yok sayan, adaleti devre dışı bırakan, emek düşmanı bir tek adam rejimidir. Mesele, sadece bir kanun hükmünde kararnameyi konuşma meselesi değildir; mesele, Türkiye'yi nasıl bir düzene taşıdıklarını konuşma meselesidir. Geleceğin demokratik, özgür Türkiye'sini kuracaksak, gelecekte toplumsal barışı inşa edecek bir Türkiye'yi kuracaksak, gelecekte bütün bu sorunlarla baş edip refah içerisinde, huzurlu bir Türkiye'yi kuracaksak 20 Temmuz darbesinin sırtımızdaki kamburunu yırtıp atmak zorundayız, başka çaresi yok.

Değerli arkadaşlar, bakın, 7 grev ertelendi bu dönem içerisinde, olağanüstü hâl şartlarında. Nedir bu emek düşmanlığı? Darbeyle mücadele ediyorsanız işçinin grev hakkını niye elinden alıyorsunuz? 7 tane grev ertelendi. Bu süre içerisinde grev yasakları genişletildi OHAL kanun hükmünde kararnameleriyle, OHAL KHK'leriyle. Yani düşünebiliyor musunuz, Türk Hava Yollarında, hava yolu çalışanlarına grev yasağı getirildi. Emek düşmanı, özgürlük düşmanı, hukuk düşmanı, adalet düşmanı, demokrasi düşmanı bir tek adam rejimi yaratılmıştır. Bugün konuştuğumuz mesele budur. Parlamento, kendisini devre dışı bırakan, ülkenin geleceğini kurma konusundaki kararlılığını ortadan kaldıran bir düzenle mücadele etme zorunluluğu ve sorumluluğu altındadır.

Değerli arkadaşlar, mesele sadece o 20 Temmuz 2016 ile 18 Temmuz 2018 arasındaki şeklen yürüyen OHAL düzeni olsa -biraz önce başta söyledim- deriz ki kapat o defteri, gelin beraber yeni bir demokrasiye el ele tutuşup yürüyelim ama mesele o değil. Her darbe kendi hukuki altyapısını kurar dedik. 16 Nisan referandumuyla ve son seçimlerle artık 20 Temmuz darbesi kendi anayasal altyapısını yarattı, bir tek adam düzeni yaratıldı, tek adam rejimiyle karşı karşıyayız. Bu nedir biliyor musunuz? Bu, sürekli OHAL rejimi demektir. Türkiye 18 Temmuz 2018 tarihinde OHAL'den kurtulmadı, Türkiye o tarihte OHAL'den çıkmadı; Türkiye sürekli bir OHAL rejimi altında yaşıyor. Onun için Türkiye'de adalet yok, onun için Türkiye'de hukukun üstünlüğü yok, onun için Türkiye'de can ve mal güvenliği yok, onun için Türkiye'de kimse kendisini güvencede hissetmiyor, onun için Türkiye'de OHAL bağımlısı bir iktidar var. Bonzai bağımlılığı gibi bir OHAL bağımlısı iktidar. OHAL şartlarını OHAL sonrası döneme de taşıyarak bir tek adam rejimi yaratıldı ve şimdi demokrasiyi yeniden kurmak için onunla hesaplaşmak zorundayız, bunun etkilerini hep beraber ortadan kaldırmak zorundayız.

Bakın, yargıyla ilgili, biraz önce söyledim, 450 bine yakın adli işlem yapılmış, 128 bin kamu görevlisi bu sebeple ihraç edilmiş. Nereye gidecek? Yargıya gidecek. Ne olmuş yargı? Yeni bir, tek adam düzeninin yargısı oluşmuş. OHAL'le ilgili yargı yolunun önünü kesmek için OHAL İnceleme Komisyonu kuruldu. 125 bin dosya var Komisyonun önünde şu anda. OHAL İnceleme Komisyonunun önünde 125 bin dosya var, o dosyalar bitmeden vatandaş hâkimin önüne gidemiyor. Ne yazık ki bu tek adam rejiminin garabetine, bu tek adam rejiminin adalet ve hukuk dışı düzenine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ucundan katıldı, destek verdi, "Gideceksin OHAL Komisyonuna, ondan sonra bana geleceksin." dedi. Böyle bir tablo. Bu tabloyu ortadan kaldırmadan Türkiye'ye, bu ülkede yaşayanlara ciddi, huzurlu, refah içerisinde bir gelecek ne yazık ki yok.

Bakın, tek adam yargısı oluştu. 20 Temmuz sivil darbesinden sonra OHAL rejimi, sonra tek adam rejimi inşa edildi, bir tek adam yargısı oluştu. Yargı talimatla tutuklar, talimatla serbest bırakır hâle geldi. Türkiye'de hâkimlerin, yine hukuka bağlı kalan bir kesimini dışarıda tutuyorum, doğrudan saraydan aldığı talimatla karar verdiğini artık sağır sultan bile biliyor. Macron talimat verecek, Fransız gazeteciyi serbest bırakacaksınız. Schröder talimat verecek ya da aracı olacak, onun talimatıyla, ondan dolayı, onun aracılığıyla Büyükada aktivistlerini, önce talimatla tutuklananları serbest bırakacaksınız. Merkel araya girecek, çifte vatandaşlığı olan gazeteci Deniz Yücel serbest bırakılacak. En son, Trump araya girecek, "Al papazı, ver papazı." diye ifade edilen papaz oyunu bozulacak, papazkaçtı oyunu bitecek, vereceksin papazı, alamayacaksın papazı. İfade bile irite edici, ifade bile. Bu ifadeyi benimsediğim için söylemiyorum, "Ver papazı, al papazı" zihniyeti üzerinden yargıya tahakküm kuran bir anlayışı teşhir etmek için söylüyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Ne oldu? Rahip gitti, söylenen sözlerin hepsini yutmak zorunda kaldınız. Mesele nedir? Mesele, Türkiye'de yargıyı bu hâle getirmemekten geçiyor. Canınız istediği zaman talimatla öğrencileri, öğretim üyelerini, gazetecileri, aydınları tutuklatıp, gözaltına aldırıp, hapse atıp, canınız istediğinizde talimatla saldıracağınız bir düzen yarattığınızda geleceğiniz tablo budur. Bu rejimin adı, demokrasi değildir. Bu rejim, tek adam rejimidir. Dünyada siyaset literatüründe bunun adı diktatörlüktür. Daha ötesini söyleyeyim: 21'inci yüzyılda Türkiye, faşist diktatörlük şartları altında yaşıyor. Bu kadar net. (CHP sıralarından alkışlar)

Hukuk yok, can ve mal güvenliği yok, dolayısıyla sermaye güvenliği de yok. Dolar aldı başını gidiyor, değil mi? Bir kriz yaşıyoruz. Kriz var-yok tartışmasını bırakın, işte herkes biliyor, iktidar sahipleri de biliyor Türkiye'nin ciddi bir krizin içerisinde olduğunu. Krizden çıkış yolunu koyduk bir tarafa. Onu konuşalım ama bu krizin temel sebebi, tek adam rejiminin ta kendisidir. Bir ülkede hukukun üstünlüğü yoksa, bir ülkede yatırımcı, kendisini güvence içerisinde hissetmiyorsa, bir ülkede bütün kararlar, rasyonel akla göre değil, bilimin gerçeklerine göre değil de sarayda oturan bir kesimin talimatına göre ve çıkarlarına göre alınıyorsa o ülkede ekonomik krizle karşılaşmanız ve o ekonomik krizin altında ezilmeniz gayet doğaldır. Türkiye'nin yaşadığı tablo bu.

Bakın, 19 Temmuz 2016, olağanüstü hâl ilanından bir gün önce, 19 Temmuz 2016, dolar 2,98. Olağanüstü hâlin kalktığı -şeklen kalktığı- 18 Temmuz 2018'de 2'ye katlanmış neredeyse, dolar 4,81, OHAL şartları altında. Türkiye'nin geldiği tablo bu. Bugün dolar 5,53-5,60 arasında gidip geliyor. Sürekli OHAL rejimi. Sürekli OHAL rejiminin Türkiye'yi getirdiği, taşıdığı tablo bu.

Değerli arkadaşlar, krizle mücadele edeceksek, Türkiye'yi refah içerisinde üreten bir Türkiye olarak yeniden inşa edeceksek hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi kurmak zorundayız. Başka çaremiz yok. Bu, bir romantik talep değil. Bu, Türkiye'de yaşayan 81 milyonun refahı için bir zaruret. Ya saraydaki bir avuç, sarayın etrafında yaşayanların refahı için bir düzen yaratacaksınız ya da 81 milyonun refahı için bir düzen yaratacaksınız. Mesele, aslında bunu yakalayabilme meselesidir.

Bakın, 1914 yılı aralık ayı, 1915 yılı ocak ayı. Hâlâ hatırlayınca yüreklerimiz sızlar. Biliyorsunuz Sarıkamış Harekâtı'nda 915 tertip asker evlatlarımızı verdiğimiz, donmak zorunda kaldıkları Sarıkamış Harekâtı'nın acısı hâlâ yüreklerimizdedir. Ne zaman? 1915... Yüz üç yıl önce. Yüz üç yıl önce harp şartlarında. Dikkat edin, yüz üç yıl önce harp şartlarında savaşırken donan askerlerimizin acısı hâlâ içimizde sıcakken, yüz üç yıl sonra 2018 yılının Türkiyesi'nde sulh şartları altında 2 askerimiz Tunceli'de donarak şehit oluyor ve Türkiye Büyük Millet Meclisi "Ben bu konuda araştırma yapmayacağım." diyor. Bu, tek adam düzeninin bize getirdiği ve dayattığı rezaletten daha başka bir şey değil midir! (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

Olur mu arkadaşlar? Bu Parlamento ne iş yapacak o zaman? Her şeyi havale ederse bu Parlamento ne iş yapacak? 2018 yılının bu utancını nerede konuşacağız, sebebini nerede bulacağız; bunu anlamakta güçlük çekiyorum.

Değerli arkadaşlar, bugün olağanüstü hâlle ilgili 741 sayılı KHK'nin konuşulması meselesi, Türkiye'nin hukuk, adalet ve demokrasi ekseninde geleceğini kurma meselesidir. Sayın Erdoğan çıkmış, donan şehit askerlerimizle ilgili bize diyor ki: "Siz şehadetten ne anlarsınız?" Evet, şehide "kelle" diyenlerin anladığı şeyi anlamayız biz şehadetten, şehide "kelle" diyenlerin anladığı şeyi anlamayız! (CHP sıralarından alkışlar) Bizim şehadetten ne anladığımızı Kuvayımilliye ruhunun bu ülkeyi nereye getirdiğini bilenler görüyor.

Hepinize teşekkür ediyorum. Sağ olun. (CHP sıralarından alkışlar)