| Konu: | Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 84 |
| Tarih: | 13.04.2020 |
TUFAN KÖSE (Çorum) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Saygıdeğer milletvekilleri, söylenebilecek her şey aşağı yukarı söylendi, birçok eksiklik belirtildi. Cumhuriyet Halk Partisi olarak da bu kadar eksikliği olan bir teklife olumlu oy vermeyeceğimizi de söyledik.
Şimdi, ben başka bir cepheden bakmak istiyorum. "Bu kanunda empati yok." demiştim geçenlerde. Tabii, empati yapma yeteneği, kendimizi başkalarının yerine koyma yeteneği hem kişilerin hem toplumların olgunluk seviyelerini gösteren çok önemli bir kavram. Geçtiğimiz günlerde Gezi davası sonuçlandı ve Gezi davasının tek tutuklu sanığı Osman Kavala'ya hükmen, hükümle beraber hem beraat kararı hem de tahliye kararı verildi. Osman Kavala sekiz yüz kırk gündür, yaklaşık -ne oluyor- iki buçuk yıldır falan cezaevinde. Biraz sonra sevdikleriyle kavuşacak, onlarla kucaklaşacak; hem o sevdiklerini kucaklayacak hem sevdikleri Osman Kavala'yı kucaklayacak ama o anda -işlemleri biraz uzatılıyor falan- birileri diyor ki: "Dur, sen gidemezsin bir yere." Kim diyor? O çok bahsettiğimiz yazılı sınav notları 70'lerden 60'lara, 50'lere çekilen ve kırk beş saniyelik mülakatlarla işe alınan AKP'nin Gençlik Kolu Başkanı, Kadın Kolları üyesi, efendim, ilçe yöneticisi falan avukatları var ya, onlardan biri işte; sulh cezaya hâkim olmuş, sulh ceza mahkemesine. Böyle sıralı itirazı olmayan... Özgürlüğe adım atmasına tam ramak kalmışken -fırsat verilmeden- yetiştirilen bir kararla diyorlar ki: "Sen cezaevine tekrar gideceksin."
CAHİT ÖZKAN (Denizli) - Mehmet Moğultay dönemlerini hatırlıyorlardır belki. Mehmet Moğultay dönemleri çok geride kaldı.
TUFAN KÖSE (Devamla) - Ya, şimdi, ben kendimi koyuyorum yerine; sekiz yüz kırk gündür cezaevindesiniz, sekiz yüz kırk gün sonra tam çıkacaksınız, böyle hiç gereksiz, olmayan bir soruşturma... "Anayasal düzene muhalefet etmek"le filan tekrardan cezaevine konuluyor.
CAHİT ÖZKAN (Denizli) - "Onama mı istiyorsunuz, bozma mı istiyorsunuz?" diyorlardı, geride kaldı.
TUFAN KÖSE (Devamla) - Yani bu, sekiz yüz kırk günlük mahpus hayatından çok daha ağır bir durum değil midir arkadaşlar? Yani bu, insana yapılabilecek bir şey midir? Bu, zulüm değil midir? Bunu affetmiyoruz biz. Bunlara bu yasada bir şey yok. Korkunç bir iş yapılmış. Tabii, şimdi "sulh ceza hâkimleri" dedik; birçok konuşmamda söyledim, birçok arkadaş da söyledi. Sulh ceza hâkimleri böyle de diğerleri nasıl, ona bakıyor musunuz siz? Bir Anayasa Mahkemesi Başkanımız var, Zühtü Arslan.
Şimdi, şöyle bir olay hatırlatacağım, belki bilmeyenler vardır aramızda: 16 Temmuz 2016 ya da 17 Temmuz 2016 günü -tam bilmiyorum tarihi; 16 veya 17, ikisinden biri; 16 olmayabilir o telaşla da 17 muhtemelen- Anayasa Mahkemesi üyelerinin oturduğu lojman olmalı, oraya polisler baskın yapıyor. Ankara cumhuriyet savcısının emriyle gidiyorlar Alparslan Altan'ın evine, Anayasa Mahkemesi üyesi. Nasıl atandığını bir kısım arkadaşlar bilir burada. Denizcilik Müsteşar Yardımcısıyken bir sürü alavere dalavereyle hak etmediği yere Anayasa Mahkemesi üyesi olarak atanıyor, yedek üye olarak önce. Şimdi, bu arkadaşın evine gidiyor polisler ve bu arkadaşı "suçüstü hâliyle" gözaltına alıyorlar. Hâlbuki yüksek yargı mensuplarının hatta yargı mensuplarının suçüstü hâli haricinde gözaltına alınmaları mümkün değil; bir suçüstü hâli de yok. Kim var orada? Zühtü Arslan var, Anayasa Mahkemesi Başkanı. Başka kim var? Bir de Nuri Necipoğlu, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı. Bakın, Türkiye'nin en üstündeki 2 yargı mahkemesi mensubu başkanı var, seslerini çıkartamıyorlar. Yani bir yüksek yargı mensubu polisler tarafından gözaltına alınıyor, seslerini çıkartamıyorlar. O gün Türkiye'de yargı bitiyor, zaten yargı çok azalmıştı bu dönemde -on sekiz yıldır- zaten yargının herhangi bir hükmü kalmamıştı ama o gün, bu iş biraz daha ayyuka çıkıyor.
Daha sonra ne oluyor arkadaşlar? Çok sürmüyor, birkaç ay sonra -ekim ayı gibi zannedersem- Anayasa Mahkemesi normal içtihatlarını değiştiriyor ve "Olağanüstü hâl kararnamelerini biz inceleyemeyeceğiz." diyorlar. Daha sonra neler oluyor, neler.
Hatırlıyor musunuz, bir 30 Ağustos resepsiyonunda bu Anayasa Mahkemesinin Başkanı Sayın Cumhurbaşkanının önünde neredeyse yerlere kadar eğiliyor, belki muhtemelen -açıları filan hesaplandı ama ben şimdi söylemeyeyim- dizlerini bile büküyor. Böyle bir yargı var, Anayasa Mahkemesi Başkanı... Tabii sulh ceza hâkimi öyle, Anayasa Mahkemesi Başkanı böyle.
Danıştay Başkanı nasıl? Yani bunlar böyle de Danıştay Başkanı çok mu iyi? Bir kızı var Danıştay Başkanının, Başkanın adı Zerrin Güngör, kızının ismi Gonca Hatinoğlu. Hâkim olarak atanıyor Elâzığ'a, bir gün sonra Yargıtaya tetkik hâkimi olarak Ankara'ya geri dönüyor. Çok sürmeden de hemen Cumhurbaşkanlığı Hukuk Hizmetleri Başkanlığında Daire Başkanı yapılıyor. Peki, bu Zerrin Hanım ne yapıyor? Zerrin Hanım da bir adli yıl açılışında -Cumhurbaşkanı birine atarlanıyordu ya hani Baro Başkanına o zaman; atarlanıyor, bağırıyor, çağırıyor- neredeyse, olmayan cübbesinin düğmelerini iliklemeye çalışıyor, eğilmekten çok daha kötü.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayın sözlerinizi.
TUFAN KÖSE (Devamla) - Şimdi, arkadaşlar, hâkimlik çok önemli bakın. Hâkim, Arapça bir sözcük; hikmet sahibi, bilge, her şeyi sonsuz bir bilgelikle kusursuz eden. Aynı zamanda Yüce Rabb'imizin de 99 isminden biri. Çok önemli, bakın, herkesten yüksek bir yerde oturuyor. Mitolojide de böyle yarı tanrı filan gibi tanımlanıyor aslında bunlar. O yüzden de düğmesiz cübbeler giyiyorlar. E, şimdi bu bahsettiğim sulh ceza hâkimi, bahsettiğim Anayasa Mahkemesi Başkanı, bahsettiğim Danıştay Başkanı bu tanımlara uyuyor mu? Böyle hâkimlerin verdiği kararlarla bugün cezaevinde yatan yüzlerce, binlerce insan var. Biz bunlara niye ayrım yapıyoruz bu coronavirüs günlerinde?
Değerli arkadaşlarım, çok söylendi, bu adaletsiz ve zalim düzeni değiştirmeden cezaevlerindeki bu sayıyı azaltmamız mümkün değil.
Bakın, ben son söz olarak şunu söyleyeceğim. Hrant Dink'in eşi Rakel Dink bir şey söylüyor kocası öldürüldükten sonra, eşi öldürüldükten sonra: "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz."
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
TUFAN KÖSE (Devamla) - Bu yasa, bir bebekten bir katil yaratan karanlığı hiçbir şekilde sorgulamıyor. O yüzden biz bu yasaya "hayır" diyeceğiz. (CHP sıralarından alkışlar)