| Konu: | Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 104 |
| Tarih: | 24.06.2020 |
CHP GRUBU ADINA TUFAN KÖSE (Çorum) - Teşekkür ediyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklamak üzere Genel Kurulun huzurundayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bu, 63 maddeden oluşan bir tekliftir "Sözde teklif" diyoruz işin esasında çünkü düzenleme talebini eğer milletvekilleri yaparsa -parlamenter demokrasinin argümanlarıyla konuşuyorum- bu teklif olarak geçer ama hükûmet tarafından gelirse, bunun ismi işin esasında tasarıdır. Güya bu teklifin sahibi de bir Grup Başkan Vekili olmak üzere 130 AK PARTİ'li, Adalet ve Kalkınma Partili Cumhurbaşkanı. Hâlbuki hepimiz biliyoruz ki bu teklifin de asıl sahibi Cumhurbaşkanlığında oluşturulan Hukuk Politikaları Kurulunun üyeleri ve Adalet Bakanlığının birkaç bürokratından ibaret. Yine, bir AKP klasiği olan...
RECEP ÖZEL (Isparta) - Tufan Bey, yanlış biliyorsunuz. İnan ki yanlış biliyorsunuz.
TUFAN KÖSE (Devamla) - Doğrudur.
Eğer o 128 arkadaştan 100'ü biliyorsa, 30'u, 40'ı...
RECEP ÖZEL (Isparta) - Teklifin sahibi hazırladı, ciddiyim, yanlış biliyorsun. Bak, bu konuda emin ol.
TUFAN KÖSE (Devamla) - Doğrudur. Yani bilemiyorum doğru değil ama yine bir AKP klasiği olan, yaklaşık on sekiz yıldır, torba kanun şeklinde önce Komisyona, Komisyondan da Genel Kurulun huzuruna bu kanun teklifi sunulmuştur. Her torba kanunda olduğu gibi kanun yapma tekniği açısından son derece sorunludur. Mevzuattaki bütünlüğü bozar şekilde Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda, İcra ve İflas Kanunu'nda, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda, Tüketici Kanunu'nda ve benzer kanunlarda olmak üzere 9 temel kanunda, yaklaşık 9 ayrı kanundaki usul hükümlerini değiştirmiştir. "AKP klasiği." dedik. Teknik bir düzenleme olmasına karşın muhalefet partileriyle hiçbir diyalog kapısı aralanmamıştır, hiçbir uzlaşı çabasında da bulunulmamıştır. Yalnızca 18'inci maddede -ki bu 18'inci maddede de iktidar partisinin milletvekillerinin de değişiklik önergesi vardır- değişiklik yapılmıştır. Bunun dışında, bugün 24 Haziran 2020, tam iki sene olmuş. İki yılda Adalet Komisyonundan 6 tane kanun teklifi, yine sözde teklifler geçmiş, toplamda 196 madde değişmiş. Olağanüstü Hal Kanunu var bunun içerisinde, biz af kanunu diyoruz siz infaz düzenlemesi diyorsunuz, o var, çok önemli kanunlar var; bir tek muhalefet partisinin önergesi kabul edilmemiş, değişiklik önergesi kabul edilmemiş.
İşin esasında, az evvel, zannedersem bir partinin Grup Başkan Vekili olmalı, Milliyetçi Hareket Partisinin Grup Başkan Vekili olmalı, işte, bugün 24 Haziran 2018'in yıl dönümü olması dolayısıyla diyor ki: "Cumhurbaşkanlığı sistemi uzlaşmacı bir sistemdir, millî mutabakatı sağlayan bir sistemdir." Hâlbuki, görüyorsunuz, iki yıl içerisinde Adalet Komisyonunda 196 tane madde değişmiş; sadece 1 madde, 18'inci maddedeki muhalefet partisinin önergeleri iktidar partisinin önergesi olması hasebiyle değiştirilmiş. Bu teklif, teknik bir teklif. Amaç, aslında, biraz yargılamaları hızlandırmak ama sadece kanun değişiklikleriyle yargılamayı hızlandırmanın mümkün olmadığı zaten gözle görülüyor, sabit, bunu bütün hukukçular da bilir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun, 2011'de yürürlüğe girmesinden sonra aynı amaca matuf 18, bununla beraber 19 değişiklik yapılıyor. Bu değişikliklerin hiçbirisi yargılamaları hızlandırmaya, maalesef, yetmedi. Demek ki sadece yasaları değiştirmekle hızlandırmak mümkün değil. Bu kanun teklifi, eski adıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun yani Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun sistematiğini, amacını ve ruhunu da bana göre ve tecrübeli hukukçulara göre, bu işi bilenlere göre de bozmaktadır.
Arkadaşlar, eğer amaç makul sürede yargılamanın sağlanmasıysa yani yargılamaları hızlandırmaksa "Gecikmiş adalet, adalet değildir." diyorsak, hukukun başlıca, çok temel sorunları var, onları çözerek işe başlamak gerekir, yoksa usul kanunlarındaki değişikliklerle yargılamayı hızlandıramıyoruz diyorum. Burada bir nokta koyuyorum, biraz sonra yargının temel sorunlarından da kısaca bahsetmek istiyorum.
Şimdi, geçtiğimiz günlerde -dün değil evvelki gün- baro başkanları Ankara'ya geldi; İstanbul Barosunun Başkanı var, İzmir Barosunun Başkanı var. Düzenlenmek istenilen Avukatlık Kanunu'na ilişkin 80 baronun tavrı aslında benzer, birbirine çok yakın. 56 baro başkanı yani 21'inci yüzyılda, demokrasiyle yönetildiği iddia edilen bir ülkede, olmayacak bir şekilde, Ankara'nın girişinde seyahat özgürlükleri de engellenerek yirmi yedi saat orada polis ablukası altında tutuldu. Bunlardan bir kısım arkadaşlar, baro başkanları, meslektaşlarımız aradı bizi, son gün özellikle, dün yani uzlaşma sağlanmadan önce neredeyse can güvenliklerinden endişe eder hâle geldik. Yani nedir bu tavrın gerekçesi? Hakikaten anlamak mümkün değil. Yani "Her yaptığımız doğru, herkesin düşüncesini de biz belirleyeceğiz." mantığıyla giderseniz, bu işin sonunda ülkenin de gideceği yer üçüncü sınıf bir demokrasidir. Bizim iddiamız, Türkiye'yi birinci sınıf demokrasiyle yönetilen bir ülke yapmak.
Değerli arkadaşlarım, bakın, baroların böyle parçalı baro gibi, çoklu baro gibi, nispi temsil gibi, bunlara ihtiyacı yok; bunlar oturulur, konuşulur. Bunları avukatlar konuşur, barolar, baro başkanları, yöneticileri, bilim adamları konuşur ama baroları parçalamak, güçsüzleştirmek ve susturmak için yapılacak her düzenlemenin karşısında Türkiye'nin bütün demokratik güçleri -başta Cumhuriyet Halk Partisi, Millet İttifakı olmak üzere- duracaktır.
Ben de bir avukat olarak, avukatların sorunları çok başka; avukat olan arkadaşlarımız bilir, tahmin ediyorum siz de bilirsiniz. Avukatların gündeminde net yoksulluk var arkadaşlar, yoksulluk; avukatlar yoksullaşıyor gittikçe. İşsizlik ve ağır vergi yükleri var avukatların gündeminde. SGK primleri var ödenemeyen; ben de geçmişte SGK primlerini af kanunlarından yararlanarak öderdim. Avukatların komik düzeyde emekli maaşları var, çok komiktir. Angarya düzeyindeki CMK ücretleri var avukatların sorunlarında. Avukatların adliyelerde hatta mahkeme salonlarında uğradıkları hakaret ve şiddet var. Ücretsiz ve güvencesiz yapılan stajlar var, stajyer avukatlarımızın sorunları var. Bunların yanı sıra düzensiz bir şekilde ve kontrolsüz bir şekilde açılan, bugün de sayıları zannedersem 133'ü bulan -öyle söyleniyor, ki bunların yaklaşık 57 tanesi 2002'den sonra AKP iktidarı döneminde açılmıştır- merdiven altı hukuk fakülteleri var, bunun hukuka yansımasını biraz sonra değerlendireceğim. Hukuk fakültelerinin kontrolsüz açılması da başlı başlına bir sorundur. Şimdi, maalesef, her yeri kontrol altına almaya çalışıyor iktidar partisi başta Cumhurbaşkanı olmak üzere ki yargının en büyük sorunlarından biri de Sayın Cumhurbaşkanın öznel tavırlarıdır, biraz sonra ona da değineceğim.
Hâkim ve savcıları bir şekilde yıllardır kontrol altına aldınız, zaten alamadıklarınızı ihraç ettiniz bir kısmını cezaevine gönderdiniz, bir kısmını emekliye sevk ettiniz, bir kısmını emekli olmaya zorladınız -ki biraz sonra onlardan da zaman kalırsa bahsedeceğim- sıranın avukatlara geldiğini düşünüyorsunuz.
Bakın, arkadaşlar, burada hep söylüyoruz "Herkesin bir gün hukuka ihtiyacı olacak." diye, yarın hepinizin de avukatlara ihtiyacı olacak, bizlerin de olacaktır mutlaka. O yüzden, baroları da yalnızca avukatların örgütlendiği bir yapı olarak görmek doğru değil, barolar hukukun üstünlüğünü savunan, bağımsız yargının da hayata geçmesinin teminatı olan bir kurumdur. Savunmayı örgütsüz bırakmak istiyorsunuz, savunmayı örgütsüz bırakarak bağımsız yargıya bir darbe daha vurmak istiyorsunuz. Buna izin vermeyeceğimizi bilmenizi istiyorum.
Devamında, sanki böyle bir hınç alır gibi, İstanbul İl Başkanımız Canan Kaftancıoğlu'nun cezası... Sanırsınız cinayet işledi ya da geçenki af kanununda affettiğiniz organize suç örgüt liderlerinden birisiymiş gibi dokuz yıl sekiz ay yirmi gün hapis cezası verildi 23 Haziranda, özellikle de 23 Hazirana nasıl denk getirdiyseniz yani bunu kimse yemez arkadaşlar, bakın; bunu kimse yemez. Bu, gidişin başlangıcı. Bir örnek vereceğim.
GÖKAN ZEYBEK (İstanbul) - Çok canları yandı.
TUFAN KÖSE (Devamla) - Tabii ki. Bu bir gösteridir, güç göstergesidir. "Biz hukuk falan tanımayız. İstanbul'daki rant düzenimizi kim bozduysa biz onun cezasını da o gün onaylarız." (CHP sıralarından alkışlar) "Rant düzenini bozdurmayacağız." diyorsunuz ama biz o rant düzenini bozduk İstanbul'da; umuyorum ve diliyorum, ilk yapılacak genel seçimlerde Türkiye'de de rant düzeninizi bozacağız. Dokuz yıl sekiz ay yirmi gün ceza almış.
Bakın, bu Libya'yı muhasara altına alan bir donanma vardı. O donanma gemisinin de -"Haçlı donanması" demişti Sayın Cumhurbaşkanı ona bir dönemlerde, öncesinde- adı Andrea Doria'ydı hatırlarsanız. Andrea Doria, Preveze Deniz Zaferi'nde Barbaros Hayreddin'in karşısında mağlup olan haçlı donanması generaliydi. Bakın, çağrışım yapıyor; haçlılar, Andrea Doria, Libya muhasarası -muharip Türklerin lideri, o dönemdeki Arapların lideri Barbaros Hayreddin Paşa- bugün de İstanbul'da rant düzeninizi bozan Sayın Canan Kaftancıoğlu'nun dokuz yıl sekiz ay yirmi günlük cezasının onaylanması. Bunlar Türk milletinin de kabul etmeyeceği, çok haksız mesajlardır.
Şimdi, geldim, sorunları konuşacağız arkadaşlar. Öncelikle bizim en büyük sorunlarımızdan biri, tarafsız ve bağımsız yargı; tarafsız ve bağımsız yargımız yok. Sayın Recep Özel çok iyi biliyor, İstanbul seçimlerinden hatırlar; neredeyse Sayın Cumhurbaşkanı da Yüksek Seçim Kurulunun bir üyesi olarak günlük o şeylerle ilgili konuşmalar yapıyordu.
Yargının siyasallaşması çok önemli, yargı siyasallaştı. Yani şöyle bir tarama yaptım, bildiğimiz şeyler de: Bir dönem insanlar cemaate yakın avukat falan arıyorlardı; hakikaten, hatırlıyorum, kendi memleketimde de, son yıllarda da AKP'ye yakın avukatlar aramaya başladılar davaları görülsün diye. Niye, filan diye düşünüyorsunuz. Bakıyorsunuz ki yapılan atamalar, kimi il başkanı, kimi ilçe başkanı, kimi kadınlar kolu başkanı filan 2018'de yapılan atamalar. Yeni yapılan hâkim, savcı atamaları, yine benzer. Yargıda kadrolaşma çok yaygın. Yargıyı vesayet altına almaya çalışıyordunuz, aldınız. Özellikle 2010'da yapılan referandumla önce FETÖ'cüler aldı yargıyı vesayet altına -daha sonra FETÖ'yü yıktık, devirdik 15 Temmuzdan sonra- sonra da AKP'nin yargısı hâkim hâle geldi.
Cumhurbaşkanının tavırları dedim; ondan biraz sonra bahsedeceğim.
Şimdi, arkadaşlar, 2002'de bu memlekette 7 bin civarında hâkim varmış, bugün 25 bin hâkim var. Bu 7 bin hâkimin de yarısının emekli olduğunu söyleyelim. 3.500 civarında bir hâkim sizin iktidar döneminizden önce kalan hâkim, yaklaşık 22-23 bin hâkim bu iktidar döneminde göreve başlatılmış. Cumhuriyet tarihinin en çok hâkim ve savcı atamasını yapan iktidar sizsiniz. Tabii, en çok hâkim ve savcı atamasını yapan iktidar siz olduğunuz gibi en çok hâkim ve savcıyı ihraç eden iktidar da sizsiniz. 5 binin üzerinde de hâkim ve savcı sizin döneminizde çeşitli gerekçelerle -ki özellikle de Fetullahçı terör örgütü üyesi olmak hasebiyle- ihraç edilmişler.
Yargıdaki siyasal kadrolaşma öyle bir yere gelmiş ki -bakın, konuşuluyor, sizler daha iyi biliyorsunuz bunu- yani öyle sadece AK PARTİ'li değil, artık orada mikromilliyetçilik de başlamış zannedersem, Hakyolcu hâkim ve savcılar, Pelikancı hâkim ve savcılar, Menzilci hâkim ve savcılar, Adalet ve Medeniyet Derneği çıktı son zamanlarda, bu derneğin yaptığı ve önayak olduğu atamalar, sonuç... Sonuç, yargıya güven yüzde 20'ye düşmüş yani tuz kokmuş son üç döneminizdeki.
Bakın, arkadaşlar, on sekiz yıl evvel ben de genç bir insandım. Bugün yargıda olan ne varsa bütün sorumluk size ait. Türkiye Adalet Akademisinden tutun da HSK'nin yapısına kadar ne varsa. Bakın, yargıda reform çalışmaları var. Aslında çok uzlaşmacı, bana göre çalışan da uygar da bir Adalet Bakanımız var, bir şeyler de yapmaya çalışıyor; biraz sonra ona da değineceğim. Ekonominin düzelmesi de sosyal adaletin, sosyal barışın, iç barışın sağlanması da bana göre her şey yargıya bağlı; yargının tarafsız, siyasallaşmamış, bağımsız ve güvence içerisinde hâkimlerden oluşan bir yargının olmasına bağlı ülkemizin de 21'inci yüzyıla hazırlanması.
Şimdi, sorunlardan bahsederken Adalet Bakanı dedim. Adalet Bakanımız, zaman zaman güzel konuşmalar yapıyor. Yargı Reformu Strateji Belgesi üzerine de yaklaşık bundan bir buçuk yıl evvel bir konuşma yaptı. Şimdi, tabii, bu kanun teklifinin geliş sebebi de o reform belgesinin bir yansıması olarak diyorlar ama reform falan değil bu kanun teklifi, maddelerde arkadaşlarımız da anlatacaklar. Bu kanun teklifi, sadece bir kısım engelleri yani yargılamanın hızlanmasındaki yargıç gözüyle olan engelleri aşmaya çalışan, bizim de çoğu maddesine katıldığımız -5-6 madde hariç- bir şey.
Sayın Bakan yaptığı konuşmada diyor ki "Bu reformun vizyonu güven veren ve erişilebilir bir adalet sistemi." birincisi bu. İkincisi "Adalet kapısına gelen hakkına erişebileceğinden emin olmalı." diyor. Yani, aslında şöyle de demek istiyor Sayın Bakan: "Ülkemizde güven veren ve erişilebilir bir adalet yoktu bu zamana kadar." O günden sonra da çok bir değişiklik olmadı. "Herkesin, hakkında ulaşılabileceğinden emin olduğu bir adalet sistemi de yok." diyor Sayın Bakan, sonra da Sayın Bakan şöyle de yapıyor: İngiltere'de bir mahkeme, belli gerekçelerle FETÖ'cü Akın İpek'i iade etmiyor. İşte, gerekçesi de çok basit gerekçeler, aynı Sayın Adalet Bakanının gerekçelerinin bir benzeri. "Adil yargılanma yok." diyor, "Ülkede, insanların siyasi nedenlerle soruşturulduğuna ve kovuşturulduğuna dair yaygın kanaat var." diyor, bir de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3'üncü maddesine de dayanıyor "İşkence ve insanlık dışı muamele görme ihtimali var." diye.
Şimdi, bakın, biz, uygar dünyanın, demokratik dünyanın güvendiği bir hukuk sistemine sahip olmadığımız için Akın İpek'i bugün bize iade etmiyorlar. Sahi, bu arada Akın İpek'i geçiyorum, Fetullah Gülen ne oldu? Bilen var mı arkadaşlar? Böyle çok güçlü delillerle ve dosyalarla Amerika'ya gitmişti dönemin Adalet Bakanı Sayın Bekir Bozdağ, yanlış hatırlamıyorsam. Nerede şimdi Fetullah? Yani, insanlar kuşkulanıyor biliyor musunuz? Yürekten söylüyorum, ben kuşkulanıyorum şahsen, acaba Fetullah Gülen'le arka kapı diplomasisi mi yürütülüyor diye, yani görüşülüyor mu acaba diye. Yani, niye şüpheleniyoruz? Bir taraftan da bir kısım Fetullah Gülen cemaatinin ya da terör örgütünün liderleri, kadroları, önde giden insanları, bugün iktidar partisinin en üst düzeyindeki, noktalarındaki insanlarla beraber yurt dışı seyahatlerine gidiyor, ticaret yapıyor, iş yapıyor. Fetullah yargısı diye bir yargının, Fetullah borsası diye borsanın oluştuğunu da sizin kendi milletvekilleriniz, geçmiş dönem milletvekilleriniz zaman zaman söylüyor.
Bir kez daha soruyorum, Fetullah Gülen ne oldu? Terör örgütü lideri Fetullah Gülen ne oldu? Yeniden acaba bir arka kapı diplomasisinin görüşmesi mi yapılıyor?
Şimdi, arkadaşlar, tabii, yargı, işin esasında 15 Temmuzdan sonra bozulmadı ama 15 Temmuzdan sonra da çok önemli gelişmeler oldu. Bir Anayasa Mahkemesi üyesi ki suçüstü hariç gözaltına alınması mümkün değil ve Anayasa yargısına tabi yani Yüce Divanda yargılanması gereken hâkim, Ankara Cumhuriyet Savcısının talimatıyla Anayasa Mahkemesi Başkanının ve Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanının gözü önünde gözaltına alınıyor ve "gık" diyemiyorlar. O, hani, 30 Ağustos resepsiyonunda Sayın Cumhurbaşkanının önünde yerlere kadar eğilen Anayasa Mahkemesinin Başkanının gözü önünde... Yani, o gün aslında yargı bitiyor. Devam ediyoruz, ekim ayında da Anayasa Mahkemesi bir karar veriyor: "Ben, olağanüstü hâl kararnamelerini inceleyemem." diyor ve zaten 20 Temmuz darbesini meşrulaştırıyor.
Bakın, o kararı veren Anayasa Mahkemesi Başkanı -çok bilinen bir fotoğraf da yine görmenizde fayda var- yerlere kadar eğilmiş. Burada da bir tane daha var. Kim var? Zerrin Hanım var, o da Danıştay Başkanı; önünü düğmelemeye çalışıyor, görüyorsunuz, Zerrin Hanım da önünü düğmeliyor da... Tabii, bu tosuncuk düzeninde kızı da bir gün sonra Elâzığ'dan Ankara'ya geliyor, Cumhurbaşkanlığına daire başkanı oluyor. Bunlar bu, bunlar on sekiz yılda Türkiye'nin geldiği demokrasinin fotoğrafları. (CHP sıralarından alkışlar)
Bakın, bir de Amerika'dan fotoğraflar var. Bu Obama, Obama'nın karşısında herkes ayakta alkışlıyor, konuşma bitmiş olmalı muhtemelen, birliğin günü. Orada, yargıçlar, hatta yargıçların bir kısmı da katılmamış tarafsızlığımıza gölge düşer diye, yerlerinden kalkmıyorlar. Bakın, yerlere kadar eğilmiş, düğmesi olmayan cüppesini iliklemeye çalışan bir yüksek yargı başkanı ve Anayasa Mahkemesi Başkanı, bir de Amerika'da yüksek yargıçlar Obama'nın karşısında -bakın, oturuyorlar, burada fotoğraf daha net- oturuyorlar, sadece Obama'nın değil, Trump'ın karşısında da oturuyorlar. Yüksek yargıçlar önünü düğmelemez, zaten düğmesi yok cüppelerinin önünde. E, böyle bir düzenden de herhâlde bağımsız ve tarafsız bir yargı çıkmaz diye düşünüyorum.
Şimdi, hâkim, savcı kuraları da son zamanlarda bir partinin de Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanının huzurunda yapılıyor, işte o "saray" dediğimiz yerde yapılıyor. İşte bu fotoğraflar, arkadaşlar, önü düğmeli, ayakta alkışlanan fotoğraflar bağımsız ve tarafsız yargıyı yani üçüncü kuvveti saraya, bir partinin Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanına kul eden düzenin fotoğrafları, az gelişmiş demokrasinin fotoğrafları. Böyle bağımsız yargı olur mu? Samimiyetle soruyorum: Böyle bağımsız yargı olur mu? Bu fotoğraflar, bakın, yargıyı üçüncü kuvvet olmaktan çıkaran bir düzenin yansıması. Bu fotoğraflar, yargıya bir partinin -ismini de söyleyeyim- Adalet ve Kalkınma Partisinin üniformasını giydiren düzenin fotoğrafları, düğmelenmiş cübbelerle. Arkadaşlar, bu fotoğraflar, kuvvetler ayrılığını, bağımsız yargıyı ayaklarına vurulmuş bir pranga olarak gören zihniyetin yansımasının fotoğrafları.
Şimdi, konuşmamın başında bir şey daha söylemiştim: Cumhurbaşkanının tavırları, bana göre, bağımsız yargının önündeki en büyük engel, ne Anayasa Mahkemesi kararı tanıyor ne "Ona uyarım." diyor ne "Bilirim." diyor. İşte, son günlerde zannediyorum Selahattin Demirtaş hakkında bir karar verdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "tutukluluğunun kaldırılması" filan diye. Ne diyor? "Tahliye kararlarına karşı biz karşı hamlemizi yaparız, işi de bitiririz." diyor. Yahu, arkadaş, bir Cumhurbaşkanının görevi midir? Yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı eleştirilebilir arkadaşlar, hukukçular eleştirebilir, başka şeyler de yapılır, temyizi yapılır, itirazı yapılır; o ayrı bir şey ama sen Cumhurbaşkanı olarak, bağımsız olma noktasındaki bir makamda olarak nasıl bu kararı... Üstelik de senin karşında Cumhurbaşkanı adayı olmuş, bir partinin de geçmiş dönem Genel Başkanı hakkında böyle bir şey diyebiliyorsun?
Bakın, akademisyenler hakkında şöyle laflar söylüyor; "alçak" "zalim" "kapkaranlık" "cahil" "ruhları kirlenmiş" diyor; beraat kararı veriyor mahkemeler. Ya, şimdi, "alçak" hakaret değil mi? "Eleştiri sınırları içerisinde." Bu, eleştiri sınırları içerisinde midir? Ben şimdi burada kime "alçak" desem kavga da etmeye çalışır benimle, tazminat davası da açar; doğru mu? Bakın, bu lafların üzerine Ankara'daki mahkeme beraat kararı veriyor, vermiş yani kararlara yansımış.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayın sözlerinizi.
TUFAN KÖSE (Devamla) - Tamamlıyorum Sayın Başkanım.
Şimdi, yine çok uzatmayacağım; bu Can Dündar, Erdem Gül -işte bizim şu an Adalar Belediye Başkanımız- haklarındaki kararla ilgili konuşmaları var. "Ergenekon'un savcısıyım." diyordu; bakın, hiç konuşmuyor şimdi, Ergenekon terör örgütü diye bir örgütün olmadığı yargı kararlarıyla kesinleşti.
Binnetice, Sayın Cumhurbaşkanının tavırları da Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığı önündeki en büyük engeldir. Yani, bu kanun teklifi çok şeyi çözmeyecek ama dediğim gibi çok da itirazımız olan bir kanun teklifi değil ama bu kanun teklifiyle ve kanun yapmakla ne yargılamalar hızlanır ne adalet sağlanır ne adil yargılama sağlanır. Onun için, önümüzde çok uzun bir yol var. Gerçekten samimiyetle, yürekten ve gerçekten hukukçu gözüyle, objektif olarak Türkiye'deki bu gecekondu mevzuat sistemini değiştirmemiz gerekiyor.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)