GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Türkiye Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:4
Birleşim:22
Tarih:02.12.2020

CHP GRUBU ADINA MURAT BAKAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi hakkında grubum adına söz almış bulunuyorum.

Arkadaşlar, öncelikle şunu paylaşmak istiyorum: Çevre Komisyonunda her siyasi gruptan arkadaşımızın söylediği bir söz var: "Çevre konusu partilerüstü bir konu." Dünya, çevre noktasında küresel anlamda bir felakete doğru gidiyor. Ulusal anlamda da çevreyle ilgili sorunlarımız var, biz bu sorunları birlikte çözelim diye konuşuruz. Tabii bu konuşmamız eyleme dönüşüyor mu? Bu çevreyle ilgili kanun teklifi görüşmeleri noktasında, ben bununla ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

Bu kanun teklifi Komisyona geldi, Komisyonda dedik ki: Arkadaşlar, bu teklif İç Tüzük 26'ya uygun gelmedi. İç Tüzük 26'ncı madde diyor ki: Komisyona bir kanun teklifi geldiğinde Komisyon onu parti gruplarına gönderir, teklif sahibine gönderir, Cumhurbaşkanına gönderir ve kırk sekiz saat süre geçmesi gerekir, iki gün süre geçmesi gerekir. Bu süre geçmedi, bizim grubumuza geldi, bir gün sonra Komisyona geldi, Komisyonda görüşülmeye başlandı. Bu niye önemli? Kaliteli yasama için önemli. Biz kaliteli yasama yapacağız çevre konusunda madem bu ulusal bir sorun, küresel bir sorun, hepimizin uzlaşması gereken bir sorun. Biz bunu söyledik ama dikkate alınmadı. Yani bu, aslında 600 milletvekilinin çevreyle ilgili bir konuda hazırlanıp, Komisyona gelip düşüncelerini paylaşması için önemli bir konuydu; bu, dediğimiz gibi olmadı.

Peki, kaliteli yasama için ikinci önemli unsur ne? Yasa teklifi hazırlanmış gelmiş; hazırlanma aşamasından bahsetmiyorum, 2 arkadaşımız hazırladı, getirdi, öyle olduğunu söylüyorlar. Komisyona konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin gelmesi lazım, meslek odalarının gelmesi lazım. Bu konu özel sektörü yani içecek sektörünü ilgilendiriyor, özel sektör temsilcilerinin de kendisini ilgilendiren konuyla ilgili gelip Komisyonda görüşlerini açıklaması lazım. Arkadaşlar, bu işin arkasındaki en önemli sivil toplum örgütü yani öteden beri hepimize gelen giden, Bakanlığa, tüm siyasi partilere depozito sisteminin çıkması gerektiğini söyleyen WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) bununla ilgili akademik çalışma da yaptırdı. WWF yok, TEMA yok, Doğa Derneği yok, Buğday Derneği yok, Kuzey Ormanları Savunması yok; yok, yok, yok. Yani hiçbir sivil toplum örgütü çevreyle ilgili davet edilmemiş. Kim gelmiş? Belediyeler Birliği gelmiş mesela. Gelmesin mi? Gelsin ama Çevre Mühendisleri Odası yok. Yani, çevreyle ilgili kanun yapıyorsunuz, çevre mühendislerini davet etmeyi akıl etmiyorsunuz ya da etmiyorsunuz yani. Bizim zorumuzla Çevre Mühendisleri Odası Başkanı geldi, Komisyona katıldı.

Peki, yasa teklifi Komisyona geldi, biz bu yasa teklifine karşı mıyız? Yapıcıyız, kaliteli yasa yapacağız, dedik ki: Arkadaşlar, depozito sistemi bizim uzun zamandır söylediğimiz bir şey, doğru bir yöntem; içinde başka şeyler de var, pozitif. Ama siz, elinize her gelen kanunu, her gelen kanunu yozlaştırarak getiriyorsunuz.

Selman kardeşimize soruyoruz "Ya, arkadaş, bu kanun teklifiyle bağımsız idari otorite mi oluşturuyoruz yoksa bir kamu tüzel kişisi mi oluşturuyoruz?" diye. "Kamu tüzel kişisi oluşturuyoruz." diyor; 2 defa bunu Komisyonda söyledi, dışarıda da söyledi haricen. Kamu tüzel kişisi oluşturuyoruz ama kamu tüzel kişisi, Kamu İhale Kanunu'ndan muaf arkadaşlar. Kamu İhale Kanunu'ndan muaf olmaması gerekir çünkü 4734 sayılı Kanun diyor ki: "Genel bütçeli idareler, katma bütçeli idareler, özel idareler, belediyeler, bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlar, KİT'ler..." Yani tüm kamu kaynağı kullanan kuruluşları tarif etmiş. Siz, bir kamu tüzel kişisi kuruyorsunuz ama Kamu İhale Yasası'ndan muaf ediyorsunuz. Sadece onunla kalmıyor; yine kamu tüzel kişisi kuruyorsunuz, kurduğunuz kamu tüzel kişisi kamu personeli çalıştırmıyor yani geçici olarak kamudan, Bakanlıktan personel alıyor ama kamu personeli çalıştırmıyor, İş Kanunu'na tabi. Yani burada bir kamu tüzel kişisi kurup, Kamu İhale Yasası'ndan muaf yapıp İş Kanunu'na tabi personel almaktan ne anlarsınız? Ne anlatır size bu? Burada bir rant var ve burada AK PARTİ için bir istihdam kaynağı var. Yani her gün bir AK PARTİ'li arkadaşımızın eşinin, dostunun, yakınının, akrabasının makam, mevki, orun sahibi olduğu, birden fazla insanın birkaç tane yönetim kurulunda olduğu bir atmosferde siz bu kanun teklifini getiriyorsunuz yani güzel bir işi elinize, yüzünüze bulaştırıyorsunuz, yozlaştırıyorsunuz değerli arkadaşlar.

Şimdi, bir başka konu... Yine bu, tabii Kamu İhale Yasası'ndan muaf ettiğiniz Kamu İhale Yasası, sizin döneminizde 200'e yakın defa değiştirilmiş bir yasa ve 3'üncü maddesi, "İstisnalar" maddesi de destan gibi yani oku oku bitmiyor; her seferinde yeni maddeler eklemişsiniz Kamu İhale Yasası'nın bu kısmına.

Değerli arkadaşlar, burada depozito sistemi gelsin, biz de gelsin istiyoruz. Bunu oluşturan dünyada Avrupa Çevre Ajansı var. Dünyada bunun başarılı örnekleri var, Avrupa'da başarılı örnekleri var. Bu başarılı örnekler ne yapıyor biliyor musunuz? Diyor ki: "Bu konudaki özel sektör kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum örgütü oluştursun, bu depozito sistemini o yönetsin." Niye? Vatandaş ödediğinde depozitoyu yani para ödediğinde depozito için bir para birikiyor; o biriken para arttıkça bir kâr ya da bir rant alanı olmasın, o geriye dönebilsin istiyor. Özel sektör eğer bunu oluşturduğu bir kâr amacı gütmeyen kuruluşla yapsa geri döndüğünde GEKAP ödemeyecek bunun için. Yani bu sistemin bir aklı var, bir mantığı var ama yasa teklifinin geliş şekli, oluşturulma şekli, Kamu İhale Yasası'ndan muaf tutulması... Demek ki amaç burada depozito sistemiyle oluşacak atığı önlemek değil, burada oluşacak 20 milyar rant birilerine nasıl dağıtılacak o mantık var, biz böyle anlıyoruz.

Bu kanun teklifini kamuoyuna çok güzel sundunuz, "PR"ını yaptınız "İşte biz böyle bir kanun getiriyoruz." Daha önce, yine bizim katkılarımızla olan bu poşet mevzusunun da bir "PR"ını yaptınız. Sanki çevreye sahip çıkan, çevreyle ilgili, duyarlı olan bir iktidar, çevreye duyarlı olan bir Hükûmet algısı yaratıyorsunuz. Gerçek böyle mi arkadaşlar? Ben, Bakanlığın dünyanın nereye gittiğinin farkında olduğunu sanmıyorum.

Aliağa'da 1990 yılında, bundan otuz sene önce bir termik santral kurulacaktı, ilk çevre hareketine girişim -çevreci sıfatıyla değil de vatandaş sıfatıyla- oradaki insan zinciridir; Aliağa'da termik santral kurulmasın diye 50 kilometre insan zinciri yaptık. Burada, Plan ve Bütçe Komisyonundan Uğur arkadaşımız çıktı "Termik santral yapacağız." dedi ya, termik santral! Otuz sene önce bizim insan zinciri oluşturup yapılmasın dediğimiz, dünyada karbon salımını en fazla üreten -Avrupa'da gelişmiş ülkelerin bir tanesi yeni termik santral yapmıyor, var olanları kapatıyor, Amerika da böyle- termik santral yapmayı bir yatırım gibi burada anlatıyorsunuz. Yani öncelik ekoloji değil, ekonomi ama ekolojinin olmadığı yerde ekonomi de olmaz. Dünya yaşanmaz bir hâle geliyor, gezegenimiz yaşanmaz bir hâle geliyor.

Hatırlayın, 2020'nin başında, bu senenin başında burada "filtre takılmasın" diye kanunun yürürlük süresi uzatıldı; bu Mecliste, termik santrallerin bacasına filtre takma zorunluluğunun süresi uzatıldı, burada yasalaştı bizim bütün direncimize rağmen; sonra oluşan kamuoyu baskısıyla Cumhurbaşkanı yasayı veto etti.

Bakın, arkadaşlar, dünyanın ve ülkemizin de en önemli sorunu iklim krizi, hepimiz bir varoluş sorunuyla karşı karşıyayız. Eğer iklim kriziyle ilgili tüm insanlık ortak bir adım atmazsa yaşayabileceğimiz bir dünya kalmayacak, içecek su bulamayacağız, alacak nefes bulamayacağız arkadaşlar, dünya savaşları petrolden değil sudan çıkacak. Atmosferdeki karbondioksit oranı son 3 milyon yılın en üst seviyesine ulaşmış durumda; resifler ölüyor, okyanuslar daha asidik hâle geliyor, azalan kaynaklar nedeniyle çatışmalar büyüyor. Eğer karbon salımı kontrolsüz şekilde artmaya devam ederse dünyanın en zengin doğal bölgelerindeki hayvan ve bitki türlerinin yarıya yakını yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Küresel ısınmada 2 derecelik bir artış, gezegenin on ikide 1'i ile beşte 1'i arasındaki yeşil alanların yok olması demek, mercanların yüzde 99'unun yok olması demek; fazladan 450 milyon insanın düzenli olarak aşırı sıcakların etkisi altında kalması, yüz milyonlarca insanın da iklim değişikliğine bağlı olarak yoksulluk sınırının altında kalması demek. Sıcaklıklarda 1,5 ila 2,5 derecelik artış canlı türlerinin, hayvan türlerinin, bitki türlerinin yaklaşık yüzde 20'si ila yüzde 30'unun yok olması demek.

Arkadaşlar, tehlikenin boyutunu kavramamız lazım. İklim krizi nedeniyle kuraklık, aşırı sıcaklık, yağış dalgası, yangın, hastalıklar, istilacı türler, önemli ekosistem değişikliklerini hâlihazırda yaşıyoruz ve bu artacak. 2020 Yaşayan Gezegen Raporu var yine WWF'in; oradaki rakamlara göre, 1970'ten günümüze memeli, kuş, sürüngen ve balık popülasyonunda yüzde 68 -ölçtükleri tabii- azalma yaşanmış, o tarihten bugüne ölçtükleri canlıların sadece yüzde 32'si var popülasyon olarak. Bir başka veri, 1700 yılından bu yana küresel düzeyde sulak alanların yüzde 90'ını kaybetmişiz. Asıl beka sorunu -çok söyledim bu kürsüden de tekrar söyleyeyim arkadaşlar- iklim krizidir, bu gezegenin bekasıdır arkadaşlar.(CHP sıralarından alkışlar)

Ünlü gök bilimci Carl Sagan diyor ki: "Yüz milyarlarca galaksi dolaşabilirsiniz ama o yüz milyarlarca galaksi içinde üzerinde canlı yaşam olan bu mavi gezegen dışında bir gezegen bulamayabilirsiniz." Bu mavi gezegene hepimiz sahip çıkmak zorundayız.

Bakanlığın bu iklim kriziyle yani bu kadar önemli, anlattığımız iklim kriziyle ilgili bir planı, bir programı, bir ulusal stratejisi var mı arkadaşlar? Siz duydunuz mu? Ben duymadım. Yok öyle bir strateji. Bakan geldi bütçe konuşmasında, 40 sayfalık bütçe sunum konuşması var bize dağıtılan, 40 sayfasının 6 sayfası çevreyle ilgili. Yani Çevre ve Şehircilik Bakanlığı var ya, orada çevreye düşman şehircilik 34 sayfa, 6 sayfa çevre var Bakanın sunum konuşmasında. Yani Bakanın kafasında da çevre yok, iklim krizinden de bihaber; ben öyle düşünüyorum.

Peki, Paris İklim Anlaşması konusunda neredeyiz? Paris İklim Anlaşması'nı şu an itibarıyla 8 tane ülke imzalamadı dünyada, 8 ülke. Yani Türkiye'nin yanındaki ülkeleri söyleyeyim size: Yemen, Sudan, Eritre, Libya, Irak. Bunların yanında biz Türkiye olarak 8 ülkeden biriyiz. Parlamentomuz onaylamamış yani içinde bulunduğumuz durumu düşünün. "Bunu onaylamamamızın bir sebebi var." böyle söylüyorlar, diyorlar ki "Bizi gelişmiş ülkeler kategorisine aldılar, biz gelişmekte olan ülkeler kategorisinde olmalıyız." Arkadaşlar, siz zaten bir şey yapmıyorsunuz. Yani gelişmekte olan ya da gelişmiş olan, bunu değiştirme imkânınız da yok çünkü anlaşmaya taraf olan tüm ülkelerin onaylaması lazım bunu, mümkün değil. Bir şey yapmalıyız hep beraber.

Elimizde en değerli kaynak su. Türkiye'nin de su konusunda bir politikası olduğuna inanmıyorum. Türk halkı da su konusunda nasıl bir riskle karşı karşıya olduğunun farkında değil. Dünyada 7,7 milyar insan yaşıyor, bunun 2,2 milyarı temiz suya ulaşamıyor arkadaşlar. İnsanlar bu su kriziyle aniden açlıktan ölmeyecekler, suya ulaşamayacaklar ve göç edecekler. Bundan gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, herkes payını alacak. Türkiye şu an su miktarıyla dünyada su sıkıntısı çeken ülkeler arasında; Türkiye su zengini bir ülke değil. Türkiye'nin göllerinde yaşanan kuraklık da bunun en önemli göstergesi. Türkiye'nin haritalarda yer alan 300 tane gölü vardı geçmişte, bu 300 gölümüzden bir tanesi yok şu an çevresel olarak etkilenmemiş; kimisi tamamen kurumuş, kimisi kurumak üzere, kimisi de çevresel anlamda kirli, suyu kullanılamaz durumda. Göller bitmiş durumda.

Bakanlığın ya da bakanlıkların, Hükûmetin su konusunda dört başı mamur bir çalışması var mı? Vallahi o da yok. Su konusuyla ilgili bir çalışması yok. Pardon, özür dilerim, bir çalışma var, Tarım Bakanının yaptığı bir çalışma var bununla ilgili, Katar'la yapmış olduğu bir anlaşma var.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) - Suyumuzu da Katar'a satıyorlar.

MURAT BAKAN (Devamla) - İsmini söyleyeyim: Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ve Katar Devleti Hükûmeti arasında imzalanan Su Yönetimi Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı.

Ya, arkadaşlar, Katar'ın zengin su kaynaklarından mı yararlanacağız? Bu anlaşmanın anlamı ne? Su, altın değerinde; su, geleceğin petrolü, enerjiden daha önemli, her şeyden daha önemli; yaşamın kaynağı su. Ve suyla ilgili Katar'la anlaşma yapıyorsunuz. Suyun yönetimi... Katar'daki suyu mu yöneteceğiz? Katar zaten denizden arıtıp kullanıyor suyu.

Çölleşme... Çölleşmeyle ilgili Hükûmetin bir politikası var mı? Türkiye erozyonda 220 milyon ton verimli toprak kaybediyor her sene. Zengin biyolojik çeşitliliğimiz tehdit altında, gelecekte daha da büyük baskıyla karşı karşıya kalacağız. Bunun ana nedeni madencilik, turizm, enerji, betonlaşma, kentleşme ve sanayi politikalarının kontrolsüz ve akıl dışı şekilde sürdürülmesi. Çölleşme ve erozyonla ilgili Bakanlığın bir politikası var mı arkadaşlar? Yok. Onunla ilgili de bir politikası yok, herhangi bir bakanlığın da yok.

Gelelim plastik atık ithalatına. Çevre politikalarını değerlendiriyoruz ya, çevreyle ilgili bir kanun getirdik, çok güzel bir kanun! Plastik atık ithalatında Avrupa'nın 1'incisiyiz. Avrupa'nın tüm çöpü bize geliyor. Çin ithalatı bıraktığı andan itibaren Endonezya ve Türkiye atık çöp ithalatının merkezi hâline geldi.

İzmir'in en verimli ovaları, mesela Kemalpaşa tarımın, kirazın çok güçlü olduğu bir ilçe. Kemalpaşa'da yüzlerce ton İtalyan çöpü, İtalyan'ın diş fırçası, diş macunu, plastik poşeti, içtiği suyu. Ya arkadaşlar, Mersin'de sokakta başka bir ülkenin çöpü çıkıyor. Biz kendi çöpümüzü dönüştüremiyoruz, kendi atığımızı dönüştüremiyoruz, yüzde 9'unu dönüştürüyoruz. Ekonomik değeri var diye dünyadan Türkiye'ye çöp getiriyoruz. Bununla ilgili bir şey var mı? "Tek kullanımlık plastikler" diye bir şey var, tek kullanımlık plastikleri 2021'de Avrupa yasaklıyor, diyor ki: "Pipet kullanmayacağız, tek kullanımlık çatal, kaşık, bıçak kullanmayacağız." Bunlar, bu tek kullanımlık plastikler çevresel kirliliğin yarısı. Ya, yüz kere sordum Bakanlığa; ya arkadaş, şunu yasaklayalım; çevreye düşman, ülkeye düşman, dünyaya düşman tek kullanımlık plastiği yasaklayalım. Var mı bununla ilgili bir adım? Yok. Bakın, yediğimiz kefalin yüzde 64,8'inde, barbunun yüzde 63'ünde, mırmırın yüzde 34'ünde, istavritin yüzde 26,7'sinde, midye dolmanın yüzde 91'inde mikroplastik var arkadaşlar, biliyor musunuz? Plastik yiyoruz ve Bakanlık bununla ilgili bir adım atmıyor. Ne yaptı? Yozlaştırılmış bir depozito sistemi getirecek, çevreyle ilgili güzel bir kanun çıkarmış olacağız!

Madenler var bir de. Madencilik zaten esas itibarıyla, doğası itibarıyla doğaya düşman bir faaliyet. Ülkenin kaynakları çıkartılmasın mı? Çıkartılsın ama bunu kılı kırk yararak hesap etmeniz lazım, "Ya, ben burada bir madencilik faaliyet yaparsam çevreye, doğaya bir zararım olur mu?" diye. Biz de tam tersine, bir gram altın için bir dağı yok ediyoruz. Kaz Dağları, Cerattepe, Munzur Vadisi, Fatsa, Efemçukuru... Say say bitmez arkadaşlar. Bakın, iklim krizi, gıda krizi demek; iklim krizi, su krizi demek; iklim krizi, afet riski demek; iklim krizi, bulaşıcı hastalık demek. Bu Covid-19 hepimize doğanın bir uyarısıdır arkadaşlar. Bakın, burada maskeyle konuşuyoruz, yani korku filminde yaşıyor gibiyiz, her gün bir yakınımızın ölüm haberini alıyoruz. Mecliste en çok görüştüğüm en yakın 2 milletvekili arkadaşımdan birinin Covid olduğu haberini dün aldım, birinin bugün aldım yani kimin ne zaman Covid olacağı belli değil ve inanın, bunun doğayla, insanın yayılarak yaban hayatına alan bırakmamasıyla ilgisi var. Kendimizden başka canlıları düşünmüyoruz, canlı-cansız doğayı düşünmüyoruz ve bununla ilgili bir adım atmıyoruz ülke olarak da.

Şimdi, bir de kanun teklifi sahibi Selman kardeşimle ilgili bir eleştiride bulunacağım. Biz burada, Anayasa görüşmelerinde dedik ki "Bu Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini getirirseniz yasama, yürütme, yargı birleşir, tek elde toplanır." AK PARTİ Grubu "Hayır, olur mu? Kuvvetli yasama olacak, yasama güçlü olacak, güçlü kuvvetler ayrılığı olacak." dediler; bizim dediğimiz gibi oldu. Ama bu kuvvetlerin yasama, yürütme, yargının bir kişide birleşmesinden daha kötüsü ne biliyor musunuz arkadaşlar? Daha kötüsü bir ailede birleşmesi. Arkadaşımız, kanun teklifini hazırlamış, Komisyondan geçmiş, Meclise gelmeden sunum yapmaya kime gidiyor biliyor musunuz? Sayın Cumhurbaşkanının eşine gidiyor. Ben 1994 yılından beri siyasetin içindeyim, aktif. Böyle bir şeyi ne duydum, ne gördüm, ne biliyorum. Yani Cumhurbaşkanına gidebilirsiniz, yürütmeye "Biz yasama olarak bunu hazırladık." dersiniz ama siz Gazi Meclisin bir üyesisiniz; siz en ali görevi, en yüce görevi yapıyorsunuz. Protokolde Cumhurbaşkanının eşine bir milletvekili gidip "Kabul edildim huzura, kanunu sundum." der mi ya, böyle bir şey var mı? Yani bunu birisinin anlatması lazım, bunun neresi politika? Böyle mi güçlü yasama arkadaşlar? Güçlü yasama dediğiniz...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MURAT BAKAN (Devamla) - Sayın Başkan...

BAŞKAN - Sözlerinizi tamamlayın lütfen.

MURAT BAKAN (Devamla) - Yani burada biz Parlamento güçlü olsun istiyoruz, yasama güçlü olsun istiyoruz. Bütçe Komisyonuna bir bürokrat arkadaşımız geldiğinde "Ben milletvekiline hesap veriyorum." diye düşünmesi lazım. Yani o hissiyatla gelmesi lazım "Ben nasıl hesap vereceğim." diye gelmesi lazım. Yasamanın güçlü olması demek, bu ülkede demokrasinin güçlü olması demek. Yasama organının bir üyesi gidip Cumhurbaşkanına da değil, Cumhurbaşkanının eşine sunum yapıyorsa orada yasama, yürütme, yargı tek kişinin elinde de değil, tek ailenin elinde birleşmiş demektir arkadaşlar.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP ve HDP sıralarından alkışlar)