KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, kamu kurumlarının değerli temsilcileri; hepinize saygılar sunuyorum.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve ilgili kuruluşların bütçeleri üzerinde görüşmelerimiz devam ediyor. Sayın Bakan bir sunuş konuşması yaptı, ilgiyle izledik ama yapılan bu konuşmada bir vizyon yoktu. Bunun da ötesinde, bugün sanayimizin içinde bulunduğu sorunlar, bu sorunları aşma, gelecekle ilgili bir kurgu da bulmak mümkün olmadı.

Bugün Türkiye'de bir ekonomik kriz var, büyük bir sıkıntı var, sanayici perişan ve böyle bir tablo içerisinde maalesef bu sunumda bu ekonomik darboğazın ne olduğu, nasıl aşılacağıyla ilgili hiçbir şey dinleyemedik. Diğer taraftan, Türkiye'nin her tarafını fabrika yangınları sarmış. Doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün illerde daha önceki dönemlerde, hayatımda hiç görmediğim kadar çok fabrika yangınları var ama bu yangınlar Sayın Bakanı, Bakandan da öte Hükûmeti demek ki hiç ilgilendirmiyor. Ve içinde bulunduğumuz durum... Dolar kuru ocaktan bugüne kadar on ayı geçkin süre içerisinde 170 kuruş artmıştır. Piyasanın 300 milyar doların üzerinde döviz borcu vardır. Kur 1 kuruş arttığında piyasanın Türk lirası cinsinden borcu, hiç yeni borç almadığı hâlde duran borcu 3 milyar lira artıyor. Bunun anlamı şudur: On ay içerisinde piyasanın borcu durduğu yerde, sırf kur arttığı için 510 milyar Türk lirası artmıştır. Bu, elbette piyasa için bir sorundur, piyasa için bir sıkıntıdır ama bu sorunun, bu sıkıntının nasıl aşılacağıyla ilgili, ne yapılacağıyla ilgili Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımızın bütçe sunuşunda hiçbir formül, hiçbir cümle yok. Sorunları görmezlikten gelmek veya rakamlarla oynamak, cilalamak var olan bütün sorunları çözmeye yetmez. Onun için ayakları yere basan ve Türkiye'nin geleceğiyle ilgili bir vizyonu olan ve ona göre de, bu perspektif doğrultusunda somut birtakım projeleri olan bir bakanlık olması lazım Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının.

Ülkenin o kadar çok sorunu var ki... İleri teknoloji ürünleri ihracatında diğer ülkelerle kıyasladığımızda çok gerilerde görüntüler vermekteyiz. AR-GE harcamalarına bakıyoruz, işte, binde yarım veya binde 8, gayrisafi millî hasılaya oranı itibarıyla. Avrupa Birliği ülkelerinde bu yüzde 2'yi geçiyor; Japonya, İsrail gibi ülkelerde yüzde 4'ü geçiyor ama bu düşük AR-GE ödenekleriyle veya AR-GE harcamalarıyla ülkenin geleceğinin nasıl inşa edileceğiyle ilgili hiçbir arayış ve çaba yok. Enflasyon patlamış, işsizlik artmış, on yıldır nüfus 13 milyon arttığı hâlde millî gelirini belirgin bir şeklide artıramamış, on-on iki yıl öncekinden daha düşük bir kişi başına millî geliri olan bir ülke inşa edilmiş mevcut iktidar tarafından ama bunlar bu sunumda hiç gözükmüyor ve bununla ilgili de bir değerlendirme, bir çıkış umudunu hiç yansıtmıyor.

Her şeyden önce, uzun vadeli bir bakışı olur bir iktidarın. Ülkenin ekonomisine, sanayisine, küresel rekabetine, bu rekabetin güçlendirilmesine yönelik olarak ne yapacağıyla ilgili, her iktidarın, her hükûmetin uzun dönemli bir perspektifi olur. Sonra, kısa ve orta vadeli projeleri olur, neler yapacağını ortaya koyar. Bunlar konulmadığı takdirde, her seneki, geçen seneki bütçe konuşmasını alın, geçen seneki bütçe konuşması ile bu bütçe konuşması arasında yüzde 90 itibarıyla bir fark yok, rutin hâle gelmiş; aynı cümleler, aynı kelimeler, aynı kurumlar, aynı yaklaşımlar, hiçbir yenilik de yok, hiçbir yeni atak da yok. Bu anlayışın değiştirilmesi lazım. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine gerek Komisyonda gerekse Genel Kurulda bir perspektif çizen, geleceğin Türkiye'siyle ilgili geniş bir çerçeve çizen bir sunuşun Sanayi ve Teknoloji Bakanı tarafından da yapılması lazımdır. Bakın "Bu küresel rekabet ortamında ayakta kalmanın son derece de güç olduğu, bütün firmaların -başta sanayi kuruluşları olmak üzere- küresel rekabetin baskısı altında olduğu bir ortamda, ülkenin gelecekle ilgili daha iyi noktalara gelebilmesi için ne yapmak lazımdır?" sorusunu sormak lazım.

Uzun dönemli olaya baktığınızda, tüm iktisatçılar ve iktisat tarihçileri beş kavram üzerinde dururlar. Bir, insanlar. Ülkedeki mevcut inanların çalışma alışkanlıkları, iş yapabilme kabiliyetleri, bir araya gelebilme özellikleri nedir, buna bakacaksınız.

İkincisi, kurumlar. Kurumlar, ülkedeki kaynakları ve insan gücünü ne kadar verimli hâle getiriyor veya verimsizleştiriyor, bunu gözden geçireceksiniz. Veya teknolojiyi merkeze yerleştirerek uzun dönemli gelişme, kalkınma, refah teorileri üzerinde çalışanlar vardır, doğal kaynakları önceleyenler vardır veya sömürü kavramına vurgu yapanlar vardır ama tüm bu kavramlar içerisinde diğerlerini de belirleyen ve tetikleyen iki ana kavram vardır: Ülkedeki insan potansiyeli ve ülkedeki kurumlar. Ülkedeki insan politikasını nasıl şekillendiriyorsunuz, nasıl motive ediyorsunuz, 82 milyon insan bu ülkeyi ayağa kaldırmak için nasıl bir duygulanma, nasıl bir iş alışkanlığı kazanacak; onların ufkuna, önüne ne açıyorsunuz, bununla ilgili hiçbir şey yok. Kurumlar ne işe yapıyor? "Kurumlar" dediğim, sadece devlet kurumlarını kastetmiyorum. Bir ülkedeki din anlayışı da kurumdur, onun da ilkeleri, prensipleri, insanlar üzerindeki etkileri nedeniyle ülkenin gelişmesine katkı sağlayan veya gelişmesini frenleyen özellikleri vardır. Nitekim Douglass North'un Nobel Ödülü almasında kurumların ülke ekonomisinin gelişmesiyle bağlantılı açıklamaları vardır. Ama maalesef, mevcut iktidarın ekonomiyi şekillendirmeye yönelik, mevcut ekonomimizde var olan dinamiklere yönelik yaptığı uygulamalar ve ortaya koyduğu politikalar hem insan gücümüzü, potansiyelimizi hantallaştırmaya, verimsizleştirmeye yöneliktir hem de kurumsal yapımız, ortaya çıkardığı kurumsal genel çerçeveler ülkedeki ekonomiye fren basmaktadır. Onun için kriz yaşıyoruz. Son on yılda ülkeyi iki kere krize sokmuş bir iktidardan söz ediyoruz.

Bakın, bu iktidarın en temel yaklaşım tarzı, ranta prim veriyor. Siz fabrika kuracaksınız, dünyanın borcuna gireceksiniz, dünyayla rekabet edeceksiniz, dünyanın en ucuz, en kaliteli malını üreteceksiniz, bunları yapamadığınız takdirde dünyanın ta öbür ucunda üretilen mallar gelecek, fabrikanızın bulunduğu mahallede bile sizin fabrikanızı işlemez hâle getirecek, böylesine riskleri üstlenerek iş yapmaya çalışan iş adamları maalesef çok düşük kârlarla uğraşırken iktidarla dirsek temasında olanlar menkul veya gayrimenkul veya devletten aldıkları işlerle çok yüksek kârlar elde etmektedir. Bu yapı bir kere ülkede sanayileşme duygusunu, fabrika kurma arzusunu, küresel rekabette başarılı olma iştahını yok eden, mahveden bir olaydır. Bu kadar büyük riskleri üstlenerek niye fabrika kuracak girişimci? Siyasetle dirsek temasına girer, orada yüzde 10 kazanacağına o dirsek temasıyla bire bin kazanır. Böyle bir ekonomik mantıkla piyasa dönmeye, iş adamları buna göre, piyasa girişimcileri buna göre şekillenmeye başladığı andan itibaren ülke ekonomisi felakete gidiyor demektir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Şener, lütfen tamamlar mısınız.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Bu felakete gidişi besleyen, ranta prim veren mevcut iktidardır.

Liyakate benden önce konuşan arkadaşlarımız vurgu yaptılar. Şu sadakat, yandaşlık, ona göre unvanları dağıtma, ona göre ülkedeki kaynakları, parayı dağıtma işinden vazgeçmesi lazım bir iktidarın. Bundan vazgeçmediği takdirde, küresel rekabet gücü artan bir ekonomi inşa etmek mümkün değildir. Liyakate prim vereceksiniz. Liyakate prim vermek birini ödüllendirmek anlamına gelmiyor. Kurumsal yapının liyakate prim verdiğini gösterdiğiniz zaman bu ülkede yaşayan 80 milyon insan liyakatini, yeteneğini, bilgi birikimini, becerisini artırmak için mücadele edecektir. Ama siz yandaşlığa prim verdiğiniz zaman herkes liyakati bir tarafa bırakacaktır, yandaşlıkla ilgili yeteneklerini geliştirmeye çalışacaktır. Bütün vatandaşlarımıza yönelik, yurttaşlarımıza yönelik kötü yönlendirme bundan daha belirgin bir şekilde cereyan edemez.

Diğer taraftan, mülkiyet hakkını korumazsanız, girişim özgürlüğünü tehdit altına alırsanız, ülkede elbette kriz çıkar yani mülkiyet hakkı olmayan, şaibeli, tehdit altında olan ülkelerde nerede, hangisinde ekonominin geliştiği görülmüş? İşte, TMSF'yle ilgili rakamlar açıklanıyor, fona devredilen 50-55 milyar liralık iş yerlerinden bahsediyoruz. Mülkiyete el konulacağı zaman bütün yargı süreçlerinin tamamlanmış olması lazım. Rastgele koyduğunuz zaman bir bakıyorsunuz ki hükûmetten iş alan pek çok iş adamı bile kendisini güvencede görmediği için bir duyuyoruz ki "Parasını dışarı kaçırmış. İngiltere'de şuraya yatırmış, bilmem Amerika'da buraya yatırmış." diye bilgiler alıyoruz. Her gün gazetelerde boy boy da veriliyor bunlar. Yani Hükûmete en yakın iş adamında bile mülkiyetiyle, girişim özgürlüğüyle ilgili güven kalmamış da parasını kaçırma ihtiyacı duyuyorsa bu ülkenin ekonomisi ne olur, sanayisi ne olur, geleceği ne olur?

BAŞKAN - Sayın Şener...

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Bunun dışında, yargı, hukuk güvencesi son derece önemli; bu yok ortada. Ekonomiyi katma değeri yüksek bir üretim yapısına geçirmek için hiçbir yapısal reform yapılmıyor. İlk beş yıl hariç, on yıldır düzgün bir yapısal reform gerçekleştirildiğini görmüyoruz. Hâlbuki üretim ve ihracat, ithalata bağımlı hâle gelmiştir. Bu yapıyla sürdürülemez, yapısal reformlar lazım. Benim 2007 Martında çıkardığım mortgage yasası on bir yıldır yürürlükte değil.

BAŞKAN - Sayın Şener, lütfen tamamlar mısınız.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Geçenlerde sayın bakanlardan birisi hatırladı, satılmayan gayrimenkulleri Emlak Banka devredeceklermiş, o gayrimenkullere dayalı menkul kıymetler ihraç edilecekmiş. Niye on bir yıl sonra hatırlıyorsunuz? Bakın, kalkınma ajanslarından söz ediliyor. Benim kurduğum bir kuruluştur ama aktif hâle getirmek lazım. Kalkınma ajanslarının asıl amacı bu ülkede iş yapmak isteyen insanların tamamına umut vermektir, iş yapma iştahını açmaktır. Aslında bu kalkınma ajanslarının devletin desteğini gösterme biçimi felsefe olarak, mantık olarak böyledir ama sadece birilerine, yakınlara, dostlara biraz kaynak vermek, para aktarmak falan gibi kullanıldığı zaman, verimsiz projeler desteklendiği zaman amacına ulaşmaz. Dışa bağımlı bir ekonomiden kurtulması lazım, finansın da yerli ve millî olması lazım. İşte, dışarıdan dövizle kredi imkânlarını genişlettiniz, döviz geliri olmayanların dövizle borçlanmasına imkân sağladınız ve Türkiye, döviz borçluluğunun arttığı bir ülke hâline geldi. Dövizdeki bir sallantı da bütün reel sektörü sallamıştır.

Bu bakımdan, ben umut ediyorum ki Sayın Bakan, önümüzdeki yıl bütçesini buraya getirirken hangi yapısal reformlara Türkiye'yi hazırlıyor, onlarla ilgili bir çerçeve sunar ve biz de zevkle, şevkle onları dinleriz.

Bütçenin tekrar tüm Bakanlık mensuplarına ve ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.