KOMİSYON KONUŞMASI

MUSTAFA ADIGÜZEL (Ordu) - Teşekkür ediyorum sunum için.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri ve değerli katılımcılar, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdi, tabii, gıda güvenliği yüzyılımızın bir sorunu, önümüzdeki dönem için çok önemli olacak. Ya, bir gıda, gıda olmasından bir yana bir de zehir de olabilir. "Can boğazdan gelir." diye bir laf var ama can boğazdan çıkacak gibi gözüküyor bu gidişle. Dolayısıyla, buna çok dikkat etmemiz lazım önümüzdeki süreçte.

Folik asitle başladı, ben oradan gideceğim. Ben dâhiliye uzmanıyım, bu konuyu iyi bildiğimi düşünüyorum, bir de klinik uygulamalarını da iyi gördüğümü düşünüyorum. Şimdi, biz bazı şeyleri çok abartıyoruz. Mesela diyelim folik asit eksikliğinin anne karnındaki bebekle ilgili bazı anomalilere yol açtığını tespit edince bu sefer onu fazladan vermenin bir şey olduğunu zannediyoruz; böyle bir şey var. Mesela ben size şöyle bir örnek vereyim. Piyasadaki bir folik asit tabletinde 5 miligram folik asit var. Mesela ben bunu takviye edeceğim zaman çeyrek veriyorum, komik geliyor insanlara, bir de "Haftada iki gün çeyrek al." deyince hepten bir şey yok gibi oluyor. Bakın, o tabletten 2 tane içirin, normal değeri 3 ila 17 nanogram/mililitre olan vitamin 20'nin üzerinde bir değer çıkıyor iki gün içinde yani aslında zehir hâline geliyor ondan 2 tane içirdiğiniz zaman ve bu, yağ dokusunda da depolanmadığından direkt idrarla atılıyor, vücutta yıkama yağlama yapıyoruz.

HACI BAYRAM TÜRKOĞLU (Hatay) - Klinik bulguda bunu tespit ettiniz mi?

MUSTAFA ADIGÜZEL (Ordu) - Tabii ki yani... Ha, klinik şöyle: "Zarar noktasında şu zararları olmuştur..." Tabii, benim alanım değil ama ben bunun üç gün sonra, dört gün sonra... Tabii "Verdiğiniz vitamini durup dururken niye ölçüyorsunuz?" diye sorarsanız, ben ölçmüyorum; mesela verilmiş, geriye dönük bakıyorum, üç dört gün sonra başka bir yerde tekrar tetkik edilmiş, bir bakıyorum, 20'nin üzerinde. Burada 3 iken niye orada 20 diye bakıyorum, arada sadece 2 tablet almış. İnanılmaz derecede gereksiz... Bu şeylere biraz dikkat etmekte fayda var.

Ben şu gıda takviyesi meselesine takmış durumdayım. Aslında bir terör var bu konuda Türkiye'de. Eczacılık fakültesinde de okudum tıptan önce, eczaneleri de iyi biliyorum; ya, bundan yirmi sene önce eczane raflarına baktığımız zaman yüzde 90'ı ilaçtı yani Sağlık Bakanlığı ruhsatlı ilaçtı, şimdi bir eczaneye giriyorsunuz, daha ilaca ulaşmadan önünüzde böyle dünya kadar gıda takviyesi malzemeyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Bunun bir çalışmasını yaptırıyorum şu anda, bunları da inşallah ileriki günlerde paylaşırım sizinle. Ben şu anda eczanede satılan ürünlerin yüzde 50'den fazlasının ilaç olmadığını düşünüyorum yani gerçek ilaç değil bunlar. Fakat bu konuda tabii yürütme olarak da -Bakanlık da yaptı Sayın Milletvekilimiz- birtakım önlemleri almadığınızı düşünüyorum. Mesela televizyon ekranları bu konuda böyle cahilce açıklamalar yapan, adı "bilim adamı" olan dünya kadar insanla dolu ve bunları bir türlü engelleyemedik, hâlâ da engelleyemiyoruz. Bazı küçük kanallar sadece bundan geçiniyorlar yani orada satılan ürünlerden geçiniyorlar. Böyle çok aklı başında bazı hastalarımızın bile bizim verdiğimiz şeker ilaçlarından ziyade işte o ünlü şeyi... Ya, bir ilaç -ilaçsa eğer- hem tansiyona hem şekere hem kansere hem beyin felcine iyi gelir mi? Yani bunun bilimsel bir tarafı yok. Şimdi, dolayısıyla bunlara çok dikkat etmemiz lazım.

Folik asit takviyesi yapılmalı ama ne zaman biliyor musunuz? Folik asit eksikliği olan insanlara. Ne gibi? İşte, Crohn diyorsunuz, çölyak diyorsunuz; bağırsakta emilmesinde sorun var. Alkol kullanıyor uzun süre, beslenmeyle ilgili sıkıntısı var veya bir ilaç kullanıyor da folik asidi vücuttan düşürüyor yani ona takviye edebilirsiniz. İşte, bazı kronik böbrek hastaları, diyaliz hastaları gibi zaten vücutta eksikliği olan insanlara onu takviye edeceksiniz. Yoksa bir gebeye "Sen gebe kaldın, al sana bunu..." diye bunu vermek bana çok şey geliyor. Bir de mesela demir eksikliği oluyor, kadın olduğu için oluyor, tabii ki bunu takviye etmek lazım ama demir eksikliği preperatı verirken yanına folik asidi koyuyorlar -ya, bunlarla mücadele ediyoruz- ve devlet adına inanılmaz bir zarar. Ben o hapı vermemek zorunda kalıyorum çünkü folik asidi uçmuş, onu ayırmak, sadece demiri vermek zorundayım. Yani bu işte doğru dürüst bir yönetim yapmamız lazım. Bunları -hani böyle matahmış gibi- uygulama sahasından çekmemiz lazım.

Şimdi, biraz önce girişte bahsetmiştim bu gıda güvenliği meselesini "Gıdalar aynı zamanda zehir olabilir." diye. Biz şimdi bu takviye edici ürünleri tartışırken aslında normal gıdalarımızın, yediğimizin ne kadar sağlıklı olduğunu da konuşmamız lazım. Belki bu mevzular, buradaki şu toplantı ve şu Komisyonun amacının biraz dışında olabilir ama hazır fırsat bulmuşken, bir de yetkili birini bulmuşken bunları dile getirmekte fayda gördüğüm için bunlardan bahsediyorum.

Mesela yediğiniz bal... Ben aynı zamanda arıcı bir ailenin çocuğuyum. Türkiye'nin en büyük bal üreticisi benim ailemdir. Türkiye'ye arıcılığı biz öğrettik. Şimdi, şu anda bakın, piyasada satılan balların yarıdan fazlası -şekerden üretilmiş demiyorum özellikle altını çizerek söylüyorum- arı görmemiş bal. Yani şeker verilmiş bir balın... Mesela arının balını alıyorsunuz -ve kışlık yiyeceği için yapıyor onu yani biz bal yiyelim diye yapmıyor, kışlık yiyeceği için- biz onu alınca tabii ki kış aylarında ona takviye olarak şeker sulayıp veriyorsunuz ve de başka gıda takviyesi veriyorsunuz o bala. O ayrı bir şey, şeker katkılı baldan bahsetmiyorum, arı görmemiş baldan bahsediyorum. Yani tamamen fabrika ortamında, hiç arıyla alakasız, şekerden yani glikoz şurubundan bal yapılıyor. Şu anda maalesef marketlerde satılanların çoğu, turizm merkezlerinde sizin o güvenli diye yediğiniz balların çoğu bu ve bu konuda defalarca açıklama yapmama rağmen, bu konuya özel olarak eğilmeme rağmen, Ordu Milletvekili olarak Türkiye'nin en büyük bal üreticisi ilin milletvekili olarak... Dünyada da Türkiye'nin ikinci olduğunu da söylüyorum bal üretiminde. Bu sektör de Türkiye için önemli, bunu defaatle dile getirmeme rağmen maalesef burada bir gram yol alamadık. Özellikle bu denetimin yapılması sadece iyi bal üreten, doğru bal üreten çiftçilerimizi desteklemek anlamına gelmiyor, bir de ben çoluğumuza çocuğumuza ve önümüzdeki nesle sağlıklı bir şey yedirmekten bahsediyorum. Bunu sadece balla örneklendiriyorum ama her gıdada bunun örneklemesini yapabiliriz.

Mesela, şimdi, bana komik gelen şeyler var: Bu GDO meselesi. Ya, şimdi, GDO, binde 9 mu şu anda oranınız, binde 9'un üstünü GDO'lu kabul ediyorsunuz, mesela niye sıfır değil? Bir soru bu.

İkincisi, GDO katkılı ürünü, binde 9'un üzerindekine "GDO'lu" yazmak zorunluluğu var fakat bugüne kadar bununla ilgili en ufak bir cezai uygulamaya şahit olmadık ve hiçbirisi yazmıyor şu anda arkadaşlar yani ben şu anda "GDO'ludur" yazan bir ürün görmedim. Ancak, "GDO'suzdur" yazan firma cezalandırıldı. Yani "GDO'suz" yazmak ceza gerektiriyor ama "GDO'lu" yazması gereken yazmadığı için bir etkin denetim yapıp onu cezalandırmıyoruz. Şimdi, burada da bir tuhaflık var. Biz şimdi GDO'suz üretim yapmışsa, tıpkı deminki bal gibi, doğru bir iş yapmışsa adamı ödüllendirmek yerine... "GDO'suz" yazsın, piyasa öyle şekillensin, insanları GDO'suz üretmeye teşvik edelim. Mesela şu anda zannediyorum, mısır, soya, birtakım bazı malzemelerde GDO'lu ithalat serbest. Şimdi, siz tamam "yem" diyorsunuz ama işte ondan yağ yapılıyor, ondan un yapılıyor veya onu yiyen tavuktur, işte, diğer hayvanlardır, onların etini biz yiyoruz. Sonuçta bu arka arkaya aktarılıyor. Dolayısıyla bu konuda biraz GDO'suz üretimi teşvik edecek yaklaşımlar yapmak lazım. Devletin de bunu çok sıkı denetlemesi lazım. Bunları söylemek istiyorum.

Çok teşekkür ediyorum.