KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Bakan, Sayın Başkan, değerli üyeler, değerli bürokratlar ve basın mensupları; çevreyle ilgili bazı temel noktaları vurgulamak istiyorum.

Hepimizin bildiği gibi, çevre çağdaş bir sorundur, çağımızın sorunudur; daha iyi ifade etmek gerekirse, yalnızca çağımız insanının bilincinde olduğu bir sorundur. İlk insandan bugüne 200 bin yıldan daha fazla bir zaman geçmiştir. Binlerce yıl boyunca insanlar, topluluklar hâlinde, hazır buldukları yiyecekleri toplayarak, avlanarak yaşamışlardır ve çevreyi korumak değil, çevreden korunmak için çaba harcamışlardır. Bugünse 7 milyarı aşkın nüfus, büyük kentler, sanayileşmeyle doğayı aşırı şekilde sömüren insanlık, artık çevreden korunmak yerine, kendi varlığını koruyabilmek için çevreyi koruma noktasına gelmiştir. Bir Afrikalı şairin "Kent, gökdelen, çelik, beton, bir iflasın ganimetleri." dediği, ulaştığı uygarlık ile bu uygarlığın sonuçlarını ve çelişkilerini sorgulayan bir insanlık var karşımızda.

İkinci nokta: Çevre evrensel bir sorundur ve sınır tanımaz. Hepimizin bildiği gibi, vaktiyle Çernobil'de bir nükleer facia yaşanmış ama Türkiye'de içtiğimiz çayların tadı kaçmıştır. Yaşayabildiğimiz tek bir gezegen vardır, bu gezegen tüm insanlığın ortak varlığıdır, bu gezende birilerinin yok ettiği, yenilenemeyen kaynakları, varlıkları, birilerinin kirlettiği toprak, su, havayı tüm diğer insanlar maliyet olarak ödemektedirler. Tüm diğer insanların varlığına bir tecavüz oluşmaktadır. Onun için, çevre tüm insanlığın meselesidir. Çevreye ilgi duyan insan, kendi bireysel sorununu aşabilen insandır; gidemediği, ayak basmadığı yörelerin sorununa uzanan ufku geniş insan demektir. Çevreye ilgi duyan insan, tabutunun boyu kadar düşünüp hacmi kadar yaşayan bir varlık olmaktan kurtulan insan demektir.

Üçüncü nokta: Çevre sorunları bugünle sınırlandırılamayacak, bir zaman dilimine hapsedilemeyecek sonuçlar yumağıdır. Çevre anlamında, geçmişin tabiat ve kültürel değerlerini, bugünün varlığını korumak, yaşadığımız zamanı aşmak demektir; doğumla başlayıp ölümle bitirdiğimiz hayatı geleceğe taşımak demektir; geçmişe sahip çıkmak, hayatımızın, doğumumuzdan önce başladığını ve ölümümüzden sonra da devam edeceğini hissetmek demektir; çocuklarımız, torunlarımız, torunlarımızın torunları için yaşanabilir bir dünya mücadelesi demektir.

Dördüncü nokta şudur:

Çevrecilik sadece insanı değil, hayatı ve hayatın çeşitliliğini korumak demektir. Çevreye sahip çıkmak, korumak demek, bir mühendislik harikası olan, bir estetik şaheseri olan yeryüzünü ve gökyüzünü milyonlarca yıl önce nakışlarla dokuyarak istifademize sunan Allah'ın sevdiği kul olabilmek için Allah'ın kullarını, tüm yarattıklarını seven insan olmak demektir. Türkiye'deki toplam 5 binin üzerindeki bitki türünden yüzlercesi tükenmiş, yüzlercesinin türü yok olma tehlikesindeyken onları koruma mücadelesi vermek demek, aslında hayatı koruma mücadelesi demektir. Türkiye'deki kuş türlerinden, memeli türlerinden onlarcasının soyu tükenmek üzereyken çevreyle ilgili bir mücadelenin içerisine girmek demek, doğrudan doğruya, yine aynı şekilde, hayatı ve hayatın çeşitliliğini koruma mücadelesi demektir. Binlercesiyle rengarenk bitkiler; binlercesiyle ehlî olanı, vahşi olanı, yüzeni, uçanı, yürüyeni, sürünenleriyle hayvanlar; ırklar, diller, düşünceler, inançlar, farklı yaşama biçimleriyle insanlar; yaşadığımız gezegenin diğerlerinden farkı işte budur. Bu farkı korumak, farklılıkları yok etmemeye bağlıdır. Farklılıkları bir tehdit ve tehlike olarak algılamamak çevre bilincinin de bir uzantısıdır aynı zamanda. Bu bilinç, farklılıkları bir zenginlik olarak algılar. Bu bilinç, yıkıcılığın, yok ediciliğin yerine hoşgörüyü koyar. Çevre, sevmek demektir. Çevre mücadelesinin özünde nefret yoktur. Çevre mücadelesinin özünde sevgi vardır; yok etmek değil, korumak vardır. Çevre bilinci içerisinde yok edene karşı koymak, yaptırımlar uygulamak bile özünde nefreti içermez. O yok edici de dâhil, herkese, hayata karşı duyulan sevgiyi içerir ve çevreyi korumak mutluluğu aramak demektir. Elde edilen başarılar, mutluluğu tatmaktır ve insan mutluluğu daha iyi hisseder sürekli başkalarıyla paylaştıkça.

Bugün burada Çevre Bakanlığının bütçesini konuşuyoruz ve maalesef, Türkiye'de neye fazla vurgu yapılıyorsa en fazla eksiklik de orada hissedilmektedir. Çevre Bakanlığımız var ama Türkiye'de çevre koruma duygusunun, özellikle kamudan kaynaklanarak yok edildiğini hissetmekten büyük üzüntü duyuyorum. Bir Bektaşi fıkrası vardır. Bektaşi elini açmış, dua ediyormuş "Ya Rabb'i, bana bol para ver, şarap ver." vesaire diye. Bir hoca Bektaşi'nin duasını duymuş ve müdahale etmiş: "Yahu, öyle dua edilir mi?" demiş. "Nasıl dua edilir?" diye sorunca "Elini açarsın, 'Ya Rabb'i, bana iman nasip et, Kur'an nasip et.' dersin." demiş. Bektaşi demiş ki: "Herkes kendinde ne yoksa Allah'tan onu ister. Sende iman, Kur'an yok, onu istiyorsun; bende de para, şarap yok, ben onu istiyorum."

Şimdi, maalesef, bir Çevre Bakanlığımız var ama özellikle Hükûmetin ve devletin çevre konusunda maalesef hassasiyet göstermediğini, her şeyi ranta dayandırdığını, kazanca ve yağmaya dayandırdığını görüyoruz ve çevre bu anlayıştan büyük zararlar görmektedir.

Bakın, toprak korunmuyor, kentlere giriyoruz, kent diye bir şey yok Türkiye'de yani modern, çağdaş anlamda bir tek şehrimiz olduğunu kimse bana söyleyemez. Giriyorsunuz Hitit harabelerine benziyor, karmakarışık tabelalar, kimi badanalı, kimi badanasız binalar, içine dalıyorsun, nefes alacak alan bulamıyorsun, her taraf maalesef beton yığınına dönmüş vaziyette; sağına dönüyorsun beton, soluna dönüyorsun beton; yollar, caddeler, arabaların, yayaların geçeceği kapasitenin daha altında, büyük bir sıkışıklık ve keşmekeş, curcuna, kargaşa kentlerimize hâkim olmuş vaziyettedir. Çevre Bakanlığı ne yapıyor, böylesine ucube bir kentleşmeyi yaşayan Türkiye'de Çevre Bakanlığı ne yapıyor? Hiçbir şey yaptığını söyleyemezsiniz. Çevreyi tahrip eden kararlar Çevre Bakanlığı dışında sürekli alınıyor, ÇED raporları da göstermelik sipariş üzerine geliyor ve sipariş üzerine yazılıyor. Böyle bir çevre bilinci ve koruması olamaz.

Şu kara avcılığı konusunda, yani bu nasıl bir garabettir? Yani avın tamamen yasaklanması lazım, özellikle de kara avcılığının. Parayla, nadir bulunan hayvanların avlanması için izinler veriliyor. Türkiye'de av hayvanı kalmamıştır ama Çevre Bakanlığının bununla ilgili ne yaptığını merak ediyorum.

Turizm değerlerimiz, tarihî ve kültürel değerlerimiz önemli. Hiçbiriyle ilgili herhangi bir gelişmenin olduğunu düşünemiyorum. Beş bin yıllık Hasankeyf sular altında kalıyor. Niçin kalıyor? Ömrü altmış yıl olan bir baraj inşa etmek için kalıyor. Değerli arkadaşlar, sonunda orası bataklığa dönecek, altmış yıl sonra bataklığa dönecek, bilemediniz biraz daha fazla. E, beş bin yıllık tarih, sonunda, altmış yıl sonra bataklığa dönecek bir şey için yok edilir mi, tahrip edilir mi? Peki, Turizm Bakanlığımız ne yapıyor? Peki, Çevre Bakanlığımız ne yapıyor? Fazla bir şey yaptığı yok.

İstanbul depremiyle ilgili, zaten nefes alacak yer kalmamış İstanbul'da, bütün toplanma alanları yok ediliyor, şehir şehir olmaktan çıkmış ve Çevre Bakanlığımız -demin açılış sırasında sunuşunu yaptılar- aspirin tedavisi sunuyorlar bize. Anlattıklarının tamamını toplasanız bir aspirinden daha fazla etkisi olmayan şeyler.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Şener, lütfen tamamlar mısınız.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Kuşların göç yolları üzerine havaalanları kuruluyor. Çevre diye bir engel yok ortada, nasıl olsa raporlar geliyor sipariş üzerine. Termik santrallerin bacalarıyla, filtreleriyle ilgili yani 2023'e kadar filtre takmamalarıyla ilgili, uzatmayla ilgili düzenleme yapıldı. Çevre Bakanlığının hiç haberinin olduğunu da zannetmiyorum, sorulduğunu da zannetmiyorum.

Nükleer enerji... Ya, nükleer enerji rastgele yapılacak bir iş değil. Üstelik şu anda santrallerin 20 kuruştan verdiği elektriğin fiyatını 70 kuruştan alma garantisi verilerek yapılan bir iştir. Nasıl oluyor? 20 kuruşluk elektriği 70 kuruşa alım garantisiyle nükleer santral yaptıracaksınız? Elektriğin fiyatını düşürmüyorsa ne işe yarayacak o nükleer santral? Riski, tehlikesi bir tarafa, bundan yirmi, otuz yıl önce olsaydı nükleer santrallere ihtiyaç var mı yok mu tartışırdık. Şimdi güneşten, rüzgârdan, her şeyden elektriğin elde edildiği bir ortamda böyle bir şeye Hükûmet karar verirken ortada bir çevre bilinci olsa der ki: "Bu olmaz. Bir, maliyetleri artırıyor, elektriği bu ülkede 3 kat daha pahalı hâle getiriyor. İkincisi, ülkenin geleceği için faydalı değildir." Bunu diyecek bir iradenin bile olmadığı bir ortamda, bana kalırsa, Bektaşi misali, Çevre Bakanlığımız olmasa Türkiye'de çevreyi daha fazla koruyabilirdik. Yani önerimdir: Bu Bakanlığı kaldıralım.

Hepinize saygılar sunuyorum.