KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Değerli arkadaşlar, İçişleri Bakanlığının bütçesi üzerinde görüşüyoruz. İçişleri Bakanlığı iç güvenlik politikalarının ve uygulamalarının sorumlusu olan Bakanlıktır. Dolayısıyla görüştüğümüz bütçenin sahipleri ülkemizin güvenliği açısından önemlidir.

Aslında insanlık tarihine baktığımızda, devletleri var kılan ana sebeplerden birinin güvenlik olduğunu görmekteyiz. Yeryüzünde 5 bin yıldır devletler var. Daha doğrusu, insanlık tarihinin yüzde 99'unda devlet yoktur, sadece son yüzde 1'lik tarihinde vardır, 5 bin yılı ifade eder ve bu 5 bin yılı ortaya çıkaran ana gerekçelerden biri güvenliktir, insanların kolektif ve ortak ihtiyaçlarını karşılama zaruretidir. Ancak devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte başka bir güvenlik sorunu da birlikte doğmuştur, o da devlet erkini kullananların kendi tebalarına yaptıkları zulümlerdir ve insanlık tarihi boyunca, insanlar, kendi devletlerinden çektikleri acıları hiç kimseden çekmemişlerdir. Bu nedenle, binlerce yıllık devlet deneyimi sonrasında ortaya anayasalar çıkmıştır, anayasa hareketleri başlamıştır. Özellikle gerçek anlamda demokratik nitelikli anayasaların bulunduğu ülkelerde anayasaların temel işlevi kendi vatandaşlarını devletine karşı korumak üzerine kurulmuştur. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na da baktığımızda, iki ana bölümü vardır, birinci bölümü temel hak ve özgürlüklerden bahseder ve doğrudan doğruya vatandaşları kendi devletlerine karşı korumayı hedef alır. Bakıyoruz, bizim Anayasa'mızda kişinin dokunulmazlığı, angarya yasağı kişilerin yargı kararları dışında hürriyetlerinden yoksun bırakılmamasıyla ilgili düzenlemeler, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme hürriyeti, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri düzenleme özgürlüğü, çocuk hakları, çalışma hakları, grev, sendika hakları gibi maddeler, doğrudan doğruya vatandaşların devletin de bazı engelleyemeyeceği haklara da sahip olduğunu ve devlete karşı korunmalarını amir hükümlerdir.

Anayasaların kurumlarla ilgili bölümü de yine aynı şekilde özü itibarıyla vatandaşları korumaya yöneliktir. Bizim Anayasa'mızda da yasama, yürütme, yargı erklerinin nasıl düzenleneceğiyle, karşılıklı denge ve kontrol mekanizmalarının nasıl kurulacağıyla ilgili maddelerin tamamı yine aynı şekilde vatandaşların temel hak ve özgürlüklerinin korunacağı bir yönetim tarzının ortaya çıkarılmasına yöneliktir. Dolayısıyla, devlet erkini, gücünü elinde bulundurmak demek, bunu keyfî kullanmak, kendi şahsi ihtirasları, kompleksleri için alet hâline getirmek demek değildir ve bu hakkı asla vermez. Burada hassas bir denge vardır ve bu dengenin her zaman gözetilmesi gerekmektedir.

Türk tarihine baktığımızda da aynı şeyleri görürüz. İki bin iki yüz kırk yıldır yeryüzünde onlarca Türk devleti kurulmuştur ve bu Türk devletlerinin nasıl yönetildiklerine baktığımızda, işte birtakım devlet felsefesiyle ilgili yayınların, düsturların devlet yönetenlerin önünde hâkim bir metin olarak durduğunu görüyoruz ve aynı zamanda Türk devletlerinde gördüğümüz adaletnağmeler de bu işlevi yerine getirmek üzere düzenlenmiştir. Her padişah tahta çıktığı zaman devleti adaletle idare edeceğini yazılı emirlerle bütün kamu görevlilerine bildirmektedir, buna "adaletname" diyoruz. Aynı zamanda bu adaletnameler kamu görevlilerinin de adaletle idare etmesine yönelik direktifleri içermektedir. Nitekim, Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluşuyla ilgili olarak Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatini hepimiz biliriz. Cenabi, meşhur, Süleymaniye'de el yazması nüshası bulunan tarih kitabında Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatinden bahsederken şu ifadelere rastlıyoruz, Osman Gazi'ye şöyle hitap ediyor Şeyh Edebali: "Ey oğul, devlet kurdun, saltanatını ilan ettin. Şimdi beysin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül almak sana; suçlamak bize, katlanmak sana; âcizlik, yanılgı bize, hoşgörmek sana; geçimsizlik bize, adalet sana; kötü göz, şom ağız bize, bağışlamak sana." diye ifade ediyor. Dolayısıyla, iktidarda olmak, devlet gücünü elinde bulundurmak hoşgörüyü gerektirir. Ben bazen izlediğim zaman, sanki biz iktidardayız da iktidardaki arkadaşlar muhalefette gibi hissediyorum. Bu, ne Türk devlet tarihî geleneğine uygun bir tavırdır, yaklaşım tarzıdır ne de devletlerin ortaya çıkışıyla ilgili temel prensipleri özümsemeyle bağlantılı bir durumdur.

Değerli arkadaşlar, burada güvenliği konuştuğumuza göre, en temel konulardan biri, Adalet ve Kalkınma Partisinin parti programında da ifade edildiği biçimiyle, kimimizin "Kürt sorunu" kimimizin "terör sorunu" dediği konudur yani ülkemizin en temel meselelerinden biri budur. Bu konuyla ilgili olarak, duyguları coşturarak bir yere varılamayacağı kanaatindeyim. Elbette ki toplumdaki milliyetçilik duygularını yeşertmek için bazı çabalar harcanabilir ancak devleti idare edenlerin görevi tüm ülkede huzuru, barışı sağlamaktır. Yaptıkları işlerin de eylemlerinin de söylemlerinin de ülkede hangi fay hatlarını tetiklediğini, hangi kırılmalara yol açabileceğini düşünmeleri gerekir diye düşünüyorum. Bu yapılmadığı takdirde yanlış olur.

Son zamanlarda filozoflar öznel ve nesnel gerçeklikler yanında bir üçüncü gerçeklik daha keşfetmişlerdir. Bu üçüncü gerçeklik şudur: Özneler arası etkileşimin ortaya çıkardığı gerçeklik yani belli bir grup kendi arasında bazı kavramları, söylemleri, düşünce biçimini o kadar çok tekrar eder ki bu tekrarlar sonrasında o bir gerçekliğe dönüşür. Mesela tarihin fi tarafında bir toplum bir öküze tapmaya başlar, yeri göğü o öküzün yarattığına inanmaya başlar. Hâlbuki bunun hiçbir gerçeklikle ilgisi yoktur ama onlar açısından sürekli işlenen bir kültür olduğu için, bu, nesnel gerçeklikten de daha güçlü bir gerçeklik hâline gelir, öznel gerçeklikten de daha büyük bir gerçeklik hâline gelir.

Şimdi, eğer ülkenin sadece bugünlerini düşünmüyorsak, elli yıl sonra, yüz yıl sonra, bundan on yıl sonra bugünkü yaptıklarımızın ülkenin geleceğine hangi tahribatları vereceği hesaplanıyor, kurgulanıyorsa ona göre yönetmek lazım. Yoksa duygularımıza kapılarak, heva ve heveslerimizi tatmin etmek maksadıyla bulunduğumuz koltukları bir üstünlük vesilesi saymak suretiyle iş yaptığımız zaman belki kısa dönemde yönetim dönemlerimizde başarılı olabiliriz, bazı sorunların üzeri kapatılabilir, sonlandırılabilir ama onların tekrar yeşerdiği takdirde hangi sorunları ortaya çıkaracağını ve bugün yaptıklarımızın gelecekte nasıl büyük bir felakete dönüşeceğini de gözlemek ve ona göre tedbirli davranmak gerekir diye düşünüyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu bağlamdan baktığımızda bazı tabuları değiştirmemiz lazım. Burası Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde sükûnetle her konuyu tartışmalıyız ve birbirimizi anlama çabası içerisinde olmalıyız. Bir konuyu ortaya attığımızda herkes kendi tabularına göre onu tartışılmaz ve konuşulmaz hâle dönüştürürse sistemin çözüm üretme yeteneği de ortadan kaybolur. Bu yeteneği ortadan kaldıramayız. Devlet erkânın da sürekli "think tank"ler yapmak suretiyle aykırı ve tabu kabul edilen varsayımları bile yıkarcasına ülkenin bugünü ve geleceği ne olacak diye tartışması lazım.

Şimdi, benim en fazla dikkatimi çeken noktalardan biri, Kürt meselesinde ne yapıyoruz? Yani Hükûmetin izlediği politika ne kadar...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Bir saniye efendim, ilave süre veriyorum.

Buyurun.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Yasal zemini bastırarak suçlayarak, yok ederek faydalı mı oluyoruz ülkemize yoksa bu daha büyük yanlışları mı tetikliyor? Veya işte, çok bahsediyor arkadaşlar, Suriye'de PYD ile bağlantılı olarak, PYD'nin Suriye devleti içerisinde legalleşerek yeni bir sürece girmesi mi daha faydalı yoksa Amerika'nın kucağında durması mı daha faydalı? Bunu test etmemiz lazım. Birçok açıklama yaptılar; mesela diyorlar ki: "Biz silahlarımızı Suriye ordusuna devretmeye hazırız. Demokratik bir yönetim kurulduğu takdirde o yönetimin içerisinde yer alabiliriz." Böyle bir yapıyı Amerika'nın kucağında tutup terörize etmeye çalışmak mı Türkiye açısından daha faydalı bir politikadır yoksa kendi bulundukları ülkelerde legalleşmesini sağlamaya çalışmak mı daha faydalıdır? Bunun konuşulması lazım bence. Ama tabuyu baştan koyarsınız, hiçbir şey konuşulmaz, hiçbir şey tartışılmaz. "Bunu yok etmek lazımdır." derseniz yok edip etmemek bir tarafa, yok ettiğiniz zaman sonradan, daha sonraki safhalarda nasıl patlayacağını, nasıl sorunlar çıkaracağını da gözden geçirmek lazım veya Türkiye'de demokratikleşmenin her şeyin çözümü olduğuna inanıyorum ama maalesef, Türkiye en kritik döneminde Anayasa değişikliği yapmıştır ve Türkiye'nin demokratik niteliğine zarar vermiştir, tek bir kişinin bu ülkedeki bütün erklere hükmeder hâle gelmesine yol açmıştır. Böylesine bir yapılanma, böylesine bir antidemokratik veya demokrasinin oldukça zayıfladığı bir yönetim tarzının...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Lütfen, tamamlayınız.

Buyurun.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - ...ülkenin güvenlik sorununa nasıl etki edeceği, hangi fay hatlarını çatlatacağı ve bu sorunu hangi boyutlara ulaştıracağı bu ülkenin düşünen her insanının kafa yorması gereken bir meseledir ve herkesten fazla da Parlamentonun, bakanlıkların, bu ülkede var olan güvenlik kuruluşlarının en fazla da bu konuları tartışması lazımdır diye düşünüyorum. Körler ve sağırlar diyaloğu son derece yanlış ve ben burada elektrikli ortamlar ortaya çıkarmanın da ülkeye zarar verdiği kanaatindeyim çünkü basına yansıyor bu tartışmalar. Bunlara yol açmadan, sükûnetle, suhuletle, konularımızı karşılıklı birbirimizi dinleyerek halletmemizin faydalı olduğunu düşünüyorum ve bu duygular içerisinde, İçişleri Bakanlığımızın bütçesinin İçişleri Bakanlığı mensuplarına ve ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.