| Komisyon Adı | : | PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU |
| Konu | : | 2021 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi (1/281 ) ile 2019 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanun Teklifi (1/280) ve Sayıştay tezkereleri a) Cumhurbaşkanlığı b) Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı c)Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ç)Diyanet İşleri Başkanlığı d)Devlet Arşivleri Başkanlığı e)Millî Saraylar İdaresi Başkanlığı f)Strateji ve Bütçe Başkanlığı g)İletişim Başkanlığı ğ) Savunma Sanayii Başkanlığı h)Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ı)Yatırım Ofisi Başkanlığı |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 27 .11.2020 |
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız, değerli milletvekillerimiz, değerli bürokratlar; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bugün Komisyonumuzda bütçe görüşmelerinin sonuna geldik. Her şeyden önce bu bütçenin ülkemiz açısından hayırlı olmasını dilerim.
Bildiğiniz gibi, bütçeler halktan toplanan vergilerin ve bu toplanan kaynakların hükûmet tarafından, idare tarafından nasıl harcandığını, nerelere harcandığını gösteren belgelerdir. Ancak bu devasa bir büyüklüğü ifade eder. Toplanan gelirler, devletin topladığı vergi ve diğer gelirler bu yıl ve önümüzdeki yıl bütçelerinde yüzde 33 civarında görünmektedir millî gelire oranı itibarıyla. Çok büyük bir kaynaktır bu ve bunların harcanması da önemlidir. Hiçbir firma toplam millî gelirin yüzde 1'i kadar bile bir ciroya sahip değildir, bir gelire asla sahip değildir. Dolayısıyla, ülkedeki en büyük ekonomik faaliyet devlete aittir. Bu nedenledir ki ülkedeki ekonominin gidişiyle ilgili olarak sorumlu olanlar bu ekonomi politikalarını uygulayanlardır yani hükûmetlerdir. Ekonominin doğrudan doğruya sorumlusu hükûmetlerdir, iktidarlardır. Çünkü belirttiğim gibi, bir taraftan çok büyük miktarda gelir toplarlar, bunu harcarlar. Topladıkları gelirin, yaptıkları harcamanın miktarını ve bileşimini belirlerken doğrudan doğruya ekonomiyi de etkilerler. Bunun dışında, iktidarların elinde para politikası araçları vardır; toplam para hacmini belirler, faiz kur üzerinde etki yapar, bu da ekonominin gidişi üzerinde belirleyici etkiler meydana getirir. Ama iş bununla da bitmez; iktidar gücünün yasamayla birlikte başta ekonomi konuları olmak üzere düzenleme yapma yetkisi vardır, kurallar koyma yetkisi vardır, cezalar verme yetkisi vardır ve bunun da ötesinde kamu işletmeleri vardır. Kamu işletmeleri de bizim gibi ülkelerde ekonominin içerisinde çok büyük bir hacme sahiptir. Tüm bunları birlikte değerlendirdiğimizde bu Hükûmetin asla kötü gidişten sorumluluğunu itiraf etmeyişini, kabullenmeyişini doğru, mantıklı, ekonominin kurallarına uygun bulmadığımızı belirtmek istiyorum. Şu son dönemlerde yaşanan olumsuzluklar da dâhil şu andaki kötü gidişin bir numaralı sorumlusu mevcut Hükûmettir. Demek ki bir şeyleri yanlış yapıyor. "Efendim, pandemi var, bu pandemi dünyayı etkiledi, işte bizi de etkiledi." gibi bir mazeret olamaz çünkü ekonomideki kötü gidiş, son yılların eseridir, pandemi başlamadan önce de bu ülkede kriz çıkmıştı, bu kriz bir buçuk yılı bulmuştu. Daha önceki hiçbir kriz bir yılı geçmezken, bir yıl içerisinde ekonomi toparlanırken 2018 krizi bir buçuk yılını buldu ve pandemiye ülke ekonomisi, krizle birlikte yakalandı.
Şimdi, rakamlara bakıyoruz, doğrusu rakam konuştuğumuz zaman, statik olarak hele konuştuğumuzda, çok fazla bir şey söylemeye gerek yok, yani tek kelimeyle berbat. Bakıyorsunuz bütçeye; faiz ödemeleri 180 milyarı bulmuş, bütçe açığı 245 milyarı bulmuş, bütçe açıkları millî gelirin yüzde 4'üne, 5'ine ulaşmış. Bir bütçe dengesi açısından bunun sağlıklı bir şey olmadığını açıklıkla söyleyebiliriz ama makro dengeler de çok kötü. Bakın, millî gelirin bugün ulaştığı nokta bundan yedi yıl önceki millî gelir düzeyinin 250 milyar dolar altındadır yani yedi yıldır küçülen bir ekonomi var. Veya kişi başına düşen millî gelire bakıyorsunuz, 8 bin dolarlık... Şu andaki kişi başına millî gelir -işte bundan dediğim gibi yedi yıl falan öncesine göre- 4 bin dolar daha düşük, yüzde 50 daha düşük yani kötü giden şeyler var.
İstihdam berbat çünkü nüfus artıyor, bakıyoruz istihdam edilenlerin sayısına, istihdam düzeyi sürekli azalıyor. Bir ülkede nüfus artarken istihdam edilenlerin sayısı düşer mi Allah aşkına? Veya işsizlik oranı son iki yıldır -verdikleri rakam- yüzde 14 civarındadır, bu da çok büyük.
İhracata bakıyoruz, ihracatta büyük kayıplar var. Hiçbir kriz ortamında dış ticaret dengesi, cari açık bu kadar bozuk çıkmamıştır. Daha önceki kriz yıllarına bakın; bir taraftan doların yükselmesi, bir taraftan talebin düşmesi sebebiyle sürekli olarak cari açık kapanmıştır, dış ticaret açığı kapanmıştır ama maalesef bu yüksek kura rağmen, dış ticaret açığı yüksek seyreden, cari açığı yüksek seyreden bir ekonomiyle baş başayız. Yani bu aslında bir anlamda felaket görüntüsüdür, mevcut Hükûmetin ülkeyi yanlış idare ettiğinin bir göstergesidir ama maalesef bir taraftan da "O, ekonomimiz uçuyor, kaçıyor." diye beyanlarda bulunmak da Hükûmet çevrelerinde alışkanlık hâline gelmiştir.
Bu sahneleri seyrettikçe hep aklıma Vahdettin'in cuma selamlığından çıkışı gelir. Biliyorsunuz, Osmanlı padişahları cuma selamlığından çıkarken etrafına insanlar toplanırlar ve "Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var." derler. Yine bir cuma selamlığından çıkarken Vahdettin de bu tezahüratla karşılaşınca geri dönüyor ve "Gururlanacak neyimiz kaldı?" diye kalabalığı susturuyor. İstanbul işgal edilmiş, işgalcilerin savaş gemilerinin namluları saraya doğru doğrulmuş, saray bir emir erine dönüşmüş ve hâlâ şakşakçılar "Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var." diyor. Arkadaşlar, bu ekonomiyle gururlanacağımız, destanlar yazacağımız "Şöyle başarılıyız, böyle başarılıyız." diyeceğimiz bir tablo değildir. Bunu iktidar, muhalefet herkesin kabul etmesi lazım.
Korkunç ekonomik sorunlar var, bu ülke -otuz yıldır siyasetin içerisindeyim- hiç bu kadar perişan olmamıştır. Nereye giderseniz gidin, hangi gelir grubuyla konuşursanız konuşun insanlar kan ağlıyor. Emeğin para etmediği, mala paranın yetişmediği bir dönemi yaşıyoruz arkadaşlar, bütün mutfaklarda yangın var. Emek para etmiyor, iş bulmak imkânsız, gençlerin umudu kalmamış; umutsuzlar, işsizlikten daha kötü bir şey ve böyle bir tabloda "Aman ekonomi iyidir." demenin imkânı yoktur. Bu tablo aslında sadece Türkiye olarak değil İslam dünyası olarak da kendimizi hesaba çekmemiz gereken bir noktayı işaret ediyor. Dün Katar geldi, borsaya girdi, başka şeyler falan filan aldı. Nedir bu İslam dünyasının hâli diye ben bir ara merak etmiştim. İslam İşbirliği Konferansı var, biliyorsunuz, Türkiye onun ev sahipliğini yapıyor. 57 İslam ülkesi var İslam İşbirliği Teşkilatına üye. Merak edip bu 57 ülkenin millî geliri nedir diye incelediğimde, sadece Japonya kadar görünüyordu. Şimdi rakamlar değişti mi bilmiyorum ama 57 ülke Japonya kadar üretiyor. Toplam dünya millî geliri içinde payı nedir diye baktığımda, kırkta 1 gördüm yani sanki dünya zekâtını Müslümanlara bırakmış. Dış ticaret hacminde payı nedir diye inceledim; petrolü, doğal gazı, bu ülkelerin kendi kendilerine yaptıkları ticareti çıkarırsanız geride fitre oranı kadar bir miktar kalıyor. Dış ticarette de fitresini bırakmış dünya Müslümanlara. Şimdi Katar aşkıyla saldırıp duruyoruz yani bakalım, bu Amerikancı Katar ileride başımıza hangi belayı açacak; onu da merak ediyorum.
Değerli arkadaşlar, bir reel, gerçek siyaset vardır, bir de ideal siyaset vardır. Bu reel siyasetin çapul siyasetine dönmemesi lazım. İdeal siyaset, siyaset yapan insanların çıkarlarından vazgeçebildiği durumu ifade eder yani tabutu kadar insan olmaya isyan etmeyi gerektirir. Bu ülkenin bugünü ne olacak, geleceği ne olacak? "Küresel rekabet" dediğimiz bir şey var, dünyada iyi olmadığınız sürece hiçbir şey iyi olmaz yani Türkiye'nin iyi olabilmesi için dünyadaki konumunun iyi olması lazım. Ben, Hükûmetin izlediği rakamların Türkiye'nin dünyadaki konumunu iyileştirdiğiyle ilgili bir şey görmüyorum, geriye gidiyorsunuz. Dünyada korkunç bir rekabet var; siz iyiyi yaptığınız sürece ayakta kalamazsınız, en iyiyi yapmak zorundasınız. Siz iyiyi yaptığınız sürece, daha iyisini yapanlar olduğu sürece siz geri kalırsınız, ezilirsiniz dünyada. E, rakamlara bakıyorum, gerçekten Türkiye'nin en iyisini yaptığını söylemek mümkün değil. İşte, dünya ekonomisinden aldığı pay kırk sene önce de aynı, şimdi de aynı. 1980'de dünya ekonomisinden aldığı pay 0,86; 2019'da da 0,86 yani milimi milimine aynı. Patinaj yaparak Türkiye bir yere varamaz. Gelişmiş ekonomiler içerisinde aldığı pay da düşüyor üstelik ve gelişmiş ekonomilerin dünya ekonomisinden aldığı pay arttığı hâlde. "Ama bunların içinde Çin var." derseniz Çin'i çıkarıyorsunuz, Çin dışındaki gelişmiş ekonomiler içerisindeki payı da düşüyor. Ülkeyi palyatif, günübirlik politikalarla yönetmeye kalktığınız zaman ortaya çıkan tablo bu.
E, bakıyoruz, dünyanın her tarafında ülkeler orta gelir seviyesine geçtikten belli, makul bir süre sonra, ortalama yedi yıl, on yıl gibi bir süre sonra ileri yüksek gelir noktasına ulaşıyorlar kişi başına gelir açısından. 21 ülke var böyle. Bakıyoruz Türkiye'nin hâline, hâlâ yıllardır, on yıllardır orta gelir seviyesinden ileri gelir seviyesine geçememiş, patinaj yapıp duruyor. Bu iyi bir tablo değil.
Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız anlattılar, Yatırım Ofisinden bahsettiler. Değerli arkadaşlar, Türkiye'ye gelen doğrudan yatırımları çekmek için kurulmuş bir ofis bu. Bu Ofis herhâlde yanlış çalışıyor. Nasıl yanlış çalışıyor? Bakıyorum Türkiye'ye gelen doğrudan yatırımların sektörlere göre dağılımına, 2003 yılından bugüne kadar elimde tablo var, imalat sanayisine gelenin 2 katı, 3 katı, 4 katı miktarında gayrimenkule geliyor yabancı sermaye. Ya, gayrimenkule yabancı sermayenin gelişinin bu ülkeye ekonomik hangi katkısı varsa bana bir söyleyin. Bakın, 2018'de 15 milyar dolar imalat sanayisine, 45 milyar dolar da gayrimenkule gelmiş, yani 3 kat. 2017'de 10 milyar dolar imalat sanayisine, 40 milyar dolar gayrimenkule gelmiş, 4 katı. Yani, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisinin işi gücü herhâlde gayrimenkul pazarlamak. Bununla bir yere varılmaz ki.
İmalat sanayisine bakıyorsunuz, yerli imalat sanayisine, gerçekten rakamlar korkunç. İmalat sanayisinde istihdam edilenlerin sayısı beş yıl önceyle şu anda aynı arkadaşlar. Böyle bir tablo olur mu? "Bu tabloda küresel rekabette yerimiz nedir, nereye gidiyoruz?" dediğimizde, olumlu olarak söyleyebileceğimiz bir şey bulabilir miyiz? Bulamayız. Onun için Hükûmetin günübirlik, palyatif tedbirlerle günü kurtarmaya çalışma politikaları, kendisini kurtarmaya çalışma politikaları bu ülkenin geleceğini karartmaktadır, bu ülkenin geleceğine zarar vermektedir, bu huydan vazgeçmesi lazım.
Evet, sunumlara baktığımızda sürekli "Strateji, strateji, strateji..." diyor. Ben, hep şunu tespit etmişimdir: Birinde ne yoksa en çok onu tekrar ediyor. Bu Hükûmet ne kadar çok stratejiden bahsediyorsa, uzun vadeli stratejisi o kadar eksiktir, bir şey çıkmıyor ortaya çünkü. Üretken, rekabet eden bir ekonomi arıyoruz biz. Daha önce de söyledim, bakın, başka hiçbir hükûmete nasip olmayan veya başka hiçbir hükûmetin ulaşamadığı kadar çok kaynak kullanmış bir Hükûmetten bahsediyorum. Bir hükûmetin en önemli kaynağı nedir? Yaşayanlardan topladığı vergilerdir ve vergi dışı diğer gelirlerdir. Ya, bu ülkede sanayi devrimini gerçekleştiren, cumhuriyetin ilk dönemi Atatürk'ün öncülüğündeki Cumhuriyet Halk Partisinin iktidar olduğu dönemde, Hükûmetin kullandığı kaynak millî gelirin yani, vergiler ve diğer gelirler, yüzde 7'si ya, yüzde 10'u bile yok. Şimdi, bakın orta vadeli program var önümde, devletin gelirleri millî gelirin yüzde 33'ü şimdi. 4,7 katı cumhuriyetin ilk dönemine göre daha fazla yaşayan insanlardan vergi toplamış bir hükûmetten bahsediyoruz. Bu kadar çok kaynak toplayacaksınız, sonra ıskalayacaksınız bunu, küresel rekabette memleketi geri bırakacaksınız, çocuklarınızı işsiz bırakacaksınız, Türkiye'nin geleceğini karartacaksınız... Olmaz bu ya. Sadece vergiler olsa...
Bakın, bu Hükûmet geçmişlerin, yani mezardaki geçmişlerimizin biriktirdiklerini de harcadı. KİT'lerin özelleştirilmesi dediğimiz nedir? Geçmiş kuşakların biriktirdiklerinin harcanması demektir. 60 milyar, 70 milyar derler ama gerçekte, hesabını yaparsanız 80 milyar dolarlık da özelleştirme, kamunun kullanım hakkını devrinden bunların faiz gelirleriyle vesaire oluşan gelirler var, bu da devasa bir kaynak arkadaşlar. İlave olarak, bakın cumhuriyetin ilk dönemiyle karşılaştırıyorum. Cumhuriyetin ilk dönemindeki kuşak geçmişin kaynaklarını kullanmadı. Ülkeyi yüzde 3 okuryazar oranıyla devraldı, mühendisi bir avuç kadardı, doktoru aynı şekildeydi. Şimdi cumhuriyetin yüz yıldır biriktirdiği insan potansiyeli var, sanayi devrimini gerçekleştirmiş sanayi geleneği var, ticaret geleneği var. Tüm bu birikimlerle birlikte alıyorsunuz, üstelik de hem mevcut yaşayanlardan daha çok kaynak topluyorsunuz hem ölmüş geçmişlerimizin kaynağına el atıyorsunuz. Cumhuriyetin ilk nesli böyle geçmiş kuşaktan bir kaynak elde etmedi, üstelik demir yolu, limanlar gibi bir ton yabancılara ait işletmeler vardı; Osmanlı yarı sömürge hâlindeydi. Bunları da parasını vererek devletleştirdi, millîleştirdi. Yani geçmişten bir şey kullanmadığı gibi geçmişin borçlarını ödedi. Ama şimdi ki Hükûmet yani bu Hükûmet, bir de daha para kazanmamış, doğmamış, gelir elde etmemiş çocuklarımızın, torunlarımızın kazanmadığı paraları harcıyor. Bu kadar çok borçlanma var mı? İç borcun hâline bakın -rakamlara boğmayacağım sizi- dış borcun hâline bakın. O yetmiyor, kamu-özel iş birliği kuruluşları var ta gelecek... Lütfen Sayın Cumhurbaşkanım -burada vekâlet ettiğiniz için öyle hitap ettim Cumhurbaşkanı Yardımcım- şu kamu-özel iş birliğinin bu ülkenin geleceğine getirdiği yükümlülüklerin miktarını verir misiniz?
BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Sayın Şener, iki dakika ek süre veriyorum.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Bu şehir hastanelerinin yükümlülüğü nedir? Bu hava yollarının, havaalanlarının yükümlülüğü nedir? Köprülerin, otobanların yükümlülüğü nedir? Şunu düzgünce bir verir misiniz? Ne kadar geleceğe ait borcumuz var? Bilelim yani hesapları ne üzerinden yaptığınızı.
Osmangazi Köprüsü "35 -bilmem- dolardan geçiş garantisi." diyorsunuz, hesabı ona göre yapıyorsunuz ama sürekli, her yıl artıyor. Bunun ortalaması ne? Artış oranı ne? Nasıl artıyor? 1,2 milyar dolarlık maliyeti olan köprü dört yılda 2 katına çıkarıyor ya. Böyle bir yükümlülük altına devlet sokulabilir mi?
Geçmiş kuşakları borçlandırıyorsunuz. Bakın, cumhuriyetin ilk yıllarında geçmiş kuşaklara borç devredilmedi, üstelik Osmanlı'nın dış borçları ödendi. Ne kadardı bu dış borçlar? Bugüne eskale ettiğiniz zaman Türkiye'nin bir yıllık millî geliri kadardır. Yani sizin ilk on sekiz yıl ile cumhuriyetin son on sekiz yılını karşılaştırıyorum; biri küresel rekabette sanayi devrimini gerçekleştirmiş, uçak fabrikası bile yapmış 1950'ye kadar, kapatılana kadar 105 tane savaş uçağı üretmiş bir ülke.
YAŞAR KIRKPINAR (İzmir) - Kim kapattı?
ŞİRİN ÜNAL (İstanbul) - Kim kapattı?
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - 50'den sonra kim kapatır ya? Sen bilirsin, Demokrat Parti döneminde.
BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Karşılıklı konuşmayalım arkadaşlar zaten süre dolmuştur.
Sayın Şener, tamamlarsanız çok sevinirim ek süreniz de dolmuştur.
Toparlarsanız Sayın Şener.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Demir çelik sanayisinde...
EKREM ÇELEBİ (Ağrı) - Bak, ben hiç müdahil olmadım, cevap ver devam edelim.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Verdim, duymadın, yanındakiyle konuşuyordun.
Böyle bir şey olmaz. Biri sanayi devrimini gerçekleştiriyor; siz parazit yapıyorsunuz, geride kalıyorsunuz, patinaj yapıyorsunuz affedersiniz. Üstelik ilk on sekiz yılın kullandığıyla kıyaslanmayacak devasa kaynaklar harcıyorsunuz.
BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Evet, çok teşekkür ediyorum Sayın Şener.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Hem geçmişi hem yaşayanları hem geleceği ipotek altına alıyorsunuz ya.
BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Çok teşekkür ediyorum Sayın Şener, sağ olun.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Teşekkür ederim.