KOMİSYON KONUŞMASI

MURAT BAKAN (İzmir) - Sayın Başkanım, teşekkür ederim.

Sayın Bakan Yardımcım, Komisyon üyesi arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle bizim 2 Komisyon üyesi arkadaşımız rahatsız, Mahir Polat Covid, diğer arkadaşımız Ednan Arslan da bir küçük operasyon geçirdi, her ikisine geçmiş olsun diyorum. Ayrıca Sayın Başkanım, annenize ve Hacı arkadaşımızın da babasına geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

HACI TURAN (Ankara) - Sağ olun.

MURAT BAKAN (İzmir) - Şimdi, Sayın Bakanımız konuşurken nükleer güç santrallerinin Türkiye'nin karbon nötr olmasında çok büyük etkisi olacağını söyledi. Bununla ilgili bir şey yapayım, nükleer güç santrali Türkiye'yi karbon nötr hâle getirmez. Neden getirmez? Karbon emisyonunu düşürmez ancak yeni karbon emisyonu oluşmasını engeller. Yani siz kömürlü termik santrallerin çıkarttığı emisyonu ortadan kaldıramazsanız yeni kömürlü termik santral planlar ve mevcutları kapatmazsanız emisyonu düşüremezsiniz, mevcut emisyon devam eder. Dolayısıyla bu bilgi doğru bir bilgi değil, bu bakış açısı doğru bakış açısı değil, Sayın Bakan da bunu Mecliste yaptığı konuşmada aynen söylemişti, ben onu da eleştirmiştim.

Diğer taraftan, kanun teklifini hazırlayan arkadaşımızdan nükleer güç santralleriyle ilgili bir güzelleme geldi, biz bunu da doğru bulmuyoruz. Nükleer güç santralleriyle ilgili bizim görüşümüz iktidar partisi gibi değil.

Şu ana kadar Türkiye'de, dünyada enerji politikaları tüm diğer politikaları belirliyordu ama geldiğimiz noktada Paris Anlaşması'ndan bahsediyorsunuz, artık iklim politikaları diğer tüm politikaları belirliyor. Yani iklim politikaları enerji politikalarını belirliyor, iklim politikaları sağlık politikalarını, ulaştırma politikalarını, eğitim politikalarını yani multidisipliner bir alan oldu iklim politikaları, hepsinin üzerinde. Dolayısıyla öncelikle iklime bakarak -belki ben çok söylüyorum bunu- yüz milyarlarca gezegen içinde tek canlı yaşamının olduğu bu mavi gezegenin geleceği, ülkemizin geleceği açısından bakmamız lazım tüm politikalarımıza, enerji politikaları ve nükleer politikalara da böyle bakmamız lazım.

Şimdi, yine Kurum Başkanımız sunumunda halkın radyasyondan etkilenmesini engellemekten bahsetti. İzmir'de Gaziemir'de nükleer atık var, daha Gaziemir gibi bir ilçenin, yerleşim yerlerinin içindeki bir nükleer atığı ortadan kaldıramamış, bununla ilgili tedbir alamamış bir Kurumun dev bir nükleer güç santralinin ortaya çıkaracağı sorunlardan halkı koruyacağını söylemesi bize inandırıcı gelmiyor.

Şimdi, nükleer enerji üretimi öngörülen, öngörülemeyen ve telafisi mümkün olmayan birçok mali ve güvenlik riskleri içeriyor. Siyasi iktidar ülkenin nükleer santral ihtiyacı olup olmadığı konusunda ciddi bir analiz yapmadan, alternatiflere göre nükleer enerjinin zarar, risk ve maliyet hesabını somut olarak ortaya koymadan, nükleer enerjiyle ilgili bütünlüklü bir politikanın nasıl oluşturulacağını açıklamadan Paris Anlaşması kılıfı altında Nükleer Düzenleme Kanun Teklifi'ni Meclise getirdi. Yani bugüne kadar olduğu gibi ülkemiz adına hayati sonuçlar doğuracak bu düzenlemede bile kamuoyunun detaylıca bilgilendirilmesi, konunun uzmanlarının görüşünün alınması, nükleer enerji santrallerinin neden olacağı olumsuzluklara ilişkin kaygılara yeterli cevapların verilmesi gibi asgari koşullar yerine gelmeden bu düzenleme Meclise geldi. Şimdi nükleer enerji alanında bu düzenleyici çerçevenin iki önemli temel bileşeni var. Bunlardan birisi uluslararası anlaşmalar, anlaşmalarla uluslararası kuruluşların oluşturduğu normlar, standartlar, kurallar ve öneriler; ikincisi ülke özelinde oluşturulan düzenleyici otoritenin, çerçevenin unsurlarının oluşturulması. Nükleer enerjide güvenlik hayati önem taşıyor. Düzenleyici otoritenin bağımsızlığı, saydamlığı ve teknik kapasitesi gibi unsurlar önemli ancak nükleer enerji gibi bir alanda yeterli değil. Bunun nedeni, dünyada örnekleri görüldüğü ve acı biçimde tecrübe edildiği üzere, santral işletmecisi ve enerjiden sorumlu bakanlığın önceliklerinin ve güvenliğe yönelik ilkelerinin her zaman uyumlu olmaması. Bu, Fukuşima Nükleer Güç Santrali kazasında ortaya çıktı. Orada da kazanın hükûmet, düzenleyiciler ve TEPCO arasındaki danışıklıktan ve bu tarafların yönetişim eksikliğinden ortaya çıktığı söyleniyor. Biliyorsunuz, Fukuşima'da bir deprem ya da deprem sonucu oluşabilecek tsunaminin önlemi alınmıştı ama o tsunamiyle santralin yedek güç sistemlerinin devreye alınması noktasındaki eksiklikler ortaya çıktı. Yani siz nükleerle ilgili bir adım attığınızda önce geriye dönüp bir bakmanız lazım ne oldu diye. Nükleerle ilgili yapılan, yani biz diyoruz ya "Halkın radyasyondan etkilenmesini önleyeceğiz." ya da mesela, diyorsunuz "Bu zararların nasıl tanzim edileceğini belirleyeceğiz." Şimdi, ben hemen bununla ilgili size, nükleer güç santrallerinin sebep olduğu kazalar, yani nükleer güç santrallerinden dolayı ortaya çıkan kazalar... Mesela, bir tanesi, Kosmos 954 kazası, nükleer güçle çalışan bir uzay aracı Kanada'nın üzerine düştü. Diğeri, Üç Mil Adası kazası, Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm nükleer politikasının, nükleer güç santralleri politikasını etkiledi ve o zaman tahmin ediyorum, yanlış hatırlamıyorsam Amerika Birleşik Devletleri 54 tane yeni projeyi iptal etti. Kyshtym patlaması ve bu, uzun yıllar Sovyetler Birliği tarafından gizlendi, 30'a yakın köyü haritalardan silen bir patlamadır. Çernobil, yani bizim Karadeniz'de -Başkanımız da Karadenizli- kanserden ölenlerin büyük çoğunluğu Çernobil kazasında o radyoaktif bulutların Karadeniz'in üzerine yağmur olup yağmasından o insanlar öldü. Yani bir nükleer güç santralinde oluşacak kazanın yaratacağı etkinin telafisi mümkün değil. İşte, Kazım Koyuncu bizim Karadenizli sanatçımız, mesela, kanserden öldü, Allah rahmet eylesin, çok insan öldü. Dolayısıyla, kaza oldu, kaza olduktan sonra bu zararları nasıl telafi edelim? O ölen insanı geri getirmek mümkün mü? Değil. Dolayısıyla, bu riskleri göze almadan nükleer güçle ilgili bir değerlendirme yapılamaz. Onları da hiçbiriniz konuşmanızda, burada hem kanun teklifini getiren hem Bakan Yardımcısı hem kurum yetkilisi arkadaşımız nükleer güç santralleriyle ilgili risklerden hiç bahsetmedi.

Şimdi, nükleer enerji alanına girmek son derece karmaşık bir süreç nükleer santral faaliyetleri çevre açısından yarattığı potansiyel ve geri dönüşü imkânsız bir tehlike var, bunu görmek lazım. Bu anlamda biz nükleer güç santrallerine karşıyız. İklim krizinin derinleşen etkisiyle beraber nükleer enerjinin barındırdığı büyük riskler göz ardı ediliyor ve nükleer enerji temiz, ucuz ve güvenli bir enerji kaynağı olarak pazarlanmaya çalışılıyor, şu an yaptığınız da o. İşte, Paris Anlaşması'ndan bahsediyorsunuz, "Ülke karbon nötr olacak." diyorsunuz ama şöyle söyleyeyim, Alman Merkel Hükûmetindeki herhâlde en son Çevre Bakanının açıklamasıydı, diyor ki: "Şunu bir düşünün, biz Almanya'da sadece 3 kuşak nükleer enerji kullandık ama atıklarını yok etmek için en az 30 kuşağın yaşlanmasına ihtiyaç var. 'Yani o yakıt çubuklarını doğadan yok edemiyorsunuz. Ortaya çıkardığınız nükleer enerjiyi ve o atıkları yok edemiyorsunuz.' Bunun ucuz bir enerji çeşidi olduğunu iddia eden herkesi aslında buraya getirmek gerekiyor." Japonya eski Başbakanı Naoto Kan diyor ki: "Türkiye'ye nükleer enerjiyi tavsiye ettiğim için pişmanım, utanç duyuyorum." Sayın Cumhurbaşkanına temiz enerji olarak tavsiye etmişti. BBC Türkçe'nin sorularını yanıtlarken bu şekilde söylüyor. Kendileri Fukuşima'yı yaşadılar ve değerlendirmeleri bu şekilde.

Yine, radyasyonun genetik zararları, yaşam süresinin kısalması ve sağlık problemleri nedeniyle doğrudan yaşamsal bir tehditken asit yağmuru, ozon tabakasının delinmesi gibi çevreye verdiği zararlar nedeniyle aynı zamanda ekolojik bir tehdittir. Nükleer kazalardan kaynaklanan riskin, doğası gereği çok büyük olması, kapsama alanının genişliği ve zararın uzun süre sonra ortaya çıkabilmesi nedeniyle de başka bir tür tehditle karşılaştırılamayacak kadar ciddidir. Çernobil faciasında yaklaşık 400 milyon Alman markı civarında zarara uğrayan Almanya örneğinde Paris konvansiyonuyla belirlenen 15 milyon SDR gibi -SDR bir para takas yöntemi biliyorsunuz, bir para birimi gibi değerlendiriliyor- ortaya konulan parasal sorumluluk tavanının çok ötesinde zararlara yol açabilmektedir. Bununla birlikte, Trail Smelter tahkiminde verilen, hiçbir devletin ülkesinin egemenlik yetkisini başka bir devletin ülkesine veya buradaki mallara zarar verecek şekilde kullanamayacağına ve kullanılmasına izin verilmeyeceğine ilişkin kararın da hatırlatılmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Uluslararası çevre hukuku için önem teşkil eden davada (1938/41) davalı taraf Kanada ve davacı taraf ABD iken Kanada'nın ABD sınırına yakın bir kasabasında bulunan fabrikanın çıkardığı gazlar sınırın ötesine geçerek Amerika'daki kasabaları etkiliyor. Bunun üzerine ABD, olayı milletlerarası tahkime götürüyor ve yapılan inceleme sonucunda Kanada suçlu bulunuyor.

Bu kanun teklifinin ruhunu biz tarihe baktığımızda okuyabiliyoruz. 17 Kasım 2015 tarihinde dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun Akkuyu Nükleer Santral Projesi'nde sürecin hızla işletilmesi gerektiğini belirterek "Rusya'nın Akkuyu için getirdiği 3 milyar doların yatırıma dönüşebilmesi için gerekli 3 düzenleme bir an önce Meclisten geçmeli, bu yüzden Ruslar Akkuyu'da ilerleyebilmek için yeni Hükûmetimizi bekliyor." diyor. Gelinen noktada Akkuyu Nükleer Güç Santrali kamu mülkiyetinde olan atom enerjisi kuruluşu Rosatom tarafından yapılıyor ve işletilecek. Türkiye, inşa alanını ve gerekli izinleri bedelsiz temin ediyor fakat santralin yapılacağına ve işletileceğine dair tasarım, radyoaktif atıkların imhası dâhil olmak üzere hemen hiçbir yetkiye sahip olmayacak Türkiye. Santral devreden çıkarma işlemi sonuna kadar Rosatom'un mülkiyetinde kalacak ve Rosatom'un hissesi asla yüzde 51'in altında olmayacak. Dolayısıyla Akkuyu, egemen bir devletin sınırları içinde olup da başka bir devlete ait olan ve o devlet tarafından işletilen ilk ve tek nükleer güç santralidir değerli arkadaşlar. Nükleer güç santrallerine karşı olmamızla beraber, bu proje Türkiye'nin egemenlik haklarına terstir. Millî olması gereken enerji kaynağınızı bir başka ülkeye her şeyiyle teslim ediyorsunuz; bunu da ayrıca doğru bulmuyoruz, bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu şu an Ukrayna-Rusya savaşında da görüyoruz. Ayrıca, yakıt sadece Rus TVEL firması tarafından temin ediliyor, tüm vasıflı eleman kadrosu Rusya'dan geliyor. Türkiye fosil yakıtların tedariki anlamında Rusya'ya fazlasıyla bağımlı; petrolümüzün yüzde 66'sı, doğal gazın yüzde 33'ü... Nükleer enerji projesi bu bağımlılığı daha da yukarıya çekecek. Hani, diyorsunuz ya "Enerji güvenliği, arz güvenliği için farklı kaynakları kullanacağız." diye ama Türkiye şu an bu nükleer güç santraliyle beraber enerji bakımından Rusya'ya göbekten bağlı bir hâle geliyor. Bununla ilgili hiçbir değerlendirmeniz yok. Ayrıca, bu VVER-1200 denenmemiş bir tasarım olup bununla ilgili Rusya'nın hiç deprem tecrübesi bulunmuyor. Kaza riski ve atık meselesi daima ilk sırada gelen sorular.

Akkuyu, ülkenin en fazla turist çeken bölgesinin tam ortasında bulunuyor. En ufak bir söylentinin dahi ekonomik maliyeti olacak Türkiye'ye. Ecemiş Fay Hattı üzerinde yer alan Akkuyu, aynı zamanda aktif bir deprem bölgesi fakat bu durum projede önemsenmiyor. Bu durum, lisansa imza atan bilim adamlarından Profesör Tolga Yarman tarafından da belirtildi. Türkiye ve Rusya arasındaki anlaşma Rusya'ya abartılı imtiyazlar ve tam denetim sağlıyor, üstelik herhangi bir bağımsız ulusal kurumun yürüteceği gözlem mekanizmalarından da muaf tutuluyor.

Reaktör tipi VVER-1200. Bu reaktör hiç denenmemiş daha önce, Akkuyu bu açıdan ilk. Türkiye'nin tasarımı gözden geçirme yetkisi olmayacak. Akkuyu Nükleer Enerji Santrali 4.800 megavat toplam kapasiteli 4 reaktörden oluşuyor. Toplam tesisat maliyetinin yaklaşık 20 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Siz bunları teyit edersiniz şimdi. Elektrik bir Rus firması tarafından üretilecek ve Türkiye'ye ilk on beş yıl boyunca arkadaşlar, 12,35 sent/kilovatsaat sabit fiyatıyla satılıyor. Bu da ilk on beş yıl boyunca Rus firmasına 71 milyar dolar ödeme teminatı şeklinde hesaplanabilir.

2021'de yapılan YEKA GES-3 yarışmasında kilovatsaat başına verilen alım garantisi 2,5 ila 3,5 dolar sent arkadaşlar, güneş enerjisi santralinden bahsediyorum. Akkuyu'yla kıyasladığınızda, Akkuyu'da elde edilen enerji güneş enerjisinden elde edeceğimizin 3-4 katı. Türkiye'de enerji ihtiyacına yönelik olarak ciddi enerji verimliliği önlemlerinin uygulanmasını ve bununla birlikte fosil yakıtlar ve uranyum gibi yenilenemez enerji yakıtları kaynaklarının kullanımının sıfıra indirilmesini biz talep ediyoruz.

Nükleer enerji santralleriyle ilgili bu enerji arz güvenliği, ucuz elektrik; bunlar doğru değil, nükleer enerji pahalı enerji. Farklı elektrik üretim tesislerindeki ömür boyu maliyetler hesaba katıldığında seviyelendirilmiş enerji maliyeti hesaplarına göre nükleer enerjinin daha pahalı olduğunu görüyoruz.

Nükleer santrallerin maliyet tahminleri ile gerçekleşen maliyetler arasında da ciddi farklar var. Mesela, Finlandiya'da 2005 yılında yapılmaya başlanan ve 2009'da bitirilmesi öngörülen Olkiluoto-3 nükleer reaktörüyle ilgili 3 milyar avro hesaplamışlar bitimini. Şu an inşaatı sürüyor hâlâ ve proje 8,5 milyar avroya ulaşmış arkadaşlar. Buna karşı yenilenebilirde, bu seçeneklerde maliyeti giderek ucuzluyor, verimliliği artıyor yani güneşin maliyeti ucuzluyor, rüzgârın maliyeti ucuzluyor. İşte, biz Glasgow'a gittiğimizde gördük, rüzgâr türbinleri aynı zamanda hem dalgadan enerji üretecek hem de rüzgâr enerjisini aynı anda üretecek noktaya gelmişler, yani bu enerji yenilenebilirde giderek çeşitlenen, ucuzlayan... Etrafımız, üç tarafımız denizlerle çevrili, off-shore rüzgâr enerjisi santralleri yapabilecek durumumuz var ve hiçbir şeyi tüketmemiz gerekmiyor. Mesela, bu radyoaktif güç santrallerinde kullanılan bazı şeylerden bir tanesi plütonyum, yanlışım varsa düzeltsin Kurum Başkanımız. Arkadaşlar, yarım kilo plütonyumu dünyaya eşit olarak dağıttığınızda iki yüz kırk bin yıl etkisi ortadan kalkmıyor ve tüm insanlık kanser oluyor; yarım kilo plütonyumdan bahsediyorum yani böyle bir risk. Uranyum için de aynı şey geçerli. "Üç yüz yıl" diyorlar belli elementlerin doğadan ortadan kalkması için. Yani biz bir iş yapıyoruz ve üç yüz yıl sonramızı ipotek altına alıyoruz.

Yüksek maliyetin yanı sıra nükleer şu sebeplerden dolayı da bir enerji kaynağı olarak sürdürülebilir değil: Nükleer madenciliğin ticari zinciri, nükleer güç santrallerinin işletmesi, nükleer atıkların yönetimi ve nihayet yeniden işlenmesi, sızıntı ve kirlenme riskleri içeriyor. Gelecekteki binlerce yıl için zehirli bir miras oluşturuyoruz. Son derece zehirli nükleer ürünlerin yaratılması, atığın güvenli bir şekilde depolanamaması teknolojinin sürdürülemezliğini gösterir. Nükleer enerji santralleri binlerce yıl radyoaktif kalacak atıklar üretir. Bu atıklar kesinlikle yok edilemez. 11 Mart 2011'de -az önce söyledim- tsunami sonrası Japonya'nın Fukuşima kentinde yaşanan felakette ortaya çıkan radyasyonun atık havuzlarından kaynaklandığı unutulmamalı ve bu atık havuzlarını ne yapacaklarını şaşırıyorlar Japonya'da, diyorlar ki: "Çaresiziz, bunu seyreltmek için okyanusa bırakmak zorundayız." Ve denize bıraktılar oradaki milyonlarca ton atık suyu yani yediğimiz balıkta onun etkisi var ve Japonya'da balıkçılık çok gelişmiş, en çok balıkçılar tepki gösteriyor çünkü orada balıkçılığı bitiriyorsunuz radyoaktif madde bırakarak. Fukuşima'da yaşananlar, deprem kuşağında bulunan ülkemiz için nükleer santrallerin ne denli risk oluşturacağını gözler önüne sermiştir. Her tür tedbiri alabilirsiniz ama depremle ilgili, doğal afetlerle ilgili tedbiri alamazsınız.

Denizlerimiz iklim krizi ve buna bağlı sıcaklık artışından günümüzde ciddi şekilde etkileniyor, ekosistemler bozuluyor ve istilacı türler gittikçe yayılıyor. Mesela, Kızıldeniz'deki balon balığı Akdeniz'de artık, bizim buradaki yerel türlerimizi tüketiyor. Nükleer santralin soğutma suyu denizlere karıştığı takdirde hâlihazırda baskı altında olan denizler, ekosistemler daha da büyük tehdit altında olacak arkadaşlar.

Yukarıdaki nedenlerden dolayı nükleer enerji üretmekte konvansiyonel bir yöntem olan nükleer füzyon, en tartışmalı ve en fazla itiraz edilen enerji kaynakları içinde yer almaya devam ediyor.

Türkiye'nin değerlendirilmeyi bekleyen yenilenebilir enerji potansiyeli ise çok fazla. Sadece güneş enerjisi potansiyelimiz yılda 380 milyar kilovatsaat, bugünkü elektrik tüketimimiz ise yılda 330 milyar kilovatsaat; bakın, potansiyele bakın ve tüketimimize bakın. Enerji verimliliği ve tasarruf potansiyellerinin değerlendirilmesi yani tüketimi azaltmak, aslında doğaya en az zarar veren en ucuz enerjiyi üretmek demek.

Biz uzun zamandır nükleer enerjiye karşı çıkıyoruz. Mevcut bütün teknolojik seçenekler çevresel etkileri ve tehlikeleri, uygulanabilirlikleri, toplumsal kabul edilebilirlikleri ve maliyetleri açısından değerlendirmeye alındığında 23 farklı düşük karbon enerji teknolojisi arasından nükleer teknoloji; güvenliği, nükleer çoğalma sorunları ve sosyal kabul edilirliğine ilişkin endişeler gibi etmenler yüzünden en düşük sırada yer alıyor. Enerji verimliliğine ilişkin önlemlerin alınması lazım; Bakanlığın asıl yapması gereken bu.

Sonuç olarak şöyle söyleyeyim arkadaşlar: Bu kanun teklifi de nükleer güç santraliyle emisyonun azaltılacağı söyleminin olduğu kadar temelsiz. Nükleer güç santralleri sıfır emisyon değildir, zaten yapımı sürecinde emisyonu üretiyorsunuz; temiz enerji ve yeşil enerji de değildir. Çernobil ve Fukuşima'yı hatırlatıyoruz. Çernobil'de 200 bin insan öldü, 100 bin çocuk sakat doğdu; bu bilinen etkisi. Tekrar söylüyorum: O radyoaktif bulutlar Karadeniz'e yağmur oldu yağdı, hâlâ Karadeniz insanı o nükleer santral patlamasından dolayı uzun süreli kanser riski altında.

Türkiye yenilenebilir imkânları açısından son derece zengin, özellikle rüzgâr, güneş ve jeotermal enerji -tabii, jeotermal de doğru kullanılırsa ve enjeksiyon yöntemiyle büyük potansiyele sahip- ancak bunlar nükleer enerji saplantısının gölgesinde kalıyor. Bakın, enerjide dışa bağımlılığımız yüzde 70 oranlarında. Enerji fiyatları iç etkenler dışında, dış etkenler nedeniyle de dalgalanıyor. Şu an enerjide dışa bağımlılığımızı Ukrayna krizini, işte Rusya'dan aldığımız doğal gazı düşünerek değerlendirin. Fosil yakıtlarına bağlı politikalar yerel, küresel çevre sorunlarına yol açıyor, dışa bağımlılığımızı artırıyor. Fosil yakıtlarla ilgili de Enerji Bakanlığının -onu da eleştiriyoruz nükleer güç santralinin yanı sıra- hâlâ Türkiye'nin kömürden çıkışıyla ilgili bir projesi yok, Çevre Şehircilik Bakanlığı zaman zaman telaffuz ediyor ama Enerji Bakanlığının -Çevre ve Şehircilik Bakanlığının üzerinde de bir vesayet makamı gibi- Türkiye'nin tüm enerji politikalarını kömür, nükleer gibi aslında temiz olmayan enerji üzerine kurduğunu düşünüyoruz. Fosil yakıtlar ve devreye girdiğinde nükleer enerjiye dayalı elektrik üretimi, enerji dönüşümün önünde de büyük engel. "Biz bunu yaptık, artık yenilenebilire yeterince önem vermeyebiliriz, bu kadar güç oluşturuyoruz, elektrik gücü oluşturuyoruz." diye düşünüyorsunuz. Hâlbuki Türkiye'nin yenilenebilir potansiyeli yeterli, buna ihtiyaç yok.

Yenilenebilir enerjiye geçiş, enerji verimliliği, yeşil hidrojen... Mesela yeşil hidrojenden hiç bahsedilmiyor, artık dünya yenilenebilirden hidrojen elde ediyor ve dünyada bu teknoloji giderek gelişiyor. Mesela pembe hidrojen de var, o da nükleerden elde edilen ama hiç ondan bahsetmiyoruz, farklı, gri hidrojen var, mavi hidrojen var ama bizim için önemli olan yeşil hidrojen. Türkiye bu konuda da hidrojen konusunda teknoloji üreten ülke olacakken yine teknoloji takipçisi bir ülke olacak; onu da burada görüyoruz.

Ulaşımda petrole bağımlılığımız sürüyor. Yük ve yolcu taşımacılığında kara yollarının payı yüzde 89. Yolcu taşımacılığında hava yollarının payı giderek artıyor, bu da iklim krizi açısından daha kötü. Demir yollarının payı artırılmadıkça ulaşım kaynaklarında emisyonları düşürmek çok zor ama Türkiye elektrikli araçları teşvik etmesi gerekirken elektrikli araçlara ek vergi koyuyor.

Evet, güneş enerjisinin büyük santraller aracılığıyla değil, bireyler, kooperatifler, belediyeler, halkın katılımına açık kooperatif modelleri aracılığıyla büyümesi lazım. Buna ilişkin de Enerji Bakanlığının bir misyonu, bir vizyonu yok, yine tamamen büyük sermaye grupları üzerinden bu işi yürütüyor. Halbuki bireysel kullanım çok önemli, artık güneş enerjisi teknolojisi o kadar gelişti ki evlerin çatılarına yaptığınız güneş enerjisi panelleriyle ve onu depolayarak sistemden hiç elektrik almadan kendi enerjinizi üretebiliyorsunuz. Dolayısıyla, bireysel kullanımının teşvik edilmesi lazım, bu konuda da Enerji Bakanlığını eleştiriyoruz.

Yani nükleer enerjiyi söyledim zaten, alım garantisini. Yakıtta, teknolojide Rusya'ya bağımlıyız; kaza riski vesaire.

Yenilenebilir enerjiye yapılacak yatırıma sadece dışa bağımlılığı azaltacak bir kaynak olarak bakmıyoruz. Üretimde yüzde yüz yerli kaynak kullanılmasa da yirmi beş yıl ve ötesindeki ömürleri boyunca rüzgâr, güneş gibi kaynaklar size fiyat garantisi veriyor. İlk yatırım maliyeti sonrası bakım giderleri dışında değişecek hiçbir yakıt gideri yok. Yani elektriği önümüzdeki yirmi-yirmi beş yıl kaça mal edeceğinizi biliyorsunuz, bugün neyse fiyat yarın da o ama siz şu andan 4 kat yüksek fiyatla bu sözleşmeyi yapmış durumdasınız Ruslarla.

Yine, dediniz ki: "7 bin kişi çalışıyor şu an Akkuyu'da." Bitince kaç kişi çalışacak bilmiyorum ama onu da söylersiniz herhâlde. Yenilenebilir enerjinin istihdam potansiyeli daha yüksek. Şöyle söyleyeyim: Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı, 2020 yılında Türkiye'de yenilenebilir enerji sektöründe 109 bin kişinin çalıştığını açıkladı ve potansiyelimizin çok azını kullanıyoruz. Orada inanılmaz bir istihdam potansiyeli var, onu da görmezden geliyorsunuz. Uluslararası Çalışma Örgütü bir araştırmasında, elektrik üretiminde güneş enerjisinin kömür ve doğal gaza göre 7 ila 11 kat fazla istihdam yarattığını -nükleer için de çok farklı değil- gösteriyor. Rüzgâr ve biyokütlenin de konvansiyonel kaynaklara kıyasla 3 kat fazla istihdam yaratma potansiyeli var. Dolayısıyla, burada Akkuyu'yla ilgili "7 bin kişi çalışıyor." demenizin bizim için bir kıymetiharbiyesi yok, biliyoruz ki yenilenebilir enerji daha fazla istihdam yaratıyor. Türkiye'nin enerji yoğunluğunu düşürmesi gerekiyor, son yıllarda bu konuda da yerimizde sayıyoruz. Bununla ilgili elimde tablolar var, isterseniz size veririm.

Sonuç olarak -maddelere geçtiğimizde tek tek eleştirilerimizi söyleyeceğiz- nükleer enerji, nükleer güç santralleri Türkiye'nin ihtiyacı olan bir şey değil. Türkiye'nin dışa bağımlılığını artırmaktan ve Türk halkı için, insanlık için, bu gezegen için risk oluşturmaktan öte bir anlamı yok. Bu şekilde sözlerimi sonlandırayım Sayın Başkan.

Teşekkür ediyorum.