KOMİSYON KONUŞMASI

MÜZEYYEN ŞEVKİN (Adana) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ben de hazırunu saygıyla selamlıyorum.

Değerli katılımcılar, son iki yüz yıllık insanlık tarihinde tabii ki sanayi devrimiyle beraber enerjiye ihtiyaç artmıştır. Dünyada enerji elde etmek üzere paylaşım savaşları yaşandı ve günümüzde de hâlen yaşanmaya devam ediyor. Tarihsel süreçte baktığımızda, 1939 yılında ABD Başkanı Roosevelt'e Albert Einstein bir mektup yazar ve uranyum silahı yapabileceğini ifade eder; keşke yazmasaymış. Ve 1945 yılında tarihin en büyük trajedilerinden ikisi peş peşe yaşanır. Japonya'nın Hiroşima kentine biri, diğeri de üç gün sonra Japonya'nın Nagazaki kentine, atom bombaları atılır. Anında ve daha sonra radyasyon etkilerine maruz kalan yüz binlerce insan ya yaşamını yitirir ya da kanserle mücadele etmeye devam eder. Tabii, dünyada nükleer enerjinin çirkin yüzüyle ilk karşılaşma bu iki atom bombasıyla oluşmuştur.

Birleşmiş Milletler, nükleer enerjinin barışçıl olarak kullanılması amacıyla 1955 yılında ilk toplantısını Cenevre'de gerçekleştirir. Nükleer enerjiden elektrik elde edilen ilk nükleer reaktör de 1957 yılında kurulur. Ancak nükleer enerji barışçıl olarak kullanılmaya başlansa da 1979 yılında, Mart ayında Three Mile Island, 1986 yılında Çernobil, Mart 1997'de Tokaimura ve en son olarak da Mart 2011'de Fukuşima faciaları sonucunda yüz binlerce insan radyasyona maruz kalır, yaşamını yitirir. Bunun yanı sıra, hayatta kalanlar da ne yazık ki yaşamları boyunca hastalıklarla mücadele etmek durumunda kalır.

Bu kazalar üzerine pek çok Avrupa ülkesi ömrü tamamlanan nükleer reaktörleri devre dışı bırakma kararı almıştır. Hâlen dünyada toplam 450 reaktör bulunmakta olup elektrik üretimi için en yüksek payı nükleer reaktörler karşılamakta. Günümüzde Türkiye'de inşaatı sürmekte olan Mersin Akkuyu Nükleer Santrali dışında tabii ki Sinop ve yeri henüz belli olmayan 3'üncü bir nükleer reaktörün daha kurulmasıyla ilgili düşüncelerin var olduğunu biliyoruz. Türkiye'nin yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık vermek yerine hâlen dünyanın eski teknolojilerini kullanma eğilimi elbette anlaşılmaz bir tutum olarak karşımızda durmakta. Örneğin, Japonya 2010 yılında yüzde 26 olan nükleer payını 2020 yılında yüzde 20'ye düşürmüştür. Japonya'nın Fukuşima faciasından önce yüzde 33 olan nükleer payını 2035'te yüzde 15'ler düzeyine indirmeyle ilgili bir tasarrufu vardır; Japonya'nın yeni hedefi budur.

Yine, reaktörü olmayan ya da yeni nükleer reaktör inşasını yasaklayan ülkeler arasında Almanya, İspanya, İsveç, Norveç, İrlanda, Danimarka, Yunanistan ve Avustralya'yı sayabiliriz. 2030 yılına kadar 400 reaktör için anlaşma imzalamış olan Siemens firması -Rosatom'la imzalamış yani ilginç olan o- yaşanan nükleer kazalardan sonra nükleer enerji sayfasını kapattığını açıkladı ve Siemens "Bundan böyle asrın projesi bizim için yenilenebilir enerjiye dönüştür." diye bir açıklama yapmıştır.

Nükleer santrallerin maliyetleri yüksektir, işletme güvenlikleri yoktur, nihai atık sorunlarının çözümüne dair bir yöntem belirlenememektedir. Her ne kadar, işte "On yıl havuzlarda bekletilecek, daha sonra bunlar camlaştırılacak ve bin metre derine gömülecek." gibi söylemler varsa da uygulamalar varsa da nihai atık yok edilememekte, dünya da bu sorunun altında kalmakta. Bunu hepimiz biliyoruz arkadaşlar, böyle bir şey yok yani nihai atığın yok edilmesi diye bir şey söz konusu değil radyoaktif atıklar için.

Yine, ülkemizde inşası planlanan çok farklı sorunlara rastlıyoruz. Israrla nükleer enerji santralleri sevdasından vazgeçilmiyor. Ülkemiz de enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtulamamakta, âdeta nükleer çöplük hâline getirilmenin önü açılmaktadır. Maliyetinin yanı sıra, olası bir kazada çevre faciası, insan ölümleri, tarım topraklarının yok olması, suların kirlenmesi, hayvan nesillerinin bitmesi, denizlerin kirlenmesi, akarsuların kirlenmesi ve yüzlerce yıl izi kalacak hastalıkların boyutunu göz önünde bulundurmak zorundayız.

Fukuşima kazasının 800 kilometrekarelik bir alanı kapsayan radyasyon etkisiyle tarım arazileri, kentler, iş yeri, ev ve mülk kayıplarının sayısı ve niteliği tam olarak bilinmemekle birlikte, ekonomik kaybın yaklaşık 500 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Yarattığı çevre felaketlerinin izleri hâlen silinmemekte, kanser vakaları azalmamaktadır. Günümüzde bu kaza nedeniyle yüz binlerce insanın kanserle mücadele ettiği bilinmektedir.

İnşaatı devam eden Akkuyu Nükleer Santrali'nin ham maddesinden inşasına, işletmesinden atık yönetimine kadar her aşamasının yüzde yüz Rusların kontrolünde olması gerçekten bizce bir ulusal güvenlik sorunudur. Bugün yaşamakta olduğumuz Rusya-Ukrayna savaşı bunun en önemli göstergelerinden biridir. Rusya'nın Ukrayna'ya açtığı savaşın hemen başında Çernobil Nükleer Santrali'ni abluka altına alması herkesin hafızasına kazınmalıdır.

Ayrıca, Akkuyu Nükleer Santrali, Ecemiş fayına... Arkadaşlar -Ecemiş fayı üzerinde ilk yapılan etütlerde Ecemiş fayı henüz saptanmadığı için bu görülmüyor ama- şu anda Ecemiş fayının Sivas'tan başlayıp Anamur'a kadar 700 kilometrelik bir kırık sistemi oluşturduğu bilinmekte yeni yapılan incelemelerde ve doğal olarak burada geçmiş deprem periyotlarına bakıldığında 7,9 büyüklüğüne varan yıkıcı depremlerin oluştuğu da bilinmektedir. Deprem kayıtlarına -bildiğiniz gibi sadece yüz yıllık kayıtlara bakılmaz; bin yıllık geçmişte, tarihsel süreçte kayıtlar mutlaka önem taşımaktadır- bakıldığında, milattan sonra 526'da, 1303'de ve 1514'te yaşanmış depremler kayıtlarda bulunmakta, bölgenin depremselliği de kanıtlanmış durumda. En son, bildiğiniz gibi, 11 Ocak 2022'de Kıbrıs açıklarında meydana gelen 6,4 büyüklüğündeki deprem de bunun en önemli kanıtlarından biri. Tabii, yerin 36 kilometre derinliklerinde ve deniz içerisinde olduğu için çok fazla belki karaya etkisi olmadı ama bilinen şu ki Ecemiş'te 1717 ve 1835'te 2 büyük yıkıcı deprem Anamur'a kadar uzanmış ve üç yüz, beş yüz yıllık bir periyodik süreci var bunun ve bulunduğumuz yüzyılda olası büyük ve yıkıcı bir deprem beklendiği de bilim insanları tarafından ifade edilmektedir.

Tabii bu bilimsel yaklaşımlar önemli. bu depremsellik ve doğanın sürekliliği göz ardı edilmemeli, doğaya karşı savaş açılmamalı, çevreyle ve doğayla inatlaşılmamalıdır.

Akkuyu Nükleer Santrali'nin bulunduğu bölge, sanayi ve benzeri hiçbir atığın olmadığı, turkuaz rengi denizi ve doğasıyla bacasız sanayi olarak adlandırılabilecek çok önemli bir altyapıya sahipken bu bölgenin nükleer enerji santrali olarak seçilmiş olması Türkiye turizmi açısından da çok büyük bir kayıptır; yöreyi bilen, orayı da gezen Adana Milletvekili olarak bunu söyleyeyim. Aynı zamanda, tabii İller Bankasındayken harita tahditlerinde yer almış bir mühendis olarak da buranın turizm açısından, bacasız sanayi olarak ifade edilen turizm açısından da çok büyük bir kayıp olduğunu burada ifade etmek isterim.

Evet, Akkuyu Nükleer Santrali'nde inşa edilecek toplam 4 ünitede on beş yıl süreyle Rusya'ya geniş yetkiler sunulmuş, ekonomik olarak büyük kayıplara yol açacak imzalar atılmıştır. Ülkemiz, buradaki 4 üniteden 2 ünitenin üretiminde yüzde 70'ini, diğer ünitenin ise on beş yıl süreyle tamamını, kilovatsaati 12,35 ila 15,33 sentten satın alma garantisi vermesi ülkemizi ekonomik olarak Rusya'ya bağımlı kılmaktadır, bunun başka bir anlamı yoktur.

Dünyada henüz tam olarak çözünmemiş olan nükleer atıkların nasıl depolanıp, nasıl çözüleceğine ilişkin yanıtların bulunamamış olması ülkemiz açısından da büyük risk taşımaktadır. Tüm dünyada ÇED'le ilgili çok önemli çalışmalar yapılırken maalesef ülkemizde hukuk sürekli arkadan dolanılarak "ÇED gerekli değildir." raporları alınarak âdeta bir tiyatro oynanmaktadır ve ne yazık ki bu kuralsızlık gelenek hâline geldi AKP hükûmetleri döneminde.

Evet, değerli milletvekilleri, değerli hazırun; TAEK yani Türkiye Atom Enerjisi Kurumu 2018'de değişiklikle uhdesinde barındırdığı düzenleyici ve denetleyici yetkilerden ayrılmış, nükleer alanda araştırma geliştirmeden ve radyoaktif atık idaresinden sorumlu bir devlet kurumu hâline gelmiş ve 28 Mart 2020 tarihli değişiklikle de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının bir bağlı kuruluşu statüsünde çalışmalarını sürdürmüştür. Anılan tarihte Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 57 sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesi uyarınca TAEK kapatılmıştır. Türkiye'nin ilk nükleer güç santrali olacak Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi'ne ilişkin olarak EPDK tarafından 25 Haziran 2015 tarihinde Akkuyu Nükleer Anonim Şirketine otuz altı aylığına ön lisans verilmiştir. Söz konusu ön lisans, elektrik enerjisi üretim faaliyetinde bulunmak isteyen tüzel kişilere üretim tesisi yatırımlarına başlamaları için gerekli onay, izin, ruhsat ve benzerlerinin alınabilmesi için verilen izin anlamına gelmektedir. EPDK tarafından 15 Haziran 2017 tarihinde aynı şirkete kırk dokuz yıllık elektrik üretim lisansı verilmiştir. Elektrik üretim lisansı ise lisans sahibine elektrik üretim tesisini kurma, işletme, üretilen elektrik enerjisini satma veya ihraç etme gibi haklar tanımaktadır. Türkiye'nin nükleer enerjiye ilişkin hukuki ve düzenleyici çerçevesi Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan ilerleme raporu ve ülke raporlarında öteden beri eleştirilmektedir. Buna karşın Avrupa Komisyonunun bu yöndeki eleştirilerini haksız olarak değerlendirmemek gerekir. Yine, bu kanun teklifinin aynı zamanda Avrupa Birliği Uyum Komisyonuna da gönderilip onların da görüşünün alınması gerektiğini buradan ifade etmek isterim. Komisyonun 2019 yılında yayınladığı ülke raporunda bir önceki yıl içerisinde ulusal nükleer mevzuatta yapılan değişiklikler ve bu çerçevede bulunan NDK hakkında değerlendirmeler yer almaktadır. Avrupa Birliği raporunda özellikle bağımsız ve özerk, kurumsal yapı sağlamak önerilmektedir. Bu maddelerin birçoğu yönetmeliğe bırakılıyor "Yönetmelikle bu güvence sağlanabilecek mi?" diye sormak isterim buradan. Avrupa Komisyonu, Türkiye'deki nükleer enerji, nükleer güvenlik ve radyasyondan korunmaya ilişkin makul ilerlemeler olduğunu belirtmiş, 2018 yılı içinde kurulan yeni düzenleyici kuruma dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, NDK'ye ilişkin KYK ve Cumhurbaşkanlığı kararındaki düzenlemelerde yapısal boşluklar olduğu, personel ve koordinasyon konularında Euratom müktesebatına uygun ek düzenlemelere ihtiyaç olduğu ifade edilmiştir. Sonuç olarak Akkuyu NGS'nin 2023 yılında işletmeye alınması yönündeki plan doğrultusunda Türkiye'nin kurumsal ve yasal mevzuatının hızlı bir şekilde Avrupa nükleer mevzuatına uyumlu hâle getirilmesi gerektiği Avrupa Birliği tarafından not edilmiştir.

Evet, değerli milletvekilleri, değerli katılımcılar; bir nükleer çalışma yapılıyorsa böyle bir düzenleme mutlaka yapılmalı ama şunu da sormak isteriz: 2010 yılında ve 2019 yılında Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu şerhlerde düzenleme olmadan sözleşme yapılmasına ilişkin nasıl bir sözleşme imzalıyorsunuz? Yani bir ülkenin nükleerle ilgili herhangi bir düzenleyici kurumu olmadan bu sözleşmeler neden imzalanıyor? Buna ilişkin Cumhuriyet Halk Partisi defalarca, 2010 yılından beri uyarmış olmasına rağmen, şimdi günümüzde bu son bir yıllık süre içerisinde yani 9 Marta gelinen süreçte, on yıl beklenip sonra da bu düzenlemenin bir hafta kala yapılıyor olması gerçekten düşündürücüdür. Hani, kabile devletlerinde bile görülmeyecek şekilde önce sözleşme yapılıyor, ihaleye çıkılıyor, iş başlıyor; biz düzenlemeyi sonra yapıyoruz. Yani bu gerçekten kara mizah gibi bir şey, bunu kabul etmek mümkün değil.

Yine, yapılan tüm üretimler, her türlü enerji kaynağı insan içindir, bu, hepimizin bildiği gibi, insanların yaşamını kolaylaştırmak üzere kurgulanmıştır. Bunu söylerken hukukun üstünlüğünün benimsenmesi gerektiğini de aktarmak durumundayız. Hukukun tüm kurum ve kurullarıyla tam anlamıyla insan için, insan odaklı ve insanı yücelten bir yapıda olması gerektiği de unutulmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, tabii, yine "Denenmemiş bir teknolojiyi burada Ruslara vermiş olmak ülkeyi âdeta bir denek olarak kullanmak değil midir?" diye sormak isterim. Evet, söylendiği gibi de ucuz bir yatırım değil oldukça pahalı bir yatırım. Soğutma suyu olarak Akdeniz kullanılacak, zaten sıcak bir denizdir Akdeniz. Marmara'da yaşamış olduğumuz müsilaj... Zaten bu soğutma sularıyla istilacı türlerin çoğalması sonucu Marmara'da bir müsilaj felaketi yaşandı, benzer bir felaketin Akdeniz için de olması olasılığına burada dikkati çekmek isterim yine.

Yine, bütün maddelerde Cumhurbaşkanlığı kararıyla birçok şeyin belirlenmesi kabul edilebilir değil; kanunla belirlenmesi gerekiyor her şeyin.

Alt komisyon kurulmasına ilişkin grubumuzun vermiş olduğu teklif maalesef kabul edilmedi yani işte tam da böyle savaş nedeniyle ülkelerin nükleer enerji üzerinden birbirini tehdit ettiği bir süreçte, tam da bu savaş anında bu kanun taslağının önümüze getirilmesi gerçekten düşündürücüdür.

Sağlıklı, dengeli bir çevrede yaşamak hakkı ve tabiat varlıklarının korunmasıyla ilgili madde 17, 56 ve 63'üncü Anayasa hükmü, yine, yönetmelikle değil kanunla düzenleme yapılması gerektiği, Cumhurbaşkanlığı kararıyla değil kanunla düzenleme yapmak gerektiği, yasama yetkisinin devredilmezliği ve idarenin kanuniliği ilkesi Anayasa'da 2, 7 ve 123'üncü maddelerde bu hükümler olmasına rağmen hep arkadan dolanarak bu tarz şeylerin yapılıyor olması kabul edilebilir değil.

Dünyanın her yerinde enerji çatışmalarını ve son örnekte olduğu gibi Rusya'nın Ukrayna'ya karşı enerji savaşını göz önüne aldığımızda, yanı başımızda yer alan ve tüm dünyaya verdiği zararla anılan, bu zararın etkisi günümüzde de görülen pek çok nükleer kazanın bir savaş tüm dünyanın gündemindeyken âdeta bir oldubittiyle önümüze konulması ve yasal sürenin bitimine bir hafta kala komisyonlara gelmesi bir yasak savmadır. Hâlbuki, dediğim gibi, on yıla sarih bir çalışma yapılması gerekirken ve iki yıllık süre zarfında bile getirilebilirken daha düzenli, tüm alanları kapsayan, sivil toplum örgütlerinin katıldığı, tüm bileşenlerin görüşünün alındığı bir yasa teklifi hazırlanabilecekken, geleneksel hâle geldi artık, AKP hükûmetleri tarafından apar topar getiriliyor, önümüze konuluyor ve kabul edilmesi bekleniyor. Bu kadar önemli, gerçekten ülkenin millî güvenliğini de ilgilendirebilecek kadar önemli bir kanun teklifinin, bu kadar aceleye getirilerek son bir haftada, tam anlamıyla hiçbir milletvekilinin, ben imza koyan milletvekillerinin dahi inceleme fırsatı olmadığını düşünüyorum. Getirilip önümüze konulması gerçekten bir AKP klasiği hâline döndü ne yazık ki.

Son olarak da şunu özellikle belirtmem gerekiyor: Akkuyu Nükleer Santrali ve diğer nükleer santraller egemen bir ülke topraklarında yabancı bir ülkenin sahibi olduğu -özellikle Akkuyu için söylüyorum- ilk ve tek nükleer santraldir ve bizim millî güvenlik sorunumuzdur diyorum.

Teşekkür ediyorum.