| Komisyon Adı | : | KADIN ERKEK FIRSAT EŞİTLİĞİ KOMİSYONU |
| Konu | : | Türk Ceza Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/4290)(Tali Komisyon) |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 5 |
| Tarih | : | 22 .03.2022 |
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.
Öncelikle Komisyonumuz gerçekten özelliği olan bir Komisyon, bunu her zaman biz de ifade ettik, kurulduğu günden beri de her zaman çok kıymetli olduğunu gerek Meclis çalışmalarımızda gerek Türkiye genelindeki çalışmalarımızda gerekse uluslararası bulunduğumuz ortamlarda her zaman altını çizerek ifade ettik ama bugünkü tutumunuzu da -zaten hani şu anki görüşme usulünü biraz önce de ifade ettim ama- kınıyorum. Neden kınıyorum? Çünkü bizim Komisyonumuz diğer komisyonlar gibi değil yani siyasetüstü gördüğümüz ve bu yüzden de başkan vekilliğini, kâtip üyeliğini, sözcülüğünü muhalefet partilerine verdiğimiz bir Komisyon. Dolayısıyla siyasetüstü konuşmamız gereken, kadın sorunlarını, kadın haklarını, eşitlik ilkesini insan hakları çerçevesinde değerlendiren bir Komisyon olması hasebiyle de çok kıymetli bir Komisyon. O yüzden sizin de bu Komisyonun Başkanı olarak bizlere -muhalefet milletvekillerine olan tutumunuza- bence daha eşitlikçi, daha hakkaniyetli bir şekilde yaklaşmamız gerekir. Biraz önce görüyorum ki... Hani "merhamet yorgunluğu" denir, kendinden olmayana sağır ve kör olmak, duymamak, işitmemek; biraz önce öyle ya grup toplantımız var ve yok saydınız, "Bir beş dakika mola, ihtiyaç modası." dedik, yok sayıyorsunuz ancak kendinizden olunca bu ihtiyaca, bu soruya dönüyorsunuz; ya, bu tutumu kınıyorum. İnşallah bundan sonraki tutumlarınızda, en azından bizler, muhalefet milletvekilleri olarak bunları, bu algıyı hissetmemiş oluruz çünkü gerçekten o zaman hani biraz önce de dediğim gibi hani sorunu çözüyormuş gibi, sorunla ilgileniyormuş gibi oluyor ve özellikle maalesef kadın sorunu söz konusu olduğunda, artık, bu, iktidarınızın bir politikasına dönüşmüş durumda.
Bakın, burada amacımız, hepimizin amacı bu sorunu çözmek, şiddeti önlemek, eğer mesele bu olsa zaten bugüne kadar geldiğimiz süreçteki yapılan çalışmalara daha hakkaniyetli bir şekilde yaklaşılırdı diye düşünüyorum.
Şimdi, on yıl önce bizler Parlamentoda "Kadına yönelik şiddet sorunumuz var ve mevzuatlarımız bu konuda yeterli değil dedik." ve gittik dedik ki: "Öncülük ediyoruz, ilk imzacısı olmakla övünüyoruz..." İstanbul Sözleşmesi'ne imza koyduk, bu sözleşmeden daha sonra sanki hani bu sorun bitmiş, biz kadına yönelik şiddet konusunda, kadın cinayetleri konusunda OECD ülkeleri arasında ilk sırada değilmişiz gibi, artık kadına yönelik şiddet sorunumuz yokmuş gibi ve bir tek kişinin kararıyla, bir tek gecede... Sanki bu mücadele hani öyle bir günde verilmiş bir mücadele, sanki bu mücadelede binlerce kadının hak mücadelesi, eşitlik mücadelesi, gözyaşı, acısı yokmuş gibi bir gecede bir tek kişinin kararıyla da çıkıverdik.
Şimdi, her şeyden önce bu mücadele, bildiğiniz gibi, aslında Nahide Opuz'la başlayan bir mücadele, bir kadının verdiği bir hak mücadelesiyle başlayan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bizim ülkemizi, Türkiye'yi maalesef bu konuda cinsiyete dayalı ayrımcılık ve eşitsizlik ve bu konuda hak ihlali görüp cezalandırmasıyla başlayan bir süreç. Ondan sonra aslında biz çokça toplantılar yaptık, çalıştaylar yaptık, çok değerliydi bunlar. Biraz önce hep atıf yapıyor herkes, işte Meclisteki çalışmalarımıza, alt komisyon raporlarımıza, araştırma komisyon raporlarımıza. E, yapıyoruz da sonuç, sonuç ne? Yani, burada bence teşekkür etmekten ziyade o komisyonun çalışmalarına ve o raporlardaki önerilere sahip çıkmayı bilmek lazım, yoksa teşekkür etmek, elbette biz de çok teşekkür ediyoruz. Yani bizler de dört ayımızı veriyoruz, çalışıyoruz, uzman arkadaşlar günlerce Meclise taşınıyorlar bu noktada, ciddi bir emek var, alın teri var gerçekten ama sonuç: Maalesef bunun bir yaptırım gücü olmadığı için şu an Meclisimizin tozlu raflarında sadece yerini alıyor. Bence kriter şu olmalı: "Evet arkadaşlar, siz bu emeği verdiniz, teşekkür ediyoruz ama biz de sizin verdiğiniz emeğinize, alın terinize sahip çıktık, bakın bunları, bunları, bunları yaptık." Ya, şimdi, bizim konuştuğumuz şeyler, her bir arkadaşım çok değerli şeyler söyledi, konuştuğumuz şeyler uzun zamandır konuştuğumuz şeyler. Bildiğimiz şeyleri dönüp dönüp konuşmanın bize bir faydası yok ama sorunları çözerek ilerlemezsek o zaman sorunlarla beraber ilerliyoruz ki bunun bize valla hiç faydası yok diye düşünüyorum.
Şimdi, İstanbul Sözleşmesi sanki böyle bir imza gibi değerlendiriliyor ama gerçekten yaşayan ve yaşatan bir mücadelenin ürünü. Sadece kâğıda atılan kuru bir imza değildi İstanbul Sözleşmesi; bir niyetin, bir iradenin, bir duruşun, bir kararlılığın, en önemlisi de politik iradenin göstergesiydi. Dolayısıyla, İstanbul Sözleşmesi'nden çıkışta aynı işte bu kadına bakışı, zihniyeti, daha doğrusu bu iradesizliği, artık ona o kadar kıymet vermeyeceğinin, önemsemeyeceğinin de göstergesidir diye düşünüyorum.
İstanbul Sözleşmesi'nden sonra bildiğiniz gibi biz 25 maddelik 6284 sayılı Kanun'u yaptık. Niye yaptık? İşte, pratikte uygulamaları kolaylaştıralım diye İstanbul Sözleşmesi'yle paralel bir şekilde bunları yaptık. Ne yaptık? Kadına şiddeti önleyecek hukuki düzenlemeleri şöyle bir belirleyelim dedik. Neydi sorunumuz çünkü? Çünkü hep böyle yamalı bohça gibi, işte bugün de getirdiğiniz düzenleme gibiydi kadına yönelik şiddete, kadın cinayetlerine, ayrımcılığa, eşitsizliğe karşı. Her yerde biraz biraz ama bir içtihat yok, yerleşik bir hukuki standart yok, o yüzden bu tekliflerimizi yaptık, o yüzden 6284, koruma kanununu yaptık ki İstanbul Sözleşmesi gibi yaşayan, yaşatan, günceli yakalayan, güncel sorunları tespit eden, durmayan, bunları sürekli raporlaştıran bir sözleşmeyi hayatımıza geçirelim, uygulayabilelim, kadınları yaşatabilelim, eşitsizliği giderebilelim diye mücadele ettik. Ama şimdi geldiğimiz noktada, işte ilk önce İstanbul Sözleşmesi'nden çıkarak, sonra 6284'e bu gerekçede, kanunun gerekçesinde hiç atıf yok. Zaten ifadeler şöyle: "Sırada 6284 var, gerek kalmadı ona. Nasıl olsa onun altındaki tabureyi de çektik biz, referans alacağımız yeri de çektik, çıktık, artık 6284'e de gerek yok." düşüncesi ve tavrıyla gidiliyor bugün. "Yok." diyorsunuz ama İstanbul Sözleşmesi'ni düne kadar savunan, düne kadar o eleştirileri haksız bulan, iktidar milletvekilleri dahil olmak üzere her biriniz, hepiniz bugün işte deniliyor ki çıkarken "Ya, yasayla da zaten koruma olmuyor." Evet, ya, İstanbul Sözleşmesi'nden çıkarken söylediği, bugün Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanımızın da ifade ettiği "Yani bu iş yasalarla olmuyor, yasalar tek başına yeterli değil." cümlesi, onun gerekçelendirilmesi. E, bugün de aynı şeyi bizler söylüyoruz. Evet, doğru söylüyorsunuz, yasalarla olmuyor, yasalarla olmuyorsa bütünlüklü bir yaklaşıma ihtiyaç var. Ne bu? Bu İstanbul Sözleşmesi. Ne bu? 6284. Ne bu? 6284'teki, koruma kanunundaki ifadelerin Türk Ceza Kanunu'nda karşılığı olması çünkü o bir koruma kanunu, ceza kanunu değil. Dolayısıyla, o günden bugüne yani on yıldır, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, on yıl oldu, on yıl, on yıldır biz bunları dile getiriyoruz. Bakın, İstanbul Sözleşmesi GREVIO Raporu'nun açıklanmasının üzerinden... 2018'de açıklandı, biz hâlâ yokmuş gibi, bu eksiklerimiz yokmuş gibi, bu eleştiriler bize yöneltilmemiş gibi davranıyoruz. Dolayısıyla, bu konuda sonuç alabilmek de çok mantıklı değil.
Şimdi, bu süreci anlattım size. Tam da bu süreçte valla müjdeleniyor, "Reform." deniliyor, önümüze bir kanun teklifi geliyor. Şimdi, içtihadı boşalttığımızda anlamlar ters yüz oluyor, o kadar çok kavramı iktidarınız döneminde ters yüz ettiniz, o kadar içini boşalttınız ki reform da bunlardan biri. Hani "Reform." deyince insan gerçekten, hakikaten bir değişiklik bekliyor, sorunların bir çözümünü bekliyor ama içine baktığımızda maalesef biz bunu göremiyoruz yani şey gibi bu, hani yüzdeki bir sivilce gibi, fondöten sürüyorsunuz ama sivilce orada duruyor, maalesef sivilce orada duruyor. Yani onun üzerini örtmekle o sorunu ortadan, o sivilceyi ortadan kaldıramıyorsunuz. Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bu teklifte de öyle, işte "Zevahiri kurtarıyoruz, ağır eleştiriler var. İstanbul Sözleşmesi'nden de çıkılmış, işte kurtaralım, bu eleştirilerin üstünü örtmeye çalışalım." diye bir teklif geliyor.
Önümüze gelen teklife baktığımız durumda, bakın, atıf yok ya, 4'üncü Ulusal Eylem Planı yaptık, o Ulusal Eylem Planı'nda da çok ciddi önerilerde bulunduk. İşte, şiddete sıfır toleranstan tutun adalete daha kolay ulaşmaya, şiddetle mücadelede toplumsal farkındalığın artırılmasına. Peki, bu hedefler karşısında eldeki kanun teklifimiz bize ne getiriyor? Valla getirdiği cezalarda aylık artırışlar, işte sanki yeni keşfetmiş gibi, sanki yasalarımızda, kanunlarımızda yokmuş gibi, işte ısrarlı takip suçunu değerlendirerek, Ceza Kanunu'na uyarlayarak reform yapmak gerçekten mümkün değil. Bunun için somut...
Ben tıp doktoruyum, hukukçu değilim, hani bizde hastayı tedavi edebilmek için önce tanı koyabilmek lazım. Şimdi, burada bir tanıyı koymak, bir tanım yapmak lazım, hastalığı bir tanımlamamız lazım. Dolayısıyla, burada kadına yönelik cinsiyete dayalı ayrımcılıkla, şiddetle mücadele etmemiz gereken bir noktada bir tanımını yapmamız lazım, eril şiddetin tanımı lazım, bunun sebeplerinin açıklanması lazım ve en önemlisi de 6284 gibi çok kıymetli bir koruma kanunumuz var, buna bir atıf yapılması lazım, "Neyini yapıyoruz? Ne yapacağız, ne eksik, ne kaldı?" diyerek çalışmamız lazım. Ama sadece erkeğe verilen cezaları artırarak, işte onda da aylık artırımları yaparak bu düzenlemeleri, bu sonucu alabilmemiz mümkün değil. Sadece sonuçla ilgileniyorsunuz ve o suçu da sadece cezaları belli oranlarda arttırarak çözebileceğinizi düşünüyorsunuz.
Aslında bu konuşmaları biz yıllardır yapıyoruz, bunun mümkün olmadığını sizler de birçok, defaaten dile getirdiniz bulunduğunuz toplumlarda. Neydi sorun? Sorun, toplamsal cinsiyet eşitliğinin özümsenmemesi, kadının eşitliğinin, kimliğinin maalesef toplumun zihnine yerleştirilememesi ve bunun yargıdan kolluğa, kolluktan topluma, toplumdan eğitime, halkımıza, erkekten kadına her kesime sirayet etmesi, bununla mücadele etmemiz gerekiyordu. İşte, tam olarak da İstanbul Sözleşmesi, 6284 bunu sağlayacaktı. Bunu yaparken ne olacaktı? Ceza Kanunu'muzda da bununla paralel düzenlemeye gidip bunu hayata geçirebilecekti; çünkü eksiklerimiz vardı, çünkü yargı hiç de hakkaniyetli kararlar vermiyordu, toplumsal cinsiyet eşitliğini göz ardı ediyordu, çünkü toplumsal cinsiyet eşitliğinden bihaber şu an yargımız, mahkemelerimiz, hâkimlerimiz, savcılarımız, toplum keza aynı.
Bu anlamda, hani şey denir ya "Nefes alıyorsak umut var demektir." Böyle denir ama bence bizim ülkemizde kadınsan ve hâlâ nefes alıyorsan umut değil de şansın var demektir, çünkü gerçekten artık cezalar evrensel hukuk kurallarına göre verilmiyor, toplumun ahlak anlayışına, bireylerin, kişilerin ahlak anlayışına, toplumsal normlara göre karar veriliyor.
İşte, en son örneğini her arkadaşımız ifade etti, Hatice Kaçmaz. Ya, şaka gibi, nasıl hani anlatayım. "Bu şeyi reddetmeseydi öldürülmeyecekti." kararı çıktı. Neyi reddediyor? Evlilik teklifini reddediyor. Ne ceza veriliyor? Ya tasarlamak, 20 santimetrelik bıçakla gidiyor erkek, öldürmeye. Buluşmaya, evlilik teklif etmeye 20 santimetre bıçak alıyor, öyle gidiyor evlilik teklif etmeye ve yargı "Yani burada bir tasarlama yok. Ani öfke, ani kaygıyla bu kadını öldürmüş." diyor ve ağırlaştırmıyor, tasarlayarak, hunharca öldürmekten ceza vermiyor. Şimdi, bu kararın neyini açıklayacaksınız? Ne diyeceğiz, hangi ceza kanununu yazacağız da biz, hangi maddeyi ekleyeceğiz de bu kararı normal bir karar vermeye döndüreceğiz? Demek ki başka bir şey var burada, demek ki sorun çok daha derin, daha kökü var ve sadece böyle cezaları üç ay artırarak, beş ay artırarak, cezaları yamalı bohça şekline dönüştürerek olmuyor. Cezalarda ciddi anlamda düzenlemeler yapmak gerekiyor.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, birçok madde üzerinde ifadede bulundu, tabii ki hepsine katılıyorum ben de. Yani burada kelime oyunları yaparak işte "somut pişmanlık" diyerek kaçamazsınız, olmaz böyle. İşte "Gerekçeyi yaz oraya, yap indirimini sen." diyerek de olağan bir şey olamaz. Burada olması gereken -yıllardır ifade ediliyor- bakın, biz bunu yaparken kadın örgütlerine danışmıyoruz, onlarla ortaklaşmıyoruz, muhalefetle konuşmuyoruz zaten. Bakın, Komisyonda bile birbirimizle iletişime geçemiyoruz. Şimdi, hâl böyle olunca ne çıkacak ortaya? Yapacağız şimdi bir düzenleme, sonra tekrar düzenleyeceğiz "Ya o eksik kaldı, bunu ekleyelim." diye. Tam yapalım, madem böyle bir karar verdik tam yapalım. Haksız tahrik indirimlerini, takdirî indirimlerini, kadına dayalı, cinsiyetine dayalı ayrımcılıkta, şiddette herhangi bir cinayet... Kaldıralım, para cezasını kaldıralım bu suçlarda, kaldıralım hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasını. Çünkü cezasızlığı getiriyor bunlar, bunlar yeni konuştuğumuz, burada icat ettiğimiz şeyler değil, yıllardır konuştuğumuz şeyler. Sizin de çok aşina olduğunuzu bildiğimiz, çokça ifade ettiğiniz gerçekler. Ne oldu birden bu gerçekleri unuttuk? Gerçekten sıkıntı.
Bakın, sorun cezalarda değil, sorun ceza pratiğimizde, yargı pratiğimizde, uygulamalarda. Dolayısıyla, bu kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet, kadın ile erkek eşit olarak görülmediği sürece, bence hafifletici unsurlar devam ettiği sürece durmayacak. Görmek zorundayız bunu kaldırabilmek için.
Burada saatlerdir anlatmaya çalıştığımızı -ben çok seviyorum, toplantılarda da çokça ifade ediyorum- 13'üncü yüzyılda bir dörtlükle çok öz anlatılmış: "Erkek-dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde/ Hakk'ın yarattığı her şey yerli yerinde/ Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok/ Noksanlık ile eksiklik, senin görüşlerinde." Dolayısıyla bu noksanlık ve eksikliği gidermek zorundayız. Bunu gideremediğimiz sürece de hem özünde hem sözünde...
Biraz önce "Dil önemli değil." dedi arkadaşlar, önemli ya, değişim dille başlar. Zihniyet dönüşümü diyoruz, zihniyeti değiştirmemiz gerekiyor. Sorunun kaynağı zihniyet." diyoruz, "Dil önemli değil." diyor; hayır, önemli. Dili değiştirerek başlamak zorundayız, dilde değişim olacak önce. Bakın, ne güzel söylemiş, bu noksanlığı, bu eksikliği o dilden temizleyeceğiz, bizim yapacağımız bu. Minik minik adımlarla geldik bu günlere, kolay değil gerçekten yani söz konusu kadın olunca iğneyle kuyu kazıyoruz.
Dolayısıyla, bugün yapılan şey, İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması bu konuda bir milattır. Bununla beraber bugüne kadarki tüm çabalarımız berhava oluyor, yazık oluyor. Kadına bakınca insan değil, cinsel obje görenlerle bu süreci yönetmek mümkün değil. Kadın ne kadar insansa gerçekten erkek de o kadar insan. Erkek ne kadar insansa kadın da o kadar insan. İşin özü o, bunu yapmak zorundayız.
Diğer şeylerimiz var, ısrarlı takip var. Bununla ilgili bir kanun teklifi verdiğimi ifade etmiştim. Bu kanun teklifinde özellikle ısrarlı takip suçunun bir suç kalıbı oluşturmasının çok kıymetli olduğunu... Çünkü bugüne kadar taciz, tehdit, şantaj, cebir, özel hayatın gizliliği, hakaret, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma gibi farklı maddeler ayrı ayrı fiiller olarak yer aldı ama hep sonuçsuz kaldı. İşte bu yerleşik içtihat oluşsun diye dediğimiz, hani mevcut hükümlerin hiçbiri çünkü karşılamıyordu. Hem devamlılık içersin diye...
Hatırlarsınız, Eskişehir'de Ayşe Tuba Arslan 23 kez şikâyet etmesine rağmen ve her biri ayrı ayrı değerlendirildiği için ve birbirleri arasında koordinasyon olmadığı için suçun ciddiyeti, ağırlığı, gittiği yer tespit edilmemişti. Çok kıymetli bir ısrarlı takip suçudur Ayşe Tuba Arslan'ın maalesef yaşadığı. İşte bunlar olmasın, Berfin Özek yaşadıklarını yaşamasın diye önerimiz olmuştu ama bugüneymiş. Bugüne de yine eksik kalıyor, maalesef hâlâ şikâyet... Güleda Cankel, biliyorsunuz hayatını kaybetti ve polise, karakola şikâyet üzerine gidildiğinde "Şikâyetçi değil." diye gönderildi ve hayatını kaybetti. Dolayısıyla, cebinde koruma kararıyla katledilen onlarca, binlerce katledilen kadın kardeşlerimiz var.
ÖZNUR ÇALIK (Malatya) - Yanlış bilgi vermeyin Canan Hanım.
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Nasıl?
ÖZNUR ÇALIK (Malatya) - "Koruma kararı olmasına rağmen onlarca, binlerce kadın var." diyorsunuz ya.
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - "Öldürülen." diyorum.
ÖZNUR ÇALIK (Malatya) - Öldürülen, cinayete kurban giden kadınların sadece yüzde 10'unda koruma kararı var. Dolayısıyla, bizim yapmamız gereken en önemli şey, 6284 konusunda kadınları bilgilendirmemiz.
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Kadınları değil bence.
ÖZNUR ÇALIK (Malatya) - Bu sene, 2022 yılında 307 kadın cinayete kurban gitti, bunu sayılar ve rakamlarla konuşmak, canlarımızı rakamlarla ifade etmek hepimizin zoruna gidiyor ama bir şekilde açıklama getirmek adına yüzde 10 kadın oranı, koruma altındaki kadınların öldürülme...
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Korunması gerekirken şikâyete tabi olmadığını bilmesine rağmen Emniyetin, kolluğun...
ÖZNUR ÇALIK (Malatya) - Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyonunda doğru bilgileri vermeniz açısından...
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Doğru bilgiler veriyorum, ona rağmen Güleda Cankel korunmamıştır, şikâyete gerek yoktu zaten, şikâyete tabi değildi, onu söylemeye çalışıyorum.
SİBEL ÖZDEMİR (İstanbul) - Yüzde 10; onlar, binler oluyor zaten.
ÖZNUR ÇALIK (Malatya) - "Koruma kararına rağmen onlarca, binlerce..." cümlesini doğru bulmadığım için söylemek istedim.
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Onu söylemiyorum zaten, farklı bir şey söylüyorum.
Bir kere, ısrarlı takip suçunun da gene sınırlandırılması, bununla ilgili tutuklama yapılmaması ve şikâyete tabi olması doğru bir yaklaşım değil.
Bir diğer detayımız, bunu aslında çokça kanun teklifi verdik, ifade ettik, boşanmış eşe, imam nikâhlı eşi, sevgilisi... Yani bu anlamda İstanbul Sözleşmesi'ndeki o "partner" kelimesi çok anlamlı ve kıymetli. Bir şeyi yapıyorsak tam yapmalıyız diye düşünüyorum.
LÜTFİYE SELVA ÇAM (Ankara) - "Kadına" diyoruz ama orada yani bir üst bendinde "kadına" diyoruz, altta bir de açıklayıcı, artı bir ceza getiriyoruz yani "kadın" kavramını siz sadece kadın olarak...
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Ama işte onları tek tek yazarsak, çünkü gerçekten uygulamada, uygulama pratiğinde çok ciddi sıkıntılarımız var. Dolayısıyla, sadece kadına yönelik olması yeterli yani bunun artırımlarda da eski eş, işte nişanlısı, sevgilisi, birlikte yaşadığı insanın da dâhil edilmesi lazım, diğer suçlar için de sadece ısrarlı takip için dile getirmiyorum bunu, diğer suçlar için de geçerli bu söylediğim.
LÜTFİYE SELVA ÇAM (Ankara) - Ama şimdi koyduk...
FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (Ankara) - "Eziyet"te öyle bir şey yok.
ÖZNUR ÇALIK (Malatya) - Nasıl?
FİLİZ KERESTECİOĞLU DEMİR (Ankara) - Candan Hanım'dan sonra bir şey ekleyeyim.
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Ben bitireyim, zaten sonuna geldim.
Sonuç itibarıyla şunu söylemek istiyorum: Evet, bize düşen, bugüne kadar yaşadığımız, edindiğimiz pratikleri, birikimi, deneyimleri, çalışmaları bir kenara atmamak, birinci olarak. Bunların üzerine sorunları çözerek gitmek ve bu sorunların çözümü gerçekten yapısal bir dönüşüm, bir zihniyet dönüşümüyle toplumsal cinsiyet eşitliğinin, toplumun, yargının, kolluğun, herkesin; bütün erkeğin, kadının bilincine yerleştirilmesiyle olur. Bunu sağlamadan da böyle aylık ceza artırımları, "mış" gibi yaparak, sorunu çözüyormuş gibi yaparak bunu sağlayamayız diye düşünüyorum.
Teşekkür ediyorum.