KOMİSYON KONUŞMASI

SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Bitlis) - Siz bu tespit edilemeyen... Mesela, "diskalkuli"de diyelim ya da "disgrafi"de öğrencilerin aslında başarı ve başarısızlık durumlarını, o akademik süreç içerisindeki durumlarını göz önünde bulundurarak... Mesela, diyelim, bir sınıfta 20 öğrenci var, bu sınıfta matematik dersinden pekiyi alan ya da 5 alan ya da 10 alan diyelim, artık neyse oradaki not şeyi, 3 öğrenci var, gerisi, işte, 2, 3, 1, o ortalamada. Şimdi, bu ortalamaları baz aldığımızda, bu başarısızlık durumunu gözettiğimiz zaman aslında oradaki sınıf şeyinde "diskalkuli" olduğu tespiti yapılabilir mi yapılamaz mı?

ANKARA ÜNİVERSİTESİ ÖZEL EĞİTİM BÖLÜMÜ BAŞKANI PROF. DR. İSA BİRKAN GÜLDENOĞLU - Yapılamaz hocam çünkü biz "diskalkuli"yi tespit ederek akademik başarıyı baz almıyoruz, bizim "diskalkuli" dediğimiz şey matematiği anlama, matematiği muhakeme etme becerisi. Bizim ona yönelik farklı araçlarımız var. Not sistemi hiç bizi ilgilendirmiyor. Diskalkuliyi koleje gönderdiğimizde ya da özel bir okula gönderdiğimizde en yüksek puanları alıyor olabilir. Bu onun diskalkuli olmadığı anlamına gelmez. Diskalkuliyi belirlerken farklı ya da disleksiyi belirlerken ve disgrafiyi belirlerken farklı ölçümler yapıyoruz; bunların hiçbiri not değil.

SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Bitlis) - Yani orada o zaman ölçme değerlendirme araçlarıyla ilgili bir...

ANKARA ÜNİVERSİTESİ ÖZEL EĞİTİM BÖLÜMÜ BAŞKANI PROF. DR. İSA BİRKAN GÜLDENOĞLU - Tam, işte, slaytım aslında onunla ilgili, tanı ve değerlendirme süreciyle ilgili bir sorunumuz var.

Şimdi, Türkiye'deki tanı ve değerlendirme: "Öğrenme güçlüğünde sayı korkunç şekilde artıyor." dedi Başkan. Evet, artıyor ve biz geç fark etmeye dayalı bir sistem kullanıyoruz Türkiye'de. Yani erken dönemde hiç bu çocuklara tarama yapmıyoruz, acaba öğrenme güçlüğü riski var mı, bakmıyoruz. Bu en büyük problemlerimizden bir tanesi, erken tarama mekanizmalarımızın sınırlı olması.

Tıbbi tanı çok ön planda ama tıbbi tanıyı hiçbir zaman biz -ya, hiçbir zaman demeyeyim- daha doğrusu sınırlı olarak diyeyim, eğitimsel ihtiyaçlarla bütünleştiremiyoruz; çok önemli sorunlarımızdan bir tanesi. Ya da çocuk psikiyatristler çok güzel çalışıyorlar. Çocuk psikiyatristler, rehberlik araştırma merkezleri, okullar, aileler; bunlarda, paydaşlar arasında bir eş güdüm yok mesela Türkiye'de çok ilginç bir şekilde. Çocuk psikiyatristi tanıyı koyuyor, rehberlik araştırma merkezi okula yerleştiriyor, çocuk ondan sonra okula gidiyor, okulda ayrı bir şey uygulanıyor. Acaba tekrar dönüp bu döngü çalışıyor mu? Bilmiyoruz. Çalışmıyor da olabilir ki çalışmadığını ben biliyorum aslında.

Şimdi, sorun tanı koymak değil, doğru zamanda, doğru şekilde tanıyı eğitime dönüştürememekte. Yani bir çocuğun öğrenme güçlüğü olmuş ya da olmamış, çok derdimiz olmaması gerekiyor. Öğrenme güçlüğü var ya da yok, çok da önemli değil. Önemli olan, herhangi bir güçlük varsa o güçlüğe yönelik birtakım eğitim politikaları geliştirmek ve bu güçlüğü olabildiğince azaltmak.

Peki, "Bu kadar sorun söylediniz, çözüm önerisi ne?" diyeceksiniz. Çözüm önerilerimiz: Bir, az önce de hocamın sorusu olduğu gibi, tanımlama araçlarında sınırlılıklarımız var bizim.

BAŞKAN MEHMET MUHARREM KASAPOĞLU - Burada Sağlık Bakanlığının yaklaşımı nasıl bu arada?

ANKARA ÜNİVERSİTESİ ÖZEL EĞİTİM BÖLÜMÜ BAŞKANI PROF. DR. İSA BİRKAN GÜLDENOĞLU - Sağlık Bakanlığının yaklaşımı genelde şöyle: Onlar tanı verme üzerine çalışırlar ama eğitsel olarak bu aslında Millî Eğitim Bakanlığının uzmanlık alanına giriyor ve ikisi eş güdümlü çalışmadığı için sorunlar var zaten. Yani hani Millî Eğitim Bakanlığı da bir şey yapmıyor değil, Sağlık Bakanlığı da bir şey yapmıyor değil, herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor ama eş güdümlü bir sistem olmadığı zaman ne yazık ki istenen performans çocuğa yansımıyor. Çocuğa yansımayan performans beni hiç ilgilendirmiyor, onu söylemem gerekiyor. Yani eğer çocuğa doğru bir şey yansımıyorsa, benim için yapılan şeylerin hiçbir anlamı yoktur çünkü ben bir eğitimci gözüyle bakıyorum, çocukta istenen performans değişimini görmem lazım.

Şimdi, hocam az önce söyledi "Niye belirleyemiyoruz peki biz erken dönemde?" diye. Tarama araçlarımız çok sınırlı. Bakın, 3 tane araç görseli koydum size. 3 araç da ben ve ekibimin yaptığı, TÜBİTAK'tan destek aldığımız, TÜBİTAK'ın bizi destekleyerek yaptığı araç. Bunlardan bir tanesi erken dönemde çocukların okumaya hazır olup olmadığını gösteren erken okuryazarlık testimiz. Bir başkası, okul döneminde çocukların okuma güçlüğü yaşayıp yaşamadığını belirleyen bir araç. Ortadaki olan ise daha şu an çalışmasının devam ettiği, bilgisayar tabanlı diskalkuli tarayıcısı. Yani ben bir çocuğu oturtup bilgisayarın başına on beş dakika sonrasında size şunu söyleyebiliyorum: "Bu çocuğun diskalkuli potansiyeli var." ya da "Yok."

Şimdi, bunların hepsi tekil araçlar yalnız. Çözüm önerilerimiz bizim bu tekil araçlarda değil. Yani bunlar bizim akademik olarak yaptığımız ve yaygınlaştırmaya çalıştığımız araçlar ama esas çözüm önerisi burada. Bizim öğrenme güçlüğü değerlendirme setine ihtiyacımız var, kapsamlı yani bu saydığım grupları doğru ayırabilecek bir sete ihtiyacımız var. Bir çocuk dezavantajlıysa, düşük sosyoekonomik düzeyden geliyorsa ya da geçici sığınmacı bir çocuksa bu çocuk öğrenme güçlüğü olmak zorunda değil. Şu anki sistemde çocuk psikiyatristlerine bu 3 grup da gitse öğrenme güçlüğü tanısıyla çıkar. Bundan da eminim yani hani bunu da gayet iddialı bir şekilde, bu alanda çalışan biri olarak söyleyebilirim. Çünkü bu çocuk psikiyatristinin elinde olan bir şey değil, çocuk psikiyatristi genel kurallara göre oynar, çocuk psikiyatristi bakar, zihinsel performansında bir şey yoktur ama akademik performansı akranlarına göre çok düşük. "Niye?" "Çünkü öğrenme güçlüğü olabilir." der. Aslında doğru değerlendirme aracı varsa bu grupları da ayırabiliyoruz.

Şu yukarıda gösterdiğim 3 tane araçla, bizim geliştirdiklerimizle, biz, çocukları erken dönemde fark edebiliyor, okul döneminde de matematik güçlüğü mü okuma güçlüğü mü, bunu ayırt edebiliyoruz. Ama tabii ki bunlar akademik çalışma nezdinde yapılan şeyler. Ülke bazında bir değerlendirme setine acil ihtiyacımız var değerlendirme konusunda.

Peki, çözüm önerisi başka ne? "Tıbbi tanı eğitsel ihtiyaçlarla bütünleşmiyor." demiştim çünkü çocuk psikiyatristleri ve eğitimciler ne yazık ki birlikte çalışmıyorlar. Birlikte çalışacak bir sistem yaratmamız gerekiyor. Bakın, çocuk psikiyatristi, rehberlik araştırma merkezi, okul, aile; hepsinin de içerisinde olduğu -çok kolay bir şekilde yapılabilir bu- e-devlete entegre bir sistem yapılabilir. Aile de oraya girer, çocuğunun performansını görür, yaptıklarını yazar; çocuk psikiyatristi de oraya girer, yazar; rehberlik araştırma merkezi de yazar; okullar da yazar; böylelikle eş güdümlü bir şey yürür burada. Çocuk psikiyatristi tanıyı veriyor, gönderiyor, haklı olarak gönderiyor. Çocuk psikiyatristinin başka yapacağı bir şey yok zaten. Rehberlik araştırma merkezi yerleştirdi ve gönderdi, onun da yapacağı başka bir şey yok. Okula kadar geldi çocuk. Okula geldikten sonra okulda yapılanlar, işte önemli kısmı ama okulda ne yapıldığı ne rehberlik araştırma merkeziyle ne çocuk psikiyatristiyle paylaşılmıyor mesela. Böyle bir destek sistemi çok kolay olabilir. Yani bunlar, dediğim gibi, aile hekimliği sistemi üzerine e-devlet sistemi üzerine çok kolay entegre edilebilecek, hazır altyapımızın olduğu sistemler.

Şimdi, burada işi çözdük diyelim yani tanı ve değerlendirmede işi çözdük. Sorun iki, demiştik ki: "Destek eğitimi sağlayamıyoruz." Destek eğitimi sağlayamıyoruz bu çocuklara yani okullarda yeterli şekilde destek sağlayamıyoruz çünkü "Bu çocuğun fiziksel olarak sınıfın içinde olmuş olması onun öğreneceğini garanti etmez." demiştik ve bu çocuk fiziksel olarak sınıfın içindeyse eğer, mutlaka bir destek sağlanmalı. Burada da üç tane sorunumuz var; bir, sınırlı bilgi; iki, düzensizlik; üç, tutarsızlık.

Şimdi bunlardan neyi kastettiğimi hızlı bir şekilde size söylüyorum: "Sınırlı bilgi"den derdim şu: Kanıta dayalı bilgiyi öğretmenlerimiz ne yazık ki çok sınırlı biliyor. Bunu da niye söylüyorum? Çünkü Türkiye'nin en büyük eğitim bilimleri fakültesinde Özel Eğitim Bölüm Başkanı olarak çalışıyorum. Benden, bizim fakültemizden mezun olan öğretmenlerin çok azı öğrenme güçlüğüne ilişkin seçmeli bir ders alıyor. Bakın, öğretmen mezun ediyoruz ama onlar seçmeli bir ders nezdinde sadece bir ders alıyorlar ve sınıflarda da bu çocuklar var. Her sınıfta olabileceğinden bahsettim ben size. Yani tarih öğretmeni de bu çocuğu görüyor, Türkçe öğretmeni de görüyor, matematik öğretmeni de diğer resim öğretmeni de hepsi bu çocuğu görüyor ama hiç bilgileri yok yani kanıta dayalı bilgi bu öğretmenlerde ne yazık ki çok sınırlı, olanda da kendi kendini geliştirmesiyle olan bilgi olduğunu söylemeliyim.

Düzensizlik var okullarda, planlı bir destek yürümüyor ve tutarsızlık var. Bakın, size çok çarpıcı bir örnek vereyim: Ankara'da aynı bölgede -Çankaya bölgesini temel alalım- Çankaya bölgesinde 2 farklı okulda 2 farklı uygulama dönüyor. İşin ilginç yanı, bir farklı okulda farklı sınıflarda farklı uygulamalar yapılıyor. Tamamen öğretmenin inisiyatifine, öğretmenin yeterliliğine bırakılmış durumda şu an ama öğretmenin de yapacağı bir şey yok, onu da çok suçlamamak lazım çünkü öğretmen de lisans düzeyinden itibaren bu eğitimi almadı.

Öğretmenler diyor ki: "Özel eğitim bizim işimiz değil. Özel eğitim, özel eğitimcilerin işi." Ama ben de şunu söyleyeyim size Özel Eğitim Bölüm Başkanı olarak: Benim bölümümden mezun olan özel eğitimciler, öğrenme güçlüğü olan öğrenci görmüyorlar çünkü öğrenme güçlüğü olan öğrenciler genel eğitim sınıflarında yani "normal okullar" dediğimiz okullarda. Orada branş ve alan öğretmenleri ve sınıf öğretmenleriyle karşı karşıya kalıyorlar ama biz bunları eğitmiyoruz, en büyük problemlerden biri.

Çözüm önerimiz şu: Güncel içerikleri biliyoruz. Güncel içeriklerle öğretmen eğitimlerinin olmasını istiyoruz, mentörlük sistemi istiyoruz. Bakın, yine dijital altyapıları kullanarak çok kolay gerçekten yapay zekâyla bir mentörlük sistemi üretilebilir yani öğretmen oraya girer, sorununu yazar, yapay zekâ onu "Şöyle yapmalısın." "Böyle yapmalısın." diye yönlendirebilir bir mentörlük sistemiyle. Çok kolay sistemler bunlar, müdahaleye tepki gibi güncel yaklaşımlar.

Şimdi, "Biz, eğer sınırlı bilgi varsa önümüzde, düzensizlik varsa ve tutarsızlık varsa en kolay bu işten nasıl çıkarız?" diye kafa yorduğumuzda olay burada; öğrenme güçlüğü öğretim programı hazırlamalıyız biz, bir öğretim programı. Yani nihayetinde bir öğretmen var karşımızda, branşı ne olursa olsun, o öğretmenlik mesleğiyle donanımlı bir öğretmen. O öğretmene ben bir öğretim programı hazırlamalıyım ki öğrenme güçlüğüne özgü kazanımlar olsun içerisinde.

Yani hepiniz bilirsiniz, "Disleksi 'b' ve 'd'yi karıştırır." derler, çok popülerdir, "'b'ye 'd' der, 'd'ye 'b' der, buna 'disleksi' denir." falan gibi çok böyle sosyal medyada da geçiyor bunlar ama bizim öyle bir öğretim programımız olsun "b" ve "d"yi karıştıran çocuk için ekstra kazanımlar olsun mesela, karıştırmamasını sağlayalım ki bunun biz nasıl yapılacağını biliyoruz ya da içerisinde bireyselleştirilmiş öğretim yöntemi olsun. Madem öğretmenler sınırlı bilgiye sahip, biz onlara sunalım bu bilgileri.

Türkçeye ve kültürümüze uygun içerikler üretmemiz gerekiyor. Şu an benim bu söylediğimi piyasada, sosyal medyada ya da farklı özel eğitim, rehabilitasyonlarda görebilirsiniz; böyle programlar var "öğrenme güçlüğü eğitim programları" diye. Hepsi Amerika'dan alınmış ve doğrudan çeviri yapılmış programlar ve benim hep savunduğum bir şey var; oradan doğrudan yaptığın çeviri program burada, Türk dilinde, Türk kültüründe işlemez, bu çok net. Onun için bizim Türkçeye ve kültürümüze uygun bir içerik ve öğretim programı hazırlama zorunluluğumuz var ileriki yıllarda.

Peki, üçüncü, son sorunumuz ne bu konuda? Aile eğitimi ve desteğinde sorun yaşıyoruz, aileler yalnız, bunu çok net söyleyeyim, aileler yalnız. Ailelerin öğrenme güçlüğüyle ilgili farkındalık, temel bilgi düzeyinde bilgi eksiklikleri var. Herkes eğitimci olmak zorunda değil, bizim görüştüğümüz birçok aile var, mühendisi de var, üst sosyoekonomik düzeyden olan da var, alttan olan da var ve gerçekten bunların öğrenme güçlüğüyle ilgili farkındalık düzeyinde bilgiye ihtiyaçları var. Sadece bu değil ama çok öncelikli olarak psikososyal desteğe ihtiyacı var ailelerin çünkü ne yapacağını bilmezlerse aileler de çocuklarla birlikte tükenmişlik sendromu yaşıyorlar ya da süreçte kendilerini bekleyen durumlar hakkında bilgi sahibi değil aileler. Bakın, bana çok fazla mail ve çok fazla ulaşan aile var. Sordukları sorular belki bizim için çok basit oluyor ama onlar için çok hayati. Kimse bana şunu sormadı: Benim çocuğum akademik performansında bilmem ne üniversitesine girecek mi? Sordukları sorular çok ilginç. "Memur olabilecek mi?" diyor, "Evlenebilecek mi?" diyor, "Çocuğuna bakabilecek mi?" diyor, "Askere gidebilecek mi?" diyor. Ya, bunlar çok basit sorular ki öğrenme güçlüğü için bunlar sorun bile değil, bunların hepsini öğrenme güçlüğü olan çocuk çok rahat yapar ama ailelerin bunu öğrenmeye ve bilmeye ihtiyaçları var. Ya da yasal süreçler, yasal haklarıyla ilgili aileler çok ciddi sınırlılık yaşıyorlar. Yani sınavlarda okuyucu alma, ek süre almadan başlayarak tüm süreç içerisindeki yasal haklarına ilişkin ciddi anlamda ailelere destek olunması gerekiyor; burada önemli.

Peki, ne öneriyoruz? Tabii ki aile farkındalık eğitimleri öneriyoruz. Yani bunların, aile farkındalık eğitiminin doğru bir şekilde yapılması lazım. Genel bilgi içinde olacak, süreç olacak mutlaka; yanlış inanışları kırmamız gerekiyor, yanlış inanışlar ve yasal haklarla ilgili mutlaka bu eğitimlerin yapılması lazım. Bölge bölge de ilerleyebilir yani herkesi Ankara'ya toplayalım, burada yapalım gibi değil, gerekirse insanların ayağına gidelim ama bunları doğru bir şekilde anlatalım. Karşımızdaki kitleyi küçümsemeyelim, karşımızda 1,5 milyonluk bir öğrenci kitlesi var, anne babayla birlikte 3 milyon eder, çocuklarla birlikte yani kardeşleriyle birlikte 3-4 milyonluk bir kitle var. Bu 3-4 milyonluk kitleyi de boşa hevesle, sürekli her gün yeni bir şey daha öğrenir miyim hevesiyle arayışa sürüklememek lazım. Devlet olarak bizim onların ayağına gitmemiz ve onlara gerekli desteği de sağlamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, evet, sorunlarımız var.

BAŞKAN MEHMET MUHARREM KASAPOĞLU - Pardon, bu ölçme değerlendirme testinden bahsettiniz.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ ÖZEL EĞİTİM BÖLÜMÜ BAŞKANI PROF. DR. İSA BİRKAN GÜLDENOĞLU - Evet.

BAŞKAN MEHMET MUHARREM KASAPOĞLU - Bu sete hem çocuk nörolojisi hem çocuk psikiyatristleri nasıl bakıyorlar, bir onay veriyorlar mı?

ANKARA ÜNİVERSİTESİ ÖZEL EĞİTİM BÖLÜMÜ BAŞKANI PROF. DR. İSA BİRKAN GÜLDENOĞLU - Kesinlikle veriyorlar, onların da ihtiyacı var çünkü onlar da şu an ayıramıyorlar bu söylediğim grupları yani onlar da emin değil. Onlar diyor ki: "Bu çocuk öğrenme güçlüğüymüş gibi geldi bana hocam." Hatta, işte, bizim birlikte çalıştığımız ve bize fikir danışan, bizim fikir danıştığımız hekimler çok var. Bu hekimler de benzer sorunları yaşıyorlar, nasıl biz arada kalıyorsak onlar da arada kalıyor. Bazen bizim araçlarımızı istiyorlar; mesela, erken okuryazarlık testinin -burada bilen hocalarımız vardır mutlaka- eğitimine gelen birçok tıp hekimi var. Niye geliyorsunuz dediğimde, "Arada kalıyoruz Hocam, acaba bununla bir şey tespit edebilir miyiz diye." Yani, bu, ciddi bir sorun Hocam. Bu konuda onların da bence ihtiyaçları var.

Şimdi, sonuç olarak, evet, sorunlarımız var mı? Var ama bunların hepsine de çözümlerimiz var, unutmayın. Yani "Sorunlar var." deyip bırakmak benim çok fazla tarzım değildir. Sorunlar var, evet, var, biliyoruz zaten; belki ben bu sunumu yapmasaydım da siz bu sorunların bir kısmına hâkimdiniz ya da bir kısmını görüyordunuz zaten ama çözümlerimiz de var, bu çözümler de var. Şu anda biliyoruz ki donanımlı bir ekibimiz var, bilgi birikimimiz var, doğru projelerle doğrudan kişilere dokunacak doğru bir planlama yaparsak bu sorunların üstesinden hep birlikte gelebiliriz. Sadece bizden gelmemizi beklemeyin, akademisyen olarak bizler belli çalışmalar yapıyoruz belli noktalarda, evet ama bizim de bunları yaygınlaştırmaya ihtiyacımız oluyor. Orada da bakanlıklarla, ilgili kurumlarla, kimse bunlar, hepsiyle el ele verip bu sorunların üstesinden gelebileceğimizi düşünüyorum.

Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Genel olarak bilgilendirmem bu kadar.

Teşekkürler.

BAŞKAN MEHMET MUHARREM KASAPOĞLU - Biz teşekkür ediyoruz.

Evet, Komisyon üyelerimizden bu konuyla ilgili...

SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Bitlis) - Sayın Başkan...

BAŞKAN MEHMET MUHARREM KASAPOĞLU - Buyurun Semra Hanım.

SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Bitlis) - Öncelikle, Hocama kıymetli sunumu için çok teşekkür ediyorum.

Yani ben kendi açımdan söyleyeyim, bir sürü şey öğrendim. Esasında genel anlamda bu Komisyon başladığından beri hem farkındalık oluşması açısından çok şey öğreniyoruz hem de aslında doğru bildiğimiz şeylerin de birçok noktada yanlış olduğunu da öğrenmiş oluyoruz aynı zamanda.

Ben aslında sizler bazı şeyleri aktarınca şunu da gördüm: Sizin bu ifade ettiğiniz şeyler bütünen eğitim sistemiyle ilgili bir tartışmanın açılması gerektiği kanaatini oluşturdu bende. Türkiye'deki eğitim sisteminin nasıl olması gerektiği tartışmasının da bir bütünen açılması gerekiyor. Şu andaki mevcut eğitim modelleri bu sorunların giderilmesini karşılıyor mu, çözüm modelleri üretebiliyor mu? En basitinden bence bu soruyu sormak gerekiyor.

İkincisi, mevcut yani düşünün, daha sürecin başında bu tanı koyulmadan eğitim alan öğrencilerin üniversite hayatını, sonrasında işe katılım süreçlerini, hepsini bir bütünen ele aldığımızda yani eğitiminin aynı zamanda toplumsallaşma ayağında da aslında beraberinde bir sürü sorun yumağının da oluştuğunu, açığa çıktığını görmek mümkün sizin aktarımlarınızda.

Artan bir sayı olduğundan bahsettiniz. Yani normalde şu anda yuvarlak bir hesap yapıldığında Türkiye'de 10 milyon kadar bir engelli sayısı olduğu tahmin ediliyor çünkü buna dair bile bir veri yok. Fiziksel engelli, işitme engelli diye böyle kategorilere ayırdığımızda totalin 10 milyon olduğu söyleniyor ama bunun dışında, mesela, bu grupta 3-4 milyon gibi bir şeyden bahsediliyor. Aslında, baktığımızda korkunç sayılardan bahsediyoruz biz ve bu politikaların belirlenmesi açısından da bizim önümüze çok büyük ödevler koyuyor bu esasında. Evet, tespit, tanıların Sağlık Bakanlığı üzerinden sürekli yürütülmesinin de o anlayışın da çok yanlış bir anlayış olduğunun da fotoğrafını çıkarmış oluyor bence. Burada eğitim nasıl olmalı, eğitim modelleri nasıl olmalı, bir bütünen sistemin kendisinin, en basitinden müfredat hazırlanırken hazırlanan müfredatlar, işte, bu öğrenme güçlüğü çeken öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayan nitelikte mi ya da karşılayan derinlikte mi noktasında önümüze bir sürü şey çıkarıyor. Bence bu anlamda belki de bu Komisyonun Millî Eğitim Bakanlığının önüne koyması gereken en büyük ödevlerden bir tanesinin bu olması gerektiğini düşünüyorum.

Teşekkür ediyorum.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ ÖZEL EĞİTİM BÖLÜMÜ BAŞKANI PROF. DR. İSA BİRKAN GÜLDENOĞLU - Ben teşekkür ediyorum.

Aslında şöyle: Yani millî eğitim sistemini alalım, baştan yaratalım derdinde değilim, onu en başta söyleyeyim. Yani sistemsel bir sorun değil ama var olan sistem içerisinde ne yapabilirizi hep düşünüyorum. Evet, dediğinize kesinlikle katılıyorum. Şu an programlar, yeni programlar, yeni müfredatlar, yeni şeyler güncellendi ama bunlar öğrenme güçlüğüne özgü hazırlanmış şeyler değil yani şu an sistemde bir de öğrenme güçlüğü olan çocuklar var ve büyük bir kitleden bahsediyoruz. Onun için bence bunların tekrar gözden geçirilmesi önemli olur Millî Eğitim Bakanlığı için.

Tabii ki büyük bir kitle, sizin de dediğiniz gibi birçok sorun var. Bu sorunlara yönelik olarak da Millî Eğitim Bakanlığı mutlaka düşünüyordur, kendi içerisinde vardır birtakım çözüm önerileri diye düşünüyorum ama mutlaka da bunlara daha ayrıntılı inilmesi önemli. Çünkü bu çocukları göz ardı edemeyiz yani bu çocukları siz görmediğiniz zaman ya da saymadığınız zaman olmadığı anlamına gelmiyor, bu çocuklar sistem içerisinde var.

İşin ilginç yanı, size şöyle bir örnek vereyim: Mesela, öğrenme güçlüğü özel eğitimde en kolay ilerleyebilen, verdiğinizi en kolay alabilen... Çünkü şuradan bir çocuk gelse, bir öğrenme güçlüğü tanılı bir çocuk şuradan içeri girse, eğitsel olarak değerlendirmeden ne siz ne ben o çocuğa öğrenme güçlüğü diyemeyiz, fark edemeyiz bile; öyle söyleyeyim size, fark edilmiyor onun için bu çocuklar. Yani bir otizm spektrum bozukluğu gibi değil ki ya da bir davranış problemini yapacak, işte, sallanacak, ne bileyim, bağıracak, ağlayacak; böyle bir durumu yok, görüntüde gayet hiç problemi olmayan çocuklar ama akademik performansta ciddi güçlük yaşayan çocuklar. Onun için kayboluyor bunlar; bence kaybolmaması lazım. Dediğim gibi, ben yirmi yıldır bu alanda çalışıyorum ve bu çocuklara da yirmi yıldır farkındalığın arttığını görebiliyorum aslında, farkındalık arttı ama farkındalık artması demek her şeyin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Özellikle Millî Eğitim Bakanlığından da "Bir isteğiniz var mı?" dediniz, eğer varsa bir isteğimiz şudur: Temel eğitim içerisinde bu çocukların var olduğunu iyi bilmeleri lazım çünkü şu an özel eğitim gibi zannediyorlar ama özel eğitimci, hiçbir özel eğitimci bu çocuklarla karşılaşmıyor. Bakın, net söylüyorum size, bizden mezun olan özel eğitimciler eğitim uygulama okullarında yani ayrı okullarda öğretmen oluyorlar. Bu çocuklar nerede? Bu çocuklar aslında akranlarıyla birlikte aynı sınıfta. Onun için, eğer söz konusu öğrenme güçlüğüyse özel eğitim, temel eğitim birlikte çalışması lazım, temel eğitimi de ayırmamak lazım diye düşünüyorum.

Teşekkür ederim.