| Komisyon Adı | : | ADALET KOMİSYONU |
| Konu | : | İstanbul Milletvekili Müşerref Pervin Tuba Durgut ve Antalya Milletvekili Mustafa Köse ile 98 Milletvekilinin Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/3771) |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 16 .07.2026 |
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Çocukların suçlulaşmasını, biz Suça Sürüklenen Çocuklar Komisyonunda da defaatle tekrarladığımız üzere, aslında hem millî güvenliği hem devlet, millet bekasını hem toplumsal düzen ve barışı hem kamu vicdanını hem yargı ve adalete güven duygusunu ilgilendiren çok kapsamlı, çok katmanlı bir sorun alanı olarak ele alıyoruz ve konunun ciddiyetine de yakışır şekilde ele alınmasını burada da bekliyoruz. Dolayısıyla ben Komisyonun zamanını almamak için tekrar etmeyeceğim ama gün içinde milletvekili arkadaşlarımızın usulle ilgili yaptığı bütün itirazlara katıldığımı ifade etmek istiyorum. Teklifle ilgili olarak da suçlulaşan çocukların üstün yararını gözetirken başta yaşamak ve adalet olmak üzere mağdurların haklarını ikinci plana atmamak, toplumun düzen ve güvenliğini göz ardı etmemek ve hukukun caydırıcı işlevini yitirmesine de yol açmamak gerekiyor. Yani bu ülkede eğer bir yıl içinde faili çocuk olan 266 kasten adam öldürme olayı yaşanmışsa, çocuklarca işlenen suçların sayısı artmakla kalmıyor, her geçen gün niteliği de daha da ağırlaşıyorsa mevcut ceza ve infaz rejimi elbette yeniden düzenlenmeye muhtaçtır ama bunu tek başına çözüm olarak değerlendirmemek gerekir. Bu teklifin nihai niyeti çocuk suçluluğunu önlemekse çerçevesinin ceza ve infazla sınırlı olmaması, önleyici tedbirlerle ilgili de daha doğrusu sosyal politikalarla reformist düzenlemeler de yapmak gerekiyor. Tabii ki hedef suçun hiç oluşmamasını sağlamaktır ama ortada bir suç varsa buna bir yaptırım da inşa etmek gerekir yani bunu inşa etmemeye dönük bir tavır da anlaşılabilir değildir. Bu manada suçun oluşmasında etkin olan -sabahtan beri defalarca tekrarlandı- derin yoksulluk, açlık, okul devamsızlığı, kontrolsüz göç, plansız kentleşme, dijital işgal, çeteler, terör örgütleri, bütün bunlarla mücadelede bir seferberlik hâline geçilmeden, hatta bu alanlarda biraz daha tavizkâr bir tutum takınıp da sadece ceza arttırarak çocukları suç işlemekten de suçun mağduru olmaktan da korumak imkân ve ihtimal dâhilinde değildir.
Şimdi bu şerhi düştükten sonra, bu konunun artık klişesi hâline gelen bir kavram var "onarıcı adalet" bunun üzerinden birkaç şey söylemek istiyorum. Onarıcı adaleti elbette buradaki herkes savunuyordur yani ben sanmıyorum ki kimsenin cezaevlerini çocuklarla doldurmak gibi sapkın bir hevesi, niyeti olsun. Biz adaleti ayrımsız, herkes için tecelli ettirilmesi gereken, geciktirilmeden tecelli ettirilmesi gereken ve hak ve hukuk kayıplarının da mümkün mertebe telafisini sağlayan, açılan yaraları da onaran ama yarayı açan zihniyeti de onaran bir mefhum olarak savunuyoruz. Elbette evrensel hukuk ilkelerini de savunuyoruz, elbette çocuk haklarını da savunuyoruz ama bir çocuğun hakkını savunmak onun katilleşmesini mazur ve makul göstermeye çalışmak olamaz. Bir çocuğun hakkını savunmak onda, o çocukta suç işleme özgürlüğüne sahip olduğu inancı oluşturmak değildir, bu olamaz; tersine, bir çocukta bu düşünceyi yerleştirirseniz, yerleşik hâle getirirseniz, ona suç işleme cüreti tanırsınız, suça teşvik etmiş olursunuz, onu suçtan korumazsınız. Dolayısıyla herkesin olduğu gibi çocukların en temel hakkı yaşamaktır, buna kastetmek fiili de faili kim olursa olsun, faili kaç yaşında olursa olsun suçtur. Cezasızlık algısının şikâyet konusu olduğu bir ortamda ceza kadar suç algısını oluşturmak da bir ihtiyaçtır, zira ceza suçun yaptırımıdır. Suçu suç olmaktan çıkaran veya buna dönük bir algıyı besleyen hiçbir tavır da onarıcı olamaz maalesef. Suçu âdeta yok sayan, suçluyu âdeta ödüllendirmeye teşne hiçbir tutum onarıcı olamaz. Adaletin onarıcı olabilmesi için hiçbir çocukta "Üç ay yatar çıkarım." öz güvenini oluşturmaması gerekir, bu duyguyu pekiştirmemesi gerekir, tam tersine "Bir daha asla yapmam, yapmayacağım." iradesini güçlendiriyor olması gerekir. Bu manada da rehabilitasyon bir ödül değil ıslah mekanizması olursa ancak o zaman anlamlıdır. Bir çocuğun ilk suça karıştığı anda devletin ilgili, yetkili bütün kurum ve kuruluşlarıyla onu suça sevk eden ortamsa o ortamdan, şartlarsa şartlardan, imkânsızlıklarsa imkânsızlıklardan, psikolojik problemlerse o problemlerden arındırması, rehabilitesi ve topluma sağlıklı bir birey olarak kazandırması gerekir. Bu nevi bütün önleyici tedbirleri elbette destekliyoruz, diversiyonu bu manada elbette destekliyoruz ama bir çelişkiyi de çözmek gerekiyor. Şimdi, bir kişi 17 yaş 11 ay 29 günlükken bir kadını katlederse hukuk onu "çocuk" olarak tanımladığı için bu suçun karşılığı olan cezadan muaf olacak, "Cezasını çeksin." diyenler de bu çocukla ilgili olarak "ama çocuk" diye linç edilecekler ama aynı kişi aynı suçu sadece iki gün sonra işlerse artık hukuk onu çocuk olarak tanımlamaktan çıktığı için, suçu iki gün önce işlese onu "çocuk" diye savunanlar, kollayanlar ve ceza isteyenleri linç edenler, aynı grup bu sefer sokaklara dökülecekler, "İyi hâl indirimi olmasın, cezalar artırılsın." diyecekler. Şimdi, bizim bu çelişkiyi çözmemiz gerekiyor çünkü suç bilinci ya da suç ehliyeti... Biz burada taktir yetkisini ihtisaslaşmaya falan bağlıyoruz ama buradaki kademeli ceza artırımı değil.
HALİL ÖZTÜRK (Kırıkkale) - Önerin ne burada? Kıstas...
SELCAN TAŞCI (Tekirdağ) - Hayır, kademeli ceza artırımını destekliyoruz, onu zaten maddeler geldiğinde söyleyeceğim.
Şimdi, burada yapılması gereken şey, önce, bu suç bilincinin, ceza ehliyetinin iki günde değişemeyeceği gerçeğini kabullenmektir. Yani dediğim gibi, 17 yaş 11 ayda suç bilinci oluşmamış oluyor ama işte, iki gün sonra suç bilinci oluşmuş varsayıyoruz ve ona göre ceza. Dolayısıyla burada çok tartışmaya da mahal verecek bir durum olmadığını düşünüyorum ben. Düzenlemede hem Komisyonun hem Meclisin hem Türkiye'nin aslında artık bu manadaki bütün komplekslerinden kurtulması, konjonktürün baskısından da kurtulması ve artık suçluların -artık katilleşmiş- ya da tecavüzcülerin hak ve hukuklarından önce mağdurların da hak ve hukuklarını konuşmak ve korumak cesaretini gösterebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir hukuk düzeni olur mu diye gerçekten bir anne olarak da kendime çok sık soruyorum. Daha önce Komisyonda da defaatle dile getirdim. Yani bu ülkede sizin çok iyi yetiştirdiğiniz, iyi ahlakla yetiştirmeye çalıştığınız çocuklar ya eziliyor ya zorbalanıyor ya da günün sonunda öldürülüyor ve sonuçta, bu çocukların yaşama hakkını konuşamadığımız kadar çok faillerinin hak ve hukuklarını konuşmak durumunda kalıyoruz her defasında. Şimdi öncelemek yaşatmaksa eğer, bu çocukların da herhâlde konuşulması gereken birtakım temel hakları olduğunu düşünüyorum. Gerçekten bu cüretin de bir kaynağı olduğunu ve o kaynağı kurutmanın da bizim sorumluluğumuz dâhilinde olduğunu düşünüyorum. Suça sürüklenen çocuklar mefhumu üzerinden inşa edilen bir algı var bu ülkede, son dönemde özellikle. Burada meselenin suça sürüklenmiş çocukları olmadığını hepimiz biliyoruz. Yani burada konuşulan -toplumda, kamuoyunda yerleşik hâle gelmiş tabirle- artık suç makinesine dönüşmüş çocuklar. Yani hiç kimse burada "Suça karışmış bütün çocukları alalım, toplayalım, cezaevlerine atalım." falan demiyor. Şimdi, dolayısıyla, kaldı ki "suç işlemiş ama çocuk" diye başlayan her cümle daha çok çocuğu çetelerin, örgütlerin hedefi hâline getiriyor, daha çok çocuğu kullanılabilir kılıyor; dolayısıyla, çocukları da daha büyük tehlikeye atıyor.
Suçun ağırlığıyla orantısız bir infaz süresi devlete olan güveni pekiştirmek yerine aşındırır, bunu da defaatle söyledik ancak "Devletin bu güveni -bu da bir klişe- tepki yasalarıyla tesisi mümkün değildir." Katılıyorum, evet ama "Bu tepki neden oluşuyor?" Ona bakmayacak mıyız? Tepki yasası çıkarmayalım ama bu tepkinin bir kaynağı var, oluşmasının bir sebebi var. Türkiye'de, son dönemde, 18 yaş altı bireyler tarafından canice işlenen cinayetler sonrasındaki yargılama ve infaz süreçleri, başta mağdur aileleri olmak üzere, toplumun kahir ekseriyetinde haklı bir cezasızlık isyanına yol açtı. Şimdi, adalete güvenin, başta mağdur aileler olmak üzere, toplumun kendi adaletini tesis ihtiyacı duymayacağı şekilde sağlanması elzemdir ancak bunu evrensel hukuk ilkelerini de ihlal etmeden yapmak gerekir. Yani bunlar birbirinin rakibi olan yani evrensel hukuk ilkeleri ile kamu vicdanı birbirine rakip ya da birbirinin hilafına geliştirilmesi gereken unsurlar değil ki niye böyleymiş gibi algılayıp bunun üzerine bir tavır inşa edildiğini de ben gerçekten anlamakta zorlanıyorum.
Caydırıcılık ağır suçlar için asgari güvencedir, rehabilitasyonsa devletin geleceğine olan yatırımıdır; bunu inkâr etmiyoruz. Bu iki araç suçun ağırlığına göre hiyerarşik olarak tasarlanmalıdır. Kasten öldürme gibi geri dönülemez ağır suçlarda -ki biz bu suçları da genişletiyoruz, ilgili maddede önergemiz de var- otomatik indirimlerin toplumda yarattığı cezasızlık algısını ve mağdur yakınlarının zedelenen adalet duygusunu onarırken cezanın amaçlarından olan önleme, ödetme, ıslah gibi işlevleri terk etmemek gerekiyor; hafif suçlarda da rehabilitasyon öncelenmeli. Dediğim gibi, ağır suçlarda caydırıcılık esas, rehabilitasyonsa infaz sürecinin, evet, bileşeni olarak kurgulanmalıdır.
Şimdi, Anayasa'mıza göre, devlet çocuğu korumakla, gerekirse ailesinden dahi korumakla yükümlüdür. Çocuğun sağlıklı birey olarak yetişememiş, suça sürüklenmiş, nihayetinde suçlulaşmış olmasının bütün sorumluluğunu, evet, tek başına çocuğa yüklemek de tek başına aileye yüklemek de yanlıştır. Ailenin yanında -bu ailenin sorumluluğunu kabul ediyoruz ama- sağlıklı bir gelişim gösterme imkânı bulunamayan bir çocukla ilgili gerekli koruyucu mekanizmalar işletilmemişse aile kadar devletin de ihmaline işaret eder bu. Dolayısıyla, suç faili çocuğun sağlıksız gelişiminde payı olan, eksik ve ihmali bulunan bütün kurum ve kuruluşlara da tıpkı aileye olduğu gibi hukuki sorumluluk yüklenmelidir.
Son olarak, devlet aklı temenni ile tedbir arasında daima ikincisini tercih etmekle mükelleftir. Teklifte, esasen, bizim desteklediğimiz SİR zorunluluğu gibi, koruyucu, önleyici tedbirler gibi birçok düzenleme var ama -az önce Komisyon Başkanımız da söyledi- etki analiz raporu yok bunların. Dolayısıyla, bu maddelerle ilgili mali boyut somutlaştırılmazsa, kümülatif bir kamu maliyeti belirlenmezse bunlar ne yazık ki tekliften ziyade temenniler olarak kalmaya mahkûmdur diyorum.
Maddeler geldikçe düşüncelerimizi paylaşacağız.
Teşekkür ediyorum.