GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:39
Tarih:21.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, sayın vekiller, ekranları başında bizleri izleyen değerli Türkiye halklarımız; başta siyasi saiklerle özgürlüklerinden mahrum bırakılan tüm tutsaklar olmak üzere eşitlik, adalet, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde bedel ödeyen herkesi saygıyla selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Yine, temel hakları için hayatın aktığı her yerde direnen emekçi halklarımızı, erkek egemen politikalara karşı yaşamlarını ve özgürlüklerini savunan kadınları, geleceksizliğe mahkûm edilmek istenen ama buna boyun eğmeyen gençleri, onurlu bir yaşam mücadelesini her koşulda sürdüren toplumun bütün kesimlerini en içten duygularımla selamlıyorum.

Yine, sözlerime, dün gece acı haberini aldığımız sevgili, değerli yoldaşımız Yaşar Demir'i de buradan anarak başlamak istiyorum. Kendisi, bizim Adana il örgütümüzde yıllardır mücadele ettiğimiz çok değerli bir arkadaşımızdı, ne yazık ki gece yarısı acı haberini aldık. Başta ailesi olmak üzere bütün Adana il örgütümüze ve DEM PARTİ'lilere başsağlığı dileklerimi iletiyor, Yaşar Demir yoldaşıma da Allah'tan rahmet diliyorum. Anısı mücadelemizde yaşayacak, her daim onu ve mücadelesini hatırlayacağız.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, günlerdir iktidar temsilcileri iftiharla şunu söylüyorlar: "Bu, AKP iktidarının 24'üncü bütçesidir. Halkımız bize bu yetkiyi verdi." Peki, soruyorum: 24 defa bütçe yapan bir iktidar mevcut sorunları nasıl olur da çözememiştir? Nasıl olur da sorunlar her geçen gün dağ gibi büyümeye devam etmiştir? Asgari ücretlinin, emeklinin, kadının, işçinin, çiftçinin, küçük esnafın, atanamayan öğretmenin, kademeli emeklilik bekleyenin, engellinin, mültecinin, gencin, çocuğun sorunlarını çözmek için size daha kaç bütçe gerekmektedir? Daha kaç yıl istiyorsunuz? Çıkın söyleyin. Çeyrek asırdır iktidardasınız ama hâlâ "Yapacağız, edeceğiz." diyorsunuz. Madem yapacaktınız, neden yapmadınız? Kim ya da kimler engel oldu size? Bu anlayışla değil 24 bütçe, 224 bütçe de hazırlasanız vallahi nafile çünkü sorun bütçe sayısında değil, sorun sizin yönetim anlayışınızda, zihniyetinizde ve politik tercihlerinizde. 2026 bütçesinin tercihi çok nettir: Sermayeden, faiz lobilerinden, silahlanmadan, yandaşlardan yana bir bütçedir önümüze getirdiğiniz. Halkın vergileriyle yapılan bütçe halkın sorunlarını değil sermayenin, yanlışın, rantçıların sorunlarını çözmekle meşgul.

"İstikrar ve refah bütçesi" diyorsunuz, doğru, bir istikrar var; faize ayrılan milyarlarda, savunma harcamalarında, yandaşlara köprü, otoyol ve şehir hastanelerine yapılan ödemelerde büyük bir istikrar olduğunu biz de söylüyoruz. Halkın cebinden yandaş müteahhitlerin kasasına otoyol, köprü kurdunuz; işte istikrarınız buradadır. 16.881 liraya mahkûm edilen emekliye, açlık sınırının altında yaşayan asgari ücretliye, siftahsız kepenk kapatan esnafa, tarlasını ekemeyen çiftçiye, okula aç giden çocuklara, eve hapsedilen engellilere, emeği yok sayılan kadınlara, barınma ve eğitim hakkı elinden alınan gençlere bütçeden pay ayırmamakta da gayet istikrarlısınız. "Refah bütçesi" diyorsunuz ama sosyal yardımlarla hayata tutunmaya çalışan 20 milyon yurttaş için bu refah hiç kapıyı çalmıyor. Bu bütçenin halka vadettiği tek şey, daha derin yoksulluk, daha büyük bir eşitsizliktir.

Vergi meselesine gelince, hakkınızı yemeyelim, açıkçası halkımızı bir bütün de unuttunuz demiyoruz elbette, evet, hatırlıyorsunuz. Ne zaman? Emeklileri, emekçileri, kadınları, gençleri hatırlıyorsunuz vergileri alma listesinde yani vergi alınacak listesine yazılması zamanında. 2026 yılında yaklaşık 16 trilyon vergi toplanacak, yurttaşlar 3 trilyon 993 milyar lira KDV, 2 trilyon 532 milyar lira da ÖTV ödeyecek yani yurttaşlar günde yaklaşık 43 milyar lira, saatte 1 milyar 800 milyon lira, dakikada 30 milyon lira, saniyede 500 bin lira vergi ödeyecek. Bitmeyen kasa misali, her bir yurttaşa baktığınızda vergi görüyorsunuz, KDV görüyorsunuz, ÖTV görüyorsunuz. Halkın sepetinde yoksulluk var, TÜİK'in sepetinde ise büyük bir çarpıtma var. Gerçek enflasyon nerede? Mutfakta, pazarda, çarşıda ve ay sonunda gelen faturalarda.

Türkiye, Avrupa'da gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkedir. Her 10 kişiden 6'sı borçlu yaşamaktadır. OECD'de gıda enflasyonunda zirvedeyiz. Çiftçi ise borç batağında. Çiftçi borcu 1 trilyon lirayı aşmış ve artık üretim yapamaz hâle gelmiştir. Bir dönemler buğday üreten çiftçinin şimdi Halk Ekmek sırasında beklediğini görüyoruz çünkü bütçedeki pay çiftçiye gitmiyor, çiftçi traktörüne mazot, tarlasına gübre alamıyor. Nereye gidiyor peki bütün bu vergiler? Silahlanmaya ve uçaklarınızın yakıtlarına.

Halkın borç tablosu çok açık ve net. Bakalım daha yakından: Kredi kartı borcu 2 trilyon 648 milyar liraya çıkmış, takipteki alacaklar yüzde 133 artmış, icra dosyası sayısı 25 milyona dayanmıştır. Toplum bir bütün, icralık hâle gelmiş, koca bir borçlular ülkesi olmuş ama maşallah, iktidar seyrediyor. "Büyüyoruz, uçuyoruz." diyorsunuz. Evet, her gün bu hikâyeleri anlatıyorsunuz. Peki, bu hikâyelerin gölgesinde açlık, yoksulluk ve güvencesizlik derinleşmiyor mu? Elbette derinleşiyor. Halk kendi payına düşen millî gelirin nerede olduğunu soruyor; gören, duyan var mıdır? Yoktur. Bu tablo ortadayken 2026 bütçesinin halkın sorunlarına çözüm üreten bir bütçe gibi sunulmasını da elbette kabul etmiyoruz. Türkiye halkları da bu bütçeyi kabul etmiyor ve etmeyecektir.

Sevgili kadınlar, DEM PARTİ siyaseti, kadınların eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesi üzerine kuruludur. Meclis çatısı altında stajyer kız çocuklarına yönelik ortaya çıkan sistematik istismar vakaları bu ülkenin ve bu Meclisin yüz karasıdır. Bu sürecin üstünün örtülmemesi ve araştırmaların, soruşturmaların adil, şeffaf ve etkin bir şekilde yürütülmesi için elimizden gelen çabayı sarf edeceğiz ama sadece soruşturma sürecinin yürütülmesi değil, daha sonra da aynı şeylerin yaşanmaması için kalıcı mekanizmaların kurulması yönünde de mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz. Tavrımız nettir: Kadına yönelik şiddete, tacizde ve istismar da asla geri adım atmayacağız; "Gülistan Doku'ya ne oldu? Rojin Kabaiş'e ne oldu?" diye sormaya devam edeceğiz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Kadın yoksulluğu kader değil, bilinçli bir politik tercihtir. Önümüzdeki bu bütçe, kadınlar açısından derinleşen yoksulluğun ve sistematik ekonomik şiddetin bir bütçesidir. 2026 bütçesi, Şırnak'ta kayıp oğlunun akıbetini soran Bese Ana'nın adalet arayışını, Dilovası'nda güvencesiz çalışırken yaşamını yitiren 6 kadın emekçinin can güvenliğini, üniversiteli Neslihan'ın barınma sorununu, mevsimlik işçi Fatma'nın sömürüsünü, cinsiyet kimliği ve yönelimi nedeniyle güvencesizliğe, yoksulluğa ve şiddete itilenlerin yaşam hakkını yok saymaktadır. Kadınların yaşam hakkı, ekonomik özgürlüğü, bakım hizmetleri için ayrılan pay savaş politikalarına ve sermayeye aktarılan kaynakların altında ezilmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bütçesinde kadının güçlendirilmesi için kadına günde sadece ve sadece 51 kuruş düşmektedir; bu bir utanç tablosudur ama eğer utanan varsa. Ülkenin geleceği; kadınların öldürüldüğü, emeklerinin yok sayıldığı bu düzenden değil, kadınların özgürleştiği yeni bir toplumsal sözleşmeden geçmektedir yani toplumsal sözleşmenin temel ayaklarından biri olan toplumsal cinsiyete duyarlı, kadın özgürlükçü bir bütçedir.

İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin yarattığı hukuki boşluk sürerken sığınaklara ayrılan bütçe neredeyse yok düzeyine gelmiştir. Bu tablo, kadın cinayetlerine açık bir davetiye çıkarmaktadır. 2025 yılını "aile yılı" ilan edenlere buradan söylüyoruz: Sorun, kadını eşit yurttaş değil bir kadının annesi, bir erkeğin annesi, bir erkeğin kızı ya da eşi olarak gören zihniyetin bizzat kendisindedir. "Aile yılı" ilan ettiğinizden bu yana kaç kadın şiddet sonucunda yaşamını yitirdi, biliyor musunuz? Kadınları aile içine hapseden, her satırı cinsiyetçilikle örülmüş bu bütçeyi asla kabul etmiyoruz. İlla bir şey ilan edilecekse aile yılı değil, şiddetle mücadele ve eşitlik yılı ilan edilmelidir. Kadınlar her gün, her ay, her yıl mücadeleyi büyütüyor, 2025 yılı gibi 2026 yılı da kadınların mücadele yılı olacak. Mücadeleyi büyüten kadınlara buradan, Türkiye Büyük Millet Meclisinden selam olsun diyoruz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Unutmayalım ki bütçe metinleri aynı zamanda eşitlik mücadelesinin de zeminidir. Bizler, kadınların yaşamını güvence altına almayan, eşitsizliği derinleştiren bu bütçe teklifini reddediyoruz. Kaynakların halkın ve kadınların ihtiyaçlarına göre yönlendirildiği; demokratik, adil, özgürlükçü bir bütçe için mücadele kararlılığımızı bir kez daha ilan ediyoruz. "..." (*) (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bütçedeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin temelinde temel yurttaş haklarına, farklı inançlara, kültürlere ve kimliklere yönelik ayırımcı yaklaşım yatmaktadır. Vergi toplanırken kimse ayrıştırılmıyor ancak konu eşit yurttaşlık ve temel haklar olunca iktidar dışlayıcı ve yok sayan bir tutum sergiliyor. Aleviler tıpkı Kürtler gibi yıllardır tekçi sistemin mağduru olmuş, eşit yurttaşlar olarak kabul edilmemiştir. Alevilik ikrar edilmemiş, inkâr edilmiştir. Alevi çocuklarına zorunlu din dersleriyle Sünni İslam eğitimi dayatılmakta, AİHM kararları yıllardır uygulanmamaktadır. Alevi köylerine cami yapılmakta, Cemevleri ise hâlâ resmî olarak ibadethane sayılmamaktadır. İktidar, Aleviliği bir inanç değil kültür başlığı altında tanımlamakta ve kendi çizdiği sınırların içerisine hapsetmek istemektedir. Bu ayrımcılık kamusal hizmetlerde de sürmekte, Alevi köylerine kaynak ayrılmamakta, en temel altyapı hizmetleri dahi karşılanmamaktadır. Onca açılım söyleminin ardından sunulan ise bakanlık eliyle cemevlerinin elektriğinin karşılanması olmuştur. Aleviler sadaka misali yardımlar değil, cemevlerinin de cami, kilise, sinagog gibi yasal statüye kavuşmasını talep etmektedirler. Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması ve eşit yurttaşlık hakkının anayasal güvence altına alınması biz Alevilerin en temel talebidir.

2026 yılında Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi yüzde 34 artırılmıştır. Bu bütçe, 41 genel bütçeli idarenin 23'ünden fazladır. Peki, bu bütçede Alevilere yönelik tek bir hizmet var mıdır, tek bir kalem var mıdır? Maalesef, yoktur. Alevi inancı rızalığa dayanır. Rızalık eşitliktir, adalettir, kimsenin kimseye üstün olmamasıdır. Alevileri yok sayan, taleplerini görmezden gelen bu bütçeye biz Alevilerin rızası yoktur, bu bütçe rızasız bir bütçedir. Barış ve demokratik toplum süreci Alevilerin taleplerinin karşılanması açısından da önemli bir fırsattır. Aleviler bu sürecin kurucu toplumsal özneleridir. Bütün inanç ve kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşadığı demokratik cumhuriyet Aleviler için de bir güvencedir. Demokratik ortak geleceğimizi bu ülkedeki tüm halklar, inançlar ve kültürlerle birlikte kimseyi dışarıda bırakmadan kuracağız.

Değerli milletvekilleri, değerli Türkiye halkları; çifte standartlar, cezasızlık ve keyfîlik bu ülkenin yargı gerçeği hâline gelmiştir. Adaletin terazisi ortadan kaldırılmış, kılıç ise toplumun, muhaliflerin, hak arayanların tepesinde sallandırılmaktadır. AYM ve AİHM kararlarının tanınmadığı, yargının evrensel hukuk ilkelerine göre işletilmediği, siyasi saiklerle hareket edildiği yeni bir dönemden geçiyoruz. Kobani ve Gezi gibi siyasal davalarda bile yargı delile değil, siyasi iradeye bakmıştır. Gerçek suçlara, yolsuzluklara, iş cinayetlerine, deprem yıkımına yol açan ihmallere, kadın katliamlarına ve çocuk istismarına cezasızlık uygulanırken ekonomiyi eleştirenler, MESEM'lerdeki çocuk ölümlerini gündeme getirenler, kadın cinayetlerine karşı çıkanlar cezalandırılmaktadır. Bu yargı suça değil, ne yazık ki muhalefete odaklanmıştır. Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş'tan, Bekir Kaya'dan Can Atalay'a, Osman Kavala'dan Selçuk Mızraklı'ya, Çiğdem Mater'den Leyla Güven'e kadar yol arkadaşlarımız hâlâ tutsaktır, hâlâ cezaevindedirler. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Ağır hasta mahpuslar ölüme terk edilmekte, hukuk pişmanlık dayatmalarıyla itaat rejimine dönüştürülmektedir. Artık bu adaletsiz rejimle bir adım dahi yol alınamaz. Adaletsizlik bir kanser uru gibi toplumun hücrelerinde kol gezmektedir. Martin Luther King'in çok bilinen bir sözü var: "Bir yerdeki adaletsizlik her yerdeki adalete tehdittir." Evet, Diyarbakır'daki adaletsizlik Ankara'daki hukuku yaralar, Kars'taki güvensizlik İzmir'deki özgürlüğü engeller. İstanbul'daki, İzmir'deki bir hukuksuzluk Van'daki güveni zedeler ve en önemlisi bu ülkenin halkları olan Azerilerin, Terekemelerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Türklerin, Boşnakların ve adını sayamadığım bütün halkların bir arada yaşama iradesini baltalamaya dönüktür. Biz, üstünlerin değil adaletin bütçesini savunuyoruz. Adalet; bütçede, siyasette, hapishanelerde, sokakta, yaşamın her alanında tesis edilmelidir. Adalet, aranır olmaktan çıkarılıp yaşanır hâle getirilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün burada ülkenin hangi değerler üzerinde yeniden kurulacağını ve hangi cesareti göstermesi gerektiğini birlikte konuşuyoruz. Biz, bugün cumhuriyetin 2'nci yüzyılında toplumsal barışı, demokratik toplumu hedefleyen kurucu bir siyaset ve bu siyasetin aynası olması gereken bütçeyi konuşuyoruz. İşte, tam da bu nedenle 2026 bütçesi tarihsel bir fırsattır çünkü barış bütçesi siyasi ve ahlaki bir tercihtir. Kaynaklar; güvenlikçi politikalara mı demokratik standartları yükseltmeye mi ayrılıyor, merkezîleşmeye mi yerel demokrasiye mi alan açıyor, sermayeye mi topluma mı öncelik tanıyor? İşte, sorular bunlardır. En nihayetinde, yürütülmekte olan barış süreci bu bütçenin neresindedir? Maalesef, görüyoruz ki çözüm süreciyle ilgili yürütülen politikalar bütçede karşılık bulmamaktadır. Barış; hayata dokunmaktır, herkesin hayatına dokunan, iyileştiren en önemli sosyal adalet projesidir. Barış bütçesi; kaynakların çatışmacı politikalara değil eğitime, sağlığa, adalete, alınan ücretlere ve maaşlara ayrılması demektir. Dolayısıyla "barış" romantik bir sözcük değildir değerli arkadaşlar; güçlü, refah seviyesi yüksek, adil, eşit, geleceğe umutla bakan bir toplum için temel anahtar niteliğindedir ve yaşamsal bir zemindir.

Sayın milletvekilleri, işte, tam da bu noktada, ben, bugün, bu kürsüde, yıllardır "Kürt sorunu" başlığı altında tartıştığımız meseleyi, barışla kurulacak yeni, demokratik bir geleceğin anahtarı olarak ele almak istiyorum çünkü artık tekrar eden, acıyı çoğaltan, geçmişe sıkışmış bir dile değil, geleceği mümkün kılan, onarıcı ve kurucu bir dile, bir siyasal iradeye ve buna uygun bir bütçeye ihtiyacımız var. "Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır." denir ya, bugün ihtiyacımız olan dil, yaşananları inkâr etmeyen ama onu kader hâline de getirmeyen, acıları yarıştırmak yerine paylaşan, iyileştirmeyi, onarıcı adaleti hedefleyen, ayrıştırmayı değil, ortak yaşamı büyüten bir dildir.

Gelinen aşamada, acıları anlatmakla yetinemeyiz, asıl sorumluluğumuz, benzer acıların bir daha yaşanamayacağı bir geleceği, bir yaşamı, bunun hukukunu inşa etmektir. Yıllardır barışa, adalete, demokrasiye susamış halklarımıza yeni bir söz, yeni bir irade, yeni bir kurucu ve demokratik siyaset borcumuz vardır. "Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir barıştır." (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Evet, bu güçlü söz, bugün, bu Mecliste çok daha anlamlıdır. Belki barışın şiirini bugün yazamayız ama yazılabileceği siyasal, toplumsal bir ilhamı yaratmak hepimizin sorumluluğundadır.

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu yıllardır dile getirilen ama ertelenen bir gerçeğin kabulüdür. Yıllardır dile getirdiğimiz gibi, bu meselenin çözüm adresi Meclistir. Komisyonda oluşan bir heyetin İmralı'da Sayın Öcalan'ı ziyaret ederek görüşmesi tarihî bir adımdır. Burada emeği geçen bütün parti ve siyasetçileri bu anlamlı, olumlu, barışa katkı sunan cesur adımlarından dolayı bir kez daha tebrik etmek istiyorum; emeğinize, yüreğinize sağlık. Çünkü barış süreçleri, barışın aktörlerini yok sayarak değil hakikatin kabulüyle ilerler. Birlikte yaşamak istiyorsak bu sorunu birlikte çözmek zorundayız. Devlet aklıyla siyasal, toplumsal aklın buluşacağı yer tam da burasıdır, Türkiye Büyük Millet Meclisidir yani toplumun iradesini temsil eden kurucu siyasetin çatısıdır.

Bugün artık şu soruyu erteleyemeyiz: Sonlandırmaya çalıştığımız çatışmalı sürecin yerini nasıl bir dönem olacak? Kürt sorununun siyasal çözümü Türkiye'nin demokratikleşmesinin eşiğidir; bu eşik aşılmadan bu ülke gerçek anlamda özgürleşemez, demokratikleşemez ve zenginleşemez. Demokratikleşmek için hak temelli yeni bir toplumsal sözleşmenin oluşturulması, demokratik siyaset zemininin güçlendirilmesi; tüm kimliklerin, inançların, kültürlerin eşit yurttaşlık temelinde güvence altına alınması; demokrasiyi geriye çeken, özgürlüklerin önünü tıkayan antidemokratik yasal mevzuatın baştan sona demokratik ve özgürlük eksenli olarak yeniden düzenlenmesi; ana dilinde eğitim, öğrenim ve kültürel özgürlüklerin güvence altına alınması, güçlü yerel demokrasi ve demokratik yerel yönetimlerin önünün açılması, kayyum rejiminin sonlandırılması; cinsiyet eşitlikçi ve cinsiyet özgürlükçü bir toplumsal yaşamın güvenceye bağlanması; bağımsız, tarafsız yargı ve gerçek adalet sisteminin kurulması; düşünce, ifade, örgütlenme ve basın özgürlüğünün güvence altına alınması; ekonomik refahın, adil paylaşımın, insanca yaşamın, sosyal adaletin ve sosyal devletin öncelikli politika hâline getirilmesi gerekmektedir. En nihayetinde, kalıcı barışın, güçlü demokrasinin, ortak ve eşit yaşamın hukuki güvenceye bağlanması bir zaruret olarak önümüzde durmaktadır. Kürtler, Aleviler başta olmak üzere, kimlik ve inançlar hukuksal çerçevenin dışında tutulmaya devam edilmektedir. Kürt'ü, Alevi'yi hukuk kapısının dışında tutan sistemin yani Kürt'süz hukuk, Alevi'siz hukuk sisteminin değişmesi gerekiyor. Bu nedenle, hukuksal kapsayıcılık demokrasiyi güçlendirecek ve toplumsal sözleşmenin güçlü zeminini oluşturacaktır.

Şimdi, ikinci aşama için yeni bir eşikteyiz. Komisyon önümüzdeki günlerde raporunu tamamlayacaktır. 1 Ekim 2024'te başlayıp 27 Şubat 2025'te Sayın Öcalan'ın çağrısıyla tarihî bir aşamaya taşınan, 24 Kasımda Komisyonun İmralı ziyaretiyle önemli bir ivme kazanan bu sürecin şimdi hukuki gerekliliklerini oluşturmak Parlamentonun, tüm siyaset kurumunun, iktidarın, devletin ortak sorumluluğundadır. Devlet aklı, siyaset ve hukuk aklıyla buluşmalıdır. Siyaset kurumunun dilindeki kardeşlik hukukunu şimdi eşitlik hukukuyla taçlandırma ve bunun için gerekli adımları atmanın zamanıdır. Çağrımız bu ülkenin geleceğinde sözü olan herkese, hepinizedir. Gündelik siyasetin öncelikleriyle değil, 86 milyonun önceliklerine ve ihtiyaçlarına göre hareket edilmelidir. Siyasi partiler ve iktidarlar gelir geçer ama bu ülkeye armağan edeceğimiz barış ve demokratik yaşam kalıcı olacaktır.

Sürece karşı çıkanların, çözümsüzlükten nemalananların siyasetleri sürdürülemez hâldedir. Süreç ilerledikçe onların zeminleri tamamen ortadan kalkacaktır. Yol yakınken bu yanlıştan dönmelerini kendilerine tavsiye ediyoruz çünkü barış öyle güçlüdür ki kimse karşısında duramaz. Sürecin kıyısında, köşesinde duranları, suya sabuna dokunmayanları da bu sürecin içinde, merkezinde bizzat öznesi, paydaşı olmaya çağırıyoruz. El ucuyla değil, tüm benliğimizle bu sürece sarılmamız gerekiyor çünkü halkın siyaset kurumundan en temel beklentisi budur. Silahlı çatışma iklimi bir daha dönülmemek üzere de geride bırakılacağına göre çatışmalı dönemin siyasette, yargıda, bürokraside, idari sistemde ve ekonomide yarattığı kırk, elli yıllık statükoyla bu ülke daha fazla yol alamaz. Her alanda değişimin, dönüşümün önünün açılması gerekir. Bu süreç aynı zamanda bir devlet politikası olarak tarif edildi. O zaman geleneksel yaklaşımların, ezberlerin artık terk edilmesi, topyekûn bir demokratikleşme hamlesinin de başlatılması gerekir. Dilde barış varsa elde barış olmalıdır. Barış hukukun içine oturmalıdır. Önümüzdeki dönemin temel anahtarı barış aklıdır, çözüm aklıdır. Barış ve çözüm aklının devlette de, siyasette de bir dönüşüm süreci olarak kendisine yaşam alanı bulması gerekir. Artık sözden pratiğe geçirilmesinin vakti gelmiştir. İnanın ki, bu adımlar yalnızca Kürtlere değil kadınlara, gençlere, emeklilere, Alevilere, göçmenlere bu ülkede eşit ve özgür yaşamak isteyen herkese, 86 milyona nefes aldıracaktır. Barışı kalıcı hâle getiren demokratik bir Türkiye, sadece iç politikada değil dış politikada da güçlü bir mirasın temellerini atacak, bölgenin parlayan yıldızı olacaktır. Orta Doğu'yla kurulacak barış köprüsü, Kuzey ve Doğu Suriye ile Rojava'yla kurulacak barış köprüsü halklar arası dayanışmayı, ortak yaşamı daha da güçlendirecektir.

Farklılıkları eritmeye çalışan politikalarda ısrar etmek yerine o farklılıklarla doğru temelde kurulacak güçlü, demokratik ilişki hem Türkiye'ye kazandıracak hem de Suriye'ye kazandıracaktır ama aynı zamanda bütün bölgeye kazandıracaktır. En nihayetinde, tüm halklar bu anlamlı barışın ortağı olacaktır.

Değerli halkımız, sayın milletvekilleri; bizler halkların eşitliğinin, barışın, huzurun, refahın, demokrasi ve özgürlüğün hem kültürel olarak hem de kurumsal olarak yerleşik hâle geldiği demokratik cumhuriyeti hedefliyoruz. Bu hedef doğrultusunda sistemin demokratik dönüşümü, değişim için varımızı yoğumuzu ortaya koyuyoruz. James Baldwin'in sözleriyle bitirmek istiyorum konuşmamı: "Yüzleştiğimiz her şeyi değiştiremeyiz ama hiçbir şeyi yüzleşmeden değiştiremeyiz." Bugün bir kez daha geç kaldığımız bir yüzleşmenin eşiğindeyiz. Gelin, bu ülkenin 2'nci yüzyılını korkularla değil, cesaretle ve güvenle yazalım. Bu kadim topraklar ve halklar için barış ve demokrasi yüzyılının temellerini hep beraber atalım. Gelin, çocuklarımıza ayrışmış, ekonomik olarak kriz yaşayan, dünyanın en mutsuz toplumlarından biri olan değil, geleceğe dair ortak umudu büyüten, umuda yürüyen bir gelecek bırakalım. Barış hepimizin ortak şiiridir, geç kalmadan bu şiiri birlikte yazmaktan yeni, aydınlık, demokratik bir gelecek inşa etmekten uzak durmayalım diyorum. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)