GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:4
Birleşim:61
Tarih:17.02.2026

İYİ PARTİ GRUBU ADINA BURHANETTİN KOCAMAZ (Mersin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 230 sıra sayılı Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'nin geneli üzerinde İYİ Parti Grubumuz adına söz aldım. Yüce Meclisi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan önce, Zonguldak'ta maden ocağı göçüğünde hayatını kaybeden işçilerimize Allah'tan rahmet, ailelerine ve Zonguldak halkına başsağlığı diliyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün burada görüşmelerine başladığımız kanun teklifinden de anlaşılacağı gibi, iktidar, vatandaşlarımızın gündeminden tamamen uzaklaşmış, çiftçilerimizin, üreticilerimizin tarım ve hayvancılık alanında yaşadıkları sorunları görmezden gelirken bu kanun teklifiyle ormanlık alanlar, tarım arazileri ve sulak alanlardan sonra millî parklar ve tabiat parklarını da ranta dönüştüreceğinin derdine düşmüştür. Hâlbuki bugün burada üreticilerimizin yüksek girdiler başta olmak üzere tarım ve hayvancılık konusunda yaşadıkları sorunları ve orman yangınlarındaki ihmalleri görüşmek ve onlara yönelik düzenlemeleri konuşmamız gerekirdi. Ne yazık ki önümüze gelen kanun teklifinde bunların hiçbirine rastlamıyoruz.

Bakınız, çiftçilerimiz, binbir emekle yetiştirmeye çalıştıkları ürünleri tarlada, bahçede ve dalındayken hem dolu felaketi hem zirai don hem de iklim değişikliği nedeniyle aşırı sıcaklar yüzünden büyük felaketler yaşamıştır. Zirai don seçim bölgem Mersin dâhil 36 ilimizi vurmuş, ürünler telef olmuş, üreticilerimiz zarar üstüne zarar etmiştir. Mersin, iki hafta önce de sel felaketiyle karşı karşıya kalmış, derelerin taştığı ve köprülerin yıkıldığı sel felaketinde Mezitli, Erdemli ve Tarsus ilçelerimizde ev ve iş yerleri ile tarım arazileri sular altında kalmış, Anamur ilçemiz de şiddetli fırtınadan etkilenmiştir.

Bu kapsamda, selden etkilenen çiftçilerimizin, ev ve iş yerleri sular altında kalan vatandaşlarımızın zararları bir an önce karşılanmalıdır. Geçen yıl zirai dondan kaynaklı olarak çiftçilerimizin zararının ancak çok az bir kısmı Bakanlık tarafından karşılanmış, çiftçilerimizin hesaplarına sembolik paralar yatırılmış, böylece çiftçilerimiz yaşadıkları zararla baş başa bırakılmıştır. İktidarın yıllardır uygulamış olduğu yanlış su yönetimi politikaları yüzünden çiftçilerimiz ürünlerini yeterince sulamakta zorlanmış hatta Çukurova'da ikinci ürünlerini neredeyse hiç sulayamamışlardır. Tarihinde ilk kez Çukurovalı üreticilerimize "Su yok, ikinci ürünü ekmeyin." denilmiştir.

Türkiye geçen yıl önemli bir kuraklık yaşamış, bu kuraklıktan en çok zarar gören kesim de yine çiftçilerimiz olmuştur. Dereler üzerine kurulan HES'ler yalnızca dereleri kurutmakla kalmamış, aynı zamanda barajlar yeterince suyla beslenemediği için göllerden sonra birçok ilimizde barajlar da kurumuştur. Dereler üzerine HES kuran özel şirketler, doğal hayatı sürdürebilmek için bölgeye verilmesi gereken can suyunu bile çok görmüş, vanaları tamamen kapatmıştır.

Ne yazık ki bu iktidar döneminde doğayı ve çevreyi koruma altına almak unutulmuş, geçmişte yapılan hemen hemen bütün yasal düzenlemeler ortadan kaldırılmış, doğal hayat özel sektöre karşı bu kanun teklifinde olduğu gibi korumasız bırakılmıştır. Tarım arazilerinin göbeğinde izin verilen taş ocakları ve çimento fabrikaları tarım ürünlerini riske sokmuş, buralara yakın yerleşim yerlerinde üretim ve istihdam yok edilmiştir.

Önlerindeki yasal engeller iktidar tarafından teker teker kaldırıldığı için Kanadalı maden şirketleri ormanlarımızı tahrip etmeye, yer altı ve yer üstü sularını ve topraklarımızı kirletmeye, geleceğimizi yok etmeye devam etmektedir. Kaz Dağları'nda, Fatsa altın madeninde, Erzincan İliç ve başka kuruldukları bölgelerde doğanın nasıl tahrip edildiği, Muğla'da ve Mersin de elli altmış yıllık zeytin ağaçları "Burası ormanlık alan." denilerek devlet eliyle köklerinden sökülerek yok edilmektedir. Bu iktidar döneminde çevresel etki değerlendirme yani ÇED raporları yerli ve yabancı şirketler için âdeta bir formaliteye dönüştürülmüştür. Maden ve benzeri yatırımlarda ÇED raporlarının yeterince incelenmeden ve ilgili kurumlara sorulmadan verilmesi, özellikle ormanlık alan ile tarım arazileri ve zeytinlikler ile su kaynakları üzerinde geri dönüşü olmayan çevre katliamlarına sebep olmuştur. Böylece ormanlık alanlarla birlikte sit alanları, turizm bölgeleri, mera ve sulak alanlarda fiilen maden sahası, taş ocağı ve çimento fabrikası projelerinin önü ardına kadar açılmıştır.

İşin en ilginç yanı ise Maden Kanunu'nda yapılan değişiklikle ormanlar dâhil olmak üzere bazı hassas alanlar için resmî kurumlara ÇED süresinde en geç üç ay içinde görüş bildirme zorunluluğu getirilmiş, bu süre içerisinde görüş bildirmeyen kurumlar olumlu görüş bildirmiş sayılmaktadır.

İnsanlarımızın nefes alabilecekleri tek yer kalmıştı, son olarak da millî parklarımız ve tabiat parklarımız da bu düzenlemeyle isminin başında "Doğa Koruma" cümlesi yer alan Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü marifetiyle yok edilmek, kirletilmek ve katledilmek istenmektedir. Belli ki millî parklarımız da orman arazileri ve sulak alanlar gibi yandaşlara peşkeş çekilecek, bu düzenleme sonrası yapılaşmaya açılacak ve böylece doğal zenginlikler betona gömülecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu kanun teklifi 6831 sayılı Orman Kanunu'nun bir benzeri niteliğindedir. Orada da madencilik faaliyetlerini sürdüren firmalara kırk dokuz ve doksan dokuz yıllığına süreler verilmişti. Düzenleme bu hâliyle Maden Kanunu'ndan sonra cennet vatanımızı cehenneme çevirecek olan en son halka olacaktır. Yakın bir gelecekte Türkiye yeşile ve doğaya hasret kalacaktır. Ormanlarımız zaten her yıl yaşanan ve uzun süre söndürülemeyen yangınlar nedeniyle her yıl binlerce hektar azalmaktadır. Bu nedenle millî parklarımızın bari doğal hâli korunmalıdır.

Ülke genelinde 50 adet millî parkımız ve 270 adet tabiat parkımız olduğu söyleniyor. Ancak Bakanlığın yapmış olduğu açıklamalar ile vermiş olduğu rakamlar birbiriyle tezattır. Bu durum, orman alanlarımız ve yangınlarda kaybedilen orman alanları için de aynıdır.

Teklif, Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonuna asli; Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu; Çevre Komisyonu ve Plan ve Bütçe Komisyonuna ise tali komisyon olarak 4 farklı komisyona havale edilmiştir. Lakin teklif asli komisyon olan Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonunda görüşülürken tali komisyonlarda görüşülmemiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün 23'üncü maddesi kanun tekliflerinin tali komisyonlarda komisyonu ilgilendiren yön ve maddeleri üzerinde esas komisyona görüş bildirme yetkisi vermiştir. Bu husus, İç Tüzük'ün ve yasa yapım süreçlerinin sağlıklı işlemesi açısından tali komisyonlara verilen önemli bir görevdir. Kanunun yapım aşamasında sivil toplum örgütleri, akademisyenler, meslek odaları ve benzeri paydaşlardan görüş alınmaması, kanun yapılırken özensiz ve tek taraflı "ben yaptım oldu" mantığıyla hareket edildiğini göstermektedir. Mevcut iktidarın artık olağan bir hâl almış yasama süreçlerini oldubittiye getirme anlayışı bu kanun özelinde de açıkça görülmektedir.

Teklif, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu, 6831 sayılı Orman Kanunu, 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu gibi birçok kanunda değişiklik öngörmektedir. Bu nedenle, torba yasa özelliği taşımaktadır. Torba kanunlar Meclisin denetleme yetkisini zayıflatmakta, yasa metinleri ise yasama sürecinin hesap verebilirliğini ve şeffaflığını ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca teklif torba kanun olması hasebiyle kanunun uzun vadeli etkileri ve geniş katılımlı, kaliteli yasa yapmak yerine teknik ve bürokratik eksikliklerle günübirlik kısa vadeli çözümler sunmaktadır.

Bu iktidar döneminde torba kanun modeli normalleşmiş ve sorunlar kronikleşmiştir. Uzun vadeli düşünemeyen ve sorunlara günübirlik çözümler arayan iktidarın bu tavrı Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasa yapım süreçlerini olumsuz etkilediğinden düzenlemeler Anayasa Mahkemesinden dönmekte ve tekrar tekrar Genel Kurul gündemine getirilmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi görünürde her ne kadar ülkemizde tabiat ve biyolojik çeşitliliğin etkin bir şekilde korunması ve sürdürülebilir biçimde yönetilmesi gibi gerekçelere dayandırılmış olsa da teklifin geneli detaylı olarak incelendiğinde millî parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiat koruma alanları ve sulak alanlara göz dikildiği, bu alanları yapılaşmaya açmak ve özel sektör eliyle işlettirilmek istendiği görülmektedir. Bu düzenlemeyle, kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri ile turizm merkezleri dışında kalan millî parklar ve tabiat parkları turistik amaçlı bina ve tesisler yapılması amacıyla gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri lehine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı görüşü ve Tarım ve Orman Bakanlığının izniyle Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğüne devredilmektedir. Korunan alanlara ilişkin uzun devreli gelişme planı ve yönetim planı gibi planlamaların yetkisinin Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanacağı veya hazırlattırılacağı düşünülmektedir. Hâlbuki daha önce Milli Parklar Kanunu kapsamına giren yerlerdeki turizm bölge, alan ve merkezlerinde turizm yatırımlarına ilişkin plan kararları Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği ile Tarım ve Orman Bakanlığının görüşü alınarak sonuçlandırılıyordu. Teklifte yer alan maddeler, bırakın yatırım yapmayı bir çivi bile çakılması yasak olan millî park ve tabiat parklarında çevresel hassasiyeti ortadan kaldırmakta, "kamu yararı ve zaruret" adı altında buralara enerji nakil hatları, petrol, doğal gaz boruları, haberleşme ve altyapı tesisleri gibi projelere özel kişiler lehine izin vermektedir. Ucu tamamen açık olan bu düzenleme metinden çıkarılmalıdır. Millî park ve tabiat parklarındaki tesislere içme suyu temininde aranması gereken uzun devreli gelişme planı şartı da bu düzenlemeyle ortadan kalkmaktadır. Böylece millî parklarımızın içi bir inşaat alanına dönüştürülmek istenmektedir. Nakil hatları için yapım aşamasında akademik ve bağımsız denetimler mutlaka sağlanmalıdır.

Teklif, Anayasa'yla güvence altına alınmış hak ve ilkeleri zedelemekte, kamu yönetiminde hesap verebilirliği ortadan kaldırmakta ve doğrudan hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil etmektedir. Özellikle teklifin birçok maddesinde denge ve denetim ortadan kalkmakta ve bütün yetkiler tek elde yani Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğünde toplanmaktadır. Genel Müdürlük, Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı kamu tüzel kişiliğini haiz özel bütçeli kuruluş olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Tek başına bütün yetkileri elinde toplayan Genel Müdürlük, bu düzenleme sonrası millî parkı, tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiat koruma alanları ve sulak alanları her türlü hizmet ve faaliyetlerle koruma, yönetim, işletme, tanıtım, sportif, eğlenme ve dinlenme hizmetleri için gerekli her türlü altyapı, üstyapı ve diğer tesislerin yapılması ya da yaptırılması, yönetilmesi, işletilmesi ya da işlettirilmesi konusunda yetkilendirilmektedir. Burada Genel Müdürlüğe verilen işlettirme yetkisi elimizde kalan son yeşil alanların da özel sektöre ve yandaşlara peşkeş çekilmesi ve yapılaşmaya açılması anlamına gelmektedir ancak bu devir yetkisinin hangi kriterlere göre kullanılacağı, hangi esaslara göre denetleneceği kanun metninde tamamen boşlukta bırakılmıştır. Tesis işletme yetkisinin net ve sıkı yasal esaslara bağlanmadan idareye verilmesi ciddi riskler barındırmaktadır. Bu nedenle işletme süreci Kamu İhale Kurumu marifetiyle yapılmalıdır. Korunan alanların varlık sebebi olan doğayı koruma misyonu ile ticari işletmelerin kâr elde etme amacı doğası gereği birbiriyle çelişir. Denetime açık olmayan ve sınırları belirsiz bir devir süreci bu eşsiz alanların ekolojik taşıma kapasitelerini aşan bir ticari baskı altına girmesine; liyakatten uzak, kayırmacılığın öne çıktığı bir yandaşa işlettirme zihniyetinin hâkim olmasına zemin hazırlayacaktır. Bu durum kamu yararını ve doğa korumayı değil ticari çıkarları önceleyen bir yönetim anlayışını beraberinde getirme potansiyeli taşımaktadır.

Kanun teklifinde korunan alanlarda kanuna aykırı olarak yapılan yapı ve tesislerin mahkeme kararı olmaksızın Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü tarafından derhâl yıkılması konusunda da anayasal hukuk devleti ve mülkiyet hakkı güvencelerine aykırı bir şekilde düzenlemeye gidilmiş ve mülkiyet hakkı gözetilmemiştir. Burada yıkım kararı alınan yapı sahiplerine en azından başlarının çaresine bakmaları için belli bir süre verilmelidir. Bu nedenle yapı sahiplerine otuz günlük itiraz süresi, Genel Müdürlüğe de otuz günlük karar verme süresi verilmesi yerinde olacaktır.

Ayrıca teklifin birçok maddesinde ucu tamamen açık düzenlemelere yer verilirken kanunla düzenlenmesi gereken değişiklikler de yönetmeliklere bırakılmaktadır. Oluşturulan yeni statülerde alan kılavuzu ve av ve doğa koruma memuru olarak görev yapacak olan personelin eğitim düzeyi, yetkinlikleri ve sayısı yönetmelikle belirlenecektir. Söz konusu alanlardaki koruma suçlarının takibi görevini yapacak personele "av ve doğa koruma memuru" ile "saha bekçisi" gibi yeni ünvanlar verilmektedir. Burada alan kılavuzluğu statüsüne mutlaka kriter getirilmelidir.

Teklifte ayrıca Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğünün görev ve hizmetleriyle ilgili ihtiyaç duyduğu yerlerde döner sermayeli işletmeler kurabilecektir. Ayrıca, bu döner sermayelerin sermaye miktarını 5 katına kadar artırma yetkisi Sayın Cumhurbaşkanına verilmektedir. Düzenleme kapsamında av malzemesi satışlarından alınan yüzde 2 katılım payı dâhil olmak üzere bütün idari para cezası gelirlerinden döner sermayeye gelir sağlanması planlanıyor. Böylece, tahsil edilecek paranın yüzde 50'si Genel Müdürlük döner sermaye işletmesine, yüzde 50'si hazineye aktarılmakta; avcılık belgesi harçlarında da benzer şekilde yüzde 30'u Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğüne, yüzde 70'i hazineye aktarılmaktadır.

Teklifin bazı maddelerinde avlanmanın yasak olduğu avlaklarda avlananlara verilen idari para cezaları da artırılmaktadır ancak yeterli değildir. Bir taraftan, yasak avlanma konusunda ceza artışına gidilirken takip eden maddelerde af benzeri bir düzenlemeye gidilerek, kaçak avlanma yaptıkları için avcılık belgesi iptal edilen kişilere yeni bir şans tanınarak avcılık ruhsatlarının iptali yerine yalnızca iki yıl avcılık yapamayacağı konusunda düzenleme getiriliyor. Bundan böyle kaçak av yapan kişiler iki yıl dolduktan ve idari para cezasını ödedikten sonra tekrar avcılık belgesini almaya hak kazanabiliyor. Teklifte avlaklarda kaçak avlanmanın önü tamamen açılırken 200 bin ve 350 bin TL'lik para cezaları da 10 bin ve 15 bin TL'ye kadar düşürülmektedir. Karayolları Trafik Kanunu'nda yapılan düzenlemede trafik cezalarında çıtayı en yükseklere çıkaran iktidar, mevzu hayvan hayatı olunca yasak av cezalarını aşağı yönde çekmektedir. Bu durum kabul edilebilir bir durum değildir.

Sonuç olarak, bu teklif, tabiatı, biyolojik çeşitliliği ve yaban hayatını korumak yerine, millî park, tabiat parkı ve tabiat koruma alanlarını yapılaşmaya açmayı hedeflemektedir. Bu teklifle millî parklardaki çevresel sorunlar artacak ve ormanlık alanlarda olduğu gibi korunan alanlarda da talan başlayacak, böylece gelecek nesillerin emaneti olan millî parklarımız ve doğal güzelliklerimiz yok olacaktır. Tüm bu ve benzeri nedenlerle bu teklif toplum vicdanında telafisi mümkün olmayan yeni yaralar açacaktır diyor, yüce Meclisi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)