| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 67 |
| Tarih: | 04.03.2026 |
ERSİN BEYAZ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milli Parklar Kanunu, Çevre Kanunu, Kara Avcılığı Kanunu gibi kanunları görüşürken durumu yalnızca doğayı koruma hassasiyeti üzerinden ele almak eksik olacaktır, Türkiye'nin yakın gelecekte karşılaşacağı büyük sorunu da dile getirmemiz gerekir. Bu konuda "su krizi, su stresi" gibi kavramları derinlemesine incelememiz gerekiyor. Su sorunu bir iklim direnci sorunudur. Bu sorun bizi kuraklık riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Bugün dünyada aynı anda iki zıt tablo yaşanmaktadır; bir yanda düzensiz ve aşırı yağışlara bağlı sel felaketleri, diğer yanda ise daha uzun süreli ve daha yıkıcı hâle gelen kuraklık dönemleri; Türkiye de bu acı tablodan payını almaktadır. Bu çelişki gibi görünen tablo aslında tek bir gerçeği işaret etmektedir: Su artık doğanın döngüsü içerisinde durmuyor, toprakla buluşamıyor, yeraltı rezervlerini besleyemiyor yani sorunumuz sadece yağış miktarının dönemsel çokluğu ya da mevsimsel azlığı değildir, sorun yağan suyun tutulamamasıdır. Ülkemiz su zengini bir ülke değildir, yıllık kullanılabilir su miktarımız yaklaşık 112 milyar metreküp seviyesindedir, bunun önemli bir kısmı hâlihazırda tüketilmektedir. Nüfus artışıyla birlikte kişi başına düşen yıllık su miktarı ise her geçen yıl azalmaktadır. Geçmişte 1.600 metreküp seviyesinde olan kişi başına düşen su miktarı bugün 1.300 metreküp seviyelerine gerilemiş durumdadır. Mevcut su stresimiz devam ettiği takdirde 2050 yılında bu rakamın bin metreküp seviyesinin altına düşmesi ve Türkiye'nin su stresi yaşayan bir ülkeden su kıtlığı yaşayan bir ülke konumuna geçmesi kuvvetle muhtemeldir. Söylediklerim yalnızca bir tahmin değildir, bir uyarıdır; Birleşmiş Milletler raporuna göre dünyanın su krizi değil su iflası yaşadığı ifadeleri de uyarımı doğrular niteliktedir.
Değerli milletvekilleri, dünyadaki su iflasına rağmen Türkiye elindeki mevcut suyu da verimli kullanamıyor. Bugün kullanılan suyun yaklaşık dörtte 3'ü tarımsal sulamada tüketilmektedir ancak bu suyun önemli bir bölümü daha tarlaya ulaşamadan iletim sırasında açık sistemler nedeniyle buharlaşma ve sızıntıyla kaybolmaktadır. İçme ve kullanma suyunda kayıp oranı gelişmiş ülkelerde yüzde 10'lar seviyesindeyken ülkemizde bu oran yüzde 30'un üzerindedir. Tarımda ise durum daha ağırdır, kullanılan suyun yaklaşık yarısı kaybedilmektedir. Biz aslında kuraklıkla değil, su kaybıyla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Kuraklık yalnızca baraj eksikliğiyle de açıklanamaz; kuraklık doğal su tutma alanlarının azalmasıyla, toprağın nem depolama kapasitesinin düşmesiyle, bitki örtüsünün zayıflamasıyla doğrudan ilişkilidir.
Bugün çerçeve mevzuatının ve özellikle korunan alanlara ilişkin düzenlemelerin temel amacı sadece belirli bölgeleri muhafaza etmek değil, aynı zamanda yağışın yer altı suyu rezervlerine dönüşmesini sağlayan doğal ekosistemleri korumaktır çünkü doğa suyu üretmez, suyu depolar ve bu depolama işlemini gerçekleştiren en önemli unsurlar ormanlık alanlar, sulak alanlar ve korunan doğal havzalardır. Bu alanların zayıflaması yağmur yağsa bile kuraklık yaşanması anlamına gelir. Bugün geldiğimiz noktada kuraklık riski yalnızca meteorolojik bir mesele olmaktan çıkmış, hidrolojik ve yönetsel bir mesele hâline gelmiştir. Kuraklıkla mücadele etmek istiyorsak yalnızca yeni su kaynakları üretmeyi değil, mevcut suyun doğa içerisinde tutulmasına odaklanmak zorundayız. Bu kapsamda, su iletiminde kapalı sistemlerin yaygınlaştırılması, doğal su toplama havzalarının korunması, açık kanallarda yaşanan iletim kayıplarının azaltılması, vahşi sulamanın önüne geçilmesi gerekmektedir.
Kuraklık bir anda ortaya çıkan bir afet değildir; yavaş yavaş ilerler, sessiz ilerler ama sonuçları son derece yıkıcı olur. Bu nedenle, su yönetimi politikaları ile çevre koruma politikalarının birbirinden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Doğal alanları korumak bugünü değil, yarının su güvenliğini korumaktır.
Kuraklık riskini azaltan, doğal su döngüsünü destekleyen bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)