| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 69 |
| Tarih: | 10.03.2026 |
BAŞKAN - Değerli milletvekilleri, bölgemizi ve küresel siyaseti yakından ilgilendiren son derece kritik gelişmeler vesilesiyle bugün toplanmış bulunuyoruz. Hep birlikte müşahede ediyoruz ki son günlerde yaşanan hadiseler uluslararası sistemin mahiyetine ilişkin çok derin sarsıntıları açığa çıkarmaktadır. İran'a yönelik son saldırılar bölgemizde zaten kırılgan olan dengeleri daha da hassas hâle getirmiştir. Bu saldırılarla oluşan güvenlik kriziyle birlikte uluslararası hukuk, meşruiyet, egemenlik, diplomasi ve caydırıcılık gibi kavramların ne ölçüde aşındırıldığı da bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz tabloyu sadece askerî bir gelişme olarak değerlendirmek meselenin esasını kavramakta yetersiz kalınmasını sağlayacaktır. Önümüzde duran açık gerçek, kuralsızlığın normalleştirildiği, güç kullanımının hukukun yerine geçirildiği ve uluslararası mekanizmaların etkisizleştirildiği açık bir sistem bunalımıdır. Daha açık söylemek gerekirse, bugün yaşananlar sistemin hukukla değil kuvvetle tanımlandığını göstermektedir. Bir başka ifadeyle, dünya siyaseti giderek orman kanunlarının belirleyici olduğu bir zamana doğru sürüklenmektedir. Uzun yıllar boyunca dünya kamuoyuna kurallara dayalı uluslararası düzen olarak savunulan çerçevenin bugün ciddi bir meşruiyet ve işlev kaybına uğradığı görülmektedir. Kurumlar vardır fakat tesirleri neredeyse sıfıra inmiştir, kurallar vardır fakat güçlüye karşı işletilememektedir, kavramlar vardır içleri boşaltılmıştır. Bu sebeple, bugün yaşanan gelişmeler geçici bir kriz olarak asla değerlendirilemez. Açıkça ifade etmek gerekir ki uluslararası sistem, niteliği ve işleyişi bakımından ağır bir çözülme sürecine girmiştir. Hukukun yerini kuvvetin, ilkenin yerini keyfîliğin, müşterek vicdanın yerini stratejik hesapların aldığı ortam oluşmaktadır. Böylesi zamanlarda en ağır bedel her zaman olduğu gibi siviller tarafından ödenmektedir. Gazze'de devam eden katliamların, açlığın, kuşatmanın ve sistematik yıkımın yol açtığı insani felaket tüm ağırlığıyla sürerken, şimdi İran'da hayatını kaybeden sivillerin acısı ile Lübnan'da derinleşen kayıplar büyük trajedinin yeni halkaları olarak önümüzde durmaktadır. Gazze'de toprağa düşen masumların acısı ile İran'da ve Lübnan'da hayatını kaybeden insanların acısı arasında bir fark yoktur. Her biri aynı hoyratlığın, pervasızlığın ve hukuk tanımaz zihniyetin birbirine eklenen neticeleridir. Gazze'de çocukların acısına İran'da okulda katledilen çocukların acısı eklenmiştir. Bölgemize dair yapılan değerlendirmelerde mevcut tablonun parçalar hâlinde değil bütünlük içerisinde ele alınması gereklidir. Gazze'de yaşananları Suriye'den, Suriye'de yaşananları İran'dan bağımsız, İran'da yaşananları Lübnan'dan kopuk, Lübnan'daki sarsıntıyı da Yemen'den, Somali'den ve hatta bölgesel güvenlik denkleminden ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Bizim milletçe sahip olduğumuz ahlaki ve siyasi duruş açıktır. Bizim medeniyet birikimimiz, tarih şuurumuz ve millet vasfımız zulüm karşısında sözü eğip bükmeyi değil hakkı açık biçimde ifade etmeyi gerekli kılar. Zalime "zalim" demek, haksıza "haksız" demek ve saldırgana "saldırgan" demek ahlaki berraklığın ifadesidir. Asıl böyle dönemlerde konuşmak vicdani bir sorumluluktur. Suskunluk sadece tarafsızlık gibi gösterilmek istense de nice zaman suskunluk zulmün en konforlu sığınağına dönüşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti böyle zamanlarda susamaz, Gazi Meclisimiz böyle zamanlarda susamaz.
Değerli milletvekilleri, bugün İsrail yönetiminin izlediği saldırgan çizginin bölgesel gerilimin en belirleyici unsuru olduğu açıktır. Gazze'de yaşanan insanlık dışı tablo, sıradan bir askerî operasyon yahut güvenlik tedbiri olarak izah edilemeyecek seviyeye çoktan ulaşmıştır. Sivil hayatı doğrudan hedef alan, açlığı bir baskı aracına dönüştüren, insani yardımı engelleyen ve tüm bunları güvenlik gerekçesiyle perdelemeye çalışan anlayış, insanlığın müşterek hukuk ve vicdan zeminini tahrip etmiştir. Bu bakımdan, Gazze'de gördüğümüz tablo, soykırım siyasetinin son derece ağır ve vahim bir safhaya ulaştığını göstermektedir. Şimdi de bu tehlikeli siyasetin Amerika Birleşik Devletleri'ni de doğrudan savaşın içine çeken yeni bir boyut kazanmış olması, bölgesel ve küresel ölçekte çok daha büyük felaketlerin habercisi olabilecek mahiyettedir. Böyle bir sürüklenmenin doğuracağı neticeler bölgedeki ülkelerle asla sınırlı kalmayacaktır; enerji güvenliğinden ticaret yollarına, göç hareketlerinden toplumsal ve ekonomik istikrara kadar pek çok başlıkta yeni kırılmaların ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelecektir. Nitekim, savaşın ABD dâhil ciddi maliyet kaygıları, toplumsal tereddütleri ve siyasi tartışmaları çoktan başlamıştır; ateşin büyümesi onu uzaktan izleyenleri de bir gün gelir içine çeker. Bu sebeple, saldırıların derhâl durdurulması ve çatışmanın daha geniş bir felakete dönüşmesinin engellenmesi bugün herkes için bir zorunluluktur.
Türkiye'nin son günlerde ortaya koyduğu yoğun diplomasi trafiğini tam da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Ülkemiz bölgesel hadiseleri güç dengesi bakımından değil, insani, hukuki ve siyasi sonuçları itibarıyla gündeme almaktadır. Devletimiz ilgili tüm kurum kuruluşlarıyla ilkeli, serinkanlı, sonuç almaya dönük ve hakkaniyeti esas alan bir toplumsal diplomasi anlayışıyla hareket etmektedir. Bu anlayış savaşın diliyle konuşmadan kararlılık gösterebilen ve gerilimi tırmandırmadan adaleti talep edebilen aklın tezahürüdür; bugün bölgemizde en çok ihtiyaç duyulan da budur. Muhataplarıyla konuşabilen, riskleri görebilen, savaşı normalleştirmeyen ve bölgede sükûneti tesis etmeye çalışan tutumumuz ülkemizin çözüme en önemli stratejik katkılarından biridir. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve devlet kurumlarımızın sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar bu çerçevede son derece anlamlı ve kıymetlidir. Komşuluk ve kardeşlik hukukuna zarar verecek ve bölgedeki halklar arasına güvensizlik duvarları örecek yanlış hesabın parçası olmayacağımız gibi böyle hesaplara kayıtsız kalmayacağımızı da açıkça ifade ediyoruz. Dostluğun kıymetini bilen fakat millî güvenlik hassasiyetini ve egemenlik haklarını da aynı açıklıkla koruyan bir çizgiyi savunuyoruz. Barış için en ileri çabayı gösterirken kendi güvenliğimiz, sınırlarımızın emniyeti ve milletimizin huzuru konusunda tereddüt göstermeyecek kudrete, iradeye, dirayete ve tecrübeye sahibiz. Buradan özellikle ifade etmek isterim ki bölgemizde yaşanan her sarsıntının terör örgütleri vekâlet unsurları eliyle yeni bir istikrarsızlık zeminine dönüştürülmesine ve terörsüz Türkiye sürecinin akamete uğratılmasına da asla müsaade edilmeyecektir. Kardeşi kardeşe kırdırmaya, bölgedeki halkları karşı karşıya getirmeye ve ülkeleri içeriden zayıflatmaya dönük hiçbir girişime de izin verilmeyecektir. Hem kendi güvenliğimiz hem de bölgemizin huzuru bakımından bu tür hesapların karşısında durmaya devam edeceğiz.
Diplomatik kapasitemiz, güvenlik altyapımız ve bölgesel temaslarımızla hadiseleri çok boyutlu biçimde değerlendirirken gereken tedbirleri zamanında alan ve barışı savunurken caydırıcılığını da muhafaza eden bir ülke olarak hareket etmeye devam edeceğiz.
Ayrıca, hepimiz biliyoruz ki son dönemde İran'a saldırılar için ortaya atılan gerekçelerin önemli bir bölümü dünya kamuoyunun hafızasında canlı hatıraları gündeme getirmektedir. Nükleer silah tehdidi bahanesiyle yürütülen propaganda daha önce başka coğrafyalarda da kullanılmış, sonrasında algı operasyonlarının bir sonucu olduğu ortaya çıkmıştı. Irak örneği hâlâ hafızalarımızdadır. Kitle imha silahları iddiasıyla başlatılan müdahalenin nasıl büyük bir yıkım, parçalanma ve istikrarsızlık ürettiği bugün herkesin malumudur.
Dolayısıyla, bir ülkeye yönelik güç kullanımını meşrulaştırmak için bu tür söylemlerin tekrar devreye sokulması uluslararası toplumu ikna etmekten ziyade geçmişin yanlışlarını yeniden üretmektedir. Oysa gerçek bir müzakere zemini kurulduğunda denetim, şeffaflık ve karşılıklı güven artırıcı adımlar, silahlardan arındırma yönünde ilerleme sağlanması bakımından fevkalade önemlidir. İşte, diplomasi bunun için vardır, işte bugün dünya kamuoyunun görmesi gereken temel mesele de budur. Diplomasi yürürlükteyken saldırının devreye sokulması niyetin barış değil yıkım olduğunun açık bir göstergesidir. Böyle bir yaklaşım bundan sonra kurulacak her türlü müzakere zemininin güvenilirliğini de zedelemektedir.
Bugün uluslararası sistemde yaşanan aşınma fiilî çatışmalarla da sınırlı değildir. Az evvel ifade ettiğim gibi uluslararası sistemde gerçek bir sistem sorunuyla karşı karşıyayız. Kavramlar üzerinde de ciddi bir tahribat yapılmaktadır. "Ateşkes" denilmekte fakat bombardıman sürdürülmektedir, "barış" denilmekte ama abluka derinleştirilmektedir, "güvenlik" denilmekte fakat siviller hedef alınmaktadır, "insani" hassasiyetler denilmekte yardımlar engellenmektedir. Bu durum açıkçası siyasi manipülasyon düzenidir. İlkelere dayalı düzenin zayıfladığı yerde savaş ile saldırı, savunmayı ile yayılmacılık, güvenlik ile tahakküm arasındaki sınırlar bilinçli bir şekilde muğlak hâle getirilmektedir. Böyle bir ortamda barışın tesisi de ateşkesin inşası da elbette zorlaşmaktadır. Hukuki ve ahlaki referanslar aşındırıldığında geriye sadece güç ilişkileri kalmaktadır. Dünya kamuoyunun kaostan kurtulmamasını isteyenler bu belirsizlikten ve kavramsal kargaşadan beslenmektedirler. Meselelerin çözümsüz kalması bazı çevreler için stratejik bir araç hâline getirilmiştir.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, bir tarafta bölge ülkelerinin egemenliği ihlal edilirken, diğer tarafta bu ihlallerin üstünü örten açıklamalar yapılması dünya kamuoyunda derin bir güven bunalımına yol açmaktadır. Siyasi tutarsızlığın ötesinde, burada ciddi bir ahlaki çifte standart olduğunun da altını çizmek isterim. Ayrıca, son günlerde kamuoyuna yansıyan bazı görüntüler ve söylemler, meselenin güvenlik eksenli bir kriz olmadığını, ideolojik ve fanatik bir zeminden kaynaklandığını da göstermektedir. Ofis ortamında dinî çağrışımlı dualar eşliğinde savaş siyasetine destek verilmesi, aklı ve hukuku geri plana iten çok tehlikeli bir istikameti işaret etmektedir. Sağduyunun yerine taşkınlığın, hukukun yerini kutsanmış şiddet anlayışının almaya başladığı bir atmosferde bölgemizin selamete kavuşması da zorlaşmaktadır. Bu çerçevede, asıl sorunun bugün İsrail yönetimini elinde bulunduran saldırgan ve hukuk tanımaz Siyonist anlayış ve onun destekçileri olduğunu vurgulamak isterim; değişmesi gereken budur. Savaş suçlarının gölgesinde hareket eden, bölgeyi ataşe atan, hukuk, vicdan sınırlarını hiçe sayan yönetim anlayışının sürdürülemez olduğu artık herkes tarafından görülmüştür. Netanyahu'ya ikinci Davut rolü biçmeye çalışanların aslında insanlığa ikinci bir Hitler karanlığına sürükleyen bir barbarlık ürettiklerini görmelerini isteriz. Tarihten ibret almayanlar tarihin en ağır hükümleriyle yüzleşmek zorundadır. Bizim tenkidimiz herhangi bir halka değil, soykırıma varan suçlara yöneliktir. Bizim itirazımız saldırganlığı ve işgali meşrulaştıran siyasi fanatizmedir. Bizim karşı çıktığımız devlet gücünden sınırsız bir yıkım yetkisinin devlet gücünün sınırsız bir yıkım yetkisine dönüştürülmesidir. Bu ayrımları korumak hem siyasi hem ahlaki bakımdan vazifemizdir.
Sayın milletvekillerimiz, biraz sonra kapalı oturumda Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan ile Millî Savunma Bakanımız Sayın Yaşar Güler sizlere ayrıntılı değerlendirmelerde bulunacaktır. Bu vesileyle, yürüttükleri temaslar, yaptıkları hazırlıklar ve Genel Kurulumuzu bilgilendirmek üzere burada bulunmaları dolayısıyla kendilerine teşekkür ediyorum. Şüphesiz ki güvenlik, diplomasi, bölgesel dengeler ve muhtemel gelişmelere ilişkin daha kapsamlı bilgiler paylaşılacaktır. Bu safhada ifade etmek isterim ki önümüzde duran mesele, insanlığın hangi ilkeler etrafında yeniden toparlanacağı, bölgesel barışın hangi siyasi akılla korunacağı ve uluslararası sistemin ne tür bir meşruiyet zeminine oturtulacağı sorularını beraberinde getirmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin vakarına ve milletimizin vicdanına yakışan tutum hukuku savunan, diplomasiyi önceleyen ve zulüm karşısında sözünü sakınmayan bir tutumdur. Biz ne savaşın diliyle teslim alınırız ne de suskunluğun konforuna çekiliriz. Biz adaletten vazgeçmeden barışı savunuruz, diplomasiyi savunuruz. Biz zulmü görmezden gelmeden bölgesel istikrarı savunuruz. Temennimiz, saldırıların bir an önce sona ermesi, hukuk dışı müdahalelerin durdurulması, diplomasi masasının sahici bir biçimde yeniden kurulması ve bölgemizin daha büyük felaketlere sürüklenmeden sükûnet zeminine kavuşmasıdır.
Bölgedeki saldırılarda hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Çatışmaların gölgesinde endişe ve belirsizlik içinde yaşayan tüm halklara geçmiş olsun dileklerimi ifade ediyorum. Bundan sonra da hem ilkeli dış politika çizgisini hem de bölgesel barış yönündeki samimi gayretlerimizi kararlılıkla sürdüreceğiz. Bu düşüncelerle biraz sonra gerçekleştireceğimiz kapalı oturumun ülkemiz, bölgemiz ve insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum, Genel Kurulumuzu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ, MHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)