GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:100
Tarih:10.06.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA NEJLA DEMİR (Ağrı) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz kanun teklifinin ikinci bölümü üzerine söz almış bulunuyorum.

Konuşmama başlarken önce sizlerle Komisyon sürecindeki görüşmeler esnasında gelişen bir diyaloğu paylaşmak istiyorum. Komisyon sürecinde doğanın bir bütün olarak ele alınıp korunması gerektiği noktasında tartışmalar yürütürken AKP'li bir milletvekili şöyle söylemişti: "Parasal olarak değeri olan bir madenin yerin altında kalmasının kime ne faydası var? Madenler çıkarılıp işlenmek için vardır." Kendisi bu ifadelerle aslında bir yandan da Hükûmetin bu konuya dair politik bakış açısını ortaya koyan bir değerlendirme yapmıştı. Savunduklarına göre, yer altındaki maden kıymetliyse üzerinde bulunan ormanın, yaşayan canlıların, köyün, köylünün bir kıymeti olamazdı. Yine, bakış açılarına göre, bir şey paraya çevrilince ancak değerli olabilir, ancak kıymetli olabilir. Ormanlar oksijen üretmiş, milyonlarca canlıya ev sahipliği yapmış, ekosistemlerin sürekliliği esasmış önemli değil. Ormanlar yaşam döngüsü için olmuş olamaz; eğer içine oteller yapılmayacaksa, binalar dikilmeyecekse, o güzelim deniz manzaraları zenginlere tahsis edilmeyecekse hiçbir kıymeti yoktur. Yine, tertemiz akan bir nehrin bütün yatağı boyunca çevresine can vere vere ilerlemesinin bir anlamı olamazdı ancak bir HES projesine can vermek için akacaksa, aynı zamanda para akışına da dönüşecekse o nehirlerin, o derelerin, o çayların bir değeri olabilirdi.

Aynı şekilde, hayvanlar, yabani hayvanlar, sokak hayvanları, evcil hayvanlar bu yasa teklifinin içerisinde de yine rantın, sömürünün ne yazık ki konusu oluyor. Size göre eğer bir geyik avcılık için zenginlere hobi olarak satılacaksa bir değeri vardır yoksa doğanın bir parçası olmasının, ekolojik bir denge sağlamış olmasının, doğada bir bütünlük oluşturmasının elbette ki bir kıymeti yoktur. Hükûmete göre orman, su, hayvan, bir bütün doğa fiziki olarak para edecekse ancak kıymetli olabilir. Tabii, o paranın da öyle herkesin eline geçebilecek bir para da değil ancak bir avuç sermayedarın elinde sadece dönebilen bir para olduğu da gayet iyi biliniyor ve bilinmelidir ki bu kanun teklifiyle de hedeflenen yeni rant kapılarıdır.

Anayasa’nın 169 ve 170'inci maddelerine atıfla ormanlar devlet koruması ve sorumluluk alanı içindeyken bu maddeler her seferinde tahrip edilerek gün geçtikçe daraltılmıştır. 6831 sayılı Orman Kanunu mevcut iktidar döneminde tam 30 defa değiştirilmiş, bu teklifle de değiştirilmeye devam ediliyor. Tabii ki bu değişikliklerin hiçbiri koruma amaçlı olmamıştı, yine koruma amaçlı değildir, yapılan her değişiklik orman tahriplerini meşrulaştırmaya yöneliktir, yeni maden sahaları, turizm alanları, yatırım sahası, ticari faaliyet alanları yaratmaya yöneliktir.

Bakın, kıymetli arkadaşlar, bu kanun teklifi, gerçekten müthiş derecede kurnazca hazırlanmış bir kanun teklifi -böyle bir kanun teklifiyle karşı karşıyayız- misal, yanmış, tahrip olmuş bir ormanlık alana otel yapmak isteyen ya da maden ocağı açmak isteyen bir sermayedara tesis etmenin sözde ekolojik yöntemleri bulunmuş. Kısaca, yanan ormanı imara açmak için farklı bir yerde ağaçlandırma yaparak, adına da "Ormandır." diyerek güya mesele telafi edilmiş olacak. Bir orman ekosisteminin nasıl oluştuğunu bugün 5 yaşındaki çocuk bile biliyorken bu illüzyonist yaklaşım toplumun aklıyla resmen alay etmektir.

Bakınız, teklif güya tarım arazilerini koruma, ormanları koruma ve doğal varlıkları güvence altına alma iddiasıyla savunuluyor ancak sahadaki gerçeklik durumun bambaşka bir şey olduğunu gösteriyor. Örneğin, teklifte yer alan karbon yutak ormanları tartışmasına bakalım. Biliyorsunuz, Türkiye, Paris Anlaşması'nda imzacı olduktan sonra karbon üretimini sınırlandırmak gibi bir misyon üstlenmiş oldu. Bu kapsamda yapılan değişiklik ilk bakışta doğayı koruma iddiası taşısa da bu düzenlemede iktidarın "Rant yoksa imza yok." gerçekçiliğiyle karşılaşıyoruz bir yandan da. Burada mera, tarım ve orman vasfı olan alanların niteliklerini daha rahat değiştirip ranta açılması hedefleniyor. Oysa iklim krizinin çözümü doğayı kirleten sanayi kuruluşlarının emisyonlarını azaltmakta olmalı ancak siz bu teklifte emisyonları azaltmayı değil, ormanların karbon kapasitesini yeni bir ticaret alanına dönüştürmeyi tartışıyorsunuz. Yani kirleteni sınırlandırmak yerine doğayı piyasanın bir parçası hâline getiriyorsunuz. İklim politikası dediğiniz şey gerçekten buysa o zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Bir yandan karbon yutaklarından söz ederken diğer yandan Şırnak'ta, Bingöl'de, Bitlis'te ve birçok bölgede devam eden orman kesimlerini nasıl açıklıyorsunuz? Ormanları korumaktan söz ederken sahada yaşanan ekolojik tahribatları nasıl açıklıyorsunuz?

Bir başka çelişkiyi enerji politikalarında da yine görüyoruz. Tarım alanlarını korumaktan söz ediyorsunuz ancak bu dönemde Diyarbakır, Maraş, Mardin ve Elâzığ'da çoğunlukla tarım arazilerinde toplam 8 alanda yenilenebilir enerji kaynaklı alanları tekrar ilan ettiniz. Yeni enerji yatırımları için meralar, tarım arazileri ve doğal alanlar kullanım baskısı altına alınıyor. Üstelik Türkiye'nin mevcut kurulu elektrik gücü 122 bin megavatı aşmış durumda, gerçekleşen tüketim dikkate alındığında bunun yaklaşık yüzde 30'u kullanılmaktadır. Yani ortada sürekli anlatıldığı gibi yeni enerji yatırımlarını zorunlu kılan bir kapasite açığı aslında yoktur. Buna rağmen ormanlar, meralar ve tarım arazileri yeni projelere tahsis edilmeye devam edilmektedir çünkü bu teklifin temel yaklaşımı, toprağı, suyu ve ormanı kamusal ortak varlıklar olarak görmek değil, ekonomik bir kaynak ve piyasa unsuru olarak değerlendirmektir. Bugün önümüzde duran temel ayrım budur.

Değerli milletvekilleri, teklifte en çok tartışılan bir diğer mesele hobi bahçeleri. Bakın, aynı çelişki burada da karşımıza çıkıyor. Tarım arazilerinin korunmasına elbette kimsenin itirazı yoktur ancak yıllarca göz yumulan, altyapı hizmeti götürülen ve büyümesine izin verilen bir sorunun bedeli bugün yalnızca yurttaşlara ödetilmek isteniyor. Üstelik düzenleme küçük üretici ile rant amacıyla hareket eden yapılar arasında ayrım yapmıyor. Binlerce dönüm tarım arazisini maden şirketlerine, enerji projelerine ve büyük sermayeye tahsis eden anlayış, konu küçük parseller olunca birden bire tarım toprağının koruyucusu kesiliyor. Biz bu samimiyetsizliğe en çok da itiraz ediyoruz.

Sayın milletvekilleri, bitirirken, çiftçilerimizin yaşadığı birkaç temel soruna da değinmek istiyorum. Bugün mazot, gübre, tohum ve elektrik fiyatları sürekli artarken çiftçinin geliri ne yazık ki yerinde sayıyor. Çiftçi ürettikçe kazanmıyor, aksine daha fazla borçlanıyor. Geçtiğimiz günlerde TMO buğday alım fiyatlarını açıkladı. Buğdayda yüzde 22,22 oranında artış oldu, arpada yüzde 15,9 oranında artış oldu ancak açıklanan enflasyon oranı yüzde 32,37'ydi. Bu açıklanan rakamlar enflasyon oranının altında. Buradan da iktidara soruyorum: Son bir yılda tarımsal girdilerin artış oranı nedir ki ne baz alınarak bu rakamlar açıklandı?

Sayın milletvekilleri, çiftçinin yaşadığı gerçekleri görmek için uzun uzun raporlar okumaya gerek yok. Van'ın Bahçesaray ilçesinde üreticiler yeniden saban kullanmaya başlamış durumda. Neden? Çünkü mazot maliyetleri artmış; çünkü üretim maliyetleri karşılanamaz hâle gelmiş; çünkü traktörü çalıştırmanın maliyeti birçok üretici açısından karşılanamaz hâle gelmiş durumda. 2026 Türkiyesinde çiftçi, modern tarım ekipmanlarından vazgeçip yeniden sabana dönüyorsa burada konuşulması gereken şey, çiftçinin yaptığı tercih değildir, bu tercihe nasıl mecbur bırakıldığının gerçeğidir diyorum.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)