GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:104
Tarih:18.06.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Bitlis) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz kanun teklifi, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Suudi Arabistan Krallığı Hükûmeti arasında yenilenebilir enerji santrali projelerine ilişkin hükûmetler arası anlaşmanın onaylanmasını öngörmektedir. İlk bakışta bu teklif, yenilenebilir enerjiye geçiş, enerji dönüşümü ve iklim kriziyle mücadele gibi olumlu kavramlarla sunulmaktadır ancak anlaşmanın ayrıntılarına bakıldığında karşımıza çıkan tablo yalnızca bir enerji dönüşümü değil kamu kaynaklarının uzun vadeli olarak belirli şirketlere tahsis edildiği, risklerin kamulaştırıldığı, kazançların ise özelleştirildiği bir modeldir.

Anlaşma kapsamında, Sivas ve Taşeli bölgelerinde toplam 2 bin megavat elektrik gücünde güneş enerjisi santralleri kurulması, daha sonra ise 3 bin megavat elektrik ilave kapasitesinin devreye alınması planlanmaktadır. Elbette enerji üretiminin artırılması önemlidir ancak burada asıl tartışılması gereken konu, yalnızca ne kadar enerji üretileceği değildir, bu enerjinin kim tarafından üretileceği, kimin yararına kullanılacağı, hangi toplumsal ve ekolojik maliyetler üzerinden üretileceği de en az kapasite kadar önemlidir çünkü önümüze getirilen modelde üretilen elektriğin otuz yıl boyunca Elektrik Üretim AŞ tarafından satın alınması garanti altına alınmaktadır yani kamu otuz yıllık bir yükümlülük altına sokulurken piyasa riskleri şirketlerden alınarak toplumun sırtına yüklenmektedir. Bununla da sınırlı değildir; euro bazlı tarifeler, al ya da öde mekanizmaları, iletim maliyetlerinin kamu tarafından üstlenilmesi ve yatırımcı lehine tanımlanan ekonomik denge güvenceleri bu projeyi sıradan bir yatırım anlaşmasının ötesine taşımaktadır. Burada kamunun üstlendiği risk ile şirketlere sağlanan güvence arasında ciddi bir dengesizlik bulunmaktadır. Zararın kamulaştırıldığı, kârın ise özelleştirildiği bir modelle karşı karşıyayız.

Değerli milletvekilleri, enerji politikaları yalnızca üretim kapasitesi ve arz güvenliği meselesi değildir. Enerji aynı zamanda bir demokrasi meselesidir, enerji aynı zamanda bir ekoloji meselesidir, enerji aynı zamanda bir toplumsal adalet meselesidir. Hangi kaynakların nasıl kullanılacağına, hangi alanların enerji yatırımlarına açılacağına ve bu süreçlerin nasıl yürütüleceğine ilişkin kararlar milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkilemektedir. Ne yazık ki bugün önümüze getirilen anlaşma "yenilenebilir enerji" başlığı taşımasına rağmen ekolojik ve toplumsal adalet perspektifinden oldukça uzaktır. Çünkü bu projenin yenilenebilir enerji yatırımı olması onu kendiliğinden demokratik, adil veya ekolojik hâle getirmemektedir. Türkiye'nin birçok bölgesinde bu büyük ölçekli enerji projelerinin ormanları, meraları, su kaynaklarını, kırsal yaşam alanlarını nasıl tahrip ettiğini hep birlikte görüyoruz. Yerel halkın rızası alınmadan, katılım mekanizmaları işletilmeden, itirazlar dikkate alınmadan hayata geçirilen projeler enerji dönüşümünü kamusal bir dönüşüm olmaktan çıkarıp sermaye lehine bir dönüşüme dönüştürmektedir. Bugün "yeşil dönüşüm" adı altında yürütülen birçok politika aslında doğayı yeni bir yatırım alanı olarak tanımlamakta, müşterek yaşam alanlarını uzun süreli ticari sözleşmelerin konusu hâline getirmektedir. Böylece ekolojik kriz çözülmek yerine, yeni bir sermaye birikim modelinin aracı hâline getirilmektedir.

Sayın Başkan, bu söylediklerimiz teorik tartışmalar değildir, bu ülkenin dört bir yanında yaşanan somut gerçeklerdir. İktidar, uzun süredir başta seçim bölgem Bitlis olmak üzere ülkenin birçok bölgesini enerji sermayesinin kullanımına açmaktadır. Girilmedik orman bırakılmamıştır, oyulmadık dağ bırakılmamıştır, kirletilmedik dere ve su kaynağı bırakılmamıştır. Bugün bunun en güncel örneğini Ahlat'ın Ovakış'la yani Kürtçe adıyla Pirkus beldesinde yaşamaktayız. Pirkus'ta 1.080 dönümlük mera alanı ECOWİND 1 enerji şirketinin GES projesi için tahsis edilmiştir. Oysa bu mera köylünün geçim kaynağıdır, hayvancılığın sürdürüldüğü ortak yaşam alanıdır, insanların kuşaklar boyunca kullandığı müşterek bir alandır. Köylüler yaklaşık on gündür bu talana karşı nöbet tutmaktadır. Van İdare Mahkemesi bölgede 26 Haziran tarihinde keşif yapılmasına karar vermiş olmasına rağmen keşif sonucu bekletilmeden iş makinaları bölgeye sokulmuş, çalışmalar başlatılmıştır. Haklarını savunan yurttaşlara karşı jandarma şirket faaliyetlerinin önünde koruma duvarı oluşturmuştur. Buradan soruyoruz: Mahkemenin keşif kararını beklemeden bu acelesi nedendir? Köylünün itirazından bu kadar korkulan sebebi merak ediyoruz. Mera alanını savunan yurttaş neden suçlu muamelesi görmektedir? Neden şirketlerin talepleri bu kadar hızlı yerine getirilirken halkın talepleri yıllarca bekletilmektedir? Pirkus'ta jandarma korumasında köylünün geçim kaynağı olan merası şirkete sunulmuştur. Tıpkı KİLER'e Çanakyayla'nın sunulması gibi, tıpkı Amerikan menşeli İGNİS firmasına Varto ile Karlıova arasındaki bölgenin sunulması gibi. Değişen yalnızca şirketlerin adıdır, değişmeyen ise sermaye lehine işleyen bu anlayıştır. Allah aşkına buradan gerçekten tekrardan ifade etmek istiyoruz: Sizler ne zaman huzur vereceksiniz bu halka? Millî güvenlik gerekçesiyle yaptığınız talan yerini kalkınma masalına bırakmıştır ama sonuç değişmemiştir; doğa kaybetmiş, halk kaybetmiş, tarih kaybetmiştir.

Değerli milletvekilleri, burada tartışmamız gereken soru şudur esasında: Enerji bir piyasa faaliyeti midir, yoksa temel bir toplumsal hak mıdır? Biz DEM PARTİ olarak enerjiyi bir ticaret konusu değil kamusal bir hak olarak görüyoruz. Enerjiye erişim toplumun bütün kesimleri için güvence altına alınması gereken temel bir haktır. Bu nedenle, enerji dönüşümü yalnızca enerji kaynaklarının değişimi üzerinden değil mülkiyet ilişkileri, karar alma süreçleri, demokratik katılım ve toplumsal denetim bakımından da ele alınmalıdır. Eğer bu dönüşüm doğayı korumak yerine yeni bir sermaye alanı yaratıyorsa, yerel toplulukları karar süreçlerinden dışlanıyorsa, kamuyu uzun vadeli yükümlülükler altına sokarken şirketlere sınırsız güvenceler sağlıyorsa orada adil bir dönüşümden söz etmek mümkün değildir. Üstelik, iktidar bu tür anlaşmaları Mecliste de gerekli demokratik süreçlerden geçirmemektedir. Enerji, çevre, tarım ve bütçe boyutları bulunan böylesi bir anlaşmanın öncelikle ilgili ihtisas komisyonlarında ayrıntılı biçimde ele alınması gerekirken doğrudan Dışişleri Komisyonu gündemine getirilmesi Meclisin denetim işlevini zayıflatmaktadır; biz bu yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Uluslararası anlaşma olması, içerdiği alanlara ilişkin uzman komisyonların devre dışı bırakılmasını haklı göstermez.

Sayın Başkan, biz cumhuriyetin demokratik dönüşümünden söz ederken tam da bu anlayış değişikliğini kastediyoruz. Yüzyıldır cumhuriyet neden demokrasiyle buluşamadı? Çünkü halkın söz hakkı çoğu zaman sermayenin çıkarlarının gerisinde bırakıldı çünkü merkezi karar alma anlayışı yerelin iradesini tanımadı çünkü yurttaşın itirazı dinlenmek yerine bastırılmaya çalışıldı. Demokratik cumhuriyet dediğimiz şey köyünü, merasını, yaşam alanını savunan yurttaşın karşısına jandarmanın dikilmemesidir. Demokratik cumhuriyet dediğimiz şey, Mecliste görüşülen her işin sermayenin ihtiyaçlarına göre değil, demokratik teamüllere ve halkın yararına göre ele alınmasıdır. Demokratik cumhuriyet dediğimiz şey doğanın rantın değil, yaşamın bir parçası olduğunun görülmesidir. Cumhuriyetin demokratik dönüşümü yalnızca enerji kaynaklarına dönüştürmek değil, aynı zamanda adalet anlayışını, mülkiyet ilişkilerini, karar alma süreçlerini ve toplumsal katılım biçimlerini de dönüştürmeyi gerektirir. Cumhuriyetin demokratik dönüşümü İbrahim Anlaşmaları ve IMEC gibi egemenlerin ve tekelleşmiş sermayenin bölgeyi insansızlaştıran ticaret ve savaş koridorlarına karşı Orta Doğu'da halkların ortak kader ve yaşam birliği çerçevesindeki stratejik ve tarihsel ittifakını cumhuriyetin 2'nci yüzyılında hayata geçirmektir.

Bizler söz konusu anlaşmaya şerh düşüyoruz. Enerji politikalarının şirketlerin kâr garantilerine göre değil, halkın ihtiyaçlarına göre şekillendiği, doğanın sermayenin kullanımına sunulan bir kaynak değil, yaşamın kendisi olarak görüldüğü, kararların kapalı kapılar ardında değil, halkın katılımıyla alındığı demokratik ve ekolojik bir enerji politikasını savunuyoruz.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)