GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:116
Tarih:28.07.2026

YENİ YOL GRUBU ADINA MEHMET KARAMAN (Samsun) -

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ekranları başında bizleri takip eden aziz milletimiz, Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'nin geneli üzerinde Grubumuz adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi ve ekranları başında geleceğe umutla bakmak isteyen ancak her geçen gün hüsrana uğratılan aziz milletimizi de saygıyla selamlıyorum.

Gönül isterdi ki bugün bu kürsüye çıktığımızda, dünya üniversiteleriyle yarışan, ürettiği bilimle insanlığa ışık tutan, akademik özgürlüğü ve liyakati esas alan, gençlerimize geleceğe dair umut aşılayan köklü bir yükseköğretim reformunu konuşalım. Gönül isterdi ki öğretmenlerimizin, akademisyenlerimizin, öğrencilerimizin senelerdir biriken kronikleşmiş dertlerine derman olacak kanun maddelerini müzakere edelim fakat ne yazık ki önümüzde duran metin ne eğitim sistemimizin gerçekleriyle uyuşmakta ne de akademinin ve eğitim camiamızın derinleşen yaralarına merhem olmaktadır. Bu teklif vizyondan uzak, mantıktan yoksun "Yaptım, oldu." anlayışıyla hazırlanmış, bürokratik vesayeti daha sıkılaştıran teknik bir yamalı bohçadan ibarettir.

İçeriğe girmeden önce, günden güne yıpratılan, bürokratik bir formaliteye indirgenen ve baypas edilen bir yasama usulümüzle komisyonlarımızın getirildiği vahim duruma dikkat çekmek istiyorum. Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonumuz Türkiye'nin en hayati, en kritik alanlarından birini temsil etmektedir. Ülkenin geleceği olan evlatlarımızın eğitimini, cefakâr öğretmenlerimizi, akademimizi ve üniversitelerimizi doğrudan ilgilendiren bu Komisyon ne yazık ki neredeyse üç yıldır tamamen pasivize edilmiş, âdeta işlevsiz kılınmıştır. Bizler muhalefet parti vekilleri olarak TBMM İçtüzüğü'nün bize verdiği yasal yetkiye yani 26'ncı maddesinin açık hükmüne dayanarak eğitim sistemindeki ve akademideki acil sorunları görüşmek üzere defalarca olağanüstü toplantı çağrısında bulunduk; atama bekleyen yüz binlerce öğretmenimizin çığlığını, mülakat mağduriyetlerini, akademisyenlerimizin özlük haklarını ve üniversitelerimizdeki nitelik kaybını Komisyon gündemine taşımak amacıyla sayısız kanun teklifi ve önerge verdik ancak ne oldu biliyor musunuz? Yapılan bu meşru, hukuki ve acil çağrılar iktidar çoğunluğu ve Komisyon yönetimi tarafından tamamen keyfî gerekçelerle reddedildi, sümen altı edildi ve gensoru, denetim mekanizmaları gibi baypas edildi. Bakınız, bugün Komisyon gündeminde sıra bekleyen, yüz binlerce atama bekleyen gencimizin umudu olan, mülakat adaletsizliğine son vermeyi hedefleyen, öğretmenlerimizin ve akademisyenlerimizin çalışma koşulları ile özlük haklarını iyileştirmeyi amaçlayan, müfredat değişikliklerini ve eğitimdeki nitelik kaybını sahada paydaşlarla tartışmayı teklif eden 461 kanun teklifi terk edilmiş, mahkûm edilmiştir. Millî Eğitim Komisyonunun listesinde 461 tane kanun teklifinin Komisyonda beklediği gözüküyor fakat ne hikmetse sıra iktidarın kendi dar bürokratik ve siyasi ajandasına geldiğinde Komisyon ya yıldırım hızıyla toplanmakta ya da daha da vahimi, esaslı bir denetime tabi tutulmaması için tali komisyon olarak dahi çalıştırılmayıp tamamen baypas edilmektedir. Yangından mal kaçırırcasına getirilen metinler Komisyonda olgunlaştırılmadan, konunun tarafı olan sendikalar, uzmanlar, akademisyenler ve öğrenci temsilcileri dinlenmeden apar topar Genel Kurula indirilmektedir. Yasama organının kalbi olan ihtisas komisyonlarını birer noter makamına dönüştüren, milletvekillerinin denetim, teklif ve katkı sağlama hakkını açıkça gasp eden bu anlayışı kökten reddediyoruz. Kanunların geniş katılım, şeffaflık ve ortak akılla olgunlaştırılmadığı, sahadaki paydaşların sesine kulak verilmediği bir anlayıştan ne eğitim sistemine ne gençlerimize ne de memlekete en ufak bir fayda çıkar. Komisyonumuzu asli görevine yani milletin evlatlarının ve eğitimin gerçek sorunlarını çözmeye davet ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sıkıntı sadece komisyonun çalıştırılmaması değil ki, asıl mesele kanun yapma yönteminizdeki çarpıklık. Bakınız, biz geçtiğimiz hafta Komisyonda Yükseköğretim Kanunu Teklifi'ni konuşuyorken aynı anlarda eğitim sistemimizin ana omurgası olan öğretmenlerimizi ilgilendiren maddeler bambaşka bir torba yasa teklifinin arasına sıkıştırılmış durumdaydı. Düşünebiliyor musunuz, bir yanda geleceğimizi yetiştiren öğretmenlerin kaderi Plan ve Bütçe Komisyonunda vergilerin, harçların, alakasız maddelerin arasında sıkıştırılıp tartışılıyor, diğer yanda üniversitelerin, akademisyenlerin sorunları buraya üç beş maddeyle getirilip geçiştirilmeye çalışılıyor.

Şimdi sormak istiyorum: Eğitimi ve akademi böyle parça pinkçik ederek nasıl sağlıklı bir iş yapabiliriz, hangi bütüncül akılla eğitim sistemini düzeltebiliriz? Eğitim bir bütündür arkadaşlar; ilkokuldaki öğretmenden, üniversitedeki akademisyene, atama bekleyen gençten araştırma görevlisine kadar bu sistem bir zincirin halkaları gibidir. Siz öğretmenimizin özlük haklarını, çalışma şartlarını alakasız bir torba yasanın içine atıp yangından mal kaçırır gibi geçireceksiniz, akademinin dertlerine de buradaki iki satırlık düzenlemeyle çözdüm sayacaksınız. Böyle bir yasama anlayışı olabilir mi? Bu torba yasa mantığı maalesef Meclisimizin de eğitim sistemimizin de ciddiyetini zedeliyor. Bir iş yapacaksak yarım yamalak değil, doğru düzgün yapalım. Meseleleri ait olduğu yerde yani Millî Eğitim Komisyonunda konunun tüm paydaşlarını dinleyerek ve bütüncül bir anlayışla ele alalım. Aksi takdirde yaptığımız her düzenleme bir deliği kapatırken başka bir yeri patlatmaktan öteye geçemiyor.

Değerli milletvekilleri, peki, günlerdir kamuoyunu meşgul eden bu kanun teklifinde ne var, ne yok? Önce sahanın feryat ettiği, yüzbinlerce insanın yolunu gözlediği ama bu teklifte yer almayan hayati meseleleri sıralayalım. Bu teklifte ne yoktur? Özel sektöre öğretmenlerin taban maaş hakkı yoktur. 2014 yılında bir gecede ellerinden alınan taban maaş hakkı için aylardır sokaklarda, meydanlarda hak arayan, hatta bazen asgari ücretin altında çalışmaya zorlanan özel sektör öğretmenlerin bu teklifte yoktur. Mülakat mağdurları yoktur. KPSS'den 85, 90 puan alıp dereceye giren, gecesini gündüzüne katan genç öğretmenlerimizin şeffaf olmayan, liyakati katleden mülakatlar sisteminde hakkının yenmesi feryadı bu teklifte yoktur. Ücretli öğretmenlik köleliği yoktur. Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde hiçbir sosyal güvencesi olmadan, asgari ücretin dahi altında bir ücretle çalıştırılan 100 bine yakın ücretli öğretmenimizin insanca yaşam talebi maalesef bu teklifte yoktur. Denkliği yılan hikâyesine dönen diplomalı gençler yoktur; YÖK'ün şeffaf olmayan, öngörülemez bürokratik labirentlerinde hayatları karartılan, yurt dışında eğitim alıp ülkesine hizmet etmek için dönen ama yıllarca diploma denkliği alamayan binlerce gencimizin mağduriyetleri bu teklifte yoktur. Ortaöğretim başarı puanı adaletsizliği yoktur. Bakınız, tam da YKS sonuçlarının açıklandığı bugünlerde gençlerin uykularını kaçıran devasa bir adaletsizlik var. Ortaöğretim başarı puanı (OBP) mantığı, okullar arasındaki not verme bonkörlüğü veya sıkı değerlendirme farkları yüzünden gençlerimiz sınavın değil, lise notlarının kurbanı olmaktadırlar. Sınavda ham puanıyla Türkiye 15.000'incisi olan bir evladımız okulunun notlandırma farkı yüzünden OBP eklendiğinde 28.000'inci sıraya gerilemiştir. Yine, benzer şekilde, bir evladımız OBP'den dolayı 46.000'inci sıralamada iken 74.000'inci sıraya düşmüştür. Aynı neti yapan 2 öğrenciden 1'ini "lise notu bonkör" diye öne geçiren, diğerini feryat ettiren bu haksız sistem gün geçtikçe daha büyük yaralar açılmasına sebep olmaktadır ama bu kanun teklifinde ne OBP düzenlemesi ne de gençlerin bu çığlığı yer almamaktadır.

Bu değerlendirmelerden sonra şimdi önümüzde bulunan kanun teklifinin geneline ilişkin görüşlerimizi ifade etmek istiyorum. YÖK ve yükseköğretim sistemi... Her şeyden önce şunu ifade etmek isterim ki: Yükseköğretim yalnızca üniversitelerin idari yapısını düzenleyen bir alan değildir; yükseköğretim bir ülkenin bilim üretme kapasitesini, teknoloji gelişimini, ekonomik rekabet gücünü ve yetişmiş insan kaynağını doğrudan belirleyen stratejik bir alandır. Dolayısıyla bu alanda yapılacak her düzenleme sadece bugünün üniversitelerini değil Türkiye'nin geleceğini de şekillendirmektedir. Ne var ki önümüzde bulunan teklif yükseköğretim sistemine ilişkin bütüncül bir reform perspektifi ortaya koymaktan uzaktır. Teklif, sistemin temel sorunlarını ele alan kapsamlı bir dönüşüm yerine uygulamada ortaya çıkan çeşitli sorunlara parça parça müdahale eden teknik düzenlemelerden oluşmaktadır. Oysa Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey birkaç maddelik teknik değişiklikler değil yükseköğretimin geleceğine ilişkin güçlü bir vizyondur. Yıllardır bu ülkede yeni ve sivil bir anayasa yapmaktan, darbe hukukunun izlerini ortadan kaldırmaktan söz ediyoruz, hep birlikte 12 Eylül döneminin oluşturduğu vesayet kurumlarının geride bırakılması gerektiğini ifade ediyoruz ancak yükseköğretim sisteminin omurgasını oluşturan Yükseköğretim Kurulu da 12 Eylül döneminin ürünlerinden biridir. Aradan kırk yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen bugün hâlâ üniversitelerimizi daha özgür, daha özerk ve daha rekabetçi bir yapıya kavuşturacak kapsamlı bir reform yerine YÖK'ün merkezî yapısını esas alan ve bazı alanlarda yetkilerini daha da genişleten düzenlemeleri konuşuyor olmamız üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur çünkü mesele yalnızca YÖK'ün hangi yetkiyi kullanacağı değildir, asıl mesele, nasıl bir yükseköğretim sistemi istediğimizdir. Biz, üniversitelerin bilimsel özgürlüğünü güçlendiren, idari ve akademik özerkliğini koruyan, liyakati esas alan, genç akademisyenin gelecek kaygısını azaltan, bilimsel üretimi teşvik eden ve üniversitelerimizi uluslararası rekabet gücü yüksek kurumlar hâline getiren bir yükseköğretim anlayışının tartışılmasını beklerdik. Aynı şekilde, devlet üniversiteleri ile vakıf üniversiteleri arasındaki denge, akademik yükselme süreçleri, araştırma altyapısının güçlendirilmesi, beyin göçünün önlenmesi, genç araştırmacıların desteklenmesi ve üniversite yönetiminin daha katılımcı bir yapıya kavuşturulması gibi temel başlıklarında bu teklif kapsamında ele alınmasını beklerdik. Yine, bu sene ülkemizde YKS sınavında sıfır çekenlerin oranı geçen seneye göre yüzde 64 artarak 67 bin kişiye yükselmiştir, TYT sınavında ise başvurmasına rağmen 171 bin kişi sınava girmemiştir. Sayın Millî Eğitim Bakanımız bir soru önergesine verdiği cevapta 2025 yılında 57 bin üniversite öğrencisinin, son altı yılın toplamında ise 453 bin üniversite öğrencisinin kaydını dondurduğunu belirtmiştir. Bu veriler yükseköğretimde artan ekonomik zorlukları gözler önüne sermektedir, ne yazık ki önümüzde bulunan teklif bu temel sorulara da cevap verememektedir. Teklif yükseköğretimin gelecek vizyonunu ortaya koyan bir reform niteliğini taşımamakta, daha çok uygulamada ortaya çıkan ihtiyaçlara yönelik sınırlı ve teknik düzenlemeler içermektedir. Elbette teklif içerisinde olumlu değerlendirdiğimiz hükümler de bulunmaktadır. Akademik etik ihlalleriyle mücadele edilmesi, bazı öğrenci mağduriyetlerinin giderilmesi, bilimsel araştırmaların desteklenmesine yönelik düzenlemeler ve uygulamada yaşanan bazı belirsizliklerin giderilmesi bunlar arasındadır ancak bu olumlu düzenlemeler yükseköğretim sisteminin yapısal sorunlarını çözmeye tek başına yetmemektedir. Bu olumlu düzenlemelerin yanında açıklığa kavuşturulması ve yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğümüz önemli hususlar da bulunmaktadır.

Maddelere göz attığımızda karşımıza çıkan, sakıncalı ve adaletsiz olduğunu düşündüğümüz düzenlemeleri değerlendirmek istiyorum. Yabancı uyruklu asistan hekimlerin sömürülmesi. Teklifin 1'inci maddesiyle yükseköğretim kurumlarında uzmanlık eğitimi gören yabancı uyruklu asistanlar, hekimler döner sermaye ve ek ödemelerden tamamen muaf tutulmaktadır. Bu hekimler asgari ücretin bile altında, yaklaşık 17 bin 900 TL gibi komik bir ücrete mahkûm edilmek istenmektedir. Bakınız, bu vicdansızlıktır. Bu hekimler bizim kendi evlatlarımızla aynı polikliniklerde hasta bakıyor, aynı amfide eğitim alıyor, aynı ameliyatlara giriyor ve sabaha kadar aynı ağır nöbetleri tutuyorlar. Siz aynı işi yaptırıp, aynı emeği alıp konu ücrete gelince "Sen yabancısın, sana ek ödeme yok." diyemezsiniz. Bunların sayısı bile zikredilmemektedir, tahminimiz, 2 bin kişiyi geçeceğini de zannetmiyorum. Anayasa’nın "kanun önünde eşitlik" ilkesi ve "eşit işe eşit ücret" kuralı açıkça ihlal edilmektedir. Üstelik, altını çizerek söylüyorum, bu ek ödemelerin genel bütçeye veya maliyeye tek bir kuruş dahi yükü yoktur, bu para hekimlerin geceli gündüzlü çalışarak kendi alın terleriyle ürettikleri döner sermaye bütçesinden ödenmektedir. Kamu bütçesine yük getirmeyen bir hakkı gasbetmek Anayasa Mahkemesi kararlarının arkasından dolanmak ve açık bir emek sömürüsüne imza atmaktır.

Teklifin 21'inci maddesiyle 7.575 yeni akademik kadro ihdas edilmektedir. Aslında bu madde Plan ve Bütçe Komisyonunu ilgilendirdiği hâlde Komisyon raporu alınmadan Komisyonumuzda görüşülmüştür. Dışarıdan bakıldığında "Akademiye kadro veriliyor." gibi olumlu durabilir ancak kazın ayağı öyle değil. Bu kadroların hangi objektif kriterlere, hangi norm kadro ve ihtiyaç analizine göre dağıtılacağı tamamen belirsizdir. Bakınız, Boğaziçi Üniversitesi gibi belirli kurumlara bir celsede 210 üst düzey akademik kadro verilirken Anadolu'da devasa öğrenci ve hasta yükü altında ezilen üniversitelerimize sadece araştırma görevlisi kadrosunun reva görülmesi hangi vicdanla, hangi akademik ihtiyaçla açıklanabilir? Liyakatin rafa kalktığı, kişiye özel, adrese teslim kadro ilanlarının yayınlandığı bir dönemde bu denetimsiz kadro ihdasları taşra üniversitelerinde liyakatli bilim insanlarını yetiştirmek için değil siyasi takdir ve kadrolaşma ödülü olarak kullanılma riski taşımaktadır.

Teklifin 26'ncı maddesiyle tüm öğretim elemanlarına getirilmek istenen güvenlik soruşturması şartı akademiyi bilimin değil şüphenin ve baskının adresi hâline getirme tehlikesi taşımaktadır. Sınırları belirsiz, objektiflikten uzak ve keyfiliğe son derece açık kriterlerle yürütülecek bu süre atanma ve kadro güvencesini bürokratik bir takdire bağlayacak, akademisyeni "Konuşursam kadrom tehlikeye girer." kaygısıyla baş başa bırakacaktır. Özgür düşüncenin, sorgulamanın ve eleştirinin olmadığı bir üniversiteden bilimsel gelişme de toplumsal ilerleme de bekleyemeyiz. Bilim insanının liyakatini ve yetkinliğini ölçmek idari soruşturmaların değil akademik kriterlerin işidir. Akademik özgürlüğü ve güvenceyi yok sayan bu anlayış üniversitelerimizin niteliğini düşürmekten ve özgür akılları sistemin dışına itmekten başka bir işe yaramayacaktır. Şunu diyebilirsiniz: "Memurlarda yapılıyor, 657'ye tabi memurlarda bu arşiv soruşturması yapılıyor, bunlara da yapılsın, olabilir." Memurlar partilerde görev alamıyor ama akademisyenler partilerde görev alabiliyorlar.

Teklifin 14'üncü maddesi ise bünyesinde tıp fakültesi barındıran ancak kendisine ait bir hastanesi bulunmayan vakıf üniversitelerine 2020'de verilen beş yıllık sürenin üzerine otuz ay ek süre tanıma yetkisi verilmek isteniyor. Yasal yükümlülüğünü zamanında yerine getirip kendi hastanesini kuran üniversiteler varken taahhüdünü aksatan kurumlara sürekli ek süre verilmesi açık bir haksız rekabettir. Burada en kritik mesele mevcut öğrencilerin durumudur. Kendi hastanesi olmayan bu vakıf üniversitelerinde okuyan binlerce genç başka kurumların hastanelerinde protokollerle derme çatma şartlarda staj ve klinik eğitimi almaktadırlar. YÖK'ün "Kendi hastanesi olmayana öğrenci verilmeyecek." Kuralına rağmen bu süreç uzatılmakta, eğitimin niteliği düşürülmekte ve öğrenciler âdeta niteliksiz bir eğitime mahkûm edilmektedir. Öğrenci mağduriyetini önlemenin yolu kural tanımayan kurumları korumak değil, bu öğrencilerin klinik eğitimlerini kamu güvencesiyle altyapısı tam devlet veya yetkin vakıf üniversitelerinde eksiksiz almaları sağlanmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz Saadet Partisi ve YENİ YOL Grubu olarak yükseköğretimde ve Millî Eğitimde böyle yamalı bohça misali hazırlanan, adalet duygusunu inciten, sahadan kopuk kanun tekliflerini kabul etmiyoruz. Bizim ihtiyacımız olan şey, üniversitelerimize bilimsel, idari ve mali özerkliği iade eden, rektörlerin atamayla değil, üniversite bileşenlerinin katılımıyla seçildiği, öğretmenine değer veren, taban maaşını güvenceye alan, mülakat belasını kaldıran, öğrencisini OBP ve sınav, mağduriyetlerle, heba etmeyen, liyakati, etiği ve akademik özgürlüğü merkeze alan bütüncül bir eğitim ve yükseköğretim reformudur. Getirilen teklif içerisinde akademik etik ihlalleriyle mücadele gibi birkaç olumlu detay bulunsa da teklifin ruhu akademiyi özgürleştirmekten ve eğitimcilerin derdine derman olmaktan uzaktır. Gelin, bu teklifi geri çekelim, komisyonlarımızı hakkıyla çalıştıralım, öğretmenlerimizi, akademisyenlerimizi, öğrencilerimizi dinleyelim ve Türkiye'ye yakışır adil bir kanunu hep birlikte hazırlayalım.

Bu duygularla, Genel Kurulu ve aziz milletimizi bir kez daha saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)