| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 117 |
| Tarih: | 29.07.2026 |
İYİ PARTİ GRUBU ADINA MEHMET AKALIN (Edirne) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün bu kürsüde 282 sıra sayılı Yükseköğretim Kanunu Teklifi'nin birinci bölümünü görüşeceğiz. Önümüzdeki düzenlemeler üniversitelerimizin yönetiminden akademik kadrolarına, araştırma kapasitesinden gençlerin gelecek beklentilerine kadar geniş bir alanı etkilemektedir. Bu nedenle meseleye birkaç maddelik idari düzenleme çerçevesinden bakmak yeterli olmayacaktır. Türkiye'nin bilim üretme gücünü, üniversitelerimizin kurumsal yapısını ve yükseköğretimin küresel rekabet kapasitesini birlikte değerlendirmek zorundayız. Yükseköğretim Kurulunun 2025-2026 istatistiklerine göre, Türkiye'de 208 yükseköğretim kurumu, 6 milyon 300 bin öğrenci ve 190 bin öğretim elemanı bulunmaktadır. Bu ölçekteki bir sistem Avrupa'nın en büyük yükseköğretim yapılarından birini ifade etmektedir ancak kurumsal büyüklük tek başına bilimsel başarı anlamına gelmez. Asıl ölçüt, üniversitelerin ne kadar özgür, üretken, adil, yenilikçi ve sürdürülebilir çalıştığıdır. Evet, bilimsel yayınlarda bir ilerleme vardır. YÖK'ün 2024 raporuna göre endeksli dergi ve kitaplarda kurum adresli yayın sayısı 2023 yılında 90 bine ulaşmıştır. Aralık 2025'te yayımlanan ve 2020-2024 verilerini değerlendiren son rapor, ulusal ve uluslararası yayın sayılarındaki artışın sürdüğünü, yayınların niteliğini ölçen kategori atıf etkisi değerlerinin dünya ortalamasına yaklaştığını göstermektedir. Evet, bu gelişme de önemlidir. Bununla birlikte, bilimsel yayında dünya ortalamasına yaklaşmakla bilimsel etkinin bütün üniversitelere yayılması ve bilimsel etkinin zenginliğe dönüşmesi arasında hâlâ önemli bir mesafe bulunmaktadır. Patent alanında da artış görülmektedir. Üniversitelerimizde 2023 yılında 1.096 patent başvurusu olumlu sonuçlanmış iken 2024 yılında bu sayı 1.411'e çıkmıştır. Bu, yaklaşık yüzde 29'luk artış seviyesindedir. Fakat patentin tescil edilmesi sürecin başlangıcıdır. Lisanslama, yatırım alma, şirketleşme, üretime geçme ve ihracat geliri oluşturma aşamaları yeterince güçlenmediğinde bilgi, ekonomik ve toplumsal değere dönüşememektedir. TÜBİTAK'ın Mayıs 2025'te açıkladığı Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi de üniversiteleri yalnızca yayın sayısına göre değerlendirmemektedir. Bilimsel ve teknolojik araştırma yetkinliği, fikri mülkiyet havuzu, iş birliği ve etkileşim ile ekonomik ve toplumsal katkı birlikte ölçülmelidir. Bu yaklaşım bize açık bir gerçeği göstermektedir. Üniversitenin başarısı, makale ve patent üretiminin yanında üretilen bilginin toplumla, sanayiyle ve ekonomik hayatla kurduğu bağ üzerinden değerlendirilmelidir.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin bilimsel rekabet gücünü sınırlayan temel sorunların başında araştırmaya ayrılan kaynak gelmektedir. TÜİK'in en güncel yıllık verisine göre Türkiye'nin toplam AR-GE harcamasının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı 2024 yılında yüzde 1,46'dır. Bu tabii ki TÜİK verileridir. Gerçekte bu rakam yüzde 1'i bile bulmamaktadır. Aynı yıl Avrupa Birliği ortalaması yaklaşık yüzde 2,2'dir, Almanya'da 3,1; Finlandiya'da yüzde 3,2; İsveç'te yüzde 3,6 seviyesindedir. Bilim insanından dünya çapında sonuç beklerken araştırmaya ayrılan kaynağı rakip ülkelerin oldukça altında tutmak büyük bir çelişkidir. Bu fark, patent verilerinde de daha görünür hâle gelmektedir. Avrupa Patent Ofisinin 2025 verilerine göre Türkiye kaynaklı Avrupa patent başvuruları bir yılda yüzde 21,6 artarak 659'a yükselmiştir. Bu artış değerlidir ancak milyon kişi başına düşen Avrupa patent başvurusu Türkiye'de 7,7'dir, aynı gösterge Almanya'da 300'e yakın, Hollanda'da 400'e yakın, İsveç'te 450 civarı, Finlandiya'da ise 600'ün üzerindedir. Türkiye'nin başvuru sayısındaki artışını kalıcı bir teknoloji atılımına dönüştürebilmesi için üniversite, sanayi, finansman ve ticarileşme zincirinin tamamının güçlendirilmesi gerekmektedir.
Sorunun bir diğer boyutu, akademisyenlerin çalışma koşulları ve üniversitelerdeki nepotizmdir. Aşırı ders yükü, idari görevler, proje hazırlama baskısı ve sürekli değişen kadro koşulları akademisyenin araştırmaya ayırabileceği zamanı azaltmaktadır. Üniversite öğretim faaliyetlerini yürütürken bilim üretmek, laboratuvar geliştirmek, proje oluşturmak, öğrenci yetiştirmek ve toplumsal katkı sağlamak zorundadır. Bu görevlerin tamamı için yeterli insan kaynağı, öngörülebilir kariyer yapısı ve güçlü araştırma bütçesi gerekir. Genç akademisyenler yıllarca eğitim aldıktan sonra kısa süreli sözleşmeler, belirsiz kadro süreçleri ve kişiye göre biçimlendirildiği yönünde tartışma yaratan ilanlarla karşılaşmaktadır.
Akademik kadrolar açık rekabet, ölçülebilir yeterlilik ve denetlenebilir değerlendirme esaslarına dayanmalıdır. Kayırmacılık iddiaları, tek tek kişilerin yaşadığı mağduriyetle sınırlı kalmaz; kurumsal güveni aşındırır, nitelikli araştırmacıların sistemden uzaklaşma riskini artırır ve gençlerin akademik kariyere olan inancını zedeler. Üniversitenin adalet duygusu zedelendiğinde bilimsel üretim kültürü de zarar görmektedir. Üniversite özerkliği bu güvenin temel unsurlarından biridir.
Avrupa Üniversiteler Birliği 31 Temmuz 2025 tarihli açıklamasında rektör atama yetkisini Cumhurbaşkanında merkezîleştiren düzenlemenin Avrupa standartlarıyla uyum fırsatını kaçırdığını ifade etmiştir. Üniversite topluluğunun kendi yönetim süreçlerinde etkili olmadığı bir yapı akademik katılımı ve kurumsal sorumluluğu zayıflatmaktadır. Örneğin, rektör atamalarında neredeyse partili olma şartı aranmaktadır; bu, doğru değildir. Siz böyle yaparsanız yarın Cumhurbaşkanı değiştiğinde rektör atamalarında o Cumhurbaşkanının partisinden olma şartı aranır.
Sayın milletvekilleri, görüşülen teklif öğretim elemanlarının güvenlik soruşturmasına ve arşiv araştırmasına tabi tutulmasını da öngörmektedir. Kamu görevine ilişkin güvenlik kriterleri hukuk devleti ilkeleri içinde ele alınabilir ancak kapsamı belirsiz, ölçütleri açıklanmamış veya bilimsel yeterliliğin önüne geçen değerlendirmeler akademik özgürlük üzerinde baskı oluşturabilir. Bu süreçler, nesnel ölçütlere, açık gerekçeye kişisel verilerin korunmasına ve etkili yargısal denetime dayanmalıdır.
Bu teklifin birinci bölümü yükseköğretimin yapısal sorunlarını çözmek için gereken kapsamlı reform yaklaşımını maalesef ortaya koyamamaktadır. Parçalı yetki düzenlemeleri, merkezî planlama ve kadro cetvelleri, akademik liyakat, araştırma finansmanı, üniversite özerkliği ve ticarileştirme sorunlarıyla birlikte ele alınmadığında kalıcı bir sonuç üretmeyecektir. Üniversite araştırma bütçeleri performans, alan ihtiyacı ve uzun vadeli bilim politikasıyla ilişkilendirilmelidir. Teknoloji transfer ofislerinin başarısı düzenlenen toplantı ve imzalanan protokol sayısıyla ölçülmemelidir. Lisans geliri, patent devri, kurulan girişim, çekilen yatırım, sanayi iş birliği ve ihracat çıktısı temel performans göstergeleri hâline getirilmelidir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun tamamlayın.
MEHMET AKALIN (Devamla) - Sözlerimi tamamlarken şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Türkiye'nin üniversite altyapısı vardır; genç araştırmacısı, bilim insanı, girişimcisi ve üretim kapasitesi ve bilim üretmektedir. İhtiyaç duyulan yapı nepotizmden uzak, liyakati koruyan, akademik özgürlüğü güvenceye alan, araştırmayı yeterli kaynakla destekleyen ve bilgiyi toplumsal değere dönüştüren kurumsal düzendir. Bilim insanına güven sağlamadan beyin göçünü yavaşlatamayız. Üniversite topluluğu karar süreçlerine katılmadan kurumsal aidiyeti güçlendiremeyiz. Bilgi ürüne, teknolojiye ve refaha dönüşmeden kalkınma sürdürülemez. Güçlü Türkiye'nin yolu nepotizmden uzak, özgür üniversiteden, liyakatli akademiden, nitelikli araştırmadan ve üreten bilimden ve bilimin zenginliğine dönüşmesinden geçmektedir diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)