| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 118 |
| Tarih: | 30.07.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Bitlis) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kasım 2026'da Antalya'da gerçekleştirilecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP31) süreciyle ilgili uluslararası anlaşmanın onaylanmasına dair kanun teklifi üzerine partim adına söz aldım.
İnsanlık bugün bir iklim kriziyle birlikte aynı zamanda bir adalet kriziyle karşı karşıyadır çünkü iklim krizinin etkileri herkesi aynı biçimde vurmuyor. Kuraklıkla toprağını kaybeden çiftçi, sellerde yaşam alanlarını yitiren yoksullar, zorunlu göçe sürüklenen halklar, suya erişemeyen çocuklar, bakım yükü katlanan kadınlar ve ekolojik yıkım nedeniyle köyünü, bağını, bahçesini yitiren halklar bu krizin en ağır bedelini ödüyor. Oysa iklim krizine en çok neden olanlar bunlar değildir. Dünyanın en büyük karbon salınımını gerçekleştiren şirketler, fosil yakıt tekelleri, savaş ekonomisini büyüten devletler ve sınırsız büyümeyi kutsayan kapitalist üretim modeli bugün doğayı, suyu, havayı ve yaşamı geri dönülmez biçimde tahrip etmektedir. Kapitalist modernitenin 21'inci yüzyıla bıraktığı en büyük yıkım, doğa ile toplum arasındaki kadim dengeyi bozması, en büyük adaletsizliği ise bu yıkımın bedelini asıl müsebbiplerine değil yoksul halklara ödetmesidir. Bu nedenle, iklim meselesi yalnızca karbon emisyonlarının azaltılması meselesi değildir, bu mesele demokrasi meselesidir, bu mesele sınıfsal adalet meselesidir, bu mesele halkların kendi yaşam alanlarını savunma meselesidir, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve ahlaki bir adalet krizidir.
Sayın milletvekilleri, bugün görüştüğümüz uluslararası anlaşma Türkiye'nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında düzenlenecek COP31'e ev sahipliği yapmasına ilişkin teknik ve hukuki çerçeveyi oluşturmaktadır. Anlaşmaya göre COP31'in Kasım 2026'da Antalya'da gerçekleştirilmesi öngörülmektedir. Bunun için konferans alanı, altyapı, ulaşım, güvenlik, iletişim, lojistik ve çok sayıda hizmetin Türkiye tarafından karşılanması kabul edilmektedir. Öncelikle ifade etmek isterim ki uluslararası iklim müzakerelerinin yapılmasını, ülkelerin ortak çözümler üretmesini ve iklim krizine karşı küresel dayanışmayı ilkesel olarak önemsiyoruz, dünyanın buna ihtiyacı vardır ancak bir konferansa ev sahipliği yapmak tek başına iklim politikası değildir, asıl mesele o zirvenin hangi anlayışla düzenlendiğidir. Doğayı gerçekten koruyan bir anlayış mı hâkim olacak yoksa iklim krizini yeni rant alanlarına dönüştüren eski düzen mi devam edecek? İşte bizim itirazımız tam da buradadır. Aradığımız samimiyettir, beklediğimiz adalettir.
Bu anlaşma kamuoyunun cevap beklediği çok temel soruları yanıtsız bırakmaktadır. Konferansın Türkiye'ye toplam maliyetinin ne olacağı açıklanmamıştır. Kamu bütçesinden ne kadar harcama yapılacaktır? Bu harcamalar hangi kalemlerden karşılanacaktır? Meclisin denetimi nasıl sağlanacaktır? Bunların hiçbiri açık değildir. Buna karşılık anlaşma gereğince konferansın düzenlenmesi için gerekli mekânların, altyapının, ekipmanın ve çok sayıda hizmetin Türkiye tarafından Birleşmiş Milletler Sekreteryasına herhangi bir maliyet yüklenmeden sağlanacağı açıkça hüküm altına alınmaktadır. Üstelik bununla da sınırlı değildir, daha önce Mecliste kabul edilen düzenlemelerle COP31 kapsamında görev alacak yüklenicilere önemli vergi istisnaları tanınmıştır Yani yurttaş ağır vergiler altında yaşam mücadelesi verirken milyarlarca liralık kamu işi üstlenecek şirketlere yeni mali avantajlar sağlanmaktadır. İşte bizim sorduğumuz soru şudur: İklim krizinin bedelini neden yine halk ödüyor? Neden kazanan yine büyük şirketler, kaybeden halk oluyor?
Değerli milletvekilleri, anlaşmadan, sürdürülebilirlikten söz edilmektedir, konferansın çevresel etkilerinin azaltılacağı belirtilmektedir, bağımsız değerlendirme raporlarından da bahsedilmektedir ancak bunlar tek başına yeterli değildir çünkü metinde yüklenici şirketler açısından bağlayıcı ekolojik kriterler bulunmamaktadır, şeffaf ihale güvenceleri bulunmamaktadır, harcamaların kamuoyuna açık biçimde yayınlanmasına ilişkin açık hükümler bulunmamaktadır, çevreye verilecek zararlardan doğrudan sorumluluk mekanizmaları bulunmamaktadır; başka bir ifadeyle, ekolojik söylem vardır ama ekolojik hesap verebilirlik yoktur, iklim krizi denilmektedir ama iklim krizine neden olan üretim modeli sorgulanmamaktadır. Bu nedenle biz buna gerçek anlamda iklim politikası diyemiyoruz çünkü doğayı metalaştıran sistem değişmeden, yalnızca konferans düzenleyerek iklim adaleti sağlanamaz.
Değerli halklarımız, bugün Türkiye'nin dört bir yanında insanlar yaşam alanlarını savunuyor. Bitlis Adilcevaz Çanakyayla'da, "..."(*)'ta, Muş Varto'da, Bingöl Karlıova'da, Ordu Fatsa'da, Giresun Sekü'de mera ve yaylalarını korumaya çalışan halk, Akbelen'de ormanlarını savunan köylüler, Kaz Dağları'nı altın madenciliğine karşı savunan yurttaşlar, kuzey ormanlarını savunan ekoloji örgütleri; bu insanlar şirketlerin değil, yaşamın tarafındadırlar fakat ne yazık ki onların karşısına dava masrafları çıkartılıyor, bilirkişi ücretleri çıkartılıyor, güvenlik politikaları çıkarılıyor, büyük şirketlerin önüne ise vergi muafiyetleri seriliyor. İşte bu nedenle diyoruz ki iklim adaleti yalnızca uluslararası salonlarda konuşularak kurulamaz; iklim adaleti, yaşam alanlarını savunan yurttaşların sesine kulak verilmeden kurulamaz. Tam da bu nedenle, COP31'e karşı geliştirilen en önemli toplumsal girişimlerden biri olan Halkların İklim Zirvesini son derece kıymetli buluyoruz çünkü Halkların İklim Zirvesi, yıllardır sonuç üretmeyen, şirketlerin ve hükûmetlerin yeşil boyama politikalarına dönüşen COP süreçlerine karşı halkların sözünü kurmayı amaçlayan demokratik bir alternatiftir. Bu girişim, Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu Türkiye Çevre Platformu, Mezopotamya Ekoloji Hareketi ve çok sayıda ekoloji örgütünün ortak iradesiyle şekillenmiştir. Yatay örgütlenmeyi esas alan, kararlarını ortaklaştıran, kadınlardan gençlere, emek örgütlerinden yerel topluluklara, bilim insanlarından hak savunucularına kadar herkesin söz sahibi olduğu katılımcı bir zemindir. Ekolojik yıkımdan emek politikalarına, gıda egemenliğinden su hakkına, toplumsal cinsiyet eşitliğinden iklim adaletine kadar onlarca başlıkta halkın bilgisini ve deneyimini bir araya getirmektedir. Bu anlayış, bizim savunduğumuz demokratik toplum perspektifiyle de örtüşmektedir çünkü iklim krizinin çözümü yalnızca devletler arasında imzalanan metinlerde değildir. Çözüm, yaşam alanlarını savunan köylülerin bilgisindedir, ormanlarını koruyan kadınların direnişindedir, madene karşı toprağını savunan köylülerin iradesindedir, iş cinayetlerine, termik santrallere ve fosil yakıtlara karşı mücadele eden emek örgütlerindedir ve en önemlisi doğayla birlikte yaşamayı esas alan halkların ortak aklındadır.
Antalya'da yapılacak COP31'in yalnızca diplomatik toplantılarla sınırlı kalmaması, resmî zirvenin gölgesinde değil, halkların gözü önünde gerçekleşmesi gerekir. Halkların İklim Zirvesi tam da bunun için vardır. Resmî söylemlerin denetlendiği, verilen taahhütlerin sorgulandığı iklim adaletini sermayenin değil, halkların penceresinden yeniden tarif edildiği demokratik bir kamusal alan oluşturmaktadır. Bu nedenle, Halkların İklim Zirvesi'ni yalnızca alternatif bir etkinlik olarak değil, COP31'in demokratik meşruiyetini sınayacak Toplumsal bir vicdan olarak görüyoruz. İklim adaleti birkaç şirket sponsorluğunda düzenlenen salonlarda değil, halkların eşit söz sahibi olduğu meclislerde büyüyecektir. Gerçek dönüşüm de ancak doğayı metalaştıran anlayışın yerine yaşamı merkeze alan demokratik, ekolojik toplum anlayışını koyabildiğimiz ölçüde mümkün olacaktır.
Değerli halklarımız, bir ağacı, bir ormanı, bir nehri, bir dağı yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak gören, onu koruyan ve onun için direnen yüce gönüllü dostlar; biz DEM PARTİ olarak yalnızca bugünün krizlerine itiraz etmiyoruz, yeni bir yaşamı savunuyoruz. Doğanın sermayenin değil yaşamın öznesi olduğu, ekonominin kâr için değil toplum için örgütlendiği, enerji politikalarının rantı değil ekolojik dengeyi esas aldığı, yerel yönetimlerin ve halk meclislerinin karar süreçlerin asli unsuru olduğu, kadınların, gençlerin ve tüm halkların eşit özne olarak sözünü kurduğu, doğayla uyumlu, özgür ve demokratik bir toplumu savunuyoruz. Çünkü bizim alternatifimiz kapitalist modernitenin sınırsız büyüme, sömürü ve savaş üzerine kurulu uygarlığı değildir. Bizim alternatifimiz demokratik modernitedir; yaşamı metalaştırmayan, doğayı fethedilecek bir kaynak değil ortak varoluşumuz olarak gören, iktidarı merkezîleştirmek yerine topluma dağıtan, rekabet yerine dayanışmayı, tüketim yerine paylaşmayı, talan yerine yaşamı esas alan demokratik modernitedir. Çünkü biliyoruz ki iklim krizini yaratan anlayış onu çözemez.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun tamamlayın.
SEMRA ÇAĞLAR GÖKALP (Devamla) - Doğayı metaya dönüştüren bir sistem doğayı koruyamaz. Yaşamı piyasaya teslim eden bir düzen yaşamı geleceğe taşıyamaz. Gerçek çözüm halkların iradesine dayanan ve yaşamı merkeze alan demokratik, ekolojik toplumdadır. Biz inanıyoruz ki geleceği kurtaracak olan halkların ortak vicdanı, ortak mücadelesi ve yaşamı yeniden örgütleyen ahlaki, politik toplumun gücüdür. Hep birlikte yıkımı değil yaşamı, rantı değil doğayı, savaşı değil barışı büyütelim çünkü biliyoruz ki başka bir yaşam mümkündür ve o yaşamı kuracak olanlar da halkların örgütlü iradesidir.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ ve Yeni Parti sıralarından alkışlar)