GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:121
Tarih:06.08.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA NEVROZ UYSAL ASLAN (Şırnak) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; her kanun değişikliği teklifi adında taşıdığı iki kavram gereği önümüze iki temel soru koyar: Neyi teklif ediyor?Hangi değişikliklerle bu teklifi yerine getiriyor?

Şimdi önümüzde duran bu teklifte ve kamuoyunda çokça tartışılan Çocuk Koruma Kanunu'nda değişiklik öngören bu teklif için de aynı soruyu soralım: Bu düzenleme topluma ve çocuklara ne teklif ediyor? Suçu doğuran yoksulluğu, şiddeti, ihmali ve istismarı, uyuşturucu düzenini, örgütlü suç ağlarını ortadan kaldıracak kamusal politikaları mı geliştirmeyi öngörüyor? Hayır. Çocuklara daha ağır cezalar, daha uzun süreyle kapatılmalar getirerek sorunu çözeceğini sanıyor.

Teklif, 15 yaşından itibaren tekerrür rejiminin önünü açıyor. Bazı suçlarda 15 yaşından küçük çocuklar için infazda bir günün iki gün sayılması güvencesini kaldırıyor. Çocuğun infazının eğitimevinde başlanması anlayışını tersine çevirerek kapalı kurumu temel esas bir mekanizma hâline getiriyor. Paralel yargılama pratiği olduğunu yıllarca eleştirdiğimiz, bugün dahi verdiğimiz önergede konuştuğumuz idare ve gözlem kurulu kararlarını şimdi de çocuklar için devreye sokmaya çalışıyor. Bu kurullar çocuğun eğitimevinden kapalıya, kapalıdan yeniden eğitimevine geçiş sürecinde temel, yegâne bir kurum hâline getirecek. Üstelik, çocukla ilgili bir disiplin soruşturması varsa, bu disiplin soruşturmasının sonunda verilen disiplin cezası kesinleşmeden dahi bunu yapabilecek.

Burada özellikle tekerrür hükmüne dikkat çekmek istiyorum çünkü yasanın ruhunu da biraz burada aramak gerekiyor. Çocuk ikinci kez, üçüncü kez kanunla ihtilaf hâline geliyorsa, burada asıl sorulması gereken çocuğa ne yapacağımız değil, ilk olayda devletin ne yaptığı, ne yapmadığıdır. İlk olaydan sonra artık çocukla ilgili durum devletin bilgisi dâhilinde midir? Evet; savcılık bilir, kolluk bilir, sosyal hizmet bilir, okul bilir. Buna rağmen, çocuk ikinci ya da daha fazla kez suçla karşı karşıya kalıyorsa, burada tekerrür eden yalnızca çocuk değil, devletin koruma yükümlülüğünün yerine getirilmemesinin de tekerrür etmesi hâli ortaya çıkmıştır. Siz ise devletin bu başarısızlığını çocuğu daha ağır cezalandırarak bir gerekçelendirme hâline dönüştürüyorsunuz. Bunları ve teklifteki daha fazla birçok düzenlemeyi yan yana koyduğumuzda ise çocuk adalet sisteminde, çocuk ceza sisteminde çocuğun hukuki statüsünün büyük bir risk altında olduğunu görürüz.

Değerli vekiller, çocukluk hukukta sadece bir yaş bilgisinden ibaret sayılmaz, sayılamaz. O yaş çocuğa özel koruma, güvenceler, ilkeler, ayrı bir adalet sistemi getirir. Aslında biz bunun hayatımızın birçok yerinde olduğunu kabul ederiz. Örneğin hepimizin çocuğu var ya da kardeşleri var. Hastalandığında, doktora gittiğimizde çocuk doktoru isteriz, cerrahisi isteriz, psikiyatristi isteriz. Çünkü biliyoruz ki çocuk küçük bir yetişkin değildir. Yalnızca tıbbın değil, hukukun da kabul ettiği temel bir gerçekliktir. Bunu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'nde, Birleşmiş Milletlerin çocuklarla ilgili temel Pekin İlkeleri'nde de açıkça görürüz: "Çocuk, yetişkinden farklı davranılması gereken kişi." temel bir ilke olarak kabul eder. Bu, çocuk olmanın hukuki bir sonucudur. Peki, biz bunu çocuk kanunla ihtilaflı hâle geldiğinde neden bu bilgiyi unutuyoruz? Çocuk mahkeme kapısından içeri girdiği andan itibaren çocuk olmaktan çıkmaz. Çocuk mahkemeleri, çocuk savcıları, çocuk kolluğu da tam da bu gerçeklik üzerine varlığını korur. Bu ülke çocukları daha ağır cezalandırabilmek, hatta idam edebilmek için çocukların yaşını büyüten bir hafızaya sahip. Unuttuk mu Erdal Eren'i, Resik Hüseyin'i? Bugün bile Rojavalı Zaim Hişman Ali örneği. Burada defalarca dile getirdik: Çocuklara daha ağır cezalar vermek adına kâğıt üstünde yaşları büyütülmüyor mu? Gerçi yeri geldiğinde buna bile gerek duyulmayan bir hafızaya sahibiz. DGM pratiklerinde çocuk kimliği yok sayılarak yetişkin bir fail gibi yargılanan Cüneyt Ertuş'tan "taş atan çocuklar" diye hafızamıza kazınan, kanun eliyle yetişkin muamelesi gören TMK mağduru çocuklara kadar sayısız bir örnek hafızası yaşamadık mı? Maalesef ki yaşadık. Ancak tüm bu hukuksuz uygulamalarda dahi bile hukukta bir çocukluk kavramı, bir güvence olarak vardı. Şimdi, bu çocuk güvencelerini tüm bu idari yargısal pratikleri aşan, doğrudan kanun teklifiyle daraltmaya yelteniyorsunuz. Üstelik bunu toplumda infial yaratan ağır olayları gerekçe göstererek. Oysa öfke, bütün çocukların hukukun daraltma gerekçesine dönüştürerek istisnai kurala, acıyı ise kalıcı bir cezalandırma politikasına çevirmekle olmaz. Elbette bizler Türkiye'deki ağır vakaları, dünyada yaşanan krizi, bölgemizdeki çocuklarla ilgili ortaya çıkan suç örgütlerinin farkındayız; mağdurun hakkını da yaşam hakkını da toplum güvenlik talebini de görmezden gelmiyor, önemsiyoruz. Ancak, yasama organı, toplumsal infialı bir ceza süresine, çocukluk statüsünün değiştirilmesine, bir kanun teklifine dönüştüremez. Ceza hukuku, hele ki çocuklar söz konusu olduğunda, öfkenin belki de en yükseldiği anda sınırı, ölçüyü, adaleti uluslararası hukuk ve temel ilkeleri korumak, hatırlamak zorundadır. Gerekçe olarak, bize "caydırıcılık" deniliyor. O hâlde soruyoruz: Çocuklara daha fazla hapis cezası vermenin suç işlemeyi azalttığını gösteren bilimsel bir veri nerede? Elimizde çocukların gelişimsel özellikleri esas alan, özgürlükten alıkonulduğunun son çare olmasını öngören; onarıcı adalet, toplum temelli müdahalelerle ilgili geniş bir bilimsel ve uluslararası hukuk birikimi var. Burada her ne kadar pozitif gibi anlatılan ama yasaya dâhil edilmeyen, SSÇ Komisyonunda çıkan bir anket ve değerlendirme raporu var. Gelin, bunlara dayanalım, bunlara yaslanalım, bunlara göre gidelim. Sadece "Belçika'da böyle." "Hollanda'da böyle." deyip kimi istisnaları alarak o sistemdeki uzmanlaşmış yargı, bireyselleştirilmiş gelişim değerlendirilmesi, çocuğa özel sosyal hizmetler, rehabilitasyon kapasite modelini dışarıda bırakarak dünya örneklerinden karşılaştırma yapmış olmuyorsunuz. Kamuoyunun tepkisi olaydan olaya değişir hukuk ise dalgalanma konusu olmayacak kadar ilkesel durmak zorundadır. Çocukluğu, gerektiğinde geri alınabilecek bir imtiyaz gibi ele alan bu yaklaşımı kabul etmiyoruz. Ağır vakalarda caydırıcılık söylemi üzerinden çocukluk statüsünü ortadan kaldırma riskine kapı aralayan bu teklifi kabul etmiyoruz. Bunları söylediğimiz için sosyal medyada kimi yerlerde hedef bile gösterildik. Bir çocuğun "çocuk" olduğunu söylerken işlediği fiilin ağırlığını inkâr etmek anlamında kullanmıyoruz. Aksine, ırkçılığı, yoksulluğu, çocukların işçileştirilmesini, okuldan kopuşunu, şiddetini, ihmalini, çeteleri ve uyuşturucu ağlarını ve devletin zamanında ve gerektiği gibi müdahale etmediği bütün eşitsizlikleri görünür kılmak istiyoruz çünkü yalnızca suçun sonucuna bakarsak karşımızda kanunla ihtilaflı bir çocuk görürüz ancak buna kadar giden sürece baktığımızda ise oraya nasıl geldiğini, devletin hangi aşamalarda onu koruyamadığını, nerelerde müdahale imkânı varken müdahale etmediğini görmüş oluruz; devletin, iktidarın kendi sorumluluklarıyla yüzleşmesini görürüz; toplum olarak belki de her birimizin kendi sorumluluğuyla yüzleşmesini görürüz.

Bir sorumluluğu doğru bir yerden kurmak yerine teklifin kendisi sorumluluğu çocuktan aşağıya doğru dağıtma mantığıyla gidiyor; çocuğa daha ağır yaptırım getiriyor, aile için ise yükümlülük ve yeni sorumluluklar yüklüyor ancak devletin anayasal koruma yükümlülüğüyle ilgili yani aynı açıklıkla yaptırım, denetim, sorumluluk, kapasite, bunlarla ilgili hiçbir meselede bir açıklama yapma gereği dahi duymuyor. Elbette anne-babaların, ebeveynlerin çocuklarına karşı sorumluluğu var, bunu kimse inkâr etmez ancak çocuk hakları, çocukların korunması ve ebeveynlerin sorumluluğu dahi devletin anayasal sorumluluğunun yerine geçmez. Tam tersine, Anayasa 41'inci madde ne der? "Çocukların üstün yararını gözetme ve koruma yükümlülüğü var." der. Bu yükümlülük Anayasa 2'nci maddedeki sosyal devlet ilkesini, 5'inci maddesindeki kişilerin temel hak ve özgürlükleri engelleyen, sosyal ve ekonomik koşulları ortadan kaldırmayı... Devletin temel bir görevi olarak değerlendirdiği ortaya çıkan tablo açıktır. Çocuk suç işledikten sonra cezalandırmak devletin asli görev değildir. Çocuğu korumak, suçu önlemek devletin asli görevidir. Devlet, çocuk suçla karşılaşmadan önce orada olmak zorundadır. Çocuk okulu terk ettiğinde, yoksulluk nedeniyle çalıştırıldığında, MESEM'de yaşamını yitirdiğinde, istismara uğradığında, uyuşturucu kullandığında, suç ağlarıyla temasa geçtiğinin tespit edildiği anlarda devlet devreye girmek, gerekli önlemi almak zorundadır ve çocuk koruma hukukunun temel ilkesi şudur: Devlet ya da iktidar -adına ne derseniz deyin- çocukla ilk kez mahkeme veya karakol salonlarında karşılaşmamalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Tamamlayın lütfen.

NEVROZ UYSAL ASLAN (Devamla) - Okulda, oyun alanlarında, mahallede, sosyal hizmette karşılaşmalıdır ki gerektiği kadar önlem alabilsin. Biz bu nedenle itirazlarımıza karşı somut bir yol haritası sunuyoruz; çocuğun suçla ilişkilenmesi beklenmeden, risk ortaya çıktığı anda devreye girebilecek güçlü, erişilebilir, anlaşılır bir mekanizma, çocuğun okuldan kopuşundan işçileştirilmesini önleyebilecek bütçe, çocuk mahkemeleri, uzman savcılık, sosyal çalışmacı gibi yeni gerçekçi kadroların çocuk adalet sistemine eklenmesiyle, her çocuğun gelişimsel, ailesel, toplumsal koşullarını ayrı ayrı değerlendirilebilecek bireyselleştirilmiş raporlarla. Bu önerilerimiz doğrultusunda, çocuğun üstün yararını esas alan bütüncül, onarıcı, toplumu ve alternatif ceza dışında alternatifleri önceleyen yeni bir kanun teklifi hazırlanmalı. Bu nedenle bu teklife "hayır" oyu vereceğimizi söylüyoruz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)