GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: KANUN TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER
Yasama Yılı:5
Birleşim:13
Tarih:04.11.2026

CHP GRUBU ADINA FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünyada eski ölürken yerine gelecek henüz belirsiz. Bölgemizde dengeler değişirken süren savaşların maliyeti sadece Orta Doğu ve Karadeniz'de değil dünyada da taşıması güç seviyelere ulaşıyor. Küresel tedarik zincirleri kopuyor, emtia fiyatları ve enflasyon kontrol edilemiyor, sınır güvenliği, göç gibi pek çok konuda insanlığa çıkan fatura ağırlaşıyor. Böyle bir ortamda bölge dışında sağlanan güvenlik garantilerinin tek başına sorunları çözmeye yetmediği de artık açıkça görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri, artık, güvenlik yükünü paylaşma söylemine geçti; ülkeleri kendi göbeklerini kesmeye zorluyor, bölge dengeleri hızla değişiyor, dönüşüyor. Bu şartlar altında Türkiye gibi ekonomik siyasi askerî ve diplomatik kapasitesiyle küresel ve bölgesel düzeyde söz sahibi olabilen orta güçlerin yan yana gelmesi, dışarıdan müdahalelere paylaştırma planlarına karşı bölge ülkelerinin kendi güvenliklerine sahip çıkması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. Türkiye bu tabloda gerekli adımları atmak, ekonomide, kültürde, diplomaside etkili bir güç olmak zorunda; bunu biz yapmazsak başkaları yapar, bize de bu güçlerin karşısında edilgen hâle gelmek düşer.

Bu anlaşma Türkiye'ye NATO dışında merkezinde kendisinin yer aldığı ama NATO'ya paralel yeni bir bölgesel güvenlik yapısı kurma imkânını da sunuyor. Doğu-batı dengesinde yeni bir otonom alan açan bu anlaşma bu yönüyle de özel bir önem taşıyor.

Diğer taraftan, İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın anlaşmaya katılmaya hazır olduklarını söylemesi, Suriye Dışişleri Bakanının Orta Doğu'nun ortak savunma sistemleri ve caydırıcılık ihtiyacına vurgu yaparak anlaşmaya katılmayı değerlendirdiğini açıklaması, yine Mekke Antlaşması'na taraf ülkelerin Dışişleri Bakanları ile İran Dışişleri Bakanının Tahran'da bir araya gelmeleri ayrıca dikkate değerdir. Mekke Anlaşması'nın savunma ve caydırıcılık sınırları içinde kalması, İran'la güvenlik diplomasisinin koparılmaması bölgede yeni bir Şii-Sünni çatışmasının önüne geçmenin de garantisidir.

Değerli milletvekilleri, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bölgemizin dışında sağlanan güvenlik garantilerinin, ithal güvenlik şemsiyelerinin bölgemizin sorunlarını çözemeyeceğini ilk defa bugün söylemiyoruz. Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren benimsediğimiz "Yurtta sulh, dünyada sulh." ilkesini cumhuriyetimiz hiçbir zaman bölge ve dünyayla irtibatını kesmek, kendini bölgeden ve dünyadan soyutlamak olarak algılamadı, aksine barış ve istikrar için sürekli ihtiyat içinde olmayı, savaşı önlemek için bölgesel iş birliklerinin caydırıcılığını kullanmayı, barış için her yolu açık tutmayı benimsedi. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında 1930'larda yayılmacı politikalara karşı batı sınırımızda güvenliğimizi sağlamak için imzaladığımız Balkan Antantı'na, yine aynı dönemde doğu sınır güvenliğimiz ve bölgesel istikrarı sağlamak için imzaladığımız Sadabat Paktı'na uzanan tarihsel zemine baktığımızda bu anlayışı görürüz. Biz baştan beri bu anlayıştayız, 2018 seçimlerinden bu yana söylediğimiz "Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı" bu tarihsel arka plandan süzülüp gelir. 2020'deki kurultay beyannamemizde de açıkça belirttik; Orta Doğu'nun sorunlarını bölge dışı güçler çözemez, gelin, Türkiye, İran, Irak ve Suriye bir araya gelsin, 4 komşu ülkenin lideri aynı masaya otursun, bölgede barış, huzur ve istikrar için Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı (OBİT)'i kuralım dedik. Bugün yaşadıklarımız, bu antlaşma da bunun devamıdır. Hükûmetin geçen yılların ardından bugün Orta Doğu'nun meselelerinin çözümünün bölge dışındaki güçlere ihale edilmesini önleyen bir çizgiye gelmiş olması yani bizim 2018'de söylediğimiz ama o zaman kimsenin pek dikkat etmediği noktaya gelmesi bugün önemlidir.

Değerli milletvekilleri, ağustos ayı başında imzalanan bu anlaşmanın ancak kasım ayında görüşülmesi önemli bir eksikliktir, bunun burada altını çizmek isterim. Komisyon aşamalarında ayrıntılarıyla dile getirdiğimiz çekincelerimiz vardır. Anlaşmanın ilk maddesinde "taraf ülkelerin egemenlik, sınır ve toprak bütünlüğünün tehdit edilmesi ve tehlikeye düşmesi durumunda bunların bertaraf edilmesi için tüm yöntemlerin kullanılması" ifadesi açıklığa kavuşturulmaya muhtaçtır. Tehdit tanımı nedir? Bir ülkenin hangi durumlarda tehlikeye düştüğü kabul edilecektir? Bunlar belirsizdir. Bizim olmazsa olmazımız, milletimizin evlatları Mehmetçik'imizin ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizin önü sonu belli olmayan maceralara sürüklenmemesidir. Bu çerçevede, Anayasa'mızda Türk askerinin yurt dışına gönderilmesine izin verme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde olduğunun açıkça belirtildiğini hatırlatmak isterim. Her ne kadar, bu anlaşmanın NATO Anlaşması'na benzetilen 2'nci maddesi taraf ülkelerden birinin silahlı saldırıya da askerî saldırganlığa uğraması durumunda diğer taraf ülkelerin derhâl yardım edeceklerini düzenliyorsa da arkasından gelen cümle, böyle bir durumda sağlanacak desteğin kapsam ve niteliğine ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirilmesinden sonra karar verileceğini ifade etmektedir, esas olan da bu cümle olmalıdır. Diğer taraftan, Anayasa'mızın 92'nci maddesindeki Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar istisnası, millet iradesinin tecelligâhı Meclisimizi böyle bir durumda baypas etmek için hiçbir şekilde kullanılmamalıdır. Alınacak her kararda Anayasa'mızın lafzı ve ruhunun birlikte gözetildiğinin takipçisi olacağız.

Yine, Mekke Anlaşması "terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadele" diyerek anlaşmanın kapsamını ucu bucağı belli olmayan çok geniş bir alana yaymaktadır. Tarafların müştereklerde birleşmesi önemli olmakla birlikte, şüphesiz ki kendi ulusal güvenlik öncelikleri de vardır. Örneğin, anlaşmaya taraf ülkelerden Suudi Arabistan, Husileri terör örgütü olarak kabul etmektedir ama Türkiye ve Pakistan bunu böyle değerlendirmemektedir. Yine, Suudi Arabistan'ın Yemen ve Körfez güvenliğine ilişkin kaygıları, Pakistan'ın Hindistan'la ilişkileri savunma mekanizmasının uygulama alanlarını etkileyebilecek unsurlar hâline gelmemelidir.

Değerli milletvekilleri, bu anlaşmanın savunma sanayisi ve bağlı sektörlerde üretimimize katkı sağlayacağı açıktır. Ancak burada da Türkiye'nin kritik yerli teknolojilerinin korunması ve ortak üretim ve iş birliği arasındaki hassas dengeye mutlaka dikkat etmek gerekir. Bu vesileyle, geçtiğimiz ay imzalanan Bedir Mutabakatı'nın Türk savunma sanayisinin daha da ilerlemesine, diğer taraf ülkelerin savunma sanayilerinin gelişimine önemli katkılar sağlayacağını düşündüğümüzü de burada not etmek isterim.

Bu anlaşmanın bir yanında NATO'nun en büyük 2'nci ordusuna ve güçlü bir savunma sanayisine sahip olan Türkiye var, anlaşmanın bir diğer tarafında nükleer gücü ve askerî tecrübesiyle Pakistan var, bir yanında da doğal kaynakları ve ekonomik gücüyle Suudi Arabistan var. Bu üç ülkenin iş birliği eğer doğru yönetilebilirse hem bölgesel istikrara ve barışa hem de taraf ülkelere büyük katkılar sağlayacaktır, bölge ülkelerinin kendi gücüyle oluşturduğu büyük bir caydırıcılık kalkanına dönüşebilecektir, bölgede barışın da garantisi olacaktır. Mekke Anlaşması son dönemde İsrail, Hindistan, Yunanistan gibi ülkelerin karşılıklı ikili ve çoklu anlaşmalarla oluşturduğu güç birliğine karşı da bir denge olacaktır. Bu anlaşmanın Orta Doğu'nun hep bölünmüş kalmasını, huzur içinde yaşayabilecek komşu ülkelerin gücünü birbirine karşı kullanarak tüketmesini, dış müdahalelere ve ithal güvenliğe muhtaç yaşamasını isteyenleri memnun etmeyeceği ortadadır. Dış politikayı devlet ciddiyetiyle yapmak resmin tamamını görebilmeyi ama sahadaki tehlike ve risklere karşı da sürekli gözünüzün, kulağınızın açık olmasını gerektirir. Bu çerçevede, Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışma sürerken Körfez'de İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki savaş arka planda devam ederken Amerika Birleşik Devletleri'nde kritik bir seçim döneminin sonlandığına da dikkatinizi çekmek isterim. Temsilciler Meclisi ve Senatoda güç dengeleri değişmiştir. Seçim dönemlerinden sonra ülkelerin diplomatik ilişkilerinde iki olasılık ortaya çıkar. İlki ülkeler daha fazla kendi içlerine kapanırlar, daha fazla kendi iç meselelerine odaklanırlar. Trump'ın seçimden sonra yaptığı veto açıklamaları içeride Demokratlarla çok daha sert bir mücadele dönemine işaret etmektedir. Bu anlamda, Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgeye olan ilgisinin azalmasını bekleyebiliriz. Amerika Birleşik Devletleri'nin dikkatini iç politikaya çevirmesiyle kuzeyimizdeki savaşta da beklenmedik gelişmeler yaşanabilecektir. Bugüne kadar Ukrayna'yı Rusya'yla barışa zorlayan Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikaya ilgisinin zayıflaması Avrupa ülkelerinin bu savaşın çözümü için daha etkin bir rol almalarına imkân sağlayacaktır.

İkincisi: Dışarıda sertleşme ve güç kullanma eğilimine de yol açabilir. Yani Trump yönetimi dışarıda sertleşerek, güç kullanarak iktidar sahibi olduklarını göstermek isteyebilirler. Seçime giderken mevcut Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin Orta Doğu'da bir zafer hikâyesi -Başkanlık seçimine giderken- yazmaya kalkışmasıyla ilişkilerin daha da sertleşmesi söz konusu olabilir. Her halükârda küresel gelişmelerin bölgemize etkilerinin büyük bir dikkatle izlenmesi gerekir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti yokluklar içinde bir milletin Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde emperyalizmin zincirlerini kırmasıyla kurulmuştur. Bölgemizdeki vekâlet savaşları özellikle son dönemde büyük acılara yol açmıştır. Mekke Anlaşması doğru kullanılırsa bu acılara son vermek bölgenin başkalarının güvenlik şemsiyesinden kurtarılabilmesi için de bir fırsattır. Bu iş birliğinden doğan güç yeni savaşlar açmak için değil savaştan caydırmak, barışı sağlamak, sınırlarımızı korumak ve ticareti geliştirmek için kullanılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti gerilimin tarafı değil aklın, dengenin ve barışın sesi olmak zorundadır. Mekke Anlaşması'nın getirdiği caydırıcılığı yıllardır tekrar ettiğimiz OBİT anlayışının ruhuyla, komşuların birbirine saygı duyduğu geniş bir barış zeminine dönüştürmeliyiz. CHP olarak duruşumuz nettir; maceradan uzak, rasyonel ve onurlu bir dış politikayı destekliyoruz ve bölgede hiçbir başka gücün güvenlik şemsiyesi olmasını da istemiyoruz. Türkiye bu dönemin seyircisi değil Orta Doğu'da güveni ve iş birliğini güçlendiren ortaklıkların tarafı ve yönlendiricisi olmalıdır. Bu çerçevede bu anlaşmaya olumlu oy vereceğimizi söylüyor, beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor, Genel Kurulumuzu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)