GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: KANUN TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER
Yasama Yılı:5
Birleşim:13
Tarih:04.11.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA CEYLAN AKÇA CUPOLO (Diyarbakır) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Ben, benden önceki konuşmacıların birinin söylediği bir ifadeye takıldım. Yani aslında çok iyi bir niyetle söyledi. "Şeytanın avukatlığını yapacağım." dedi. Bence bu kürsü, halkın avukatlığını yapacağımız yer ve halkın taleplerini, halkın bir savaşa sürüklenebilme riskini açık açık dile getirmemiz gereken bir yer. O yüzden onunla başlayacağım.

Şimdi, bundan yüz on iki yıl iki ay önce Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya bir pakt imzalamıştı. O pakttan tam doksan gün sonra Osmanlı İmparatorluğu girmek istemediği bir savaşın içine çekilmiş ve bugün tarih kitaplarında hepimize dikte edilen o "Almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayıldık." cümlesi hayatımıza girmiş oldu.

Bir başka pakttan bahsedeceğim: Bu da İngiltere ile Polonya arasında yapılan, Ağustos 1939'daki -savaş- savunma paktı. İngiltere beş gün sonra Polonya'nın yanında savaşa girdi.

Bir pakttan daha bahsedeceğim: O da İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce, 19 Ekim 1939 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti, İngiltere ve Fransa arasında yapılan başka bir savunma paktıydı ama o dönem o paktı imzalayanlar bir kaçış protokolü koymuşlardı. Yani "Olur da Sovyetlerle karşı karşıya gelirsek buradan bir çıkışımız olsun." demişlerdi ve böyle bir madde bırakmışlardı. Bu sayede Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na girmemiş ve 60 milyona yakın insanın öldüğü söylenen o ateş hattından, o savaştan geri durabilmişti.

Ancak Mekke İttifakı'nın bir kaçış protokolü yok, aksine bir mahpusluk durumu var; Türkiye'yi on yıl boyunca kilitleyecek ve bölgeyi on yıl boyunca kitleyecek. Ve bu kilitlenme durumunu anlatırken ısrarla bir "bölgesel sahiplenmeden" bahsediliyor. Ondan da metinde tam 3 defa bahsediyorlar, kanun teklifinde tam 3 kere "bölgesel sahiplenme" deniyor. Bunu farklı konuşmalarda da ifade ettim: Buna "bölgesel sahiplenme" dememizin imkânı yok. Bu, tamamıyla bir bölgesel taşeronluk yapma, ABD'nin Kasım 2025 yılında yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi dokümanına uygun bir şekilde; bölgesel ihtiyaçlarını, bölgesel partnerlerine taşere ettiği ihtiyaçları sebebiyle Türkiye'nin de bu role talip olması olarak ifade ediyoruz.

Suudi Arabistan yakın zamanda ABD'yle çeşitli yatırım anlaşmaları imzaladı. Bunlardan birisi 1 trilyon dolarlık, bir diğeri de 600 milyar dolarlık ve bunların büyükçe bir bölümü yine savunma perspektifli ancak ABD Suudi Arabistan'a ve bölgedeki partnerlerine vaat ettiği güvenlik şemsiyesini ne yazık ki açamıyor ve bu şemsiyenin dışında kalan Suudiler ve diğer Körfez ülkeleri başka arayışlara girmiş durumdalar ve "ABD'ye paramızın karşılığını verin." diyorlar ama Amerika Birleşik Devletleri "Ben füze stokumun yüzde 80'ini zaten İran'a karşı savaşta kullandım, o yüzden ucuz silahım yok, bunun üretimini yapabilecek bölgesel taşeronların var." diyor ve Suudi Arabistan'ı Türkiye'ye havale ediyor.

Şimdi bu pakta imza koyan yani imzacısı olan Suudi Arabistan ve Pakistan'ın açık cephelerine bakalım. Suudi Arabistan'ın 6 tane açık cephesi var. Yemen'de, İran'da, Irak'ta, Babülmendep'te, Sudan'da ve birçok alanda, oralarda yürüyen, bahsettiğim ülkelerde yürüyen, insani krizi daha da korkunç durumlara getiren bir savaş pratiği var. Bakın, Sudan'da bu yıl içinde El Faşer'de Birleşmiş Milletlerin soykırım olarak nitelediği bir katliam yapıldı ve orada Suudi Arabistan bir tarafa silah veriyor, Birleşik Arap Emirlikleri bir tarafa silah veriyor ve orada Sudanlılar birbirini katlediyorlar. Ve Yemen'de de benzer bir tabloyu görüyoruz. Birleşik Arap Emirlikleri bir tarafa silah veriyor, Suudiler bir tarafı destekliyor, olan yine en yoksul Yemenlilere ve Sudanlılara oluyor. Yemen'de, bakın, 23 milyon insan, insani yardıma aç bir şekilde, mecbur bir şekilde yaşıyor. Yine aynı şekilde Sudan'da 12 milyon insan, insani yardıma aç bir şekilde yaşıyor. Şimdi bu sayılara bakıp "Buraya daha çok bomba gerekli." diyebileniniz var mı? Türkiye halkına bunu anlatabiliyor musunuz? "Mekke Anlaşması'yla buralara daha çok bomba yağacak." diyebiliyor musunuz? Yine Suudi Arabistan'ın hâlihazırda birçok ülkeden aldığı askerî destekler var, Pakistan'dan 8 bin tane almış geçen sene yapmış olduğu güvenlik anlaşması çerçevesinde. Yine, Suriye'nin nereye koyacağını bilemediği cihatçı askerleri var, bunların 10 bin ile 20 bin arasının yine onun Suudi Arabistan'ın adres belirteceği yere gitme ihtimali var. Yine, Körfez İşbirliği Konseyinin bir güvenlik çatısı var yani aslında Suudi Arabistan'ın her tarafı bir güvenlik şemsiyesi açmaya çalışıyor. Diğer tarafta, Pakistan en despot ülkelerden birisi, "terörizm" kavramı o kadar geniş ki insan hakları aktivistleri sürekli olarak bu suçlamayla içeri giriyorlar. Beluçlar, Beluç halkı, sürekli olarak Pakistan tarafından marjinalize ediliyorlar, kaynakları sömürülüyor, aktivistleri içeri atılıyor, siyasi partilerine operasyon çekiliyor ve tam bir sömürge pratiği altında yaşamaya devam ediyorlar. Pakistan'ın burada bir cephesi var, Keşmir'de bir cephesi var, Afganistan'da bir cephesi var, var da var, tam 5 tane cephesi var. Şimdi bu kadar cepheye Türkiye'nin girmeyeceğini gerçekten iddia edebiliyor musunuz, söyleyebiliyor musunuz? Çünkü eğer açarsak anlaşma metninin 5'inci maddesinde “Taraflar bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz etkileyen terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadelede operasyonel seviye de dâhil olmak üzere mevcut iş birliğini ve müşterek çabaları güçlendirirler." Bu, BM şartının 51'inci maddesine çok da denk gelmiyor, geliyor mu sizce? Nedir BM 51'inci şartı? Meşru müdafaa hakkı. Bu ülkelerin açtığı cephelerinin hepsi kendi sınırlarının dışında ve bu cepheleri barışla nihayete erdirmek yerine daha da büyütüp oradaki cepheleri, oradaki insani krizi daha da derinleştirmektedirler, bunun devlet dışı aktörlere karşı bir pakt olduğunu görmemek için gerçekten de kör olmak gerekiyor. Türkiye'nin NATO'nun 5'inci maddesine dair sanıyorum en güncel denemesi 27 Şubat 2020 tarihindeydi. O dönemde İdlib'te Türkiye'nin bir üssünde 34 askerin ölümüyle sonuçlanan bir Rus bombardımanı olmuştu. Türkiye o dönem NATO'ya bir çağrı yapmıştı ve 5'inci maddeyle ilgili hemen bir aksiyon almasını istemişti. NATO buranın Türkiye'nin sınırları dışında olduğunu söyleyip girmemişti. Türkiye o dönem pasif agresif bir tavır belirleyerek Avrupa'yla sınırını açıp, mültecileri bir silah gibi kullanıp, yine oraya gönderip onları kendi cephesinde savaşmaya zorlamaya çalışmıştı. Şimdi, burada da benzer bir pasif agresyonun olmayacağının garantisini alabiliyor muyuz? Şimdi, garantisini verseniz de bu pakta karşıyız, bir kere onu netleştirelim. Böylesi savunma paktlarına, bizi daha fazla çatışmaya çekecek bütün savaş anlaşmalarına karşıyız. Bedir paktı var tabii bir taraftan da bunun ne olduğuyla ilgili henüz bir bilgi almış değiliz. Yine, imzalanan ve önümüze servis edilen, noter usulü onaylamamız beklenen bir başka pakt ama bu paktın diğerini besleyeceği veya onu destekleyici nitelikte olduğuna dair ufak ufak söylemler duyuyoruz ve biraz baktığımızda gerçekten de öyle. Az önce bahsettim ABD'nin füze stoklarının yüzde 80'ini kullanmış olduğunu ve yeni silah üretme ihtiyacı olduğunu gösteren bazı emareler olduğunu söylemiştim. Şimdi, Bedir paktının ve Mekke paktının şöyle tariflendiğini gördüm: Bedir paktına Katar fonlamasıyla, Katar'ın parasıyla silah fabrikası ve Mekke paktına da "mihver" demişler ama "mihver" denir mi bilmiyorum, bir mızrak gibi halkların kalbine, yüreğine saplanacak bir paktı birbiriyle desteklediklerini söylüyorlar ve Mekke anlatısı sürerken bize yine "Kutsal mekânların korunması için de bir hassasiyetimiz var, bu yüzden Mekke Paktı'nı imzalıyoruz, bu yüzden buraya giriyoruz." diyorlar. Tıpkı Gazze'yle ilgili "Bizim Gazze hassasiyetimiz var, bu yüzden bu Gazze oluşumunun içinde yer alıyoruz." demek gibi. Ancak bize şundan bahsetmiyorlar: Suudi Arabistan ile İsrail'in arka kapı diplomasisiyle istihbarat paylaştığını ve Türkiye'nin istihbarat havuzunun oraya akacağını ve Türkiye'nin, İsrail'in çıkarlarına, İsrail'in soykırımcı politikalarına destek olacak şekilde aksiyon alabileceğini, hareket edebileceğini sağlayan bir rolü olduğunu bir türlü açıklamıyorlar.

Benden önceki konuşmacılar komisyon aşamasına değindiler. Fuat Oktay komisyonda, Millî Savunma Komisyonuna yazdığını ancak Hulusi Akar'ın -sanıyorum şurada- "Benim burayla bir işim yok, benim yapabileceğim bir şey yok Millî Savunma Komisyonu Başkanı olarak, beni ilgilendiren bir durum yok." diye yazı gönderdiğini söyledi.

FUAT OKTAY (Ankara) - Öyle bir ifademiz yok, ifadenizi düzeltin.

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Millî Savunma Komisyonunu ilgilendiren bir şey olmadığını söyledi o yüzden Dışişleri Komisyonu...

HULUSİ AKAR (Kayseri) - Terbiyesiz!

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Terbiyeyi sizden öğrenecek değilim.

HULUSİ AKAR (Kayseri) - Öğren işte.

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Siz terbiyesizsiniz.

SALİHA SERA KADIGİL (İstanbul) - Bundan daha terbiyeli bir konuşma mı var ya? Sizin yaptığınız terbiyesizlik, o nasıl laf!

HULUSİ AKAR (Kayseri) - Yalan söylüyor!

MAHMUT DİNDAR (Van) - Bir kadına nasıl terbiyesiz diyorsun, saygısız herif! Konuşma, terbiyesiz herif! Bir kadına nasıl terbiyesiz diyebiliyorsun, ayıp ya!

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Peki, bize söyleyin, silah savunmalarının Dışişleriyle tam olarak nasıl bir alakası var?

BAŞKAN - Hatibi dinleyelim değerli milletvekilleri.

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Askerî eğitim, teçhizat, silah satışı, silah üretimi sizin çalışma alanınız değilse kimin alanıdır? Millî Savunma Komisyonu nasıl alıp bunu değerlendirmez?

Bir diğer şey, sürekli olarak yapılan şey artık. Araba hep atların önünde gidiyor, önce görüşmeleri yapıyorlar, Tahran'da toplanıyorlar, istihbarat şeflerini topluyorlar, sekretaryalarını topluyorlar, topluyorlar da topluyorlar; her şeyi yaptıktan sonra Meclise getiriyorlar. Zaten delik deşik olmuş bir Anayasa’nın, sürekli olarak da değişme ihtiyacından bahsettiğimiz Anayasa’nın ruhuna artık Fatiha okuyoruz. Bu pakt bizim kazanacağımız, halkların kazanacağı bir pakt değil. Biz sürekli olarak Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi olarak barış paktlarına inanıyoruz. Burada bir istatistiği, sürekli olarak paylaştığım bir istatistiği tarif etmek istiyorum, son seksen yılda yapılan savaşların nasıl sonuçlandığına bakan bir araştırma var ve bu araştırma diyor ki: "Savaşların yüzde 20'si kesin askerî zaferle sonuçlanır, yüzde 20'si barış müzakereleriyle sonuçlanır ve yüzde 60'ı ise soğuk barış olarak devam eder yani çatışmalar asla bitmez, farklı sıcaklıklarda devam edip dururlar. Mekke Paktı'nın bizi yüzde 60'lık o soğuk savaşlara sokmayacağının garantisini verebiliyor musunuz? Gerçekten de masumane bir defans savunma ihtiyacıyla yazıldığını gerçekten iddia edebiliyor musunuz? Birçok uzman gözümüz kapalı veya uyurgezer bir şekilde üçüncü dünya savaşına doğru gittiğimizi söylüyor; Ukrayna'dan, Libya'dan, İran'dan, Gazze'den Sudan'dan, Yemen'den bahsediyor ve etrafımızda sürekli olarak büyüyen ateşin dağıldığı, yayıldığı bir çemberin içerisindeyiz. Bu savaşlara gitmenin yolu tıpkı İkinci Dünya Savaşı'nda yaptıkları gibi birçok paktı imzalayıp, savaşa hazır olup yani bir nevi boks öğrendikten sonra o yumrukları kullanmayacağınızın garantisi yok, bu pakt yapıldıktan sonra o savaşın yapılmayacağının garantisi yok. Şimdi bir kez daha Almanlar kaybedince biz kaybetmemiş sayılmamak için, yoksullar kaybedince Suudi Arabistan kazanmasın diye, Yemenli yoksullar ölünce Pakistanlı savaş lordları kazanmasın diye, Beluçlu yoksul çocuklar öldüğünde Pakistanlılar kazanmasın diye, Sudanlı yoksullar öldüğünde Suudiler kazanmasın diye, bölgedeki petrol zenginleri zenginleşince yoksullar ölmesin diye, hegemonlar kazanmasın diye bölgesel ve küresel barışa olan bütün inancımızla bu paktı reddediyoruz. Bir alışkanlık hâline gelen her utanç duyacağınız davranışı gece saatlerine bırakmanızı da eleştirerek bitirmek istiyorum.

Bugün 4 Kasım, 4 Kasım operasyonunu bir gece vakti yapmıştınız. Bu pakt da yine en yoksulların, Türkiye'nin en yoksullarının savaş meydanlarına sürüleceği ve hiç yere ölecekleri ve bazen bir komisyon toplantısında "Bakın, biz Libya'ya da tezkere çıkardık, bir ölen de olmadı." dediklerinde ölümünün haberi yapıldı diye gazetecilerin tutuklandığı, bazı istihbaratçıların, bazı memurların bile bahsinin edilmeyeceği savaşlar çıkmasın diye bu paktlara karşı olduğumuzu söylüyoruz. Gözümüz kapalı bir şekilde savaşa gitmeyi reddediyoruz. Bu kürsüyü halkın barış hakkını, yoksulların barış hakkını savunmak için kullanmaya devam edeceğimizi söylüyorum.

Bütün Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)