GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 701 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (1/4) ile İçtüzük'ün 128'inci Maddesine Göre Doğrudan Gündeme Alınmasına İlişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Tezkeresi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:11
Tarih:30.10.2018

CHP GRUBU ADINA MURAT EMİR (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; partim adına 701 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin birinci bölümü hakkında söz almış bulunuyorum.

Aslında bu kararname AKP Hükûmetinin, özellikle son iki yılda Türkiye'yi, Türk hukuk sistemini, Türk anayasal düzenini ne hâle getirdiğinin çok açık bir göstergesi.

Değerli arkadaşlar, bir defa, bu kararnamenin yok hükmünde olduğunu söyleyerek sözlerime başlamak isterim çünkü bu kararname bir olağanüstü hâl kararnamesidir. Olağanüstü hâl kararnameleri ancak ve ancak olağanüstü hâl süresince geçerlidir ama biliyorsunuz olağanüstü hâl temmuz ayında kaldırıldı, dolayısıyla olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerinin yasal dayanağı bitmiş oldu. Şu hâliyle elimde tuttuğum 701 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hukuken yok hükmündedir, uygulanması hukuksuzdur, haksızdır, anayasal değildir. Dolayısıyla, böyle bir kararnamenin bugün görüşülüyor olması ve bugün hukuki sonuçlar yaratıyor olması ve bugün bu kararname görüşülürken de başkan vekilimizin bir anayasa hukukçusu olması aslında hazin bir durumdur. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, şimdi, biz buna kararname diyoruz ama aslında kötü bir haberim var; bu, kararname de değil. Niye? Çünkü kararname, biliyorsunuz Cumhurbaşkanlığı başkanlığında Bakanlar Kurulunun bir işlemidir. Oysa bu kararname yangından mal kaçırır gibi hazırlandığı için, olağanüstü hâlin kaldırılacağını bildiğiniz için ve elinizdeki son fırsatı kullanmak için acele ettiğiniz için bu kadar kalın olmuştur. Bakın, gülüyorsunuz ama bunun içerisinde 18.600 küsur kişinin ismi var. Bu insanların geleceğiyle, bugünkü meslekleriyle, hayatlarıyla, aileleriyle oynuyorsunuz. Birazdan bunlara "suçlu" veya "suçsuz" diyeceksiniz ve sözleriniz sonucunda bu insanların hayatları kararacak, oysa siz ne yargıçsınız ne de burası bir mahkeme. Burası bir Meclis, dolayısıyla yapacağımız işlem aslında hukuksuz. Başbakana sordular "Niye gecikiyor bu son kararname?" diye, dedi ki: "Teknisyenler çalışıyor." Zaten Sayın Özkaya da anlattı, dedi ki: "Teknisyenler çalıştılar, listeleri hazırladılar, Bakanlar Kurulu da bunu onayladı." Olur mu böyle şey? Bakın, bu, olsa olsa şu hâliyle bir Bakanlar Kurulu kararnamesi değil, Bakanlar Kurulu işlemidir, dolayısıyla bu bir kararname de değil.

Şimdi, biliyorsunuz, Anayasa'mıza göre bunun bir ay içerisinde getirilip görüşülmesi gerekirdi. Nerede? Niye bugün görüşüyoruz? Neredeydi aklınız? Niye bunu zamanında görüştürmediniz. "Efendim, hüküm yok yani siz bunu görüşmezseniz sonuç olarak bir yaptırımı yok." Ama yaptırımı yok diye bir hükûmet, bir siyasi kadro Anayasa'yı açıkça çiğneyebilir mi, bu hakkı kendinde görebilir mi? Burada Anayasa çiğnenmiştir.

Şimdi, devam edelim arkadaşlar, daha gariplikler var. Şimdi, bakın Meclise nasıl sevk etmişler: Binali Yıldırım, Sayın Meclis Başkanının yazısı "Millet Meclisi İçtüzüğünün 128'inci maddesinin birinci fıkrasında..." diye başlıyor, buna göre sevk etmiş Meclise. Oysa o hüküm kaldırıldı, yok artık, görüşemeyiz. Yani bakın, her tarafından sakat, her tarafından yanlış, her tarafından hukuksuz, her tarafından haksız bir kararnameyle karşı karşıyayız.

Şimdi, değerli arkadaşlar biraz da isterseniz içeriğine girelim. Hukuk fakültelerinde ilk ders anlatılır, ilk dersin ilk saatinde hoca girer içeriye der ki: "Kanunlar genel olur, soyut olur, kişilik dışı olur." Oysa bakın burada, bu kadar 500 sayfalık bir metin, içinde isimler yazıyor. Hani, nerede kaldı soyutluk, nerede kaldı kişilik dışılığı, nerede kaldı genellik? Şimdi buna kanun diyeceksiniz yani sizin elleriniz kalkınca bu kanun olmayacak ki. Peki, biz bunu Anayasa Mahkemesine götürdük, ne olacak? Anayasa Mahkemesi size açık bir yeşil ışık yaktı. İlk kararnameyi götürdüğümüzde, 667 sayılı Kararname'yi götürdüğümüzde Anayasa Mahkemesi "Ben buna bakamam." dedi. Niye? Çünkü 148'inci maddeyi lafzi yorumladı. O maddeye bakamazsın diyor diye bakmadı. Oysa Anayasa Mahkemesi yeni kurulmamıştı ki, Türkiye'nin hukuk devleti yeni kurulmamıştı ki. Anayasa Mahkemesinin 93 kararı var, 91 kararı var, 2003 kararı var. Ne diyor Anayasa Mahkemesi? "Bütün evrensel, çağdaş Anayasa mahkemeleri gibi, yasa koyucunun ne dediğine ben bakmam. Sen ne dersen de, 'olağanüstü hâl' dersin başka bir şey dersin, ben içine bakarım, olağanüstü hâlle ilgili mi ilgisiz mi? Ona göre içine girerim veya girmem." Şimdi, bu olağanüstü hâlle ilgili mi? İlgisiz. Ölçülü mü? Ölçüsüz. Hukuki mi? Değil. Oysa Anayasa Mahkemesinin hemen bunu iptal etmesi lazım.

Bakın, Anayasa Mahkemesi 148'inci maddenin arkasına saklanıp, siyasi iktidardan korkup, saraydan çekinip bir mahkeme vasfını kaybettikten sonra artık sizin için hiçbir sınır kalmamıştı. Araba lastiğinden evlilik programlarına, çocuk çizgi filmlerinden at yarışları gelirlerinin Varlık Fonu'na aktarılmasına kadar her türlü uygulamayı Meclise getirmek yerine kararnameler marifetiyle hallettiniz. Bütün toplumsal muhalefeti susturma yoluna gittiniz ve bunu yaparken de olağanüstü hâl koşullarında, tartışmayan Türkiye'de, hukuksuz Türkiye'de, binlerce hâkimin, savcının dahi görevden alındığı bir Türkiye'de o sıradaki başbakanınızın "Olağanüstü hâlde Anayasa mı değiştireceğiz? Değiştirmeyiz." demesine rağmen bir Anayasa değiştirdiniz ve diktatörlüğün taşlarını adım adım döşediniz ve olağanüstü hâlden de, darbeden de yararlandınız. İçinizden birisi zaten ağzından kaçırdı, "Bu darbe bize Allah'ın bir lütfudur." dedi ve bu lütfu tepe tepe kullandınız. Olağanüstü hâl kararnameleriyle yaşamın tüm alanlarına girdiniz; grevleri de yasakladınız, bunun dışında size karşı çıkabilecek bütün televizyon kanallarını söndürdünüz, üniversitelere rektör atama yetkisini Cumhurbaşkanına verdiniz. Hangi birini sayacağız? Bakın, Ankara'da da, Türkiye'de de neredeyse toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak, toplanmak yasak. Ankara'da muharrem ayı dolasıyla biz 3 kişi yan yana gelip aşure bile dağıtamadık, valilik engel oldu. Şimdi Türkiye'yi böyle bir durumdan geçiyorsunuz.

Bakın, bir şey daha söyleyeyim size. Bunun 1'inci maddesi, bütün kararnamelerde olduğu gibi bize yeni kavramlar hediye etti. Diyor ki: "Terör örgütüyle iltisakı, irtibatı olan" gibi kavramlar. Bakın, "terör örgütüyle iltisakı veya irtibatı" diye bir kavram Türk hukukunda ilk defa sizin döneminizde geldi. Böyle bir kavram yok; sınırları belli değil, kim suçlu, kim suçsuz belli değil.

Yeri gelmişken söyleyeyim. Biraz önce paylaşamadınız Melih Gökçek'i. Melih Gökçek AKP'den mi olsun, MHP'den mi olsun, kimin yoldaşı diye tartışıyorsunuz. E, Melih Gökçek nasıl alındı görevden? Sayın Turan diyor ki: "Bu bizim iç işimiz." Hayır efendim, iç işiniz değil. Siz parti disiplin kuruluna verseydiniz iç işiniz olurdu, bize ne ama siz onu belediye başkanlığından istifa ettirdiniz, ettirdiniz. Bunu yaparken de biz bunun niye olduğunu bilemedik, sorduğumuz zaman "Ya kardeşim, bu FETÖ'cü müydü?" "Yok." "Peki, yolsuzluğu mu vardı?" "Yok." söylemiyorsunuz bir şey; ne dediniz? "Metal yorgunluğu var." Peki, metal yorgunluğu var idiyse bugün niye paylaşamıyorsunuz?

O zaman, şimdi bizim şu soruyu sorma hakkımız yok mu: Sen Melih Gökçek'i savcılığa vermediysen, yolsuzluk var diye mahkemelere göndermediysen o zaman yolsuzluk olmadığını kabul edeceğiz. O zaman ben size "Melih Gökçek FETÖ'yle irtibatlı mı iltisaklı mı?" diye sorma hakkını kendimde bulurum ve bu soruyu cevaplamanız lazım.

Değerli arkadaşlar, bakın, uygulamada -bu kararnamenin ekinde de işte 16 bin küsur kişi var- FETÖ'cü şüphesi olsun veya başka nedenlerle 150 bin kişiye yakın insanımızı -mesela bugün sağlık sorunu olduğu için gelemeyen değerli Anayasa'cımız, İstanbul Milletvekilimiz İbrahim Kaboğlu Hocamız da bir KHK'liydi- yani sizin canınızı sıkabilecek herkesi, 150 bin kişiyi işten kovdunuz, işten attınız, emeklilik haklarını elinden aldınız.

Bakın, buna literatürde "lustrasyon" deniyor "ayıklama" deniyor. Polonya örneğinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bunu büyük oranda engelliyor. Yani, komisyon da koysanız ne yaparsanız yapın Türkiye'nin önüne büyük bir bela açıyorsunuz bu şekilde. Venedik Komisyonu diyor ki: "Türkiye'deki bu uygulamalar hukuk sınırını aşmıştır ve bu listeler hazırlanırken delillendirme yapılmamıştır." Yani, biz aslında bu uygulamayla çok da büyük bir yanlışın başlangıcındayız.

Şimdi "Komisyon..." dedi Sayın Özkaya, bir örnek verdi. 88 bin kişi sırada bekliyor Sayın Özkaya. Şimdiye kadar 1.900 kabul olmuş sadece, reddolunanlar ne olacak? Bakın, neyle suçlandığını bilmiyor, delilleri bilmiyor, tanıkları bilmiyor, nasıl savunacağını bilmiyor "Artık sen FETÖ'cüsün" veya "Başka bir şeysin." diyoruz insanlara.

Değerli arkadaşlar, bu hatalardan dönün, bu yanlıştan dönün. Hiç kimseyi bizim Meclis de olsak böylesine karalamaya hakkımız yok. Yargıya güvenin, yargıyı güçlendirin, yargıdan elinizi çekin ve bu Meclis de gereğini yapsın diyorum.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)