GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Devleti Ulusal Mutabakat Hükûmeti Arasında Akdeniz'de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:27
Tarih:05.12.2019

CHP GRUBU ADINA AHMET HALUK KOÇ (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Devleti Ulusal Mutabakat Hükûmeti Arasında Akdeniz'de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi ve yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan önce, Dışişleri Komisyonunda, Dışişleri Bakanlığının vefakâr bürokratlarından Sayın Büyükelçi Çağatay Erciyes'e yaptığı sunum ve çalışmaları için huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, birtakım Libya tarifleri yapıldı, Doğu Akdeniz'le ilgili genel tarifler yapıldı ama Libya'da şu anda neler oluyor? Libya'da ne var Kaddafi sonrasında? Trablus'ta ne oluyor? Tobruk'ta ne oluyor? Bu yapılar nedir, nasıl oluştu? Türkiye'nin ve dünyanın bu yapılar karşısındaki konumlanması nedir? Kısaca buna bakmak lazım.

Türkiye'nin şu anda attığı adımın gecikmiş bir doğru adım olduğunu baştan ifade edelim ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak Türkiye'nin ulusal çıkarları söz konusu olduğunda -bu anlaşmada olduğu gibi- her zaman getirilen teklifin de yanında olduğumuzu, lehinde olduğumuzu baştan ifade ederek tespitlerimi yapmaya başlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, 2011 yılında Kaddafi'nin o hepinizin televizyon sahnelerinde gördüğü şekilde vahşetle devrilmesinden sonra, ülkenin parçalanmasından sonra... Değişik senaryolar, değişik projeler olarak adlandırılıyor biliyorsunuz; önce darbeler, sonra yıkım ve ondan sonra ülkelerin parçalanması ve süresiz iç savaşlar.

İç savaşlar, biliyorsunuz, en acımasız, en kuralsız, en ahlaksız savaşlardır. Ülkeleri kemiren, milletleri yok eden savaşlar milletlerin ya da ülkelerin birbirleriyle yaptığı savaşlar değildir, iç savaşlardır. Libya bu girdaba bu büyük senaryo yazarları tarafından sürüklendi. Umarım Türkiye'nin bu günahta o dönemde payı yoktur.

Bugün 2 yapı var. Bir, Trablus'ta bir yapı var, "Ulusal Mutabakat Hükûmeti" olarak tarif ediliyor ve otoritesini ülke sathına yaymak için çalışıyor; bir de ülkenin doğusuna hâkim olan "Libya Ulusal Ordusu" olarak tarif edilen yapı, General Hafter komutasında, Tobruk'ta, Temsilciler Meclisinin taşınmasıyla orada bir hâkimiyet kurulmuş durumda.

Şimdi, Temmuz 2012'de, Kaddafi sonrasında ülkede otorite Ulusal Geçiş Konseyine geçiyor, oradan Millî Genel Kongreye devrediliyor. Bunları anlatmak zorundayız çünkü bu anlaşmayı biz kiminle yapacağız, bu yapı kırılgan mıdır, bu yapı daha sonrasında mevcudiyetini sürdürebilecek midir, Türkiye olarak bu anlaşmada elimizi uzattığımız taraf olarak gördüğümüz bu yapı taraflığını koruyabilecek midir, siyasi hükmünü sürdürebilecek midir, buna da bakmamız gerekiyor. Daha sonra, bütün Orta Doğu'da da bu projenin yürütücüleri gibi, radikal akımların artan etkisi ve süren çatışmalar nedeniyle General Hafter komutasındaki güçler, Onur Operasyonu Harekâtı'yla Millî Genel Kongrenin faaliyetlerini sona erdirdiğini açıkladılar; Şubat, Mart 2014'e tekabül ediyor. Haziran 2014'te yeni Parlamento seçiliyor ancak yenilgiyi kabul etmeyen İhvan odaklı üyelerin de içinde bulunduğu birtakım militanlar Trablus Havaalanı'nı kontrol etmek için düzenledikleri Libya Şafağı Operasyonu'yla ortalığı daha farklı bir yere taşıyorlar ve Temsilciler Meclisi, Trablus'tan Tobruk'a taşınıyor, iki yapı ortaya çıkıyor.

Şimdi, Trablus Havaalanı'nı ele geçiren bu militanlar Millî Genel Kongreyi yeniden ilan ediyorlar, Libya iki parlamentolu bir yapıya ulaşıyor ve iki Hükûmet arasında bölünüyor açıkçası; uluslararası çevreler tarafından tanınan Hükûmet, Birleşmiş Milletler kararıyla da Tobruk'taki Temsilciler Meclisi. Fakat çok enteresan kümelenmeler var, General Hafter komutasındaki doğu tarafındaki güçleri yani Tobruk'taki Temsilciler Meclisini Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, dolaylı olarak Rusya Federasyonu, değişik yapılar destekliyor açıkça ve biz başından itibaren Trablus'taki yapıyla irtibat hâlindeyiz. Hatta Suriye olayındaki gibi, çok dikkat çekici, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin yıllık olarak raporlarına aldığı bilirkişi heyetinin tespit ettiği yıllık raporda Türkiye'nin Trablus Hükûmeti tarafına da çok açık bir şekilde silah aktardığı o raporlarda kayıt altına alınıyor. Yani yeni bir Suriye mi yaşıyoruz, yeni bir Suriye mi yaşayabiliriz, bu çekinceyi, tespiti sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, geldiğimiz noktada biz Trablus'taki Ulusal Mutabakat Hükûmeti dediğimiz yapıyla bu muhtırayı imzalamış bulunuyoruz. Sayın hatip ifade ettiler, daha önce Birleşmiş Milletler Anlaşması'nın 8'inci maddesinin ikinci fıkrası çerçevesinde Temsilciler Meclisi onaylamadan da Ulusal Mutabakat Hükûmeti Başkanlık Konseyi imzasıyla bir metin, bir anlaşma geçerlilik arz edebiliyor. Bizim bütün tartışmamız, bütün kuşkumuz muhatabımızın kırılganlığını ortaya koyarak yani Türkiye'nin bu adımı atarken haklı olmasına rağmen ileride boşlukta kalıp kalmayacağı noktasında düşüncelerimizi ifade etmek. 2015'ten itibaren dediğimiz bir yapı Libya'ya yerleşmiş durumda.

Değerli arkadaşlarım, bu, 2019'daki son raporda da, demin söylediğim, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunulan "uzmanlar komitesi" diyelim, bilirkişi komitesinin yıllık sunduğu raporda Türkiye'nin maalesef Libya'daki iç savaşa taraf olduğu ve Libya'ya dönük silah ambargosunu defalarca ihlal ettiği konusunda çok açık kayıtlar var. Bunlar ülkemizi uluslararası arenada töhmet altında bırakan birtakım açık, net BM raporlarında yer alan hususlar. Şimdi, Mutabakat Muhtırası, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki haklı ama gecikmiş egemenlik haklarına sahip çıkma gayretleri için olumlu olmakla beraber -demin söyledim, Libya'daki muhatabımızın tartışmalı siyasi devamlılığı ve egemenliği belirsiz olan bir yapı olması- Türkiye'yi yeni bir diplomatik sıkıntının içine çekebilir. Bunu, bir kere daha altını çizerek ifade ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Doğu Akdeniz'deki çıkarlarımızın korunması bakımından atılacak her adıma Cumhuriyet Halk Partisinin "ama"sız "fakat"sız desteğinin açık, net olduğunu bir kere daha ifade ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Ancak Doğu Akdeniz'deki bu ekonomik ve siyasi kuşatılmışlığın -Türkiye için söylüyorum- maalesef, iktidar partisinin akılcı değil ama maceracı, ulusal değil ama Adalet ve Kalkınma Partisinden neşet eden ideolojik temelden kaynaklandığını ve ısrarla sürdürülen bu politika anlayışının bizi içine düşürdüğü siyasi yalnızlığın söylendiği gibi, ifade edildiği gibi hiç de değerli olmadığını yaşayarak görüyoruz.

Bu genel girişten sonra, teknik olarak da muhatabımızın kim olduğunu ifade etmeye çalıştım, dengeleri söylemeye çalıştım; Türkiye'nin bu adımı atmakta haklı olduğunu, gecikmiş olduğunu söyledim. Baktığımız zaman "kıta sahanlığı" ne demek, "kara suları" ne demek, "münhasır ekonomik bölge" ne demek diye, ben de öğrendim Komisyon görevim dolayısıyla, sizlerle tariflerini çok kısa paylaşmak istiyorum. Şimdi, kara suları, deniz yetki alanlarından kara suları, sahildar devletin kara ülkesini çevreleyen ve açık denize doğru belli bir uzaklığa kadar giden, sahildar devlete ait deniz bölgesidir. Bu, azami 12 mildir. Ege Denizi'nin ayrı bir statüsü var adalar ve Yunanistan'la ilgili sorunlarımız nedeniyle, orada 6 mildir. Akdeniz ve Karadeniz'de 12 mil olarak geçiyor.

Yine "kıta sahanlığı" ne demektir? "Kıta sahanlığı" adı verilen bölge, kıyı devletinin kara sularının ilerisinde ama kıyıya bitişik durumdaki deniz tabanı ve altındaki cansız varlıkların araştırılması ve işletilmesi konusunda münhasır hak sahibi olduğu deniz yetki alanıdır. Bugün, o haritalar da, biliyorsunuz, Kıbrıs'ın üstünde, altında, Doğu Akdeniz'de Orta Akdeniz'e doğru parsellenen alanı ifade ediyorum.

Yine, münhasır ekonomik bölge deniz hukukunda ne anlama geliyor? Münhasır ekonomik bölge de kıyı devletinin kara suları esas hattından başlamak suretiyle 200 deniz mili açığa kadar giden deniz bölgesinde su altında, toprak altında ve deniz yatağında kıyı devletine ait bazı ekonomik haklar veren bölgedir yani hidrokarbon ve yer altı kaynakları gündeme geldiğinde münhasır ekonomik bölgenin nasıl bir siyasi önem arz ettiğini hep beraber anlamış oluyoruz. Doğu Akdeniz önemli bir potansiyel alan.

Şimdi, bu teknik açıklamalardan sonra, Türkiye'nin tezlerini uluslararası hukuka uygun olarak savunduğunu ifade etmek durumundayız. Türkiye, Doğu Akdeniz'e en uzun kıyısı olan bir ülke. Sayın Büyükelçi de ifade etti, hepiniz Meis Adası'nı biliyorsunuz, 10 ya da 12 kilometrekare, Meis Adası ile Türkiye'nin kilometrelerce uzunluktaki Akdeniz sahilinin aynı kıta sahanlığına sahip olması, aynı münhasır ekonomik bölge tarifine girmesi asla kabul edilemez. Bu, zaten, daha önce, uluslararası hukuk sisteminin de teyit ettiği dünyada değişik örneklerde bir kavram. İngiltere-Fransa arasındaki Manş Denizi'nde var, yine Sayın Hatip, Büyükelçim söyledi, Orta Amerika'da Nikaragua ile komşu ülkeler arasında var, yine Kanada'nın hemen sahilinde Fransa'ya ait olarak gözüken adalarda da var.

Türkiye'nin tezleri uluslararası deniz hukukunda belirtilen bu kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırmasına ilişkin kararlara uygundur. Türkiye'nin tezi uluslararası hukuktaki hakkaniyet ilkesine de uygundur. Şimdi, biz haklıyız. Haklılığımız karşısında uluslararası alanda diplomatik olarak yalnız kalıyoruz. Hukuken haklıyız ama siyasi tezlerimizde yalnız kalıyoruz. O zaman burada bir siyasi değerlendirme yapmamız lazım. Bu siyasi değerlendirmeyi yaparken eleştirimizi yapacağız, tespitlerimizi yapacağız; neresinden ne şekilde, nasıl döneriz, nasıl tamir ederiz buna bakacağız. Türkiye neden yalnız? Bunu, herhâlde, izlediğimiz, demin söylediğim -kusura bakmayın- "maceracı" olarak nitelediğim ideolojik eksende baktığınız dış politika ortamında aramak gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, Yunanistan'ın adaları ileri sürerek bu kavramları başka noktaya çekmesinin hukuken karşılığı yok ama ne yazık ki siyaseten Türkiye yapayalnız durumda. Türkiye münhasır ekonomik bölgelere dönük bir adım atmazken Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ikilisi üçüncü ülkelerle bu alanda değişik anlaşmalar yaparak çoktan yol aldı. Mısır, Ürdün, İsrail bunların en önemlileri. Bakıyoruz, Mısır'da, İsrail'de temsilimiz yok, büyükelçimiz yok. Bana bir Allah'ın kulu çıkıp Mısır'la siyasi ilişkilerimizin kesilmesinin Türkiye'nin ulusal çıkarlarına ne derece hizmet ettiğini anlatabilir mi. "Efendim, biz Libya'da Birleşmiş Milletlerin meşru gördüğü hükûmetle temas ediyoruz." Niye Suriye'de meşru hükûmetle temas etmiyorsunuz? Yani bir dediğiniz bir dediğinizi de tutmuyor. Ülkeye göre, yapıya göre, kendi ideolojik koşullanmanıza göre ülke seçiyorsunuz, politika seçiyorsunuz. Sonuçta, Türkiye zarar görüyor değerli arkadaşlar, Türkiye yalnızlaşıyor; Türkiye, tezlerini hukuken haklı olsa da siyaseten savunamaz duruma geliyor ve buna Avrupa Birliği ülkeleri de dâhil oluyor, onlar da çok uluslu veya o ülkenin ulusal şirketlerini bu hidrokarbon arama noktasında ticari amaçlarla işin içine sokuyorlar, onlar da oradan bu koroya katılıyorlar ve Türkiye tek başına kalıyor. "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti" olarak tarif ettiğimiz topraklarda yaşayan soydaşlarımızın bu kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerden pay alması da engelleniyor.

Değerli arkadaşlarım, tabii, buraya gelince, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Avrupa Birliği, Yunanistan, bu ilişkilere baktığımız zaman, aklıma rahmetli Rauf Denktaş da geliyor. Ben 2002'den beri bu Parlamentoda görev yapıyorum. Rahmetli Denktaş'ın "Çözümsüzlük çözüm değildir." şeklinde itibarsızlaştırıldığı günleri de hatırlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Rahmetli Denktaş'ın, o kahramanların yaptıkları mücadelelerin üzerine bir dönem sünger çekildiğine tanığım burada. Bunları söylerken biraz heyecanlanıyorum, mazur görün. Yapılan yanlıştı, o zaman da söylemiştik yanlış olduğunu. Bu mücadele kolay verilmedi. Bugün gelinen noktada bazı dönüşler yaptınız belki ama iş işten geçti.

2004'te "Biz demokratikleşeceğiz." "Biz hukuk devleti olacağız." "Biz bütün darbelerle mücadele edeceğiz." dediniz, Avrupa Birliğiyle sıcak ilişkiler kurmaya kalktınız; AB, sizin meşrulaşma arayışınız üzerinden sizi oyalayarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Nisan 2004'te Avrupa Birliğine tam üye yaptı ve ondan sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'yle ilişkili bütün haklarımızı kaybettik.

Değerli arkadaşlarım, bugün geldiğimiz noktada, bu anlaşmaya gelecek olursak, bu anlaşmayı sonuna kadar desteklediğimizi ama siyasi muhatabımızın kırılganlığının, her an boşta kalabileceğimizin altını çiziyoruz.

Bir başka olay daha var: Aynı yapıyla eş zamanlı bir askerî iş birliği ve savunma anlaşması imzaladık. Ben sordum Komisyonda, Sayın Bakan Yardımcısına sordum -Sayın Erciyes konuyla ilgili değil- geçiştirdi konuyu. Acaba Libya Trablus'taki Hükûmet ya da Mutabakat Hükûmeti "Bu askerî iş birliği anlaşmasını da eş zamanlı imzalarsanız ben bunu dönüşte onaylarım." dedi mi, demedi mi? Ve bu askerî iş birliği anlaşması, demin anlattığım bu çok parçalı, çok tehlikeli yapı içerisinde Türkiye'yi Suriye gibi birtakım yanlış koalisyonların içine çekecek mi çekmeyecek mi? Bunları lütfen düşünün. Bir hata yapıldı, çıkmaya çalışıyoruz, çıkmaya çalıştıkça batıyoruz. Kara komşumuz olmasa bile Libya'da aynı yanlışın içine mi giriyoruz? Biz, yine aynı gruplara, radikal gruplara birtakım destekler, sınırsız destekler, politik destekler, lojistik destekler sağlama konusunda Suriye'deki yanlışları Libya'da devam mı ettireceğiz?

Değerli arkadaşlarım, bunun için, bizim bundan sonrasında da çok dikkatli olmamız gerekiyor. Soru açık: Trablus'takiler, bunu geçerli kılmak için güvenlik ve askerî iş birliği anlaşmasının imzalanması şartını koştu mu Türkiye'ye?

Baştan söylüyorum, çarpıtmaya mahal vermeyelim: Türkiye'nin, gecikmiş de olsa bu muhtırayı Meclise getirmesi, anlaşma yapması olumludur, Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunu tam olarak destekliyoruz ama muhatabımızı tarif ediyorum, risklerini tarif ediyorum, bundan sonra gelebilecek yan anlaşmalarla Türkiye'nin başka yerlere çekilebileceğini ifade ediyorum ve Türkiye'nin maalesef içine sürüklendiği yalnızlık konusunda bu bir ilaç değildir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Devam edin Sayın Koç.

AHMET HALUK KOÇ (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, muhalefet olarak uyarılarımızı Suriye konusunda da yapmıştık -o zaman da parti sözcüsüydüm- 2011'den itibaren 3 cilt konuşmuşuz. Şimdi dönüp bakıyorum arada bir, şeyini çıkardım, Suriye konusunda söylediğimiz hiçbir şeyde hata yapmamışız, hiçbir şeyde hata yapmamışız. Bunların bir kısmını deklarasyonla, bir kısmını mektupla Hükûmet yetkililerine de iletmiştik. Geldiğimiz noktada "Biz biliriz, biz ederiz..." O söylemleri tekrar etmek istemiyorum. Onun için, Türkiye bugün... NATO toplantısına filan girmeyeceğim yani 3, 4 liderle fotoğraf vermek bir başarı değildir. Türkiye'nin haklı tezlerinin siyasi karşılığını alabilmek başarıdır. (CHP sıralarından alkışlar) Maalesef, bu konudaki eksikler de ortadadır. Hiç kendimizi aldatmayalım, burası Türkiye Cumhuriyeti devletinin Parlamentosu, hiç kendimizi aldatmayalım, eksiklerimizi görelim, yanlışlarımızı görelim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Tamamlayalım Sayın Koç.

AHMET HALUK KOÇ (Devamla) - Aynı yanlışlarda ısrar ederseniz Türkiye'ye kötülük yaparsınız. Aynı yanlışlarda ısrar ederseniz Türkiye'yi içine düşürdüğünüz yalnızlıktan çıkarmanız mümkün değildir. Mısır, İsrail, Suriye buna birer örnektir bölgede. Cansiparane savunduğumuz Filistin bile bu koalisyonun ortağı olabilmektedir, gerisini siz düşünün.

Bu Muhtıra'nın onaylanması için Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak uyarılarımızı yapıyoruz, tespitlerimizi yapıyoruz. Türkiye'nin ulusal çıkarları doğrultusunda da Grup olarak olumlu oy vereceğimizi ifade ediyorum.

Saygılarımı sunuyorum. (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)